Suay Karaman : Ve Sonuç

VE SONUÇ

Suay Karaman

Konuk yazar : Suay Karaman

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

24 Haziran seçimlerinin sonucu meydanlarda farklı, sandıklarda farklı oldu. Özellikle CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin performansı sonucunda meydanlarda büyük kalabalıklar toplandı. 2007 yılında gerçekleştirilen Cumhuriyet Mitinglerinden sonra ilk kez meydanlar bu denli büyük kalabalıklar gördü; coşku ve umudun tavan yaptığına tanıklık ettik. Gerçi 2007 seçimlerinde de meydanlardaki kalabalıkların oyları sandıklara yansımamıştı.

Üzerine ölü toprağı serpilmiş, umutları solmuş insanlarımız Muharrem İnce’nin ve Meral Akşener’in getirdiği büyük coşku ile cesaretlerini yeniden kazanmış, özgüvenleri yerine gelmiş ve bu kez sorunların çözüleceğine olan inançları artmıştı. Bunun yanında meydanlardaki büyük kalabalıklara karşın, insanların içinde dışarı vurmak istemedikleri şöyle bir kuşku vardı :

  • Yine sandık sahtekarlıklarıyla oylarımız çalınır mı, sonuçlar değiştirilir mi?

İşte yalnızca bu bile, ülkemizin demokrasiden saptığının, faşizm ile baskı altına alındığının kanıtıdır. Çünkü AKP iktidarı 2007 yılından beri sürekli bu yola başvurmuştur.

Gün boyunca çok sayıda usulsüzlük, saldırı, yaralamalı ve ölümlü olayların yaşandığı 24 Haziran’daki seçimin galibi AKP, MHP ve yeni CHP’nin çabalarıyla HDP’dir  denilebilir. HDP’ye barajı geçirten yeni CHP’liler ne kadar sevinse azdır. (AS: buraya katılamıyoruz) 

Bu seçimin en önemli yanı, ülkemizde parlamenter sistemin değiştirilmesidir. Girdiği her seçimden başarısızlıkla çıkan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise, bu kez CHP oylarını %23 düzeyine indirmiştir. Oysa cumhurbaşkanlığı seçiminde Muharrem İnce, %31 oy almıştır. Aradaki % 8 olan fark, İYİ Parti ve özellikle HDP’ye giden oylardır. (AS: Bu matematik yanlış)

Seçim gecesi gizemli, kuşkulu ve tartışmalı bazı şeylerin yaşandığı bellidir. “50 bin avukatla YSK önüne çıkacağım” diyen Muharrem İnce ile “beni YSK’nin önünden kazıyamazlar” diyen Meral Akşener’in halkın karşısına çıkıp, açıklama yapmamaları ilginçtir. Sandıkların başından ayrılmıyoruz diyen milletvekilleri de ortadan yok olmuştur. Muharrem İnce’nin, incelik yaparak bir gazeteciye attığı mesaj şöyledir: “Adam kazandı, kabul ediyorum.”

16 yıllık AKP iktidarının ülkemizi getirdiği yer baskıdır, korkudur, zulümdür. AKP iktidarı, ülkemizi her konuda geriletmiş, ortaçağ karanlığına döndürmeye çalışmıştır. Yaptıkları her yasa kendi çıkarlarını koruyarak, ülkemize onulmaz zararlar vermiştir.

  • AKP iktidarı sivil darbe yapmıştır ve bunu “ileri demokrasi” olarak sunmaktadır.

Emperyalist güçlerin isteği ve desteğiyle, Ergenekon ve Balyoz kumpasları sonucunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sanık, PKK terör örgütünün tanık yapılması ile başlayan süreç, kozmik odaya girilmesiyle devam etmiştir. Oslo görüşmeleri, 29 Ekim 2009’da PKK terör örgütü üyelerine Habur’da resmigeçit yaptırılması, çadır mahkemeleri kurulması, terör açılımları, Güneydoğu’da kentlerin PKK terör örgütüne teslim edilmesi, hendek kazılmasına göz yumulmasının her biri unutulmuştur.

Cumhuriyetimizi kuran eşsiz önderimiz Atatürk’e ve ulusal kahramanlarımıza dil uzatanların, sürekli demokratik ve laik cumhuriyetimizden intikam almak isteyenlerin de, bir gün sonları gelecektir.

Şimdi önümüzde çok çetin ve zor bir süreç bulunmaktadır. Özellikle büyük bir ekonomik ve siyasi kriz ile karşı karşıya olduğumuz düşünüldüğünde, umutlarımızı soldurmamalıyız. Seçimin sonucu ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti’ne olan sevdamız artarak devam edecektir. Atatürk’ün tam bağımsız ve aydınlık Türkiye’si için üzerimize düşen her şeyi yapmaya devam edeceğimiz bilinmelidir.

Yılgınlığa kapılmadan, ülkemizin yeniden aydınlık günlere dönmesi için birlik olmalı ve çalışmalıyız. Aynı zamanda ülkemizin geleceği için bilinçli ve dikkatli olarak, yeni emperyalist projelere de geçit vermemeliyiz..
===========================================

Dostlar,

Sevgili dostumuz Sn. Suay Karaman’ı bu site okurları yakından tanır
Çok sayıda yazısı yayınlanmıştır.
Bu yazısı da önemli ve değerlidir.
Ancak CHP’nin başta AKP, her-kes tarafından, şamar oğlanı ya da günah keçisi yapılmak istenmesini hem adil hem de doğru bulmuyoruz.

Oynanan oyun CHP’nin suçlanmasıyla açıklanamayacak, geçiştirilemeyecek ve aşılamayacak ölçüde dev boyutludur. Tanıyı doğru koymak zorunludur ki yığınakta hataya düşülmesin.

  • Şimdi, seçimlere hile karıştıran, oyları çalanların üstüne gidilmelidir.
    Acil ve vazgeçilmez olan budur. 

Sevgili Suay’ı tanımasak, “hedef saptırmaya” çalıştığı bile söylenebilir bu yazısında CHP’ye ölçüsüz ve haksız yüklenmesi nedeniyle.. Metinde 2 yere not düştük “katılmadığımıza” ilişkin.

Sitemiz manşetinde erişke (link) verilen not ve yazılar dikkatle okunmalı ve gereği yapılmalıdır. Öellikle Sn. Rifat Serdaroğlu‘nun ve Sn. Naci Beştepe‘nin çığlık çığlığa yazıları okunmalı ve paylaşılmalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 27 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İktidarın bazı dış politika hatalarını kabul etmesinin düşündürdükleri

İktidarın bazı dış politika hatalarını kabul etmesinin düşündürdükleri

 Portresi_ATA_ile

 

Onur Öymen

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

   Son günlerde, Cumhurbaşkanının, Başbakanın ve Hükümet sözcüsünün bazı demeçleri evvelce yapılan hatalardan geri dönülebileceğinin işaretlerini veriyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, FETÖ‘nün gerçek yüzünü çok önceden ortaya dökememiş olmanın üzüntüsünü yaşadığını belirterek, Allah’tan ve milletten af diledi.
Erdoğan, Devlet Başkanı Putin’e bir mektup göndererek düşürülen Rus uçağı nedeniyle öldürülen pilotun ailesine üzüntüğlerini bildirdi ve “kusura bakmasınlar” dedi.
Başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş, Türkiye’nin bugün başına gelen ‘birçok şeyin’ ‘Suriye politikasının bir sonucu’ olduğunu belirterek “… biz de geçerli bir politika ortaya koyamadık..” diyerek özeleştiride bulundu.
Başbakan Binali Yıldırım ilk kez Suriye’de geçiş sürecinde Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat’la görüşülebileceğini söyledi. Yıldırım, istesek de istemesek de şu anda aktörlerden biri Esed’dir” diye konuştu.
Bu ifadeler, iktidarın geçmiştge yapılan kimi hataları kabul etme ve bunları düzletme noktasına geldiğini göstreriyor. Bu olumlu bir işarettir. Ama yeterli değildir. AKP’nin işibaşına geldiği tarihten sonra izlenen dış politikada ne gibi hatalar yapıldığının ve bu hataların Türkiye’ye nelere mal olduğunun da açık yüreklilikle ve cesaretle irdelenmesi gerekiyor. Akla gelen bazı örnekler şunlar:
AB ile üyelik sürecinin başlangıç aşamasında Kıbrıs sorunu ile AB üyeliğimiz arasında bir bağ kurulmasını kabul etmek hataydı. Bu doğrultuda 2005 yılının Temmuz ayında gerekli rezervleri koymadan imzalanan anlaşmayla ciddi sıkıntıya yol açabilecek ve kabul edemeyeceğimiz taahhütler altına girdik. Böylece AB Konseyi’nin 8 müzakere başlığına ambargo konulmasının yolu açılmış oldu. Yapılan bu hata nedeniyle 11 yıldır o anlaşmayı Mecliste onaylayamıyoruz.
Kıbrıs’ta yıllardan beri izlediğimiz politikalardan uzaklaşarak Kofi Annan Planına destek vermemiz bence hata oldu. Rumların planı reddetmesiyle sağladığımız büyük avantajı da yeterince değerlendiremedik.
Kuzey Irak’ta askerlerimizin  başına çuval geçirilmesine tepkisiz kalmamız yanlıştı.
  Ermenistan’la, yabancıların telkiniyle imzalanan protokoller hataydı. O protokollerde esas olarak Ermenistan istemleri yer alıyor ama Türkiye’nin beklentilerine yer verilmiyordu. Türkiye’de muhalefetin ve kamuoyunun, Azerbaycan’da da bizzat Devlet Başkanı Aliyev’in haklı tepkileri nedeniyle bu protokoller yıllardan beri Meclis’te onaylanamıyor.
Oslo görüşmeleri, Habur açılımı, İmralı’yla görüşmeler yanlıştı. Bu politikalar terörü sonlandırıcı çözümler getirmedi, büsbütün azdırdı.
Bağdat Hükümetine ve Barzani’ye yönelik olarak PKK’nın Irak topraklarını terketmesini sağlayacak baskılı politikalar izleyemememiz yanlıştı. Kuzey Irak’a sonuç alıcı bir kara harekatı yapamamamız ve 1988 yılındaki harekatı kısa kesip geri dönmemiz bence hataydı.
Ege’de kıyılarımıza yakın bölgede, hiçbir antlaşmayla Yunanistan’a verilmemiş adacıklara Yunanistan’ın fiili durum yaratarak el koymasına seyirci kalmamız hataydı.
Müslüman Kardeşlere açıkça sahip çıkmamız yanlıştı. Mısır’daki yeni yönetime Türkiye kadar karşı çıkan başka ülke olmadı. İlişkilerimiz, onarımı zor olacak ölçüde bozuldu.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün…
 Şimdi Suriye ve Rusya örneklerinde gördüğümüz gibi bütün bu vb. konulardaki hataların gözden geçirip doğru politikalara dönülmesi Türkiye’ye çok şey kazandırabilir. Ancak bence yapılacak ilk iş, bizi yurt içinde ve yurt dışında  bu hatalara kimlerin hangi beklentilerle sürüklediklerini saptayıp bir daha benzeri durumlara düşmekten kaçınacak önlemler almak olmalıdır. Bence İktidar partisinin evvelce bütün bu konularda muhalefetin Mecliste yaptığı eleştiri ve uyarıları bir kere daha okuyup değerlendirmesi yararlı olur.
Aynı şekilde, bugünkü politikalarımızı oluştururken de ileride pişman olacağımız adımlar atmaktan sakınmalıyız. Eğer ders alınsaydı tarih hiç tekerrür eder miydi sözünü unutmamalıyız.

   Saygılar, sevgiler. 21.08.2016

=============================================

Dostlar,

Çok deneyimli ve yetkin diplomat Sayın Dr. Onur Öymen‘in dış politika tarihimize not düşercesine ve son derece zarif bir dille, iletişim becerilerini sergileyerek hiç “sen dili” kulanmaksızın, kaleme aldığı bu değerli makaleyi eminiz pek çok Dışişleri yetkilisi okuyacaklardır. Okumakla kalmayıp, siyasal iktidarı etkileyecek biçimde kullanmaları ve sonuç alınması sağlanmalıdır.

RT Erdoğan’ın, Başbakanlık yıllarında, Türk Dışişleri Bakanlığının çok değerli uzman diplomat insangcücü birikimini küçümseyerek “monşerler” diye aşağılaması ve dışlamasını unutamıyor ve bağışlayamıyoruz. Erdoğan’ın bu stratejik hatası ükemize çok pahalıya malolmuştur, geleceğe de yansıması kaçınılmazdır.  Görülen o ki; Erdoğan’ın Türkiye’yi yönetegeldiği 14 yıl ciddi ve ağır yanlışlarla dolu.. Bu ağır fatura ve sorumluluk salt Rabbinden ve Milletten af dileyerek asla geçiştirilemez.

  • AKP – RTE, bu çok ağır ve doğrudan hatalarının siyasal ve hukusal faturasını da mutlaka ödemelidir, Türkiye Cumhuriyeti hukuksal hesabını sormalı ve bedeli ödetilmelidir.

Sevgi ve saygı ile.
21 Ağustos 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Açılım Sürecinin bedeli Cizre ve Silopi

Açılım Sürecinin bedeli Cizre ve Silopi

portresi

 

Bülent ESİNOĞLU
bulentesinoglu@gmail.com

 

Gerek Suriye’de, beş yıldır yaşanan iç savaş, gerekse ülkemizde PKK varlığı ile yaşanan terör, bize bir şeyler öğretmiş olması gerekir.

 Cizre ve Silopi’deki Suriye manzaralarına bakınca,
ülkemizin ne büyük bir tehdit altında olduğunu daha yakından anlıyoruz.

Biraz geri giderek, kimi anımsatmalar yaparsak, ilk akla gelen Oslo görüşmelerinde,
gaipten gelen bir sesin,

“Metropolleri bomba ile doldurduğunuzu biliyoruz”

deyişini anımsarız. Şimdi o bombaların patlatıldığı bir süreci yaşıyoruz.

AKP iktidarı, kentlerin bomlarla dolu olduğunu bile bile PKK ile 4 yıl masada kaldı!

Açılım Sürecinin, yalnızca ABD zorlaması ile olduğu biline biline, ısrar edildi.
Açılıma karşı olanlar hapsedildi. Silahlı Kuvvetlerin önemli komutanları Silivri’ye gönderildi.

Süreci birlikte yaşadık, birlikte gözlemledik.
Sürecin yanlış bir uygulama ve ülke aleyhine kötü sonuçlar üreteceğine ilişkin,
hiç yazmadımsa, 60-100 yazı yazdım. Yazılarımın çoğunda, Açılım Sürecinde,
PKK kent örgütlenmesi için çok önemli bir zamanı kazanıyor, eğitim yapıyor,
bir yandan da iç siyasetimizi etkileyerek, siyaseten yol alıyor diye…

Bizim gibi düşünen birçok vatansever de, aynı görüşleri dillendirdi. Bu insanlar,
bir yerlerini parçaladı ve ancak iktidar ABD’den aldığı talimatı uygulamakta ısrar etti.

Önceden ifade edilen en önemli hususun da, PKK’nın hiçbir koşulda silah bırakmayacağıydı. Öyle de oldu.

Bu karşı çıkışın, sanki AKP’ye bir karşı çıkış gibi kavrayan siyasal iktidar yanlıları,
şimdi bizim söylediklerimize benzer ifadelerle kendilerini savunuyorlar.

İş işten geçti. Atı alan Üsküdar’da…

Şimdi, kentlerin içinde, kent savaşı yapabilecek KCK, YPG gibi örgütler var.
Adlarının böyle olması; “kent savaşlarına göre örgütlenmiş bir PKK var
iletisini vermek içindir.

KCK ve YPG tam da, bir kent yapılanması ve bir devlet yapılanmasıdır.

“Desti kırılmadan önce ben dediydim..” demek istemiyorum.

Bundan sonra hangi doğruları yaparsak, bu felaketin içinde kurtuluruz?
Bence artık önemli soru, bu sorudur. Zaten yaşam da bunu dayatmaktadır.
Bu saatten sonra, biz dönüp evimizin içini düzeltmezsek, evimizi de yitireceğimizin
bilincinde olmalıyız.

Suriye’den Esad’ı göndereceğim., Suriye’den toprak kazanacağım,
Irak’tan petrol kazanacağım..

gibi, olmayacak hayallerin peşinde koşmak yerine; tüm gücümüzü PKK’nın yerleştiği kentlerden terörü söküp atmak, halkımızın huzurunu sağlamaktır.

Ülkemiz için artık tek sorun vardır, o da güvenlik sorunudur.
Güvenlik; var olan kaynakların, üretimin güvenliğidir.
Büyümek, refaha gitmek için de güvenlik gereklidir.

Gücümüzün tümünü kentlerde oluşan kurtarılmış bölgeleri bir bir geri almak için ayırmalıyız.

Yığınakta hata yapmamak, savaş stratejisinin anasıdır.
Yığınamızı, ülke iç savunması mevzilerine yerleştirmek zorundayız.

Bu savaşım salt güvenlik birimlerine bırakılmamalı, Ordu derhal savunma mevzilerindeki
yerini almalı, Suriye ve Irak gibi sorunları, ancak iç güvenliği yerli yerine koyduktan sonra düşünmelidir. Ordu’nun hareket yeteneğini artırmak, bürokratik engelleri ortadan kaldırmak bakımından, Valilerin görevleri Ordu Komutanlarına devredilmelidir.

Güvenliğin demokrasisi ve bürokrasisi olmaz.
Bunu yapmakta ne denli gecikirsek, o denli çok yerleşim yerini terörün eline bırakırız.

Açılım Sürecinin bedelinin, daha fazla halkımıza ödetmeyin!

===================================

Dostlar,

Ne demeli daha başkaca?
Sevgili dostumuz Sayın Bülent Esinoğlu tüm çıplaklığıyla yazmış..
Biz de bu sitede hemen her gün, bu yakıcı ana temayı işliyoruz.
Dileyelim AKP – RTE biraz da ulusalcı kamuoyuna kulak kabartsın;
antenleri salt ABD – AB – İsrail‘e dönük kalmasın.
Kendileri bu halkı – ülkeyi yönetiyorlar söz konusu 3 emperyalist odağı değil.
Ya da bu 3 emperyalist odak yönetmemeli artık AKP – RTE’yi..

Bıçak kemiği kesiyor..
Ya da Paris’te son tango bile bitti!

Duyduk duymadık denilmesin..

Sevgi ve saygı ile.
27 Aralık 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

ŞU 400 MİLLETVEKİLİ KONUSU…


ŞU 400 MİLLETVEKİLİ KONUSU…
 


Nusret KEBAPÇI
11–09–2015

Doğrusunu isterseniz durum vahim…
Neden mi?
Bakın söylelim…
Olayların başlamasından bu güne dek yani yaklaşık 53 gün içinde verdiğimiz şehitlerin sayısının 100 dolayında olduğu ve bunun neredeyse yarısına yakının PKK tarafından yollara döşenen mayınların patlatılması sonucunda…Yani mermi atmadan… Savaşılmadan gerçekleştiği
göz önünde bulundurulursa… Ve bu canlarımızın yalnızca mayına ve bombalı tuzaklara dayanıklı araç verilerek yaşamda kalabileceklerini de düşünülünce
Üzüntü duymamak elde olmuyor

Üstelik milyon dolarlık lüks arabalar ve Saray’a ayrılan korkunç bütçe bu kadar göz önündeyken… Aslına bakarsanız…Daha çözüm süreci başlar başlamaz…
Kimsenin silah bırakıp…Ülkenin dışına çıkmadığı… Çıkılmadığı gibi…

Tam tersine dışarıdan çok sayıda silahlı militanın gelip bomba ve mayın depoladığı
pek çok yerde yazıldı…Oslo görüşmelerinde bile gündeme getirildi ama her nedense hiç kimse oralı olmadı… Olunmadığı gibi, Hükümet üyelerinden bazılarınca “Tüm bu olup bitenlerin bilgileri dahilinde olduğu” şeklinde konuyu önemsizleştiren, kayıtsızlıkla geçiştiren açıklamalar bile yapıldı…

Aslında bunun anlamı şuydu :

  • “Biz; PKK güçlenip her yanı bombalarla, mayınlarla doldurup
    özerklik elde edecek konuma sahip oluncaya dek görmezlikten geldik. “

Hem zaten bunun başka bir anlamı olmayıp durum bile bile lades olma durumudur.

Gelelim şu 400 milletvekili konusuna…

Dağlıca’nın ardından Cumhurbaşkanı “400 milletvekili olsa ve gerekli anayasa değişikliği yapılmış olsaydı bu gün yaşanan süreç yaşanmazdı…”demedi mi?

Şimdi soralım…

  • Bu 400 milletvekili olsaydı polis daha mı güçlenmiş olacaktı? Elbette hayır!s

Ya asker çok mu büyük boyutlara ulaşacak sayı ve teçhizatla daha mı mücadeleci olacaktı…Onun da olabileceğini kimse söylemiyor.
Peki… Çok özel alınacak silahlarla…TSK’nin savaşma gücü olağanüstü bir konuma mı gelecekti…Böyle bir şeyin olduğu ufukta falan gözükmüyor…

O halde.. Sık sık gündeme getirilen bu 400 milletvekili konusu ne anlama geliyor?
Öncelikle belirtmeliyim ki, eğer mevcut iktidar partisi 400 milletvekili almış olsaydı
ilk yapılacak şey anayasada gereken değişikliklerin yapılıp…

  • Kürtlere özerklik tanınması olacaktı ki…

Böyle olunca da istediklerini gerçekleştirmiş olan PKK’nın terör yaratmak için
herhangi bir gerekçesi de olamayacaktı…
İşte 400 milletvekili olunca olayların sona ereceğinin esbab ı mücibesi
(AS: gerkçesi) budur… Ama bununla kalınmayacağı da açıktır…

İlk olarak yıllardır kaldırmak için uğraştıkları ortak kimliğimiz olan Türk milleti kavramı tümden ortadan kaldırılacak… Ardından da ortak dilimiz olan Türkçenin egemenliğine son verilecek, hem şimdiden Osmanlıcayı ön plana çıkaran, Türkçe kaldırılmasını isteyen kampanya bile başlatmadılar mı?

Böyle olunca insan devamında olacakları kestirebiliyor… Aralarında Türklerin de
özerk devletinin olduğu küçük devletçiklerden oluşan federal bir devlet

Yargıyı, yasamayı ve yürütmeyi elinde tutan…
İktidarda belirsiz bir süre kalınabilecek İslami kimlikli Osmanlı benzeri bir başkanlık…

Olay budur…

================================

Dostlarımız,

Sitemiz okurlarından Sayın Nusret Kebapçı‘nın okuması ile
AKP – RTE ikizlerinin yol haritası böyle…

Elbette Türk Ulusu, Cumhuriyet kazanımlarından asla vazgeçmeyecektir.
Ülkeye ihanet edenler mutlaka yargılanacaktır.

Sevgi ve saygı ile.
11.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Çözüm süreci seçimle çöktü

Çözüm süreci seçimle çöktü

Orhan Bursalı

Gazetelerimiz, siyasilerimiz “çözüm süreci” ile ilgili yazıyorlar. Mesela Cumhuriyet, internet sayfasında Erdoğan’dan çözüm sürecine bir tekme daha başlığıyla sundu. RTE’nin son konuşmasını. PKK-HDP, KCK, yani çözüm sürecinin Kürt tarafı da sanki AKP iktidardaymış gibi, çözüm süreci deyip duruyor!

İşin gerçeği ise AKP iktidarının seçim öncesi sürdürdüğü ve hepimizin “çözüm süreci” adıyla bildiğimiz sürecin, AKP’nin iktidardan düşmesiyle zaten ortadan kalktığı veya çöktüğüdür. Sanki ortada “partiler ve iktidarlar üstü” bir “süreç” varmış gibi davranıyor herkes. İktidara gelecek partiler veya kurulacak hükümetler bu süreci kalınan yerden sürdürmek zorundaymış gibi… Kısa bir anımsatma:

Çözüm sürecini, AKP hükümeti, özetle o zamanlar Erdoğan, Kürt örgütleriyle ve liderleriyle gizli-kapaklı sürdürüyordu. Esası taa Oslo’da 2010 öncesi başlayan gizli görüşmelere dayanıyor. Daha sonra Oslo görüşmeleri “patlayınca”, 3 yıl kadar önce resmi olarak sürdürülmeye başlandı. RTE’nin kumandasında MİT ve yetkilileri (Öcalan’la İmralı’da) ve hükümet heyetiyle (en son lideri Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan) İmralı-HDP-Kandil üçgeninde devam eden süreç, en son Dolmabahçe Deklarasyonu diye bilinen 10 maddelik açıklamayla sona erdi. Bu, seçimlerden birkaç ay öncesiydi.

Seçim propagandaları başlayınca RTE bu açıklamayı reddetti ve Kürt meselesi artık yok, Kürt yurttaşların sorunları var, dedi…

7 Haziran 2015 seçimlerine kadar, AKP “çözüm süreci”nin meyvelerini yedi. Yani oya tahvil etti. Tam bitmese de “çatışmasızlık durumu” bir oy primi yapmıştı. RTE, akil insanlar grubuyla da bu primi istikrarlı hale getirdi.

Kapalı av alanı bitti

7 Haziran’da, AKP’nin iktidarı kaybetmesiyle bu süreç sona erdi. Kürt meselesini “kapalı av alanı”na dönüştüren AKP’nin bu politikasına, Kürtler ve destekçileri de kilitlenmişti, inanmıştı. Dahası Demirtaş ve HDP’liler, Gezi Direnişi’ne, “eyvah AKP iktidarı yıkılacak, çözüm süreci sona erecek” korkusuyla karşı bile çıkmışlardı!

Bu köşede gizli pazarlıklarla Kürt meselesinin çözülemeyeceği, bunun ulusal bir sorun ve boyut olduğu, tüm partilerin katılımı gerektiği, milletin çoğunluğunun kabul edebileceği bir çözümün tartışılmasının şart olduğu vurgulandı. TV programlarında da bu görüşü savundum.

Şimdi ortada “çözüm süreci”nin bir tarafı yok. Acaba Kürtler kime sesleniyor çözüm süreci diye?

Ya, kurulursa bir koalisyon hükümeti bu süreci yeni baştan alacak, tarafların yeni iradesiyle konu tartışılacak ve ortak bir hareket belirlenecek… Ya da hükümet kurulamazsa, gidilecek tekrar seçimin sonucuna göre davranılacak… Hikâye budur.

CHP Meclis’te ortak bir partiler arası platformda bu sürecin tartışılmasını savunmuştu hep… Sanırım, bu doğru çözüm politikasını sürdürecek.

Bu süreç salt partilerle ve iktidarlarla sürdürülemez. Ulusal bir uzlaşma sağlanmadan çözülmesi zordur, kim buna tek başına yeltenirse, kendisi çözülme tehlikesiyle karşı karşıya kalır… Çünkü Kürtlerin, “özerklik”, “federatif yapı” gibi hareket etme istekleri vb. tüm Türkiye’yi ilgilendiren ulusal bir sorundur.

Silahlı saldırılar başlarsa

KCK / PKK yapıları bu süreç üzerindeki “silahlı vesayetleri” ile sonuca ulaşma politikalarını sürdürürlerse, güçlü bir tepki ile karşı karşıya kalırlar. Silahla bir yere varmaya son vermeliler. KCK’nin ilk aşama olarak “barajlara ve inşaatlara silahlı saldırı” kararı, terörü, öldürmeyi, silahı bu konuda hâlâ ana araç olarak gördüklerini gösteriyor. Bunun arkasından da devamı gelebilir. Umarım bu kararları da salt sözde kalır.

Böyle bir kararın, terörün, etkileri ve boyutları da çok olur.
Hatta, Türkiye’nin elde ettiği ve ülkeye rahat bir nefes aldıran seçim sonuçlarını tersine çevirecek etkileri bile yaşarız…
Bu ciddi tehlikeyi yarınki yazımda anlatmaya çalışacağım…

======================================

Dostlar,

Son derece aklı başında, sorumlu bir irdeleme okuyoruz Sayın Orhan Bursalı‘nın kaleminden. Bir devlet, bir ulus (Türk Ulusu) silahla tehdit edilerek bir yere varılamaz. Şiddet çıkmaz sokaktır.

Bu konuyu biz de bir makale olarak ele alacağız…

Bayram sonrası yoğun bir gündem Türkiye’yi sarıp sarmalıyor..
Herkes en üst düzeyde sorumlu davranmak zorunda..

Kolay gele…

Sevgi ve saygı ile.
19 Temmuz 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com