Muhalefete erken seçim tuzağı

Muhalefete erken seçim tuzağı

Haluk Dural
DPT eski Uzmanı
Millî Merkez Genel Sekreteri
halukduralgmail.com18.04.2018

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 17 Nisan 2018 Salı günü patisinin gurup toplantısında yaptığı konuşmada “Türkiye’nin seçim için 3 Kasım 2019’u beklemesi mümkün değildir” diyerek “erken seçim” istemiştir. Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin aynı gün yapılması gerektiğini söyleyen Bahçeli seçim için 26 Ağustos 2018 gününü işaret ederek “26 Ağustos 2018 Türk milletinin yeni bir zafer ruhuyla sandığa gidip hem Cumhurbaşkanı hem milletvekili seçimini yapması en makul yoldur.” demiştir. Bahçeli’nin hamaset yüklü konuşmasında erken seçim talebini dayandırdığı gerekçeleri özetler ve sorgularsak;

  • Cumhurbaşkanlığı Sistemi henüz tam devreye girmedi. Türkiye’nin 3 Kasım 2019’a kadar dayanması kolay değildir. 3 Kasım 2019’a kadar ulaşmak her dakika zorlaşmaktadır.
    • Türkiye’nin 3 Kasım 2019’a kadar dayanmasının zor olduğu “şey” nedir?
    • 3 Kasım 2019’a kadar ulaşmak her dakika neden zorlaşmaktadır? Bu tarihe ulaşmakta kim, neden zorlanacaktır. Kastedilen Türkiye ise Türkiye 3 Kasım 2019’a ulaşamayacak mıdır? Türkiye’ye ne olacaktır? Olacak olan “şeyi” önleyecek olan erken seçim midir? Nasıl önleyecektir?
  • Partimiz (MHP) mahalli idareler seçimleri hariç geçerli olan Cumhur İttifakı vardır. Türkiye’nin bekası açısından Cumhur ittifakının korunması elzemdir.
    • Anlaşılan Cumhur ittifakı (AKP+MHP) Türkiye’nin bekasını (sonsuz devamlılığını) korumak için gerekliyse, Cumhur ittifakı dışında kalan partiler Türkiye’yi bölmek mi istemektedirler? Eğer böyle bir parti varsa Cumhur ittifakı bu parti için neden suç duyurusu yapmamıştır?
  • Türkiye’nin ABD, Fransa, İngiltere ile ilgili kurulan ilişkiler değişime uğramıştır. Ülkemizin cumhurbaşkanlığı sistemine acilen geçmesi acil bir hal almıştır.
    • ABD, Fransa, İngiltere ile olan ilişkileri kim değişime uğratmıştır? İktidar sahibi AKP ve onu destekleyen MHP gibi “Eyy Amerika, eyy Fransa” diye bağıranlar mı bu ilişkileri değişime uğratmıştır, yoksa Cumhur ittifakı dışındaki partiler mi?
    • Cumhurbaşkanlığı sistemine acilen geçilince bu ilişkileri kim, nasıl düzeltecektir?
  • 31 Mart Mahalli idareler seçiminden sonra neyle muhatap kalacağı belli değildir. Mahalli idareler seçimlerindeki kutuplaşmaların 3 Kasım’a nasıl yansıyacağı az çok malumunuzdur.
    • 31 Mart mahalli idareler seçiminde Cumhur ittifakı partilerinin pek çok belediyeyi kaybetmesi ihtimali oldukça yüksektir. Bunun “malum” olan sonucu ise Cumhur ittifakının cumhurbaşkanlığını ve Mecliste çoğunluğu kaybedeceğidir.
  • Bu riski kaynağında kesmek başlıca amacımızdır. Önümüzde 2 seçim vardır. Ya normal tarihi beklenecek. Ya da Milli mecburiyet ve ortaya çıkan meşru gerekçelerden dolayı seçimler erkene çekilecektir.
    • Sayın Bahçeli’nin risk olarak gördüğü husus Cumhur ittifakının yerel seçimleri kaybetmesi ve takiben cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleri kaybedeceklerinin artık kesin olduğunu anlamalarıdır. Bu nedenle erken seçim istemektedir.

Bugün 18.04.2018 Çarşamba saat öğlenden sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Bahçeli arasında yapılan ikili görüşme sonrasında ise erken seçimlerin 24 Haziran 2018 günü yapılmasına karar verildiği açıklanmıştır. Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamada erken seçimin gerekçesi

  • “Cumhurbaşkanı ile hükümetin uyumu sayesinde sorun yaşanmıyor gibi görünse de eski sistemin hastalıkları devam etmektedir. Hükümetimiz ve partimizin tavrı 2019 Kasım seçimlerine kadar dişimizi sıkmaktan yanaydı. Ancak Suriye ve Irak merkezli yaşanan tarihi önemdeki hadiseler yeni yönetim sistemine geçiş giderek aciliyet kesbetmeye başlamıştır. Türkiye’nin belirsizlikleri bir an önce aşması gerekmektedir. Yeni yönetim sistemine geçiş giderek aciliyet göstermektedir.”

    olarak açıklanmıştır. Bu açıklamada sorgulanması gereken iki somut neden sıralanmıştır:

  • Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamada erken seçimin gerekçesi “Cumhurbaşkanı ile hükümetin uyumu sayesinde sorun yaşanmıyor gibi görünse de eski sistemin hastalıkları devam etmektedir.
    • Eski sistemin devam eden hastalıkları nelerdir?
    • 16 yıldır tek parti (AKP) iktidarı vardır. Bu çoğunluk iktidarı ile her istenen kanun, çıkartılmakta, OHAL Kararnameleriyle anayasaya aykırı olarak her türlü yasal düzenleme yapılmaktayken, var olduğu söylenen “Sistemin devam eden hastalıkları”nı düzeltmenin önünde hiçbir yasal engel olmadığı halde bu hastalıkları neden düzeltmemektedir?
  • Ancak Suriye ve Irak merkezli yaşanan tarihi önemdeki hadiseler yeni yönetim sistemine geçiş giderek aciliyet kesbetmeye başlamıştır. Türkiye’nin belirsizlikleri bir an önce aşması gerekmektedir.
    • Suriye ve Irak merkezli yaşanan tarihi önemdeki hadiselerle yeni yönetim sistemine geçişin ne alâkası vardır?
    • Fırat Kalkanı, Zeytindalı Harekâtı yaparken size herhangi bir engel mi çıkmıştır? Tam tersine Afrin harekâtına milletin %95’i ve HDP hariç, tüm siyasi partiler tam destek vermiştir. Suriye ve Irak ile ilgili planlarınıza karşı çıkan mı vardır?

Seçimleri yitirme korkusu

Çok fazla övünülen % 7,4’lük 2017 ekonomik büyüme rakamına karşılık makro ekonomik göstergeler oldukça olumsuz seyretmektedir. 2012 yılında 152,46 milyar $ olan ihracat 2017’de küçük bir artışla ancak 157,00 milyar $ olmuş, dış ticaret açığı ise aynı yıllarda 84,08 milyar dolardan, ithalatın azalması nedeniyle 76,79 milyar dolara düşmüştür.

Borsadan yabancıların çıkışı artmış, dolayısıyla yurt dışına döviz çıkışı başlamıştır. Buna bazı büyük sermaye sahiplerinin varlıklarını yurt dışına aktarmaları ve yüksek faizli de olsa (politik risk arttığı gerekçesiyle) dış kredi girişi, sıcak para girişleri azalmıştır. 2018 yılı içinde ödenmesi gereken dış borç 103 milyar $ olup, dış borç stoku toplam 438 milyar dolara yükselmiştir.

Dövizdeki sıkıntı yüzünden kurlar hızla yükselmiş, dolar 4,–TL’nin üzerine çıkmıştır. Bu durum enerji fiyatlarına yansımış, benzin 6,–TL’nin üzerine çıkmıştır. Bu durumda enflasyonu ve banka faizlerini aşağıya çekmek mümkün olmayacaktır. Bu gelişmeler, esnafların ve çiftçilerin işlerini kapatmalarına, kaçınılmaz sonuç olarak işsizliğin artışını hızlandıracaktır. Hane halkı gelirleri sabit kalmakta ve hâtta artan enflasyon karşısında erimekte, bireysel borçlanma artmaktadır.

  • Hükümet kaynak ihtiyacını karşılamak için artık yeraltı sularını, ormanları satmaya başlamıştır.

Ekonomik dengelerdeki bu bozulma Eylül ayından sonra büyük olasılıkla krize evrilecektir. Bu tür bir ekonomik tablo, Bülent Ecevit başkanlığındaki 57. Hükümetin ekonomik başarısızlığının krize dönmesi nedeniyle 3 Kasım 2002 seçimlerinde koalisyon partilerini siyasi hayattan silmiş, hüsrana uğrattıkları seçmenleri AKP’yi iktidara taşımıştır.

AKP 16 yıllık mutlak tek parti iktidarı sürecinde uyguladıkları yanlış dış politika yüzünden ülkemizi tüm komşularıyla kavgalı hale getirmiş, dünyada yalnızlaştırmış;
içerde ise toplumu ikiye bölüp, büyük bir ekonomik darboğaza sürüklemiştir.

Toplumu ikiye bölmüş olsalar bile, ekonomik krizden en büyük zararı, çeşitli maddi yardımlarla geçinen 20 milyon dolayındaki AKP seçmeni görecektir. Yardımlar azalacak, işsizlik çığ gibi artacak, AKP’nin seçmen tabanını oluşturan toplumun en düşük gelir seviyeli kesimini artık dinî söylemlerle elde tutmak mümkün olmayacaktır.

Bu ekonomik sorun, 2002’de iktidara taşıdığı AKP’yi iktidardan götürecektir.

Eğer seçimler Mart ve Kasım 2019’da yani zamanında yapılırsa, AKP ve MHP iktidara ve Meclise veda edeceklerdir.

Hukuki durum

Halk oylaması ile 16 Nisan 2017’de kabul edilen 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanununun 17. maddesi ile 2709 sayılı 1982 Anayasasına Geçici 21-A maddesi eklenmiştir. Buna göre:

“GEÇİCİ MADDE 21-A) Türkiye Büyük Millet Meclisinin 27 nci yasama Dönemi milletvekili genel seçimi ve Cumhurbaşkanlığı seçimi 3/11/2019 tarihinde birlikte yapılır. Seçimin yapılacağı tarihe kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ve Cumhurbaşkanının görevi devam eder. Meclisin seçim kararı alması halinde 27 nci yasama Dönemi milletvekili genel seçimi ve Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır.”

Bu anayasa hükmü gereğince, öncelikle Meclise erken seçim kararı alınması hakkında bir kanun teklifi verilmesi (ki bu gün hemen verildi) ve kabul edilmesi gerekir.

Sonraki aşamada, anayasa değişikliği için kanun teklifinin usulüne göre Anayasa komisyonunda görüşülmesi, kabul edilip, genel kurula sunulması ve oylanması gerekir. Anayasa değişikliği oylamasında eğer sadece Cumhur ittifakı kabul oyu kullanırsa toplam oy 316+36 = 352 olup,
367’yi geçemeyeceği için anayasa değişiklik kanunu halk oylamasına sunulur.

Parti Adı Üye Sayısı
Adalet ve Kalkınma Partisi 316
Cumhuriyet Halk Partisi 131
Halkların Demokratik Partisi 50
Milliyetçi Hareket Partisi 36
İyi Parti 5
Bağımsız Milletvekili 1
Toplam 539

(AS: Bu gün, 19.4.18 günü HDP’den 2 vekilin daha milletvekilliği düşürüldü..)

Bu durumda, Anayasa değişiklik kanunu kabul edilip, Resmi Gazete’de yayımlandıktan sonra yürürlüğe girer. Halk oylaması için bir propaganda döneminin ne olacağı (16 Nisan 2017 referandumu için bu süre 60 gün idi) 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri hakkındaki kanunda propaganda süresi ile hükümlerinde değişiklik yapan bir kanunla belirlenmelidir.

Ancak, 1982 Anayasası’na eklenen 21-A Geçici maddesinde (AS: 16 Nisan 2016 halkoylaması ile) her ne kadar milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 3.11.2019 tarihinde yapılacağı yazıyorsa da, aynı geçici maddenin (H) bendinde;

“H) Anayasanın 67 nci maddesinin son fıkrası hükmü, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra birlikte yapılacak ilk milletvekili genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından uygulanmaz.” denmektedir.

Sonuç

1982 Anayasasının 67 nci maddesinin son fıkrası ise “Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz.” şeklinde olup bu fıkra yukarıdaki (H) maddesine göre 24 Haziran 2018 tarihinde yapılmasına karar verilen seçimlerde uygulanmayacaktır. Diğer bir deyişle erken seçim kararı için anayasa değişikliğine ihtiyaç olmayacaktır.

16 Nisan 2017 anayasa değişiklik sürecinin, AKP kurmaylarınca iç ve dış politikada bir tıkanıklıkla karşılaşılması ihtimalinin ortaya çıkması durumunda başvurulacak “erken seçim” yapılmasının önünde herhangi bir hukuki engelle karşılaşmamak için gayet bilinçli bir şekilde hazırlandığı görülmektedir.

* Eğer erken seçim Cumhur İttifakı lehine gerçekleşirse,
tam bir “tek adam” rejimi kurulacaktır.

Muhalefet partileri hızla ve derhal;

  • CHP, DSP ve diğer Meclis dışı sol partilerle ittifak yapmalıdırlar.
  • İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti ittifak yapmalıdırlar.
  • Eğer YSK, İYİ Partinin seçime girme yeterliliği olmadığını açıklarsa, İYİ Parti kadroları DP içinden aday olmalıdırlar.
  • CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi kendi cumhurbaşkanı adaylarını birlikte ve mutabakatla tesbit etmeli, 2 nci tura kalınması durumunda, bu üç adaydan en çok oy alanı destekleyeceklerini kendi seçmen tabanlarına ortaklaşa açıklamalıdırlar.
  • Gerek İYİ Parti ve gerekse Saadet Partisi cumhurbaşkanı adayları için yüz bin imza bulamayacaklarsa (zaten gereken yönetmelik ortada yoktur), CHP’den 20’şer milletvekili İYİ Parti ve Saadet Partisi cumhurbaşkanı adaylarını teklif etmelidirler.
  • CHP ve İYİ Parti liderliğindeki ittifaklar her zaman ve zeminde ortak hareket etmelidirler.
  • HDP ittifaklar dışında yalnız bırakılarak, kendi cumhurbaşkanı adayını açıklaması beklenmelidir.
  • HDP seçmeni kendi adayına oy verse bile (ki bu biraz kuşkuludur) bir kısım oylarının CHP’ye kayacağı, CHP’nin cumhurbaşkanı adayını desteklemeleri ihtimali yüksektir.
    ====================================

AKP’nin ekonomik büyüme masalı

AKP’nin ekonomik büyüme masalı-2
2017 yılı değerlendirmesi

Haluk Dural
Millî Merkez Genel Sekreteri
DPT eski uzmanı
halukdural@gmail.com 

Özet

AKP 2002 Kasım seçimleriyle geldiği iktidarda geçirdiği sekiz sene zarfında, Türkiye’nin ekonomik yapısında 12 Eylül 1980 Amerikancı darbe sonrasında Özal’ın başlattığı “serbest Pazar ekonomisi” kandırmacası ile ülkemizin batı emperyalist sistemine bağlanması ve millî devletimizin tüm ekonomik varlıklarının tahrip edilmesi görevini, Özal’ın bıraktığı yerden alıp tamamlanması için en pervasız girişimleri var gücüyle sürdürmektedir. 

AKP, ülke varlıklarını özelleştirme altında, ya yok etmekte ya da batılı tekellere satarak yabancılaştırırken, ülkeyi inanılmaz bir iç ve dış borç yükü altına sokmakta, alınan dış borçlarla imalat sanayine ve enerjiye gereken yatırımları yapmak yerine köprü, tünel, toplu konut gibi üretken olmayan verimsiz alanlara büyük kaynakları israf ederek, yüksek bir işsizlik oranının kalıcı hale gelmesine yol açmaktadır. Ekonominin gerçek resmini halktan saklamak için ise ekonominin büyümesi ile ilgili temel verileri, makro ekonomik göstergeleri çarpıtmaktadır. 

Bu makalemizde özellikle Gayrısafi Yurtiçi Hasıla (GSYH) ile ilgili olarak TÜİK tarafından açıklanan 2017 verileri irdelenmekte, GSYH hesaplarında kullanılan yöntemlerle nasıl oynandığı, Satınalma Gücü Paritesi rakamlarının nasıl çarpıtılarak, GSYH’nın ve Kişi Başına GSYH’nın nasıl çok yüksek gösterildiği açıklanmaya çalışılmıştır. 

Masalı doğru kavramak

Özellikle son yıllarda AKP, ekonomi ile ilgili söylemlerinde büyük başarılardan söz etmekte, Türkiye ekonomisi döviz kuru, faiz ve işsizlik artışlarında dünya rekorları kırarken, ekonomi ile ilgili pek çok kavramı eğip bükerek, vatandaş açısından anlaşılmaz hale getirmektedirler. En çok tahrif edilen kavramlar; Gayrı Safi Yurtiçi Hâsıla, Gayrı Safi Millî Hâsıla ve “Kişi Başına Millî Gelir” ile ilgili olanlardır. Bu kavramlarla nasıl oynandığını anlamak için önce bu kavramların tanımlarını hatırlayalım.

1- Tanımlar

Gayrı Safi Katma Değer
…………………..
………………………….
………………………………….

SONUÇ

Açıklanmış olan 2017 büyüme %7,4 rakamının; tarım arazilerinin ve çiftçi sayısının küçüldüğü, esnafların kepenk kapattığı, enflasyon ve işsizliğin çift haneli rakamlara sabitlendiği, hane halkı borçlarının artıp, gelirlerinin azaldığı, Türkiye’nin dünyadaki en kırılgan ekonomilerin başına yükseldiği bir durumda, dünya ölçeğinde en yüksek sıralara varması, çizilen pembe tablolara karşın oldukça kuşkuludur.
===================================
Dostumuz Sn. Haluk Dural‘ı nitelikli emeği ve paylaşımı için kutluyor ve teşekkür ediyoruz.

Makale oldukça kapsamlı, 9 sayfa.. Tümünü okumak için lütfen tıklayınız :

AKP’nin_2017_Ekonomi Karnesi

Sevgi ve saygı ile. 13 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

İktidarlar deniz haklarımızı korumuyor !

İktidarlar deniz haklarımızı korumuyor !

Konuk yazar : Haluk DURAL
Millî Merkez Genel Sekreteri, 10.03.2018
halukdural@gmail.com 

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Özet

Kuzey Afrika ve esas itibariyle Ortadoğu’da devam eden savaş ve çatışmaların arkasındaki esas sebep, başta ABD olmak üzere İngiltere, Fransa ve Almanya gibi emperyalist devletlerin doğu Akdeniz ve Ortadoğu bölgelerindeki jeopolitik çıkarlarıdır. Bu çıkarlar ise Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğal gaz kaynakları ve buralardan çıkan veya çıkarılacak olan hidrokarbon enerjinin dünya pazarlarına sevkedileceği kara ve deniz güzergâhları üzerindeki hakimiyet mücadelesidir. 

Elbette, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde kurmayı düşlediği Kürdistan devleti ana hedeflerden birisidir ama eğer Suriye’nin kuzeyinde Akdeniz’e çıkışı olan böyle bir devlet kurulursa bölgedeki, karalarda ve doğu Akdeniz’deki bütün petrol ve doğalgaz üretimi üzerinde ABD ve İsrail’in kesin denetimi olacaktır. Böyle geniş kapsamlı bir denetim Avrupa’nın Rusya doğalgazına bağımlılığını azaltacağı gibi, Ortadoğu petrollerine bağımlı ülkeler için de önemli bir tehdit unsuru olacaktır.

Doğu Akdeniz enerji kaynakları

Jeolojik olarak doğu Akdeniz bölgesinde Kıbrıs, Eratostenes yükseltisi, Lazkiye, Levant, Judea, Nil, Batı Arap bölgesi ve Zagros bölgesi olmak üzere sekiz tane önemli basen (havza) bulunmakta olup; tarihsel olarak Nil Delta baseni ile Batı Arap ve Zagros (Irak, İran ve Körfez ülkeleri) bölgelerinde hidrokarbon üretimi yapılmakta olup, günümüzde gözler Levant basenine çevrilmiş bulunmaktadır [1]. Bölgedeki petrol ve doğal gaz oluşumları aşağıdaki haritada görülmektedir [2].
……………….
………………….
Sonuç

Her an ortalama 2.000 ve yılda 200.000 geminin hareket ettiği Akdeniz, dünyanın en önemli su yoludur. Akdeniz’in stratejik önemi, doğu Akdeniz’de ortaya çıkan petrol ve doğalgaz varlığı, üç kıtanın ortasında yer alması ve Ortadoğu / Hazar enerji kaynaklarına yakınlığı nedeniyle günümüzde çok artmıştır. Bu nedenle Türkiye:

1- Mısır, GKRY ve Yunanistan arasında yürütülen ve Akdeniz’i paylaşmayı amaçlayan MEB-EEZ (AS: MEB; Münhasır Ekonomik Bölge, EEZ : Exclusive Economic Zone) çalışmaları hakkında Birleşmiş Milletlere derhal itirazlarını bildirmelidir.
2- Resmî olarak Akdeniz’de kendi MEB-EEZ alanlarını DERHAL ilân ederek, kıyıdaş ülkelere müzakere çağrısı yapmalıdır.
3- Kıbrıs’ın güneyi dahil Akdeniz’de hidrokarbon arama ve çıkarma faaliyetlerini kesintisiz olarak sürdürmelidir.
4- Suriye ile sürdürülen düşmanlık politikasına derhal son vererek, Akdeniz’deki menfaatlerin korunması için ortak hareket etmelidir.
5- Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti ile Akdeniz hidrokarbon rezervlerinin arama ve işletme konularında ortaklıklara giderek, stratejik bir denge kurmalıdır.
6- KKTC’nin bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesini ve giderek Türkiye ile bütünleşmesini sağlayarak, Akdeniz’de stratejik üstünlüğünü devam ettirmelidir.
7- Daha uzun vadede ise, gerek Akdeniz havzası ve gerekse Ortadoğu’da istikrarın sağlanabilmesi için, emperyalist batının Türkiye’nin / Karadeniz’in kuzeyinden ve güneyden yaptığı büyük cepheli saldırganlığının durdurulabilmesi için, Çin ve Hindistan tarafından aktif destek sağlanacağı; KKTC, Filistin, Lübnan, Suriye, Irak, İran, Azerbaycan ve Rusya’nın katılacakları geniş bir jeostratejik cepheye sahip Batı Asya Birliği’nin kurulması için çabalamalıdır [1].

[1]:  Halûk DURAL sunumu, Anti-emperyalist Kadınlar Buluşması Konferansı, 25 Şubat 2012 Ankara
=============================================
Dostlar,

Türkiye’ye dönük kuşatma – baskı – bunaltma stratejileri emperyalist Batı tarafından sürdürülmekte. Kuşkusuz yeni bir olgu değil bu durum. Uluslararası politikanın bir anlamda kaçınılmaz bir anlamda da olağan girişimleri. Bulunduğumuz coğrafyada rahat – huzur yok.

Bu bakımdan Ulusal Dış Politikanın çok özenle yürütülmesi, muhataplara güven vermesi ve istikarlı ilkelere dayanması kaçınılmazdır. Büyük ATATÜRK döneminde bu ilkeler belirlenmiş ve ustalıkla yürütülerek büyük ve kalıcı başarılara imza atılmıştır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Hatay’ın anavatana katılması, İnönü’nün Türkiye’yi 2. Büyük Dünya Paylaşım Savaşına sokmaması… gibi..

Akdeniz’deki MEB – EEZ (AS: MEB; Münhasır Ekonomik Bölge, EEZ : Exclusive Economic Zone) haklarımızın Türkiye ve bağımsız – egemen bir devlet olarak KKTC’nin hakları bakımından uluslararası hukukun özelikle Deniz Hukukunun gereklerine uygun olarak savunulması yaşamsal derecede önemlidir.

Dostumuz Planlama Uzmanı Sn. Haluk Dural, ulusal çıkarlarımız bakımından çok önemli bir konuyu, Türkiye’nin vahşice oynanan ve işgal edilen gündemine gerçek ve stratejik bir başlık olarak taşıyor. Haritalar – çizimler de içeren 7 sayfalık kapsamlı ve emekli çalışmasından giriş ve sonuç bölümlerini yukarıda sunduk. Sn. Dural’a yetkin emeği ve paylaşımı için şükran doluyuz.
Tüm pdf metni için lütfen tıklayınız : Iktidarlar_deniz_haklarimizi_korumuyor_Haluk_Dural

AKP’nin hala stratejik müttefiki (!) ABD; Suriye’de, Kandil’de, üsleriyle yurt içinde… ülkemize karşı sürdürdüğü kontrollü de-stabilizasyon hatta PKK ve türevleriyle yürüttüğü vekaleten savaş yetmezmiş gibi, bir de GKRYnin Türkiye ve KKTC’nin MEB’nde deniz altında doğalgaz vb. kaynak araştırmalarına kalkan olmak üzere 6 . Filoyu gönderecekmiş!.. Ciddiye almak ve kararlılıkla, uluslararası hukuku arkamıza alarak gereklerini yapmak zorundayız.

Ne yazık ki AKP = Erdoğan, seçim kazanmaya kilitlenmiş bir yapay (manüplatif) gündem ile Türkiye’yi teslim alma çabasında.. Bu ciddi ve ağır handikapın aşılması gerek..

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Ermeni Soykırım Yalanı ve Sabancı Üniversitesi

Ermeni Soykırım Yalanı ve
Sabancı Üniversitesi

Haluk DURAL
Millî Merkez Genel Sekreteri
08.09.2017

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Soykırım savunucusu Alman Lepsiushaus’un, Sabancı Üniversitesi’nin organizasyonuyla 14-17 Eylül 2017 tarihleri arasında Berlin Avrupa Akademisi ve Lepsiushaus Potsdam adreslerinde “Past in the Present: European Approaches to the Armenian Genocide – Ermeni Soykırımı için Avrupa Yaklaşımları” konu başlıklı çalıştay gerçekleştirilecektir. Çalıştayın ev sahiplerinden birisi Sabancı Üniversitesi olup katılımcılar arasında ise Koç, Bilgi, ​Kemerburgaz (Altınbaş), ​Ankara Sosyal Bilimler Üniversiteleri var. Koç Üniversitesi bir açıklama yaparak çalıştaya katılacak olan akademisyenin işine 6 ay önce son verdiklerini bildirmiş, Sabancı Üniversitesinin ise “Biz ev sahibi değiliz” açıklamasına rağmen davetiyelerde açılış ve kapanış konuşmasını yapacak olan Hülya Akad isimli şahıs Sabancı Ü. akademisyeni olup, ayrıca panelin konuşmacılarındandır. Sabancı Üniversitesi çalıştayın bilimsel bir çalışma olduğunu, akademisyenlerinin çalışmalarının kısıtlanamayacağını, istedikleri çalıştaya katılabileceklerini bildirmiştir. Ancak çalıştaya sadece “soykırım var” diyenleri çağırmakta, karşı görüşü savunanların başvuruları kabul edilmemektedir.

Akademisyenlik onuru soysuzluğa indirgenmiş…

Gerçekleri araştırmak için bilimsel amaçlı çalışmalar yapmak, doğruları ortaya çıkartmak, halka doğru bilgi aktararak onurlu bir hizmet vermesi gereken akademisyenler, olmayan bir soykırımı peşinen kabul ederek, soysuzluk ve ihanete adım atmış olurlar. Üniversitelerde bilim üretmekle görevli bir akademisyen, çalıştığı konu hakkında her şeyden önce en temel bilgileri öğrenmeli, bu bilgileri yapacağı araştırmalarla geliştirip, pekiştirdikten sonra yargıya varmalıdır. Ermeni Soykırımı olduğunu peşinen kabul eden soysuzların öncelikle öğrenmesi gereken gerçekler şunlardır:

1- Soykırım kelimesi “soy” ve “kırım” kelimelerinin birleştirilmesiyle türetilmiş yeni bir kelimedir. 1950 yılından önceki konuşulan ve yazılan Türkçe’de “soykırım” diye bir kelime yoktur.
2- 1948 tarihinden önce gerek İngilizce ve gerekse diğer dillerde de “soykırım” anlamında bir sözcük yoktur. Soykırımın İngilizce karşılığı “Genocide” olup, Polonyalı Av. Rafael Lemkin’in önerisiyle bu kelime de Yunanca “Genos” (soy) ve Latince “Cide” (Latince Caedo kelimesinden türemiş, Öldüren anlamında bir sonek) kelimelerinin birleştirilmesiyle türetilmiş bir kelimedir.
3- İkinci Dünya savaşında Almanlar; Almanya’daki ve işgal ettikleri ülkelerdeki milyonlarca komünist, sosyalist, çingene, Yahudi, bedensel ve zihinsel sakatlar (AS: engelliler denmeli), Polonyalılar ve Rusları toplama kamplarında, gaz odalarında hunharca öldürmüşlerdir. Bu kadar toplu katliam yapan Almanlar savaş sonrası toplanan Nürnberg Mahkemelerinde “soykırım” suçundan değil insanlık dışı muamele, işkence, toplu öldürme, katliam, vb. eylemleri içeren “insanlığa karşı suçlar” ile suçlanıp yargılanmış ve cezalandırılmışlardır.

Diğer bir deyişle, Roma hukukundan bu yana evrensel hukukun esaslarından olan “suç ve cezanın kanunîliği” ilkesi “nullum crimen sine lege, nulla poena sine lege praevia” uyarınca 1948 tarihinden önce devletlerin ulusal hukukunda ve uluslararası hukukta “soykırım” diye bir suç tanımlanmadığından Almanlar soykırım suçundan yargılanamamışlardır.

4- Almanların işledikleri suçların niteliği nedeniyle, Birleşmiş Milletler tarafından “Uluslararası Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi”[[1]] hazırlanarak 9 Aralık 1948 tarihli 260/A sayılı Genel Kurul kararıyla onaylanıp, üye devletlerin imza, kabul veya katılımına açılmış ve 12 Ocak 1951 tarihinde anılan sözleşmenin 13. maddesine uygun şekilde yürürlüğe girmiştir.

Soykırım suçunun tanımı

Bu Sözleşme’nin 2. maddesine göre soykırım suçları[[2]];

“Bir ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel grubun tümünü veya bir kısmını, sırf o gruba mensup bulundukları için (İngilizce: as such) yok etmek amacıyla;

     –   bir gruba mensup olanları öldürmek,
     –   gruba mensup olanlara ciddi bedenî veya aklî zararlar vermek,
     –   grubun tümünü veya bir kısmını bilfiil (fizikî olarak) yok etmek amacını güden yaşam koşullarını bilinçli olarak gruba zorla uygulamak,
     –   grup içinde doğumları önlemeye yönelik önlemleri dayatmak,
     –   grubun çocuklarını başka bir gruba zorla sevketmek.” 

şeklinde tanımlanmaktadır. Altı çizilmesi gereken husus, bir eylemin veya suçun soykırımı olarak nitelendirilebilmesi için, bir gruba mensup insanları sırf o gruba mensup oldukları için öldürme, yoketme kastının (saikinin) olması gerekir. Dip Not[[i]]

Suçların bireyselliği

Sözleşmenin 4. maddesi, soykırım suçlarının kişiler tarafından işlendiğini hükme bağlaması açısından önemlidir. Hiçbir devlet, millet veya ırk topluca veya kurumsal olarak soykırım yapmakla suçlanamaz. Bu Sözleşme’nin 4. maddesine göre[[3]];

“Soykırımı teşvik eden veya 3. maddede sayılan eylemleri yapan; kurumsal sorumlu yöneticiler, devlet memurları veya bireyler cezalandırılacaktır.”

Yani “Türkiye Ermeni Soykırımını tanısın” talebinin ve bu tür söylemlerin hiçbir hukuki değeri yoktur. BM Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesinin en önemli maddesi, bu suçla ilgili yetkili mahkemenin tanımlandığı kısımdır.

Yetkili mahkeme

Bu Sözleşme’nin 6. maddesine göre[[4]];

“Soykırımı işlemekle suçlanan kişileri yargılama yetkisi bulunan organ ise, suçun işlendiği ülke Devletinin yetkili mahkemesi veya Tarafların kabul etmesi halinde bir uluslararası ceza mahkemesidir.”

Bu 6. madde çerçevesinde, bugüne kadar Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iddiasıyla, yetkili bir Türk mahkemesinde, hakkında soykırım davası açılmış ve/veya hükmolunmuş hiçbir Türk vatandaşı yoktur. Çünkü Ermeni iddiaları, Sözleşmenin yürürlüğe girdiği 1951 yılından önceki bir tarihe, 1915 yılına aittir ve o tarihte “soykırım” diye bir suç olmadığından bu olayı Sözleşme kapsamına sokmak imkânsızdır.

Soykırım suçları ile ilgili Sözleşme geriye doğru işletilemez

Soykırım suçunu tanımlayan uluslararası Sözleşme, yürürlüğe girdiği 12 Ocak 1951 tarihinden sonra meydana gelebilecek ve Sözleşmenin 2. ve 3. maddelerinde sayılan suçlara uygun eylemleri “Soykırım” olarak tanımlamış olup, bu uluslararası Sözleşmeye göre ancak, Sözleşmenin yürürlük tarihinden sonra işlenen soykırım suçları cezalandırabilir. Yani bu Sözleşme GERİYE DOĞRU işletilemez (mâkabline şamil değildir).

Soykırım Sözleşmesini yürürlük tarihinden önceye, Ermeni iddialarını kapsayacak şekilde genişletmek amacıyla ABD yetkililerinin teşviki ve Ermeni diasporasının girişimiyle ABD’de bir Türk Ermeni Barıştırma Komisyonu (Turkish Armenian Reconciliatıon Commission – TARC) kurulmuş ve 2003 yılına kadar yaklaşık iki yıl görev yapan bu grup için New York’taki “International Center for Transitional Justice” kurumunun adı açıklanmayan hukuk danışmanlarına yaptırılan “Soykırımı Sözleşmesinin 20. yüzyıl başlarında vuku bulan olaylara uygulanıp uygulanamayacağı” hakkındaki hukukî inceleme, Sözleşmenin geriye doğru yürütülemeyeceği sonucuna varmıştır[[5]].

Ayrıca, 27 Ocak 1980 tarihinde yürürlüğe giren, 23 Mayıs 1969 tarihli Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin (Vienna Convention on The Law of Treaties) 28. maddesi[[6]];

“Sözleşmelerin (devletler arasındaki ikili veya çok taraflı antlaşmaların-H. Dural), tersine bir hüküm bulunmadıkça, o Sözleşme yürürlüğe girdiği tarihten önce vuku bulan eylemlere veya Sözleşme yürürlüğe girmeden önce sona ermiş durumlara UYGULANAMAYACAĞINI” belirtir.

Yukarıda açıklamaya çalıştığım üzere, BM Soykırım Sözleşmesi, yetkili mahkeme tanımı ve geriye doğru işletilememe nedeniyle, uluslararası hukuktaki EN SAĞLAM PLATFORMDUR. Bunun en önemli kanıtı ise, ABD liderliğindeki batılı emperyalist devletlerin girişimleriyle, bugüne kadar sadece çeşitli ülkelerin parlamentolarından “Ermeni Soykırımını Tanıma” kararlarının alınmış olması ve herhangi bir Türk vatandaşı aleyhine “soykırım” suçlaması ile ceza davası açılamamış olmasıdır.

Sonuç olarak;

Osmanlı ordusu I. Dünya Savaşı sırasında 5 ayrı cephede savaşırken, hem de 1915 yılında Çanakkale’de emperyalist İngiliz ve Fransız ortak saldırılarına karşı ölüm kalım savaşı verilirken, özellikle Doğu Anadolu bölgemizdeki Osmanlı vatandaşı Ermeniler devlete isyan etmişler, işgalci Çarlık Rusya’sına karşı savaşan ordumuzu arkadan vurmuşlardır. Bununla da kalmamışlar, Rus ordusuna asker olmuşlar, kendi yörelerinde, köylerinde yaşayan Türkleri ve Müslümanları katletmişleridir.

Sözde Ermeni Soykırımı iddialarını peşinen kabul eden soysuz akademisyenler ve bunlara akademik özgürlük adı altında destek veren Sabancı ve diğer üniversitelerin yöneticileri özellikle ve öncelikle Kaynak Yayınlarından kitap olarak basılan; 1915 yılında Ermeni isyanlarını örgütleyen Taşnak Partisi‘nin başkanı ve 1918’de Erivan’da kurulan Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ohannes Kaçaznuni’nin 1923 yılında partisinin Bükreş’te toplanan kongresine sunduğu “Taşnak Partisi’nin Yapacağı Birşey Yok” başlıklı raporu okumalı, Ermenilerin Osmanlı Devletine neden isyan ettiklerini,

  • ne kadar büyük insanlık dışı katliamlar yaptıklarını anlattığı itirafları okumalıdırlar.

Sözde Ermeni Soykırımı iddialarını peşinen kabul eden soysuz akademisyenler ve bunlara akademik özgürlük adı altında destek veren Sabancı ve diğer üniversitelerin yöneticileri Soykırım suçlarıyla ilgili yukarıda anılan Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesini[[7]] ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İkinci Daire, Perinçek–İsviçre Davası Kararı 17 Aralık 2013, (Başvuru no: 71510/08) ve mahkeme safahatı ile ilgili belgeleri okumalı ve öğrenmelidirler.

[[1]] : Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, entry into force 12 January 1951, in accordance with article XIII
[[2]] : Article 2
In the present Convention, genocide means any of the following acts committed with intend to destroy, in whole or in part, a national, ethnical, racial or religious group, as such:
(a) Killing members of the group;
(b) Causing serious bodily or mental harm to members of the group;
(c) Deliberately inflicting on the group conditions of life calculated to bring about its physical destruction in whole or in part;
(d) Imposing measures intended to prevent births within the group;
e) Forcibly transferring children of the group to another group.
[[3]] : Article 4
Persons committing genocide or any of the other acts enumerated in article III shall be punished, whether they are constitutionally responsible rulers, public officials or private individuals.
[[4]] : Article 6:
Persons charged with genocide or any of the other acts enumerated in article III shall be tried by a competent tribunal of the State in the territory of which the act was committed, or by such international penal tribunal as may have jurisdiction with respect to those Contracting Parties which shall have accepted its jurisdiction.
[[5]] : http://www.armenian-genocide.org/files/ICTJ_Memorandum.pdf
International law generally prohibits the retroactive application of treaties unless a different intention appears from the treaty or is otherwise established. The Genocide Convention contains no provision mandating its retroactive application. To the contrary, the text of the Convention strongly suggests that it was intended to impose prospective obligations only on the States party to it. Therefore, no legal, financial or territorial claim arising out of the Events could successfully be made against any individual or state under the Convention.
[[6]] : Vienna Convention on The Law of Treaties, Signed at Vienna 23 May 1969, Entry into force: 27 January 1980
Article 28 : Non-retroactivity of treaties
Unless a different intention appears from the treaty or is otherwise established, its provisions do not bind a party in relation to any act or fact which took place or any situation which ceased to exist before the date of the entry into force of the treaty with respect to that party.
[[7]] : Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide  http://www.ohchr.org/EN/ProfessionalInterest/Pages/CrimeOfGenocide.aspx

Son Not   :
[[i]] : Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İkinci Daire, Perinçek–İsviçre Davası Kararı 17 Aralık 2013, (Başvuru no: 71510/08). Doğu Perinçek lehine oy çokluğu ile karar veren heyetin iki hakimin verdikleri karşı oyun gerekçesinin 23. paragrafında “Soykırımın inkârı (AS: inkârı yanlış çeviri; reddi denmesi gerek!) suçunun unsurları, actus reus  (suçun maddi unsuru) açısından olduğu gibi mens rea (suçun manevi unsuru) açısından da kanıtlanmıştır. Actus reus bakımından, başvuran (Doğu Perinçek) “uluslararası yalan” olarak nitelediği Ermeni soykırımını aleni olarak inkâr (AS: reddetmiş!) etmiş, Ermeni halkını Türk Devletine saldırmakla itham etmiş” diyerek Doğu Perinçek’i suçlu bulmuşlardır.

Karşı oy kararı için Emekli Büyükelçi Pulat Tacar’ın değerlendirmeleri:

  • Actus reus, ceza hukukunda öldürme eyleminin yani fiilin bizatihi kendisidir. Ancak her öldürme fiili aynı derecede değerlendirilemez, zira kaza sonucu öldürme, önceden tasarlayarak öldürme, tahrik nedeni ile öldürme, meşru müdafaa nedeniyle öldürme vb. çeşitli öldürme eylemleri vardır. Bunlar ceza hukukunda ayrı ayrı cezalandırılır.

Halbuki, soykırım özel kasıt (dolus specialis, İngilizce as such) ile öldürmektir. Yani “Bir ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel grubun tümünü veya bir kısmını, sırf o gruba mensup bulundukları için (as such) yok etmek amacıyla” öldürmektir. Dolus specialis 1948 Sözleşmesinde yazılı fiillerin (suçların), bir gruba mensup insanlara, sırf o gruba mensup, oldukları gerekçesi ile işlenmesidir. İçinde ırkçılık taşımaktadır.

Soykırım hukukunda zamanla uygulamaya yönelik bazı nüanslar ortaya çıkmıştır. Bunların başında Uluslararası Adalet Divanının (UAD-Lahey) Bosna Sırbistan kararı gelir (International Court of Justice, Application of The Convention on The Prevention And Punishment of The Crime of Genocide (Croatia V. Serbia), 3 February 2015, Judgement). Mezkur karar 1948 Soykırım Sözleşmesini hazırlayan konferansta uzun müzakereler sonunda kabul edilen “as such” terimine ağırlık vermiş, kararda Latince dolus specialis (özel kasıt) olmadan bir eyleme soykırım denilemeyeceğini vurgulamıştır. Ayrıca bunun ispatına ilişkin çıtayı çok yükseklere çekerek, soykırımı ispatı çok güç olan bir suç niteliği haline getirmiştir. UAD sadece Srebrenitsa’da yapılanları soykırım sayarak, Yugoslavya iç savaşındaki diğer benzer olaylarda dolus specialis’in ispatlanamadığını vurgulamıştır.
=============================================
Dostlar,

Değerli dostumuz Sn. Haluk Dural, nitelikli ve yurtsever bir aydındır. Gerçekte bu 2 nitem (sıfat) birbirinden ayrılamaz da. Yüksek Kimya Müh. ve DPT uzmanıdır. Ancak emek vererek konuları derinlemesine irdelemekte ve planlamacı – mühendis akıl yürütmesi ile son derece sağlıklı / bilimsel sonuçlara varmaktadır doğal olarak. Bu yazısında da olduğu gibi..

Üniversitelerin bütün bölümlerinden Sistematik Felsefe ve Mantık zorunlu ders olmalıdır.

Kendisini az önce bu makalesi nedeniyle aradık ve konuştuk, kutladık ve teşekkür ettik sitemizde yayınlamamıza da izin verdiği için.

Bir önemli sözcüğe, metinde de ayraç içinde not düştüğümüz üzere itirazımız oldu.
O da ”inkâr” sözcüğü. İngilizce metinlerde ”to deny” fiilinden çekerek yer yer ”denial” olarak da kullanılan bu sözcüğün çevirisi, bu AİHM kararı / dosyası bağlamında yanlış yapılıyor.

”İnkâr” sözcüğü, bir gerçekliğin, varoluşun, oluşun, olagelişin, olmuşun.. gerçekte varlığına / gerçek olmasına karşın kabul edilmemesi / görmezden gelinmesi.. anlamına geliyor.

Oysa İsviçre vs. Perinçek davasında geçen anlamıyla doğru çeviri ”inkâr” değil ”red olmalıdır. Kastedilen tam da budur; Ermenilere dönük Osmanlı Devletinin bir soykırım eylemi olmamıştır – yoktur.. Aksine suçlamayı kabul etmiyoruz / reddediyoruz;
oldu da, biz ”inkâr” ediyoruz değil!..

Bu ciddi yanlışı Sn. Dural ile paylaştık, olgunlukla kabul ettiler ve metinlerinde düzeltecekler.
Umarız ilgili öbür kesimler de, –birkaç kez yetkililerine anımsatmamıza karşın– düzeltirler..
Sn. Dural’ın ”Ermeni Tehciri” (Armenian Deportation) konulu yazısını da bekliyoruz, göndereceklerini belirttiler..

Osmanlı Devleti Ermenileri kırıp – geçirdi de, biz hukuksal olarak buna ”soykırım” denemeyeceği kalkanının ardına da saklanmıyoruz.. Hukuk kuralları ve mevzuatı ne derse desin, eylemli olarak (de facto) böylesi bir tek yanlı kırım yok-tur, olmamıştır. Karşılıklı bir kırım (mukatele) söz konusudur ve Osmanlı Devletinin eylemi; Ermeni tebaanın başlattığı kırım – isyan – Rus cephesine geçme gibi savaş suçlarına karşı tepki olup meşru bir savunma – haktır.

Lütfen tıklar mısınız konuya ilişkin kapsamlı bir power point sunumumuzu görmek için :

Ermeni_Soykirimi_Emperyalist_iftira_Altindag_CHP
Sonuç olarak; sıkı bir sentez – analiz mantığı, sorgulama ve eleştirel irdeleme ve matematiksel düşünme yöntemlerini benimseyip uygulamadan bir yerlere varma olanağı yok.. Tüm insanlarımıza bu becerilerin kazandırılması ve yaşam alışkanlıkları olarak benimsetilmesi zorunlu. Üstelik üniversiteye bırakılmadan, erken yaşlardan başlanarak.

AKP ise çağdışı – yobaz dayatmasını sürdürüyor eğitimde.. İşte bu Anayasaya (md. 137 vd.) ve Türkiye’nin de taraf olduğu Uluslararası İnsan hakları metinlerine, başta AİHS ve İHEB olmak üzere, aykırı ve açıkça gayrımeşru! Bu dayatmayı okullarda uygulayan suç işlemiş olur..
Direnmek ve uygulamamak görev ve haktır, meşrudur.
Öğretmeni, öğrencisi ve velisi ile birlikte direnerek..

Sevgi ve saygı ile. 12 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Prof. Stiglitz : ABD kapitalizmi çöktü

Prof. Stiglitz : ABD kapitalizmi çöktü

PORTRESI_Kitapliginda

 

Ekonomist Stiglitz’e göre küresel mali kriz sistemin ipini çekti, Doların büyüsü bozuldu..

 

 

ABD kapitalizmi çöktü!

Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, dünya genelinde finansal sistemin
hükümetin kurtarma paketleriyle ayakta durduğunu söyledi.

Stiglitz’e göre ABD Doları artık riskli ve yeni bir rezerv sistemine gereksinim var.

Ekonomi Servisi – Stiglitz, küresel finansal krizin ABD kapitalizminin çöküşünü gösterdiğini söyledi.

Bangkok’ta katıldığı bir konferansta konuşan Stiglitz,

“Dünya genelinde finansal sistem yalnızca hükümet kurtarmaları sayesinde ayakta kaldı, piyasalar da riski dağıtmak için çöküşten kurtarıldı.” dedi.

Krizin belirlenmesi için küresel anlamda daha çok ortaklaşa (kolektif) çalışmaya gereksinim olduğu vurgusunu yapan Stiglitz, G-20’nin toplam istemin (talebin) zayıflığı gibi temel sorunları belirlemekte yavaş kaldığını dile getirdi.

Stiglitz Doların riskli olduğuna işaret ederek yeni bir rezerv sistemine gerek olduğunu vurguladı.
“Bir değer saklama ögesi olarak Doların rolü kuşkulu ve geçerliliği büyük oranda
risk taşıyor. Yeni bir küresel rezerv sistemine gereksinim var..”
diyen Stiglitz;
Çin gibi yeni rezerv sistemi üzerine düzenli tartışmalar yürüten ülkeleri destekleme çağrısı yaptı.

Dolar artık kâr etmiyor!

Doların 5 Mart’tan beri Avro, Yen ve öbür 4 büyük para birimini kapsayan endeks karşısında %12 değer yitirdiği bilgisini veren Stiglitz,

“Rezerv para sistemi yıpranma sürecinde. Şu anda Dolar neredeyse hiç kâr getirmiyor, oysa Doların gidişatına bakan biri bu riski görmek zorunda. ABD ve Avrupa’da yürütülen politikalar küresel ekonomiyi likiditeye boğdu. Bu da sınırlı yatırım fırsatlarından dolayı spekülatif balonlara yol açtı.” dedi.

ABD ekonomisine pompalanan paranın Asya emlak ve emtiasına dek gittiğini vurgulayan Stiglitz, Asya ekonomilerini Amerikan varlık balonlarına karşı uyardı.

Stiglitz, ABD Merkez Bankası’nın (FED) bilançosu şişerken, ABD’nin bütçe açığı ve
borcu büyürken insanların enflasyon endişesine kapıldığını belirterek,
deflasyon süreciyle karşı karşıya olunduğunu ama bunun ileride enflasyona yol açabileceğini dile getirdi. (Cumhuriyet, 22.8.2009)

================================

Dostlar,

Zaman zaman arşivi karıştırmada büyük yarar var değil mi??

SGP (Satınalma Gücü Paritesi – PPP) bakımından artık, 2014 sonunda, Çin ABD’nin önünde…
Yaklaşık 200 Dolar farkla… Çin 17 630 ve ABD 17 460 Dolar..
(http://ulusalyol.net/cin-abdyi-gecti/, Haluk Dural, 24.05.2015)

Tablo 1 : Ülkelerin Ekonomik Büyüklüklerine Göre (GSYH-SAGP) Trilyon Dolar
2011 2012 2013 2014
 Dünya 80,9  Dünya 85,5  Dünya 87,3  Dünya 107,5
1  ABD 15,040  ABD 15,660  ABD 16,720  Çin 17,630
2  Çin 11,300  Çin 12,380  Çin 13,370  ABD 17,460
3  Hindistan 4,463  Hindistan 4,735  Hindistan 4,962  Hindistan 7,277
4  Japonya 4,389  Japonya 4,617  Japonya 4,729  Japonya 4,807
5  Almanya 3,085  Almanya 3,194  Almanya 3,227  Almanya 3,621
6  Rusya 2,373  Rusya 2,509  Rusya 2,553  Rusya 3,568
7  Brezilya 2,284  Brezilya 2,362  Brezilya 2,422  Brezilya 3,073
8  İngiltere 2,25  İngiltere 2,323  İngiltere 2,378  Fransa 2,587
9  Fransa 2,214  Fransa 2,253  Fransa 2,273  Endonezya 2,554
10  İtalya 1,826  İtalya 1,834  Meksika 1,845  İngiltere 2,435
11  Meksika 1,657  Meksika 1,758  İtalya 1,805  Meksika 2,143
12  G. Kore 1,554  G. Kore 1,622  G. Kore 1,666  İtalya 2,066

Bu “geçilme” olgusu beklenenden önce gerçekleşti.

Tablo-3: Dünya Ekonomisindeki Paylar, %
2011 2012 2013 2014
ABD 18,6 18,3 19,2 16,2
ÇİN 14,0 14,5 15,3 16,4

Artık “second to none USA” (paramount, nothing and no one to surpasss USA)
söz konusu değil..

Akla, İtalyan bilimci Wilfredo Pareto’nun Elitlerin Yükselişi ve Çöküşü adlı kitabı ve Kuramı geliyor.. Ve de İbni Haldun’un Mukaddime’sinde aktardığı benzer tez, Asabiya Kuramı..
1945’lerdi ABD’nin Dünya önderi oluşu.. 70 yılı geride bıraktı..

Dönemsellik (periyodisite) yaklaşık 100 – 120 yıllık..

İyi de hani Türkiye 2023’te ilk 10 ekonomi arasına girecekti??

Türkiye’de politikacılar halka yalan söyleme hakkına mı sahip?
Politikacılar dürüst olma sorumluluğundan bağışık m Türkiye’de?
Politikacılar Türk Ulusu’nu “Ne” yerine koyuyorlar ? (Gerçekte kendilerini!)

Sevgi ve saygı ile.
27 Haziran 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com