Yaşam normalleşirken, Ekonomi anormalleşmesin!

Ufuk Söylemez’den:
(Ekonomiden  sorumlu eski devlet bakanı)

Müyesser Yıldız ve İsmail Dükel önce dört ay dinlendi, sonra ...

Değerli gazeteciler Müyesser Yıldız ve İsmail Dükel’in kendilerine uymayacak ve asla yakışmayacak iddialarla gözaltına alınmalarını üzüntü ve hayretle öğrenmiş bulunuyorum.Milli duruşla ulusal çıkarlardan yana Ergenekon ve Balyoz kumpaslarına karşı takdir edilecek demokratik mücadeleleri ile tanınan değerli medya mensuplarına reva görülen bu hoyrat ve anti/demokratik baskıları kınıyorum.

Saygılarımla.
Ufuk Söylemez
Devlet E. Bakanı – Milli Merkez Ankara Temsilcisi
****

Biz de bu içeriği aynen paylaşıyoruz…

Dr. Ahmet SALTIK
*****

Ufuk Söylemez Kimdir? Aslen nereli? Siyaset Hayatı ve Biyografisi

Yaşam normalleşirken,
Ekonomi anormalleşmesin!

Yeni normal olarak tanımlanan süreç 1 Haziran 2020’de başladı.
Maske + Mesafe + Hijyen kurallarına uyulması koşuluyla günlük yaşamın normalleşmesinin de yolu açılmaya başladı bu suretle.
Ama bu süreçle ters yönlü olarak, ekonomide anormal ve çelişkili gelişmeler de yaşanmaya başlandı;
a) Kamusal Sermayeli Bankaların düşük faiz ve uzun vadelerle konuttan-tatile, araçtan-bisiklete kadar kredi vermek suretiyle tüketimi ve talebi artırmaya yönelik adımlar attığını gördük.
Zaten borca batık hane halkının bir manada geleceğini ipotek ederek, borçla tatile gitmeye özendirilmesinin ne derece doğru olacağı tartışılıyor şimdi de.
Tasarruf yerine borçlanmanın, üretim yerine tüketimin teşvik edilmesinin, yine-yeniden sürmesi düşündürücü doğrusu.
b) Öte yandan özel ve yabancı sermayeli bankalar da aynı kredi dağıtma furyasına katılsınlar diye olsa gerek, “aktif rasyosu” kuralları değiştirilmek suretiyle daha çok kredi vermeye yönlendirilmek isteniyor.
Ancak, zoraki, zararına veya batma riski olan bol keseden kredi dağıtımı, özel sermayeli bankalar için ciddi bir risk algısı yaratıyor.
Bu nedenle, özel sermayeli bankalar, aktif rasyosunun getirdiği mecburiyetlerden muaf olabilmek için, döviz Mevduat hesaplarını ve dolaylı olarak toplam mevduatlarını azaltmayı tercih etmeye başladılar.
Aktif rasyosunun hesaplanmasında TL mevduata ek olarak Döviz Mevduatının 1.75 çarpanı ile kabul edilmesi, özel ve yabancı sermayeli bankaları daha çok kredi vermek için teşvik etmek yerine, daha az döviz tevdiat hesabı tutmaya yani küçülmeye sevk etti. Yani bu kuralın ters tepeceği görüldü.
*
c) Döviz mevduat hesapları yerine, Türk Lirası mevduata veya tüketime yönelmesi beklenen tasarrufların, negatif Türk Lirası reel faiz karşısında, Türk Lirası mevduat yerine örneğin borsaya yönelmeye başladıkları görüldü.
Böylece, kısa vadeli-kolay kazanç umuduyla borsaya yönelmek zorunda kalan küçük tasarruf sahipleri, esasında sağlıklı olmayan bir tercihe zorunlu bırakıldılar.
Örneğin, kriz öncesi Mart ayında hissesi 1.62 TL dolayında seyreden bir tıbbi malzeme üreticisi şirketin, hissesi Nisan-Mayıs aylarında 48.55 TL’ye kadar fırladı. Ama Mayıs’ın ikinci yarısından başlayarak gerileyerek, 18.92 TL’ye kadar düştü. Bu şekilde birikimlerini bu şirkete adeta furya halinde yatırarak hisselerin jet hızıyla yükselmesine neden olan kimi yatırımcılar 1 ay içinde yatırımlarının neredeyse tümünü yitirme riskiyle karşı karşıya kaldılar.
Böylece borsayı orta ve uzun vadeli bir yatırım aracı olarak görmek yerine, günübirlik, fırsatçı, manüplatif ve spekülatif kazanç kapısı olarak görmenin ne denli yanlış olduğu bir kez daha yaşayan mağduriyetlerle kanıtlandı adeta.
*
d) Kumarhane ekonomisinde bunlar yaşanırken, Türkiye’de 7 çeyrek yıldan beri yatırımlar gerilemeye devam ediyor ne yazık ki.
İhracat, Mayıs ayında %40 dolayında azalarak, dış ticaret açığının beklenenden çok çıkmasına neden oldu.
Otomobil satışları 300 bin beklentisinden 183 bin gerçekleşmeye düştü.
e) Borç çevirme oranları hızla artmaya başladı. Haziran-Ağustos 3 aylık 61 milyar TL’lik vadesi gelen borca karşılık, Hazinenin 82 milyar TL borçlanmaya gitmesi, 2003-2016 yılları arasında %90’nın altında gerçekleşen borç çevirme oranının 2020’nin ilk 4 ayında %295’e fırlamasına neden oldu.
f) Bununla eş zamanlı olarak, 2015 yılında 72 aya dek uzamış olan ortalama iç borçlanma vadesi ise, 2019 yılında 30 aya kadar gerilemiş durumda.
Borcu borçla kapatan Hazinenin de, hane halkının da yükü giderek ağırlaşıyor maalesef.
g) Hal böyleyken, bütçe açığının nereye varacağına ilişkin bir kestirim bile yok orta yerde. Kurumların koordinasyonunu sağlayacak düzenleme alanı kaybolmuş durumda. Bir planlama aklıyla hasar tespiti ve/veya sektörlerin salgından dolayı aldığı hasarın tespiti, ek bir bütçe yapılması vb. gündemde bile değil.
*
İçeride hala gazeteci tutuklamaları, din istismarı, demode olmuş sağ-sol kutuplaşmasının tahriki ve algı operasyonlarıyla kısır ve yoz bir çekişme yaşanıyor.
Türkiye bu şekilde, yani kaliteli regülasyonlardan yoksun bir biçimde, serbest piyasa ekonomisi ile kambiyo kontrolleri ve emir-komuta ekonomisi arasında gidip-gelirse, çelişkili politikalarla, başını sonunu gözetmeden kararlar almayı sürdürürse, gelecekte bu günleri bile aramaktan endişe edilir doğrusu.
Ondan sonra bizim CDS’lerimiz niye dünyada negatif ayrışıyor, kredi derecelendirme notumuz neden bu denli düşük, kalıcı doğrudan yabancı sermaye niye gelmiyor, dışarıda bu kadar bol ve ucuz finansman olanağı varken biz neden içeride dövizle borçlanma yapmak zorunda kalıyoruz vb. diye sorup dururuz.

Ne diyelim binmişiz bir alamete…

Suay Karaman : Ve Sonuç

VE SONUÇ

Suay Karaman

Konuk yazar : Suay Karaman

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

24 Haziran seçimlerinin sonucu meydanlarda farklı, sandıklarda farklı oldu. Özellikle CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin performansı sonucunda meydanlarda büyük kalabalıklar toplandı. 2007 yılında gerçekleştirilen Cumhuriyet Mitinglerinden sonra ilk kez meydanlar bu denli büyük kalabalıklar gördü; coşku ve umudun tavan yaptığına tanıklık ettik. Gerçi 2007 seçimlerinde de meydanlardaki kalabalıkların oyları sandıklara yansımamıştı.

Üzerine ölü toprağı serpilmiş, umutları solmuş insanlarımız Muharrem İnce’nin ve Meral Akşener’in getirdiği büyük coşku ile cesaretlerini yeniden kazanmış, özgüvenleri yerine gelmiş ve bu kez sorunların çözüleceğine olan inançları artmıştı. Bunun yanında meydanlardaki büyük kalabalıklara karşın, insanların içinde dışarı vurmak istemedikleri şöyle bir kuşku vardı :

  • Yine sandık sahtekarlıklarıyla oylarımız çalınır mı, sonuçlar değiştirilir mi?

İşte yalnızca bu bile, ülkemizin demokrasiden saptığının, faşizm ile baskı altına alındığının kanıtıdır. Çünkü AKP iktidarı 2007 yılından beri sürekli bu yola başvurmuştur.

Gün boyunca çok sayıda usulsüzlük, saldırı, yaralamalı ve ölümlü olayların yaşandığı 24 Haziran’daki seçimin galibi AKP, MHP ve yeni CHP’nin çabalarıyla HDP’dir  denilebilir. HDP’ye barajı geçirten yeni CHP’liler ne kadar sevinse azdır. (AS: buraya katılamıyoruz) 

Bu seçimin en önemli yanı, ülkemizde parlamenter sistemin değiştirilmesidir. Girdiği her seçimden başarısızlıkla çıkan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise, bu kez CHP oylarını %23 düzeyine indirmiştir. Oysa cumhurbaşkanlığı seçiminde Muharrem İnce, %31 oy almıştır. Aradaki % 8 olan fark, İYİ Parti ve özellikle HDP’ye giden oylardır. (AS: Bu matematik yanlış)

Seçim gecesi gizemli, kuşkulu ve tartışmalı bazı şeylerin yaşandığı bellidir. “50 bin avukatla YSK önüne çıkacağım” diyen Muharrem İnce ile “beni YSK’nin önünden kazıyamazlar” diyen Meral Akşener’in halkın karşısına çıkıp, açıklama yapmamaları ilginçtir. Sandıkların başından ayrılmıyoruz diyen milletvekilleri de ortadan yok olmuştur. Muharrem İnce’nin, incelik yaparak bir gazeteciye attığı mesaj şöyledir: “Adam kazandı, kabul ediyorum.”

16 yıllık AKP iktidarının ülkemizi getirdiği yer baskıdır, korkudur, zulümdür. AKP iktidarı, ülkemizi her konuda geriletmiş, ortaçağ karanlığına döndürmeye çalışmıştır. Yaptıkları her yasa kendi çıkarlarını koruyarak, ülkemize onulmaz zararlar vermiştir.

  • AKP iktidarı sivil darbe yapmıştır ve bunu “ileri demokrasi” olarak sunmaktadır.

Emperyalist güçlerin isteği ve desteğiyle, Ergenekon ve Balyoz kumpasları sonucunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sanık, PKK terör örgütünün tanık yapılması ile başlayan süreç, kozmik odaya girilmesiyle devam etmiştir. Oslo görüşmeleri, 29 Ekim 2009’da PKK terör örgütü üyelerine Habur’da resmigeçit yaptırılması, çadır mahkemeleri kurulması, terör açılımları, Güneydoğu’da kentlerin PKK terör örgütüne teslim edilmesi, hendek kazılmasına göz yumulmasının her biri unutulmuştur.

Cumhuriyetimizi kuran eşsiz önderimiz Atatürk’e ve ulusal kahramanlarımıza dil uzatanların, sürekli demokratik ve laik cumhuriyetimizden intikam almak isteyenlerin de, bir gün sonları gelecektir.

Şimdi önümüzde çok çetin ve zor bir süreç bulunmaktadır. Özellikle büyük bir ekonomik ve siyasi kriz ile karşı karşıya olduğumuz düşünüldüğünde, umutlarımızı soldurmamalıyız. Seçimin sonucu ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti’ne olan sevdamız artarak devam edecektir. Atatürk’ün tam bağımsız ve aydınlık Türkiye’si için üzerimize düşen her şeyi yapmaya devam edeceğimiz bilinmelidir.

Yılgınlığa kapılmadan, ülkemizin yeniden aydınlık günlere dönmesi için birlik olmalı ve çalışmalıyız. Aynı zamanda ülkemizin geleceği için bilinçli ve dikkatli olarak, yeni emperyalist projelere de geçit vermemeliyiz..
===========================================

Dostlar,

Sevgili dostumuz Sn. Suay Karaman’ı bu site okurları yakından tanır
Çok sayıda yazısı yayınlanmıştır.
Bu yazısı da önemli ve değerlidir.
Ancak CHP’nin başta AKP, her-kes tarafından, şamar oğlanı ya da günah keçisi yapılmak istenmesini hem adil hem de doğru bulmuyoruz.

Oynanan oyun CHP’nin suçlanmasıyla açıklanamayacak, geçiştirilemeyecek ve aşılamayacak ölçüde dev boyutludur. Tanıyı doğru koymak zorunludur ki yığınakta hataya düşülmesin.

  • Şimdi, seçimlere hile karıştıran, oyları çalanların üstüne gidilmelidir.
    Acil ve vazgeçilmez olan budur. 

Sevgili Suay’ı tanımasak, “hedef saptırmaya” çalıştığı bile söylenebilir bu yazısında CHP’ye ölçüsüz ve haksız yüklenmesi nedeniyle.. Metinde 2 yere not düştük “katılmadığımıza” ilişkin.

Sitemiz manşetinde erişke (link) verilen not ve yazılar dikkatle okunmalı ve gereği yapılmalıdır. Öellikle Sn. Rifat Serdaroğlu‘nun ve Sn. Naci Beştepe‘nin çığlık çığlığa yazıları okunmalı ve paylaşılmalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 27 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Savcılar için etik ilkeler

Savcılar için etik ilkeler

SAMİ SELÇUK
Prof. Dr., Hukukçu
Cumhuriyet, 6 Haziran 2017

(AS: Bizim katımız yazının altındadır..)

  • Her toplumda yargıya güven, tıpkı meşruluk gibi, “görünmeyen barış meleğidir”. Savcıların yurdu da, işte bu güven binasının bahçe katıdır.

[Haber görseli]Sağlam bir hukuk öğrenimden geçmiş meslektaşlarım iyi bilirler ki, bir suç işlendiğinde ceza yaptırımının uygulanabilmesi için toplum adına ve kamu yararına gerekli soruşturmayı hemen başlatmakla ve “yeterli kuşku”ya ulaşınca da kamu davasını açmakla yükümlü ve yetkili kau görevlisine “halka/ kamuya/cumhur ait nesne”nin
(res publica) savcısı denir.
Ceza adaletinde kilit bir işlevdir bu. O nedenle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Avrupa Savcıları Konferansı’nın kurucu belgesi olan tavsiye kararı uyarınca 31 Mayıs 2005’te Budapeşte’de “Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa ilkeleri” benimsenmiş; bu ilkeler, HSYK’nin (10.10.2006, 424) ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun (E. 2007/5- 83 K. 2007/244 T. 20.11.2007) kararlarıyla yazılı hukukumuzun bir parçası olmuştur.
Bu ilkelere uymakla ve AİHS’nin 6’ncı maddesinde yeğin biçimde özetlenen “adil yargılanma hakkı ilkesi”nin yargılamanın her evresinde gerçekleşmesini sağlamakla yükümlü olan savcı; her zaman ve her koşulda ilgili ulusal ve uluslararası hukuka uygun olarak görevlerini

– adil, yansız,
– tutarlı, çabuk, dürüst,
– nesnel, hukuka uygun,
– suçsuzluk karinesine, insan şerefine ve haklarına saygılı olarak

yürütecek;
– toplum adına ve kamu yararına davrandığını unutmayacak,
toplum yararları ile

  • birey hakları ve yararları arasında adil dengeyi ve
    mesleğinin saygınlığını koruyacak;
  • korkusuz, önyargısız, kamu ve basın baskısından uzak, gizliliğe uygun, bireylerin hakları konusunda duyarlı ve bilgilenmelerini sağlayıcı,
  • toplumdaki çeşitlilik karşısında eşitlik ilkesine ve her kesime saygılı olacak;
  • kuşkuyu etkileyecek lehte ya da aleyhte ne kadar kanıt varsa toplayacak,
  • yasadışı kanıtları kesinlikle dışlayacak;
  • yansız soruşturma, sorumluluğun temelsiz olduğunu ortaya koyduğu anda
    asla kamu davasını açmayacak, açılan davayı sürdürmeyecek;
  • silahların eşitliği ilkesini koruyacak,
    adil karar için mahkemeye yardım edecektir.

Adli denetim
Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, açılan her kamu davası, eğer kişi suçsuz ve yeterli kanıt yoksa, kaçınılmaz olarak “lekelenmeme hakkı”nı çiğner. Savcılar, bu hakkı gözetmek ve uygulanır kılmak zorundadırlar.

Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, Türk hukukunda tutuklama zorunlu değildir. Yasa bu konuda hem açık, hem de isteksizdir.
Açıktır, çünkü somut kanıtlar bulunmadıkça, varsayımlarla, sayıltılarla hiç kimse tutuklanamaz. İsteksizdir, çünkü aynı koşullarda tutuklama yerine “adli denetim” yolunu önermektedir.

Zanardelli Raporu
Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, günümüz ceza ve ceza yargılama hukukları binlerce yıl süren acı deneyimlerin ürünüdür. Ortaçağ Fransa’sında “kralı öldürmeyi düşünmek” bile suçtu. Bunun sonucu da ister istemez işkenceydi ve işkence yasaldı, meşru idi. Günümüzde ise işkence, uluslararası metinlerde ve T. Ceza Yasası’nda zamanaşımına uğramayan en ağır suçlardandır (m. 94/6).
Ve T. Ceza Yasası, çağcıl ceza hukuku doğrultusunda, “töre dürtüsü” (m. 82/1-k), “haksızlık oluşturmak amacı” (m. 277), “hukuka aykırı karar vermesi için” (m. 288) gibi, Fransız ve İtalyan öğreti ve uygulamasının anlatımıyla “özel kasıt” arayan suçlar dışında insanların iç dünyasıyla asla uğraşmaz; uğraşamaz. Bu nedenle, 1926/765 sayılı Eski Türk Ceza Yasası’nın kaynağı olan İtalyan Ceza Yasası’yla ilgili 1887 tarihli Zanardelli Raporu’nun ünlü XIV’üncü paragrafında

  • “İnsana özgü davranışların dürtülerini araştırmak, ceza adaletini ilgilendirmez.” denmiştir.
    Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, Türk Ceza Sistemi, bir zamanlar Hitler Almanya’sında ve Stalin Rusya’sında benimsenmiş, günümüzde tiksintiyle tarihin çöplüğüne atılmış olan, Adorno’ya “Aushwitz’ten sonra artık şiir yazılmaz”, Paul Celan’a “Ölüm, Almanyalı bir ustadır” dedirten; Soljenitsin’e “Gulak Takımadaları”nı yazdıran “
  • fail ceza hukuku”na değil, “eylem ceza hukuku”na dayanır;
    “düşman ceza hukuku”nu da dışlar.
    Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki,
  • hukukçuların tek bir efendisi vardır: Yasa ve onu irdeleyen hukuk.

Serhas ve Demaratus
Çarpıcı bir örnek vereyim. MÖ 484’te yaşanan ders verici bir olayı Herodot şöyle anlatır: Darius’un oğlu Serhas, babasının başarısız seferini başarmak ve onun öcünü almak için binlerce askerini gemilerle Çanakkale Boğazı’ndan Yunanistan’a geçirmiş; ordusu, geçtiği her yeri yakmakta, yıkmakta, kadın, erkek, yaşlı, genç ayırmadan herkesi öldürmektedir. Ama görüp tanık olduğu bir olaydan dolayı Serhas çok şaşkındır. Az sonra kesinlikle öleceklerini bildikleri halde bir avuç Ispartalı asker, kolayca kaçabilecek iken niçin hâlâ Thermophyle Geçidi’ni tutmakta ve direnmektedir? Serhas, Ispartalı Demaratus’a bunun nedenini sorar. Demaratus’un 2501 yıldır unutulmayan tarihsel yanıtı şudur: “Sizin askerleriniz sizden korktukları için savaşıyor ve insanları öldürüyorlar. Oysa Ispartalı askerler ölmekten korktuğu halde savaştan kaçmayı yasaklayan yasa’ya saygı duydukları için kaçmayıp savaşmaktadırlar.”

Barış meleği
Demaratus’un yanıtından yaklaşık 1100 yıl sonra üst mahkeme Başyargıcı Edward Coke da, bir hukuksal uyuşmazlığı çözmeye kalkışan Kral I. James’a, ABD Yüksek Mahkemesi’nin pirinçten kapısındaki kabartmalarda yer alan benzer sözleri söyleyecektir:

  • “Davalar, hukuksal uyuşmazlıklar, İngiliz yasalarına göre yalnızca mahkemelerde çözülebilir. Kuşkusuz majesteleri hiçbir insana bağlı değildir. Ancak yasalara göre kral, hiçbir davada karar veremez ve herkes gibi yasalara uymak zorundadır.”İşte böylesine sağlam ve sarsılmaz ilkelerin ışığında Coke’larca gerçekleştirilen adalete ve yargıya herkes, yani sadece Demaratus’lar değil, krallar bile inanır, güvenir ve uyarlar.
    Ara söz olarak belirtelim ki, yaklaşık 35 yüzyıl önce bu topraklarda hüküm süren Hitit Kralı II. Tuthaliya, çıkardığı buyrukla/yasayla yargıçlara yansız olmalarını, rüşvet ve armağan almamalarını, yargı kararlarına uymayanların ölüm cezasıyla cezalandırılacağını duyurmuştur.Kısaca her toplumda yargıya güven, tıpkı meşruluk gibi, “görünmeyen barış meleğidir”. Savcıların yurdu da, işte bu güven binasının bahçe katıdır.
    ======================================
    Dostlar,
    Sayn Prof. Dr. Sami Selçuk, bilgeleşmiş bir ceza hukukçusudur. Yargıtay Başkanlığı görevinden emekli olduktan sonra Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi görevini üstlenmiştir.
    Türkiye’nin ne yazık ki hala süren AKP’li zor yıllarında Hukuk Devletine sahip çıkan birbirinden değerli makaleler yazmıştır. Erdoğan’a açık mektup bile!
    (Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’tan Başbakan’a Açık Mektup)

    Ne acıdır ki bu ustaca anımsatmalar. öğütler, zarif değindirmeler (‘‘Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki” kalıbı ne büyük inceliktir!) ), bir işe yaramış görünmüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Saray’ında, Devletin kaymakamlarına mevzuatı bir yana atmalarını öğütleyebilmiştir!
Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile hukukun ve insan haklarının feci biçimde ve yıllarca katledilmesinden sonra, şimdi de FETÖ gerekçesiyle bir başka kumpas davalar serisi doğrudan iktidar eliyle yürütülmektedir.
OHAL’in katı ve acımasız hukuku da yetmemekte, Türkiye yasa devleti olmaktan bile uzaklaştırılmaktadır.
AKP’nin Adalet Bakanı kalkıp, ”OHAL altında anayasaya aykırı düzenleme yapılabileceğini’‘ söyleyecek ölçüde, Hukuk Fakültesi 1. sınıf öğrencisinin bile düşmeyeceği fahiş yanılgı ile adeta kendinden geçmektedir.

Sayısız kez yazıldı ve uyarıldı iktidardaki siyasal kadrolar.. Ne yazık ki hemen hemen hiç etkili olmamış gözüküyor.

Saptamamız o ki, Hukuku Devletin var ettiği ve gerek duyuyorsa onu da eğip bükebileceğidir! Oysa tam tersidir ve Hukuk Devleti var etmiştir, onun çocuğudur ve adı HUKUK DEVLETİ’dir!.

En hazin olanı ise, doğrudan kimi yargı profesyonellerinin (yargıç + savcı) bu hukuk cinayetlerine hatta Hukukun Hiçleştirilmesine araç olabilmeleri!

Bu olgu; derin bir uygarlık ayıbı, kritik bir hümaniter utanç sorunsalıdır.
Tüm boyutlarıyla konuşulmalı, irdelenmeli ve tez elden bir çözüm bulunmalıdır.
Ki onlar bir parça dik durup saygın meslek etiği ilkelerini savunabilselerdi,
21. yy’ın şafağında Türkiye bu küçültücü trajediyi deneyimlemeyebilirdi!

Sevgi ve saygı ile. 07 Haziran 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com