Etiket arşivi: Haluk Dural

Türkiye için ne yapmalı?

Yılmaz ÖZDİL

SÖZCÜ, 17.7.2021

Memleketini seven her yurttaş gibi, her dost sohbetinde aynı karamsarlığa kapıldığınızı, çocuklarınızın torunlarınızın geleceğine dair dile getirmeye bile korktuğunuz endişelere sahip olduğunuzu, umut ışığı göremediğinizi, dönüp dolaşıp “ne yapmalı?” sorusuna cevap aradığınızı biliyorum.

Yüreğinizi ferahlatmak için bağımsız tabir edilen televizyonları seyrettiğinizi, ama her gece fotokopi gibi aynı tiplerle karşılaştığınızı, klişe cümleler duyduğunuzu, muhalif gazeteci ayaklarına yatan, habire sorunu anlatan, çözüme kafa yormayan, size bilgi vermeye uğraşmak yerine, muhalefet yöneticilerinin gözüne girmeye çalışan bu tipler yüzünden, yüreğinizin daha da daraldığını biliyorum.

Çünkü…
Size gerçekten çözüm yolu gösterecek liyakat sahibi insanlarımıza, tıpkı Akp medyasında olduğu gibi, bağımsız tabir edilen medyada da ambargo uygulandığını, kasıtlı olarak ekrana çıkarılmadıklarını, bağımsız medyaya rutubet gibi sızan mutant gazetecilerin, liyakat sahibi insanların size ulaşmasını engellediğini de biliyorum.

Bu çerçevede size bir önerim var : Bedel ödemeyi göze alarak, fırsat buldukları her platformda Türkiye Cumhuriyeti için mücadele veren 32 aydınımız, ortak bir kitap yazdı.
İsmi…
Türkiye İçin Ne Yapmalı?

Mesleğinde zirveye ulaşmış aydınlarımızın, kanaat önderlerimizin, kendi alanlarındaki dörder sayfalık görüşlerinden oluşan bu kitap, Boğaziçi Aydınlar Topluluğu kurucusu Profesör Ahmet Ercan‘ın koordinasyonuyla, Sözcü Kitabevi’nden yayınlandı.

Kimler var derseniz?
Bedri Baykam var, “Türkiye sevdası için ölmeye değer, ama aslında yaşayacak ve yaşatacak kadar cesur olmamız lazım” diyor.

Önay Alpago var, partilerde partiiçi demokrasi olmadan, ülkede demokrasinin olamayacağını örnekleriyle anlatıyor.

Ataol Behramoğlu var, tee 1980’de kaleme aldığı şiiriyle omuz veriyor…

Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
boynu bükük ay çiçeği, şiirin ve aşkın geleceği
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
dağ rüzgarı, portakal balı, alçakgönüllü, hünerli, sevdalı
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
harlı bir ateş gibi derinde yanan, haramilerin elinde bunalan
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
bozlak, ağıt, halay ve zeybek, dumanı üstünde ekmek
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
zinciri altında kımıldayan, bitecek sanıldığı yerde başlayan.

Hüsamettin Cindoruk var, Akp tarafından “eski Türkiye” denilen Türkiye’yi adeta ders gibi anlatıyor.

Benim canım Muazzez İlmiye Çığ var, memleketin ancak “sahiplenmek duygusu”yla düze çıkabileceğini, bunun öğretilmesi gerektiğini anlatıyor.

Onur Öymen var, çağdaş uygarlık düzeyiyle bağımsızlık arasındaki olmazsa olmaz ilişkiyi anlatıyor.

Profesör Ümit Özdağ var, futbol maçında basketbol oynayarak sonuç alamayacağımıza dikkat çekiyor, Akp stratejilerine hizmet eden “sarı muhalefet”e dikkat çekiyor.

Uluç Özülker var.
Fikri Sağlar var.
Ufuk Söylemez var, ulusal çıkarlarımızı, milli ekonomiyi, ideolojik saplantılardan uzak, içinde “insan” olacak şekilde hayata geçirebilmemizin yollarını anlatıyor.

  • Profesör Ahmet Ercan, Cumhuriyet devrimlerinin kasıtlı olarak aşındırıldığını, köy enstitüleri başta olmak üzere, eğitim sistemini kuruluş ayarlarına döndürmek gerektiğini izah ediyor.

Türkiye’nin kahramanı Nasuh Mahruki var, “kök sorun” kavramına dikkat çekiyor, geriye kalan tüm sorunlarımızın Atatürk’ün ilerici vizyonundan vazgeçmekle başladığını anlatıyor.

Profesör Osman Korkut Kanadoğlu var, Profesör Kemal Alemdaroğlu, Profesör Coşkun Özdemir, Profesör Mehmet Tevfik Özcan var.

Mavi vatan” kavramının mucidi Cem Gürdeniz var.

Can Ataklı, gerçekten ilham verici bir açılım yapıyor, seçime “kazanacak bir aday”la girmek yerine, “kazanacak bir kavram”la girmemiz gerektiğini anlatıyor.

Namık Tan var, ihtiyacımız olan sadece gerçekçilik ve akılcılık diyor, hatalarımızla yüzleşmeden, yüzleşmeyi idrak etmeden toparlanmanın mümkün olmadığını özetliyor.

Profesör Tolga Yarman var, altını çize çize okumamız gereken bir tarif yapıyor, “son yirmi yıl, dincilerden memlekete hiçbir yarar sağlanamayacağını göstermiştir, ama şu da var ki, bu dincileri başımıza, gardrop Atatürkçüleri, samimi inananları küstüren, görenekten nasibini alamamış, Cumhuriyet’i anlamamış, Atatürk’ü hiç anlamamış, halka tepeden bakan, kibirlerinden geçilmeyen, sözde ilerici gabiler bela etmiştir” diyor.

Sedef Kabaş var, 3T formülüne vurgu yapıyor; Teknoloji, Tarım, Turizm diyor.

Ümit Zileli var, Şahin Mengü var, Salim Şen var, Arslan Bulut var, Deniz Kutluk, Tarık Özkut, Ertuğrul Kumcuoğlu, Mustafa Duman, Haluk Dural, Orhan Eraslan, Ümit Ülgen var.

Kitap diyoruz ama, 160 sayfalık “kurtuluş reçetesi” demek daha doğru.
Memleket için endişeleniyor, karamsarlığa kapılıyor ve acaba ne yapmalı diye kafa yoruyorsanız, “Türkiye İçin Ne Yapmalı?” kitabını okuyarak başlamanızı öneriyorum.

 

 

H. Ufuk Söylemez – 28 Şubat 2021

Milli Merkez Ankara Temsilcimiz Devlet Eski Bakanı Sayın Ufuk Söylemez’in Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olduğu sürede yaşanan 28 Şubat muhtırası hakkındaki önemli açıklamasını bilgilerinize sunarım.

Saygılarımla,
Haluk Dural
Milli Merkez Genel Sekreteri 
==============

28 Şubat 2021

H. Ufuk Söylemez

28 Şubatın hem muhatabı, hem de tanığıyım !

Bugün 28 Şubat. Yıllardan beri her 28 Şubat’ta, medyada yüzlerce yazı yayınlanıyor ve yine çok sayıda yorum analiz yapılıyor. Ancak bana göre, bu yazı ve yorumların çok az bir kısmı objektif, bilgiye dayalı ve sağlıklı analizleri ortaya koyabiliyor.

Büyük bölümü ise maalesef inanç ve ideolojilerin bakış açıları esas alınarak yapıldığı için, önemli eksiklikler, hatalı, yanlı ve yanlış tespit, varsayım ve tahliller içeriyor.
28 Şubat sürecinin hem muhatabı, hem de mağdurlarından birisi ve canlı tanığı olarak bu konudaki düşünce, tespit ve analizlerimi çeşitli defalarda, gazete yazıları ve TV söyleşilerinde dile getirmeme rağmen, her yıl oluşan bu gündeme ilgisiz-duyarsız ya da sessiz kalmanın, hem bir siyaset ve devlet adamı olmanın hem de okurlara doğru ve sağlıklı bilgi ve analizler yapmanın etik sorumluluğu gereği mümkün ve doğru olmadığını düşünüyorum.

Çünkü TBMM’de kurulan 28 Şubat’ı araştırmakla görevli araştırma komisyonuna davet edilmeme ve orada da düşüncelerimi ayrıntılı bir şekilde anlatmama rağmen, söylediklerimin sonuç raporunda adeta “sansüre” uğradığını da gördüm. Bu durumda susmak yerine, daha önce yazıp-konuştuklarımı bıkmadan-usanmadan bir kez daha dile getirmek kaçınılmaz bir görev benim için.

Hele iç cephede emperyalizm ve maşalarına karşı verilen mücadele esnasında birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde, yaşı 75-85 arasında olan emekli general ve askerlerin “ağırlaştırılmış müebbede” mahkûm edilmeye çalışılması karşısında daha önce defalarca yazıp-konuştuğum ama ne hikmetse sansüre uğratılan düşünce ve tespitlerimi yine-yeniden gündeme getirmeyi o dönemin Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı sıfatıyla, vicdani ve ahlaki bir ödev sayıyorum. O nedenle her yıl 28 Şubat’ta bıkmadan ve usanmadan yaşadıklarımı, gördüklerimi ve doğru bildiklerimi yazıyor ve konuşuyorum.

– 28 Şubat ne “devedir” ne de “kuş”

28 Şubat kolayca kategorize edilebilecek bir süreç değildir. Tıpkı bir madalyon gibi iki farklı yüzü vardır. Lafı uzatmadan söyleyeyim. Bana göre 12 Eylül de, 12 Mart da ve 28 Şubat da, sonuçları itibariyle ABD ve NATO’nun tam desteğini ve doğrudan ya da örtülü teşvikini alan süreçlerdir. Türkiye’de yaşanan bu süreçlerin milli ve bağımsız niteliği yoktur.

28 Şubat sürecinin laik karakteri, onun emperyalizm ve neo-liberalizm karşıtı bir süreç olduğu anlamına gelmez, gelmemelidir. Öte yandan, 28 Şubat silahlı, zor ve şiddete dayalı klasik bir darbe ya da darbe teşebbüsü de değildir kuşkusuz ki.
ABD o dönemde henüz BOP projesini açıklamamış ve hayata geçirmemişti.
Dinci radikalizm ve fundemantalizme karşı, Türkiye’de laik rejimi destekliyordu. (Hâlbuki bugün laik rejime karşı, dinci-radikal-mezhepçi ve sonuçları itibariyle fiyasko olan bir BOP siyasetini dayatıyor.)

28 Şubat sürecinde, Türkiye’deki tekelci sermaye ve kartel medyası da, cemaat görünümlü FETÖ terör örgütü de, Somali operasyonunda ABD’den takdir almış “Bir” general de, aynı çizgide nasıl olup da buluşabilmişlerdi.

Ya da; 28 Şubat sürecinde kartel medyasının Amiral gemisi olarak nitelendirilen Hürriyet gazetesinin 18 Nisan 1997 tarihli nüshasında Fettullah Gülen, Refah Yol Hükümetine “Beceremediniz artık bırakın” diye sürmanşetten nasıl olup da çağrı yapabilmişti.

– 28 Şubat özde “ekonomi politiktir”

28 Şubat 1997 tarihinde yaşananların görünürdeki sebebi RP’nin Anayasanın laiklik ilkesi karşıtı bir odak olarak faaliyette bulunmasıdır.
Türk milletinin laik-demokratik Atatürk Cumhuriyeti konusundaki haklı duyarlılığı bu süreçte öne çıkarılmış ve tahrik edilmiştir.

  • Gerçek gerekçe ise ekonomik olarak RP / DYP koalisyonunun milletin çıkarlarını merkeze alan, milli karakterli ekonomi politikalarına karşı, IMF-ABD ve içerideki çıkar gruplarının rahatsızlığıdır.

Ayrıca, Kıbrıs’ta, Milli Kahramanımız Rauf Denktaş’ın arkasında duruluyor, Ermeni meselesinde milli duruş sergileniyordu. PKK’yla, K. Irak’ın içlerine, Kandil’e kadar sınır ötesi operasyonlarla etkili, amansız kararlı bir mücadele sürdürülüyordu.
Bu durum, uluslararası para tacirlerinin, onların içerideki uzantılarının ve Türkiye’yi sıcak para-IMF programı ile kontrol etmek isteyen dış güçlerin hiç de hoşuna gitmiyordu.

19 Ocak 1997 tarihindeki Milliyet gazetesinin manşeti aynen şöyle atılmıştı;

“IMF’den kriz uyarısı”

Hâlbuki Türkiye’de ekonomi büyüyor, çiftçiye, esnafa destek veriliyor, KOBİ’ler destekleniyor, gerçekçi kur uygulanıyor, ödemeler dengesinde problem bulunmuyordu.

Bu manşetin dayanağı olan IMF Başkanının beyanlarını “Washington’dan” gönderen kişi, Yasemin Çongar’dı! Hani şu Taraf gazetesinde Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında askerlerimize ve milli aydınlarımıza yargısız infaz biçiminde yayın yapan ve yaptıran meşhur Yasemin Çongar…

Bu manşetlerle koalisyonu yıkamayan ve ekonomik bir kriz ya da çalkantı çıkaramayan çevreler, bu kez RP’nin aşırı ve benim de hiç katılmadığım ve karşı çıktığım birtakım ideolojik-dinci söylemlerini öne çıkararak, laiklik-demokrasi-Cumhuriyet hassasiyetindeki halkı ve kuruluşları (bu arada TSK’yı da) bu yönde manüple ettiler.

Sonuç malum RP / DYP koalisyonu istifa etmek zorunda kaldı.

RP’den türeyen, Hocanın eski talebeleri, hem mağduriyet edebiyatı yaptılar, hem de “biz milli görüş gömleğini” çıkardık diye tornistan ettiler.
Hocalarını terk edip, dış güçlerin dümen suyunda iktidara geldiler.

– 1997’de tehlikede olan, bugün güvencede mi? –

Şimdi, 28 Şubat 1997 tarihinde laik Cumhuriyet tehlikedeydi de, 28 Şubat 2021’de kurtuldu denilebilir mi?

Neticede, benim görevlerim ve mesleğim açısından; ekonomide sermayeyi tabana yayan, gerçekçi kur uygulayan, IMF’den bir dolar borç almadan ekonomiyi %7,5 büyüterek, esnaf ve KOBİ’lere dost olan Ekonomi Bakanı Ufuk Söylemez’in, Bakanlık görevini ve koltuğunu, milleten oy ve yetki almayan, IMF ve ABD’nin has adamı, kumarhane kapitalizminin ve gayrı milli ekonomi politikalarının dayatıcısı Rahmetli Bülent Ecevit’in bilahare “hayattaki en büyük pişmanlığım” dediği Kemal Derviş devraldı.

Kartel medyasının, tekelci sermayenin, ABD’nin ve F. Gülen’in tam desteğini alan 28 Şubat, bugün TSK “günah keçisi” ilan edilerek anlaşılamaz ve anlatılamaz. İşte bu nedenlerle 28 Şubat bana göre, ne “deve”, ne “kuştan” başka bir şey değildir.

Bir yandan 28 Şubat’ın kartel medyası patronlarıyla bugün kol kola gireceksiniz, öte yandan, 80 yaşını aşmış emekli komutanları ağırlaştırılmış müebbetle yargılayacaksınız.

Buna ne adalet denir, ne de vicdan…

Sözde Ermeni Soykırım iddiaları

Sözde Ermeni Soykırım iddiaları

Değerli Dostlarımız,
Konu hakkındaki görüşlerimi bilgilerinize sunarım.

Saygılarımla, 27.04.2020

Haluk Dural 
DPT Eski Uzmanı
Milli Merkez Genel Sekreteri

Ermeni soykırım iddiaları karşısında doğru tavır !!!

Her yıl 24 Nisan tarihi yaklaştıkça, ABD başkanı “soykırım” diyecek mi, demeyecek mi tartışmaları altında, özelikle sosyal medyada çeşitli yayınlar yapılmaktadır. Ermeni tezlerine yakın duran bazı bayraksız ve vatansız dönme solcuların sesleri son yıllarda azalma gösterse de vatansever aydınlarımızın konuya yaklaşımlarında maalesef aynı hatalar tekrarlanmaktadır. Bu hataların en başında batılı emperyalist çevrelerin Türkleri soykırım yapmakla suçlayan yayınları karşısında genellikle savunma yapılması gelmekte, bu savunmayı desteklemek için tarihsel olgular ve bilgiler tekrar tekrar yayınlanmaktadır. Elbette bu tür bilgilerin yayınlanması, sahte Ermeni iddialarının çürütülmesine yardımcı olmaktadır, ancak unutulmamalıdır ki bu tür doğru ve gerçek bilgiler batılı mihraklarda zaten vardır.

İzlenecek mücadele yöntemi

1- 1948’den önce soykırım diye kavram ve kelime yoktur.

Soykırım hukuki bir kavramdır ve 1948 yılından önce değil “soykırım” diye bir suç, batı dillerinde Genocide (Soykırım) diye bir kelime bile yoktur. Bu nedenle, iddialara karşı verilecek cevaplarda “soykırım” sözcüğü kesinlikle kullanılmamalıdır.

2- Osmanlı tebaası Ermeniler devlete isyan etmiş, bir kısmı işgalci Rus orduna katılmıştır.

Özellikle 1915 Ocak ayında başlayıp yaklaşık bir yıl süren Çanakkale savaşı sırasında Anadolu’da yaşanan olaylar, Osmanlı tebaası olan Ermenilerin devlete karşı silahlı isyanı, bu isyanın bastırılması sırasında yaşananlar, silahlı çatışmalar tarihçiler tarafından araştırılmalıdır. Özellikle Ermenilerin katlettikleri Osmanlı vatandaşlarının sayısı her zaman vurgulanmalıdır.

Bu tür çalışmalar, Ermenilerin devlete karşı silahlı isyanına katılan ve o dönemde yürürlükte olan 1274/1858 tarihli Ceza Kanunname-i Hümayunu’nda tanımlanmış olan isyan suçuyla yargılanmış Ermenilere ait mahkeme kayıtlarıyla desteklenmelidir.

Özellikle ABD’nin “soykırım” suçlamalarına karşı yapılacak girişimlerde, Ermenilerin 1915’de işledikleri “devlete silahlı isyan” suçlarının, Amerikan anayasasına göre de “vatana ihanet” kapsamında olduğu hatırlatılmalıdır. [[1]]

ABD Anayasa Madde III, Fıkra 3 

Birleşik Devletler’e karşı vatana ihanet, sadece şunlardan ibarettir; 

– devlete karşı silahlı isyana kalkışmak,

– devletin düşmanlarıyla birleşmek,

– düşmana yardım ve yataklık etmek. 

Hiç kimse, aynı fiili işlemiş iki şahidin şahitliği olmadıkça veya açık bir mahkemede itirafta bulunmadıkça vatana ihanetle suçlanamaz.

Kongre haine ceza verme hakkına sahiptir, ancak ceza verilen kişinin yaşamı sırasında, vatandaşlık hakları elinden alınanlar hariç, ceza, yargısız mahkum edilenin miras bırakmasına veya varlığının müsaderesine çalışamaz.  

3- Alman Nazileri “soykırım” suçuyla yargılanmamıştır

Roma hukukundan buyana evrensel hukukun esaslarından olan “suç ve cezanın kanuniliği” ilkesi “nullum crimen sine lege, nulla poena sine lege praevia- kanun yoksa suç da yoktur, kanunsuz ceza olmaz” uyarınca Nürnberg yargılamalarından önce devletlerin ulusal hukukunda ve uluslararası hukukta “soykırım” diye bir suç tanımlanmadığından savaş suçlusu Almanlar soykırım suçundan değil; insanlık dışı muamele, işkence, toplu öldürme, katliam, vb. eylemleri içeren “insanlığa karşı suçlar” ile suçlanıp yargılanmış ve cezalandırılmışlardır.

4- Soykırım suçu 1948 tarihinde tanımlanmıştır

Nürnberg yargılamaları sonrasında, hukuki boşluğu doldurmak üzere Birleşmiş Milletler tarafından “soykırımın” bir suç olarak tanımlandığı “Uluslararası Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi” isimli uluslararası bir sözleşme hazırlanmıştır. [[2]]

5- Neden Ermeniler Türkleri mahkemeye veremezler?

Çünkü 1948 tarihinden önce hukukta “soykırım” diye bir suç yoktur.

6- Soykırım suçu nedir?

Uluslararası ceza yasası niteliğindeki BM Uluslararası Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi’nin 2. Maddesine göre soykırım suçları şunlardır:

“Bir ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel grubun tümünü veya bir kısmını, sırf o gruba mensup bulundukları için (İngilizce: as such) yok etmek amacıyla; 

– bir gruba mensup olanları öldürmek,

– gruba mensup olanlara ciddi bedenî veya aklî zararlar vermek,

– grubun tümünü veya bir kısmını bilfiil (fizikî olarak) yok etmek amacını güden yaşam koşullarını bilinçli olarak gruba zorla uygulamak,

– grup içinde doğumları önlemeye yönelik önlemleri dayatmak,

– grubun çocuklarını başka bir gruba zorla sevketmek.”

Altı çizilmesi gereken husus, bir eylemin veya suçun soykırımı olarak nitelendirilebilmesi için, bir gruba mensup insanları sırf o gruba mensup oldukları için öldürme, yok etme kastının (saikinin) olması gerekir.

1915 olaylarında isyancı Ermeniler Osmanlı vatandaşlarını katletmeye başlamışlar, bunun üzerine meşru müdafaa halinde vatandaşlar ve kolluk güçleri de silahlı Ermenileri öldürmüştür. Bu meşru müdafaa için yapılan öldürmeler, soykırım suçları arasında yoktur.

7- Yetkili mahkeme neresidir?

BM Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi’nin 6. maddesine göre;

“Soykırımı işlemekle suçlanan kişileri yargılama yetkisi bulunan organ ise, suçun işlendiği ülke Devletinin yetkili mahkemesi veya Tarafların kabul etmesi halinde bir uluslararası ceza mahkemesidir.”

Bu 6. madde çerçevesinde, bugüne kadar Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iddiasıyla, devletlerin devamlılığı ilkesi uyarınca, Osmanlı İmparatorluğunun ardılı olan Türkiye’deki yetkili bir Türk mahkemesinde, hakkında soykırım davası açılmış ve/veya hükmolunmuş hiçbir Türk vatandaşı yoktur. Çünkü, Ermeni iddiaları, Sözleşmenin yürürlüğe girdiği 1951 yılından önceki bir tarihe, 1915 yılına aittir ve o tarihteki bir olayı Sözleşme kapsamına sokmak imkânsızdır.

8- BM Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi geriye doğru işletilemez

Soykırım suçunu tanımlayan uluslararası Sözleşme, yürürlüğe girdiği 12 Ocak 1951 tarihinden sonra meydana gelebilecek ve Sözleşmenin 2. ve 3. maddelerinde sayılan suçlara uygun eylemleri “Soykırım” olarak tanımlamış olup, bu uluslararası Sözleşmeye göre ancak, Sözleşmenin yürürlük tarihinden sonra işlenen soykırım suçları cezalandırabilir. Yani bu Sözleşme GERİYE DOĞRU işletilemez (mâkabline şamil değildir).

9- Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesi

27 Ocak 1980 tarihinde yürürlüğe giren, 23 Mayıs 1969 tarihli Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin (Vienna Convention On The Law Of Treaties) 28. maddesi [[3]];

“Sözleşmelerin (devletler arasındaki ikili veya çok taraflı antlaşmaların- H. Dural), tersine bir hüküm bulunmadıkça, o Sözleşme yürürlüğe girdiği tarihten önce vuku bulan eylemlere veya Sözleşme yürürlüğe girmeden önce sona ermiş durumlara UYGULANAMAYACAĞINI” 

belirtir.

10- Tehcir soykırım suçu değildir [[4]]

Savaş veya savaş benzeri hallerde her devlet kendi vatandaşlarını ülke toprakları içinde daha güvenli bölgelere tehcir edebilir. Zaten soykırım suçları arasında “tehcir” sayılmamaktadır.

Sonuç olarak:

Soykırım suçlarıyla ilgili yukarıda anılan Sözleşme, emperyalist bir yalan olan Ermeni soykırımı iddiaları karşısında, Türkiye ve Türk vatandaşları açısından en sağlam uluslararası hukuk platformudur. Bu hayâsız ve asılsız Ermeni soykırım iddialarıyla mücadele edecek olan sorumluluk sahibi her Türk vatandaşı, Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesini en iyi şekilde öğrenmeli ve kullanmalıdır.

Son Not: Daha ayrıntılı bilgiler için lütfen yazarın diğer makalesine bakınız.[[5]]

[[1]] : U.S. Constitution, http://www.law.cornell.edu/constitution/constitution.table.html#preamble

[[2]] : https://www.un.org/en/genocideprevention/genocide-convention.shtml

[[3]]: VIENNA CONVENTION ON THE LAW OF TREATIES, SIGNED AT VIENNA 23 May 1969, ENTRY INTOFORCE: 27 January 1980

Article 28 : Non-retroactivity of treaties

Unless a different intention appears from the treaty or is otherwise established, its provisions do not bind a party in relation to any act or fact which took place or any situation which ceased to exist before the date of the entry into force of the treaty with respect to that party.

[[4]] : Ayrıntılar için bakınız: Haluk Dural, Ermeni soykırım iddiaları hukuk dışıdır, Tehcir soykırım suçu değildir.

https://www.academia.edu/40996293/Ermeni_Soyk%C4%B1r%C4%B1m_iddialar%C4%B1_hukuk_d%C4%B1%C5%9F%C4%B1d%C4%B1r_Tehcir_soyk%C4%B1r%C4%B1m_su%C3%A7u_de%C4%9Fildir_Hal%C3%BBk_DURAL

[[5]] : Haluk Dural, ABD’nin Ermeni soykırım iddiaları hukuk dışıdır, https://www.academia.edu/40876120/ABDnin_Ermeni_Soyk%C4%B1r%C4%B1m_iddialar%C4%B1_hukuk_d%C4%B1%C5%9F%C4%B1d%C4%B1r

KANAL İSTANBUL…

KANAL İSTANBUL…

 

 

 

 

 

 

 

Yansıları izlemek için lütfen tıklayınız.. (434 yansı, 5,1 MB)

KANAL_ISTANBUL_20.01.2020

Milli Merkez Genel Sekreteri, DPT emekli uzmanı dostumuz Sn. Haluk Dural‘a bu nitelikli ve değerli emeği ve paylaşımı için teşekkür ederiz..

Sevgi ve saygı ile. 27 Ocak 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

MİLLÎ MERKEZ BASIN AÇIKLAMASI : KANAL İSTANBUL PROJESİNE HAYIR!

MİLLÎ MERKEZ BASIN AÇIKLAMASI :
KANAL İSTANBUL PROJESİNE HAYIR!

Türkiye Cumhuriyeti, dört denizde kıyıları ve sahil şeritleri olan bir coğrafyaya sahiptir. Bu nedenle Anayasa’nın 43. maddesi kıyılar ve sahil şeritlerini özel koruma ve güvence altına almıştır. Bu madde 1961 Anayasasından bu yana önemini ve etkinliğini korumuştur. Hiçbir Anayasa değişikliğinde itiraz, değişim konusu olmamış, kelimesine bile dokunulmamıştır.

Ülke coğrafyasının kıyı ve sahil şeritlerini delen, değiştiren Kanal İstanbul Projesi’nin “yap, işlet devret” kuralı ve genel uygulaması ile yapılması, ÇED raporu düzenlenmesi, Anayasa’nın 43. maddesine esastan aykırıdır. Projeye göre, Karadeniz kıyısındaki kıyı kenarını delerek başlayan, İstanbul Boğazı’ndan daha uzun bir deniz yolu Marmara Denizi ve Çekmece Gölleri kıyılarını yeniden oluşturacaktır.

Açılacak kanal; geçtiği bölgelerde, kimi barajları, akarsuları aşarak kıyı ve sahil şeritlerini temelden değiştirecektir. Bu deniz yolu üzerinde, denize elverişli taşıtlar yük, yolcu taşıyacak, indirme-bindirme işlemleri yapacaklardır. Kanal kıyılarında, genel güvenlik ve deniz hukukuna uyarlı tesisler kurulacaktır.

Bu kanalın geçeceği denizyolu üzerinde Küçükçekmece Gölü, Prehistorik dönemin insan yaşamı bulguları, Yarımburgaz Mağarası, binlerce yıllık eski yerleşim bölgesi izlerini taşımaktadır.

Kanalın geçeceği bölgede tarihi köprüler, tabyalar, koruganlar yer almaktadır. Ayrıca yerleşik birinci derecede askeri gizli veya açık bölgeler, karargâhlar bulunmaktadır. Açılacak kanalın batısında bulunan askeri birliklerimizin ikmal ve takviyesi zorlaşacağı için Trakya’nın savunulması zafiyete uğrayacaktır. İki denizin birbirine bağlanması; birçok bilimsel çalışmayla açıklandığı üzere bölgede geri dönülmez biçimde büyük bir çevre tahribatı yaratacak, ayrıca Marmara Denizi’nin hızla kirlenmesine yol açacaktır.

Montrö Sözleşmesi yürürlükte olduğu sürece, Boğazlardan geçecek hiçbir ticari veya askeri gemi kanaldan geçmeye zorlanamaz. Bu nedenle kanal geçişlerinden milyar dolarlık gelir sağlanması hayalden ibarettir. Gelir sağlamayacak bir kanalın yapım maliyeti ise ülkemizin güçlükler içindeki ekonomik yapısının kaldıramayacağı ölçüde büyük bir yük ve darbe olacaktır.

Kanalın kıyıları, Haliç ve İstanbul Boğazı’nın kıyıları ve bütün sahil şeritlerinin tâbi olduğu bilimsel ve hukuksal koşullarla örtüşecektir. Bu nedenle işlemin başlaması aşamasından sonlandırılmasına dek; bütün koşulları, olasılıkları, ayrıntıları yöneten bir organik kanun gerekmektedir. Bu deniz yolunun açılmasından sonra, iktisadi ve siyasal yönetiminin ve otoritenin de bu yasayla kurulması şarttır.

Anayasa’nın 43. maddesinin son fıkrası, iki kavramı önemle saptama ve koruma altına almıştır. Eski ve yeni kıyılar ile sahil şeritleri; kamu yararı ve kişilerin bu yerlerden yararlanma olanak ve koşulları ile sağlanacak ve kurulacaktır.

Anayasa’nın buyruğu dikkate alınarak; sürekliliği olan, güvenceler içerecek bir “Kanal İstanbul” yasası çıkarılmadan ÇED raporu geçersiz ve hükümsüzdür.

  • Çıkarılacak yasada, kanalın Montrö Sözleşmesi ve rejimi ile hiçbir ilişkisin olmayacağı,
  • Montrö Sözleşmesi’nin geçerliliği de açık ve net şekilde yer almalıdır.

Bu kanalın açılması, Melen Barajından İstanbul’a su taşıma işine benzemez.

Anayasa kuralı, Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinden normlar hiyerarşisi yönünden önde gelir.

Bir anımsama da yapmalıyız :

Montrö Sözleşmesi’nin imza töreninden sonra 1936 yılında dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras diyor ki:

  • “Montrö Sözleşmesi dünyada yeni bir umut alevi yakmıştır.”

Bu alevi söndürmeyelim.

İşaret ettiğimiz sakıncalar nedeniyle, Kanal İstanbul Projesine HAYIR diyoruz.

Değerli kamuoyumuzun bilgilerine sunarız. Saygılarımızla,

Haluk DURAL
Millî Merkez Genel Sekreteri