Bu iktidar doktorları neden sevmiyor?

Bu iktidar doktorları neden sevmiyor?

Emre Kongar

06.11.18, Cumhuriyet

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Bu iktidar, kendisinden ve kendisine kayıtsız koşulsuz boyun eğenlerden başka kimseyi sevmiyor. 

Profesyonel meslek ahlaklarına sahip çıkan, bu yüzden de iktidarın dayattığı yalan – yanlış kurallara boyun eğmeyen meslek mensuplarından, özellikle hoşlanmıyor: 
Çünkü doktorlar, avukatlar, mühendisler hem kendi meslek ahlâkları olduğu için iktidarın yanlış uygulama ve baskılarına karşı direniyorlar, hem de iktidara dalkavukluk yapmadan uyguladıkları mesleklerindeki başarılarıyla, yaşamlarını siyasete bağımlı olmadan sürdürebiliyorlar.
***
Bu iktidar, profesyonel meslek mensuplarının meslekî ahlâk ve uygulamalarını geliştirmek için onlara eğitim veren ve onları denetleyen Sivil Tolum Kuruluşlarını da bırakın sevmeyi, adeta kendisine düşmanmış gibi görüyor. 
Toplumun refah ve uygarlık düzeyinin yükselmesinde çok önemli işlevler yüklenen Türkiye Barolar Birliği, Türk Tabipleri Birliği, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği gibi Sivil Toplum Kuruluşları, bu iktidar tarafından sürekli suçlanıyor, engelleniyor, baskı altına alınmaya ve yetkileri daraltılmaya çalışılıyor.
***
İktidarın yeterince güdümleyemediği Sivil Toplum Kuruluşlarının, STK’ların başında gelen Türk Tabipleri Birliği’ne ve doktorlara karşı olan düşmanca tutumu, “Sağlık çalışanlarına şiddetin önlenmesine yönelik” diye pazarlanmaya çalışılan 44 maddelik son “Torba Yasa” ile iyice belirginleşti. 
Torba yasa teklifi ile olağanüstü hal döneminde “kamudan ihraç” edilmiş olan hekimler ile diş hekimlerinin özel sektörde çalışmaları da sınırlandırılıyor ve neredeyse olanaksızlaştırılıyor. 
Güvenlik soruşturmalarının olumsuz gelmesi nedeniyle zorunlu hizmet yapamayan doktorların, zorunlu hizmet süreleri boyunca herhangi bir yerde çalışmaları yasaklanıyor.
***
Teklif ile Türk Tabipleri Birliği, TTB, Diş Hekimleri Birliği, DHB ve Türk Eczacılar Birliği, TEB’in kimi yetkileri de bu kuruluşlardan alınıyor. 
Buna göre 1’den çok kurumda çalışmak için TTB’den ve DHB’den izin almak zorunluluğu kaldırılıyor. 
Aynı şekilde piyasada bulunmayan ilaçların ithalinde, TEB’in yanı sıra Sağlık Bakanlığı’nın izin vereceği kurum ve kuruluşlar ile SGK’ya da yetki veriliyor.
***
Hekimlere ve sağlık çalışanlarına saldırı bu kez ‘Sağlıkla İlgili Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’ ile Hükümet’ten geldi” diyen Türk Tabipleri Birliği, bu yasa tasarısına karşı direniş kararı aldığını bir bildiri ile açıkladı ve buna karşı doktorların nöbet eylemlerini başlattı.
***
12 Eylül 2010 ve 16 Nisan 2017 halkoylamalarıyla delik deşik edilmiş olan bugünkü “Ucube Anayasa” bile, meslek örgütlerini temsil eden Sivil Toplum Kuruluşlarının haklarını ve görevlerini 135’inci madde ile koruyor. 

  • TBB BAŞTA OLMAK KAYDI İLE BÜTÜN MESLEK ÖRGÜTLERİNİ DESTEKLEMEK, VATANDAŞLARIN KENDİLERİNE YAPILAN HİZMETLERE SAHİP ÇIKTIKLARI ANLAMINI TAŞIR.
    =======================================
    Dostlar,

    AKP, TTB’den ve Türkiye’den Ne İstiyor??

    Bir iktidar, güdümüne alamadığı kendi kurumlarına saldırarak onları felç etmeye, işlevsiz bırakmaya girişirse meşruluğu sorgulanır olmaz mı??

    12 Eylülcülerin ürünü 1982 Anayasasında bile 135. madde ile toplum yaşamında ve demokratik düzen açısından vazgeçilmez yeri – önemi olan profesyonel mesleklerin örgütlenmesi istenmiş ve daha da ileri gidilerek bu yapılanmalara “Kamu Kurumu niteliğinde meslek kuruluşu” nitemi / ayrıcalığı öngörülmüştür.

    Türk Tabipleri Birliği (TTB)
    Türk Dişhekimleri Birliği (TDB)
    Türk Eczacıları Birliği (TEB)
    Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB)
    Türkiye Barolar Birliği (TBB)

    ayrı ayrı yasalarla kurulmuşlardır. Yasal Organlarını yargı gözetiminde üyeleri seçer ve gelir kaynaklarını da kendileri üretirler. Bir yandan o meslek üyelerinin hakları korunur, disiplin ve meslek etiği ilkeleri konur ve korunur, bir yandan da bu meslekler üzerinden kamu yararı gözetilir.

Örn. 6023 sayılı TTB yasasının 1. maddesinde bu 2 temel amaç ve işlev tanımlanır.
Ne var ki AKP bu bağlamda sabıkalıdır ve sicili temiz değildir. 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile (SAĞLIK BAKANLIĞI VE BAĞLI KURULUŞLARININ TEŞKİLAT VE GÖREVLERİ HAKKINDA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME; 02.11.2011, RG 28103 Mükerrer) Bakanlar Kurulu eliyle yasal düzenleme yaparken, bu KHK içine gizlenen bir madde ile TTB yasasının 1. maddesinde son derece anti – demokratik bir değişikliğe gitmişti.

Erdoğan başkanlığındaki Bakanlar Kurulu, 1 gecede 35 KHK çıkararak ülkemiz kamu yönetimini neredeyse DNA’sına dek değiştirmişti. Cumhurbaşkanı Sezer’in veto ettiği, emperyalist Batı dayatması ve güdümlüsü sözde Kamu Yönetimi Reformu bu yolla fiilen yaşama geçirilmişti.

6023 sayılı TTB yasasının 1. maddesinden adeta cımbızlanarak çıkarılan içerik şöyle idi :

  •  “tabipliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak”

Dönemin Sağlık Bakanı Dr. Recep Akdağ, kendisinin de muayenehanesi nedeniyle üye olmak zorunda kaldığı hekim meslek örgütünden neden rahatsızdı(r)??

TBMM tarafından 1953’te yüklenen tırnak içindeki yasal işlev – yüküm neden AKP iktidarına batmaktadır? O ibare çıkarıldığında TTB’den geriye ne kalacaktır? TTB, Anayasanın muradı olan görevleri yerine getiremez kılınırsa, bu, Anayasaya aykırı olmaz mı??

Yasaklara – Yolsuzluklara – Yoksulluğa (3 Y) savaş açarak (!!??) 3 Kasım 2002 seçiminde %34 oyla TBMM’nin %65’ini ele geçiren ve 16 yıldır tek başına Türkiye’yi yöneten (!) AKP iktidarı, kendisini ve ülkemizi nereye savurmaktadır??

  • Örtük amacı nedir AKP’nin??Beraber yürünen yollar” ülkemizi nereye taşıyacaktır??
    ****

    TTB Yasasının 1. maddesinde, hiç ilgisi olmayan bir KHK içinde, açıkça halka ve hekimlere tuzak kurularak yapılan yıkıcı ve etik dışı değişiklik, TTB’nin girişimleri ve anamuhalefet CHP eliyle Anayasa Mahkemesine iptal için taşınmıştır.

Altını bir kez daha çizelim :

  • Neden “6023 Sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu’nda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” başlığı altında “mertçe” yap(a)madınız bu değişikliği? Neden sakladınız, gizlediniz??

Farkına varılmasa ve 60 günlük iptal davası açma süresi geçirilse idi (hak düşürücü süre)
Anayasa Mahkemesine de gidilemeyecek ve değişiklik kesinleşecekti değil mi??

Zaten 12 Eylül faşist rejimi tüm meslek odaları, sendikalar, siyasal partileri iğdiş etmişti. Birkaç yıl kapalı kaldıktan, malvarlıklarına, kayıtlarına…  el konduktan sonra yavaş yavaş açılmaya başlandı bu örgütlenmeler.. Tüm hekimlerin TTB’ye üye olmaları yasal zorunluk iken, asker hekimlerin üye olması yasaklandı, sivil hekimlerden de tam gün kamuda çalışanlara üye olup – olmama seçeneği getirildi. Amaç zayıflatmak, işlevsiz kılmaktı.. Ne var ki günümüzde 150 bini aşkın hekimden 100 binden çoğu TTB’ye üyedir. Sayıları 100 bini aşan tüm avukatlar TBB’ye üyedir… Örgütlenme bilincinin ve örgütlü savaşım (mücadele) bilincinin yansımasıdır bu tablo ve güçlenerek sürdürülecektir. AKP dahil, her şeye karşın!
****

663 s. KHK’nın 58. maddesinin 14. fıkrası ğ bendi aşağıdaki gibiydi :

ğ) 23/1/1953 tarihli ve 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunun 1 inci maddesinde geçen “tabipliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak”
ibaresi,
yürürlükten kaldırılmıştır.

Bereket, 663 sayılı KHK ile bu maddede yapılan değişiklik, Anayasa Mahkemesi’nin 25.6.2013 tarih ve 28688 sayılı R.G.’de yayımlanan, 14.2.2013 T., 2011/150 E. ve 2013/30 K. sayılı Kararı ile iptal edilmiştir!

Ne var ki; mevzuat.gov.tr resmi kurumsal web sitesinden çağrılan 6023 s. TTB yasasının 1. maddesine bu değişiklik, aradan 5+ yıl geçmesine karşın nedense hala yerine işlenmemiştir!?

Bu madde metni mevzuat.gov.tr den çağrıldığında / indirildiğinde aynen şöyle gelmektedir :

Madde 1 : “Türkiye sınırları içerisinde meslek ve sanatlarını icraya yetkili olup da sanatını serbest olarak yapan veya meslek diplomasından istifade etmek suretiyle resmi veya özel görev yapan tabiplerin katıldığı Türk Tabipleri Birliği; tabipler arasında mesleki deontolojiyi ve dayanışmayı korumak, (…)(1) “

Bitmedi! Dipnot olarak (1) no ile ise şu içerik var sayfanın altında :

(1) 11/10/2011 tarihli ve 663 sayılı KHK’nın 58 inci maddesiyle, bu maddede geçen “tabipliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak
ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.

****
Peki, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı neden işlenmedi madde metnine??
Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğü’nün görevi bu değil mi?
Üstelik aradan 5 yıldan uzun zaman geçmesine karşın?!

Bu davranış AKP’nin “hukuk devleti“ne karşı olağanüstü hazımsızlığını sergileme ötesinde
açık “suç” değil midir??

Halk, yasalarla ve iktidar eliyle kandırılabilir mi?!

Buradan Cumhuriyetin savcılarına suç duyurusu yapıyoruz!

Yetkili – sorumluları ise bir kez daha, derhal bu zorunlu görevlerini yapmaya çağırıyoruz.
*****
Bu sitede sayısız kez yazdık…
Gidiş gidiş değildir!
AKP ülkemizi hemen her bakımdan derin bir karmaşaya (kaosa) sürüklemiştir.
10 Ağustos’tan bu yana 3 aydır yaşanan yakıcı – yıkıcı ekonomik bunalımın ülkemize yükü algılanabildiğinden – saklandığından kezlerce daha ağırdır ve önümüzdeki yıllara yayılacaktır.

  • Sorumlusu apaçık AKP yönetiminin yağma – talan – dinci yandaş kayırma – soygun düzenidir!

AKP artık Cumhuriyetin – hukuk devletinin – demokratik değerlerin – laikliğin –
Ulus birliğinin… üstüne üstüne gitmeye son vermek zorundadır.

  • Bu gerilim ve boğucu dayatmalar sürdürülürse ülkede iç çatışmalar çıkabilir.

AKP’nin bu ağır riski gör(e)mediği söylenebilir mi? O halde murat nedir?
Artık bıçak, kemiği de kesip bitirmek üzeredir.

AKP Türkiye’den ve Türk halkından ne istiyor?

  • 2023’e “beraber yürünen kutlu yürüyüş” (!?) ün son durağı neresidir?
    HİLAFET VE DİN DEVLETİ MİDİR??
  • Dinci hanedan saltanatı mıdır??

İşin giderek yeşillenen rengi artık iyice anlaşılır olmuştur.

AKP, ateşle oynamaya der-hal ama der-hal son vermeli, önce kendisi normalleşmeli; sonra da

Türkiye bir bütün olarak Anayasal hukuk devleti kodlarına hızla geri döndürülmelidir.

  • Güdülen – gidilen – dayatılan yol çıkmaz sokaktır ve 21. yüzyılda hiçbir şansı YOK-TUR!


Sevgi, saygı ve KAYGI ile. 06 Kasım 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı (41 yıllık hekim)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD     Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Savcılar için etik ilkeler

Savcılar için etik ilkeler

SAMİ SELÇUK
Prof. Dr., Hukukçu
Cumhuriyet, 6 Haziran 2017

(AS: Bizim katımız yazının altındadır..)

  • Her toplumda yargıya güven, tıpkı meşruluk gibi, “görünmeyen barış meleğidir”. Savcıların yurdu da, işte bu güven binasının bahçe katıdır.

[Haber görseli]Sağlam bir hukuk öğrenimden geçmiş meslektaşlarım iyi bilirler ki, bir suç işlendiğinde ceza yaptırımının uygulanabilmesi için toplum adına ve kamu yararına gerekli soruşturmayı hemen başlatmakla ve “yeterli kuşku”ya ulaşınca da kamu davasını açmakla yükümlü ve yetkili kau görevlisine “halka/ kamuya/cumhur ait nesne”nin
(res publica) savcısı denir.
Ceza adaletinde kilit bir işlevdir bu. O nedenle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Avrupa Savcıları Konferansı’nın kurucu belgesi olan tavsiye kararı uyarınca 31 Mayıs 2005’te Budapeşte’de “Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa ilkeleri” benimsenmiş; bu ilkeler, HSYK’nin (10.10.2006, 424) ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun (E. 2007/5- 83 K. 2007/244 T. 20.11.2007) kararlarıyla yazılı hukukumuzun bir parçası olmuştur.
Bu ilkelere uymakla ve AİHS’nin 6’ncı maddesinde yeğin biçimde özetlenen “adil yargılanma hakkı ilkesi”nin yargılamanın her evresinde gerçekleşmesini sağlamakla yükümlü olan savcı; her zaman ve her koşulda ilgili ulusal ve uluslararası hukuka uygun olarak görevlerini

– adil, yansız,
– tutarlı, çabuk, dürüst,
– nesnel, hukuka uygun,
– suçsuzluk karinesine, insan şerefine ve haklarına saygılı olarak

yürütecek;
– toplum adına ve kamu yararına davrandığını unutmayacak,
toplum yararları ile

  • birey hakları ve yararları arasında adil dengeyi ve
    mesleğinin saygınlığını koruyacak;
  • korkusuz, önyargısız, kamu ve basın baskısından uzak, gizliliğe uygun, bireylerin hakları konusunda duyarlı ve bilgilenmelerini sağlayıcı,
  • toplumdaki çeşitlilik karşısında eşitlik ilkesine ve her kesime saygılı olacak;
  • kuşkuyu etkileyecek lehte ya da aleyhte ne kadar kanıt varsa toplayacak,
  • yasadışı kanıtları kesinlikle dışlayacak;
  • yansız soruşturma, sorumluluğun temelsiz olduğunu ortaya koyduğu anda
    asla kamu davasını açmayacak, açılan davayı sürdürmeyecek;
  • silahların eşitliği ilkesini koruyacak,
    adil karar için mahkemeye yardım edecektir.

Adli denetim
Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, açılan her kamu davası, eğer kişi suçsuz ve yeterli kanıt yoksa, kaçınılmaz olarak “lekelenmeme hakkı”nı çiğner. Savcılar, bu hakkı gözetmek ve uygulanır kılmak zorundadırlar.

Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, Türk hukukunda tutuklama zorunlu değildir. Yasa bu konuda hem açık, hem de isteksizdir.
Açıktır, çünkü somut kanıtlar bulunmadıkça, varsayımlarla, sayıltılarla hiç kimse tutuklanamaz. İsteksizdir, çünkü aynı koşullarda tutuklama yerine “adli denetim” yolunu önermektedir.

Zanardelli Raporu
Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, günümüz ceza ve ceza yargılama hukukları binlerce yıl süren acı deneyimlerin ürünüdür. Ortaçağ Fransa’sında “kralı öldürmeyi düşünmek” bile suçtu. Bunun sonucu da ister istemez işkenceydi ve işkence yasaldı, meşru idi. Günümüzde ise işkence, uluslararası metinlerde ve T. Ceza Yasası’nda zamanaşımına uğramayan en ağır suçlardandır (m. 94/6).
Ve T. Ceza Yasası, çağcıl ceza hukuku doğrultusunda, “töre dürtüsü” (m. 82/1-k), “haksızlık oluşturmak amacı” (m. 277), “hukuka aykırı karar vermesi için” (m. 288) gibi, Fransız ve İtalyan öğreti ve uygulamasının anlatımıyla “özel kasıt” arayan suçlar dışında insanların iç dünyasıyla asla uğraşmaz; uğraşamaz. Bu nedenle, 1926/765 sayılı Eski Türk Ceza Yasası’nın kaynağı olan İtalyan Ceza Yasası’yla ilgili 1887 tarihli Zanardelli Raporu’nun ünlü XIV’üncü paragrafında

  • “İnsana özgü davranışların dürtülerini araştırmak, ceza adaletini ilgilendirmez.” denmiştir.
    Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, Türk Ceza Sistemi, bir zamanlar Hitler Almanya’sında ve Stalin Rusya’sında benimsenmiş, günümüzde tiksintiyle tarihin çöplüğüne atılmış olan, Adorno’ya “Aushwitz’ten sonra artık şiir yazılmaz”, Paul Celan’a “Ölüm, Almanyalı bir ustadır” dedirten; Soljenitsin’e “Gulak Takımadaları”nı yazdıran “
  • fail ceza hukuku”na değil, “eylem ceza hukuku”na dayanır;
    “düşman ceza hukuku”nu da dışlar.
    Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki,
  • hukukçuların tek bir efendisi vardır: Yasa ve onu irdeleyen hukuk.

Serhas ve Demaratus
Çarpıcı bir örnek vereyim. MÖ 484’te yaşanan ders verici bir olayı Herodot şöyle anlatır: Darius’un oğlu Serhas, babasının başarısız seferini başarmak ve onun öcünü almak için binlerce askerini gemilerle Çanakkale Boğazı’ndan Yunanistan’a geçirmiş; ordusu, geçtiği her yeri yakmakta, yıkmakta, kadın, erkek, yaşlı, genç ayırmadan herkesi öldürmektedir. Ama görüp tanık olduğu bir olaydan dolayı Serhas çok şaşkındır. Az sonra kesinlikle öleceklerini bildikleri halde bir avuç Ispartalı asker, kolayca kaçabilecek iken niçin hâlâ Thermophyle Geçidi’ni tutmakta ve direnmektedir? Serhas, Ispartalı Demaratus’a bunun nedenini sorar. Demaratus’un 2501 yıldır unutulmayan tarihsel yanıtı şudur: “Sizin askerleriniz sizden korktukları için savaşıyor ve insanları öldürüyorlar. Oysa Ispartalı askerler ölmekten korktuğu halde savaştan kaçmayı yasaklayan yasa’ya saygı duydukları için kaçmayıp savaşmaktadırlar.”

Barış meleği
Demaratus’un yanıtından yaklaşık 1100 yıl sonra üst mahkeme Başyargıcı Edward Coke da, bir hukuksal uyuşmazlığı çözmeye kalkışan Kral I. James’a, ABD Yüksek Mahkemesi’nin pirinçten kapısındaki kabartmalarda yer alan benzer sözleri söyleyecektir:

  • “Davalar, hukuksal uyuşmazlıklar, İngiliz yasalarına göre yalnızca mahkemelerde çözülebilir. Kuşkusuz majesteleri hiçbir insana bağlı değildir. Ancak yasalara göre kral, hiçbir davada karar veremez ve herkes gibi yasalara uymak zorundadır.”İşte böylesine sağlam ve sarsılmaz ilkelerin ışığında Coke’larca gerçekleştirilen adalete ve yargıya herkes, yani sadece Demaratus’lar değil, krallar bile inanır, güvenir ve uyarlar.
    Ara söz olarak belirtelim ki, yaklaşık 35 yüzyıl önce bu topraklarda hüküm süren Hitit Kralı II. Tuthaliya, çıkardığı buyrukla/yasayla yargıçlara yansız olmalarını, rüşvet ve armağan almamalarını, yargı kararlarına uymayanların ölüm cezasıyla cezalandırılacağını duyurmuştur.Kısaca her toplumda yargıya güven, tıpkı meşruluk gibi, “görünmeyen barış meleğidir”. Savcıların yurdu da, işte bu güven binasının bahçe katıdır.
    ======================================
    Dostlar,
    Sayn Prof. Dr. Sami Selçuk, bilgeleşmiş bir ceza hukukçusudur. Yargıtay Başkanlığı görevinden emekli olduktan sonra Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi görevini üstlenmiştir.
    Türkiye’nin ne yazık ki hala süren AKP’li zor yıllarında Hukuk Devletine sahip çıkan birbirinden değerli makaleler yazmıştır. Erdoğan’a açık mektup bile!
    (Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’tan Başbakan’a Açık Mektup)

    Ne acıdır ki bu ustaca anımsatmalar. öğütler, zarif değindirmeler (‘‘Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki” kalıbı ne büyük inceliktir!) ), bir işe yaramış görünmüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Saray’ında, Devletin kaymakamlarına mevzuatı bir yana atmalarını öğütleyebilmiştir!
Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile hukukun ve insan haklarının feci biçimde ve yıllarca katledilmesinden sonra, şimdi de FETÖ gerekçesiyle bir başka kumpas davalar serisi doğrudan iktidar eliyle yürütülmektedir.
OHAL’in katı ve acımasız hukuku da yetmemekte, Türkiye yasa devleti olmaktan bile uzaklaştırılmaktadır.
AKP’nin Adalet Bakanı kalkıp, ”OHAL altında anayasaya aykırı düzenleme yapılabileceğini’‘ söyleyecek ölçüde, Hukuk Fakültesi 1. sınıf öğrencisinin bile düşmeyeceği fahiş yanılgı ile adeta kendinden geçmektedir.

Sayısız kez yazıldı ve uyarıldı iktidardaki siyasal kadrolar.. Ne yazık ki hemen hemen hiç etkili olmamış gözüküyor.

Saptamamız o ki, Hukuku Devletin var ettiği ve gerek duyuyorsa onu da eğip bükebileceğidir! Oysa tam tersidir ve Hukuk Devleti var etmiştir, onun çocuğudur ve adı HUKUK DEVLETİ’dir!.

En hazin olanı ise, doğrudan kimi yargı profesyonellerinin (yargıç + savcı) bu hukuk cinayetlerine hatta Hukukun Hiçleştirilmesine araç olabilmeleri!

Bu olgu; derin bir uygarlık ayıbı, kritik bir hümaniter utanç sorunsalıdır.
Tüm boyutlarıyla konuşulmalı, irdelenmeli ve tez elden bir çözüm bulunmalıdır.
Ki onlar bir parça dik durup saygın meslek etiği ilkelerini savunabilselerdi,
21. yy’ın şafağında Türkiye bu küçültücü trajediyi deneyimlemeyebilirdi!

Sevgi ve saygı ile. 07 Haziran 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com