VİCDAN SEÇİMİ

VİCDAN SEÇİMİ

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

YSK’nın verdiği karara göre, İstanbul’da Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi yeniden yapılacak. Aynı zarfa 4 farklı seçim için oy pusulaları koyan seçmen, 3’ünü doğru yapmış birisinde hile var!? Yani aynı seçmen, aynı sandık kurulu, aynı il – ilçe seçim kurulları ve de aynı YSK.. Üç oylamada doğru BŞB Başkanlığı oylamasında AKP’nin oyları çalındı!? “Hiç olur mu böyle şey?” derseniz, “AKP iktidarında oluyor..” bu sorunun yanıtı. İlginç olanı da YSK, zorla-ma iptal gerekçesinde “oy çalınmasından” söz etmiyor. Binali bey kıvırtıyor çalma iddiası için.

Sözü dolaştırmadan söylersek, açıktan 82 milyon yurdum insanının gözünün içine baka baka, tüm dünyanın gözünün içine baka baka, bir hak gasp edildi. 9 milyona yakın seçmenin iradesi yok sayıldı. Bunun aksine çocukları bile ikna edemezsiniz.

YSK’nın hukuk dışı kararı, Cumhuriyet tarihinin en ürkütücü tablolarından biridir. Ülkemizde pek çok olumsuzluklar zamanla yaşanmış olabilir, ancak seçimler yönünden böylesi bir garabet ne görüldü, ne duyuldu, ne de yaşandı. Oysa özgür seçimler, açık sayım – döküm ve yargı gözetimi – yönetimi evrensel demokrasi ilkeleri, olmazsa – olmazlar!

Bu ağır tablo, iktidarın ve adalet dağıtma makamındakilerin görevlerini kötüye kullanması, haksızlığı meşrulaştırması, dahası tek adamla yönetilmenin kaçınılmaz sonuçlarının kılıf uydurulamayan göstergesidir. “Seçme hakkının gasp edilmesine acaba halk ne der?” kaygısı zerrece yoktur. “Acaba dünya bu kabul edilemez akıldışılığa ne der?” tasası da yoktur. Oysa halkın seçme iradesini gasp etmek ayıptır, günahtır, bağışlanamaz bir suçtur, yüz kızartıcıdır, demokrasinin katledilmesidir!

Sokağa çıkacak halimiz olsun, halkın yüzüne bakacak gözümüz olsun endişesi de hiç kalmamıştır. Ne büyük çelişkidir ki; her fırsatta ölçüsüz din sömürüsü yapan, dini siyasete pervasızca alet eden AKP iktidarı; oruç tuttukları Ramazan ayının ilk günlerinde bu din dışı – dine asla sığmayan garabeti halka reva görmüş, Allah’ın bile bağışlayamadığı kul hakkı yemiştir.

Kazanalım, yeter ki kazanalım, ötesi hiç önemli değil..” sanrısı (hezeyanı) ile sağduyu olmaksızın akıl dışı davranılmıştır. Her türlü etik, moral, hukuksal, politik, insani değer hiçe sayılmıştır. Vicdanlar çok ağır yaralanmıştır. Hatta toplum vicdanı kanatılmıştır. İstanbul’un muazzam rantları, akılları başlardan almaktadır!

Ekrem İmamoğlu’nun alın teri hakkı, göz göre göre, hukuk eğilip bükülerek; hiçbir geçerli gerekçeye ve kanıta dayanmadan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yetki belgesi (mazbata) elinden alınmıştır. 1,5 milyon dolayında mühürsüz oy ve zarfın kullanıldığı ve YSK tarafından daha seçim sürerken bunların “geçerli ” kabul edildikleri bir başka faciayı 16 Nisan 2017 halkoylamasında yaşamıştık. Aslında ülkenin saygın hukukçuları, başta sayın Prof. Dr. Sami Selçuk ve öbürleri her fırsatta 16 Nisan 2017 halkoylamasının yok hükmünde olduğunu ısrarla yazıyor, anlatıyorlar. Anlaşılan “yok hükmünde yönetiliyoruz”!? AKP bunu hep yapıyor ne yazık ki! Örn. Edoğan bir AYM kararını tanımıyor, saygı da duymuyor! (Basın önünde söyledi..). 7 Haziran 2015 seçimlerini de beğenmemişti TEK ADAM ve hükümet kurdurtmayarak, ülkeyi kan revana boğarak birkaç ay sonra 1 Kasım 2015’te genel seçimleri yeniletmiş, %41’lere düşen oylarını %49’lara çıkarmayı her nasılsa becermişti! Deneyimliler..

Ne var ki, her nasılsa tepelere gelmiş – getirilmiş birilerinin seçim sonuçlarını beğenip – beğenmemesine göre seçmen iradesi onay görecek ya da iptal edilecekse; o rejimin adı son yüzyılların bile siyasal literatüründe yok; arkaik dönemlere gitmek gerek..

23 Haziran 2019’da İstanbul’da bu seçim yenilenecek. Bu seçim artık salt İstanbul’un değil, tüm Türkiye’nin seçimidir. Artık bir vicdan, hak, hukuk, uygarlık, adalet, hakkı teslim etme, iradenin gaspına isyan seçimi yapılmaktadır. Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin çok ötesindedir.

Adına “Vicdan” denen içsel pusulayı iyi kavrayamazsak bu seçimde doğru karar veremeyiz. Anayasa md. 138’e göre Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.” Bizim YSK, bu anayasal yükümden bağışık mıdır? YSK, Sarayın buyruğu ile mi karar vermektedir!? Tuğla kalınlığındaki hukuk kitapları, yasalar, anayasalar, uluslararası sözleşmeler.. yargıçların vicdanları ile harman olmak yaraşmaz mı bizim YSK’ya da??

Ünlü öyküdür, çoğumuz biliriz : 18. yy. Alman hükümdarlarından Frederick The Great, bugün kendi adıyla anılan sarayını yaptırırken, sarayın bahçesinde bulunan ve artık o saray ölçüsünde ünlü yeldeğirmeninin de kamulaştırılmasını ister. Değirmencinin arazisini satmaması üzerine önerilen para artırılır, ancak değirmenci yine reddeder. Sinirlenen kralın gönderdiği “zorla alırım” iletisine ise değirmenci; hukukçuların bir onur belgesi gibi duvarlarına asması gereken o ünlü yanıtı verir:

“Alamazsin! Berlin’de hakimler var.” Hukuk devletinin felsefesini özetleyen bu veciz başkaldırı – meşru direnme, yaklaşık 2 yy’dır bütün dünyada yüce adalet ülküsünün dillerden düşmeyen bir göstergesine, bir motto‘suna dönüşmüştür.

İstanbul’lunun alın teri, vergisinden, belgelere göre 847 milyon TL’si cemaatler ve iktidarın yandaş kuruluşları ve vakıflarınaa aktarılmıştır. İktidar, böylesine devasa bir rant kapısını kolay vermeyecektir. Ancak halk da gerçeği görmüştür. Alın terlerinin İstanbul için harcanmasını isteyecektir. Halk, bu hakkaniyetli sürecin küçük bir örneğini de tatmıştır üstelik; İmamoğlu’nun 19 günlük İstanbul BŞB Başkanlığı döneminde önerdiği aylık öğrenci biletlerini 85 TL’den indirimle 40 TL’ye almaya başlamıştır.

Ulusun aklı, vicdanı, adalete sahip çıkma duygusu ve bilinçli seçmen sağduyusu baskın olacak, gasp edilen hakkını asla bağışlamadan koruyacak, mağduru kollayacak ve İmamoğlu daha büyük oy farkıyla yine kazanacaktır.. Halkla inatlaşan, tarih boyunca er ya da geç, hep ama hep yenilmiştir. 23 Haziran’da da böyle olacak, gerçekten “Her şey çokkk güzel olacaktır!”

Savcılar için etik ilkeler

Savcılar için etik ilkeler

SAMİ SELÇUK
Prof. Dr., Hukukçu
Cumhuriyet, 6 Haziran 2017

(AS: Bizim katımız yazının altındadır..)

  • Her toplumda yargıya güven, tıpkı meşruluk gibi, “görünmeyen barış meleğidir”. Savcıların yurdu da, işte bu güven binasının bahçe katıdır.

[Haber görseli]Sağlam bir hukuk öğrenimden geçmiş meslektaşlarım iyi bilirler ki, bir suç işlendiğinde ceza yaptırımının uygulanabilmesi için toplum adına ve kamu yararına gerekli soruşturmayı hemen başlatmakla ve “yeterli kuşku”ya ulaşınca da kamu davasını açmakla yükümlü ve yetkili kau görevlisine “halka/ kamuya/cumhur ait nesne”nin
(res publica) savcısı denir.
Ceza adaletinde kilit bir işlevdir bu. O nedenle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Avrupa Savcıları Konferansı’nın kurucu belgesi olan tavsiye kararı uyarınca 31 Mayıs 2005’te Budapeşte’de “Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa ilkeleri” benimsenmiş; bu ilkeler, HSYK’nin (10.10.2006, 424) ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun (E. 2007/5- 83 K. 2007/244 T. 20.11.2007) kararlarıyla yazılı hukukumuzun bir parçası olmuştur.
Bu ilkelere uymakla ve AİHS’nin 6’ncı maddesinde yeğin biçimde özetlenen “adil yargılanma hakkı ilkesi”nin yargılamanın her evresinde gerçekleşmesini sağlamakla yükümlü olan savcı; her zaman ve her koşulda ilgili ulusal ve uluslararası hukuka uygun olarak görevlerini

– adil, yansız,
– tutarlı, çabuk, dürüst,
– nesnel, hukuka uygun,
– suçsuzluk karinesine, insan şerefine ve haklarına saygılı olarak

yürütecek;
– toplum adına ve kamu yararına davrandığını unutmayacak,
toplum yararları ile

  • birey hakları ve yararları arasında adil dengeyi ve
    mesleğinin saygınlığını koruyacak;
  • korkusuz, önyargısız, kamu ve basın baskısından uzak, gizliliğe uygun, bireylerin hakları konusunda duyarlı ve bilgilenmelerini sağlayıcı,
  • toplumdaki çeşitlilik karşısında eşitlik ilkesine ve her kesime saygılı olacak;
  • kuşkuyu etkileyecek lehte ya da aleyhte ne kadar kanıt varsa toplayacak,
  • yasadışı kanıtları kesinlikle dışlayacak;
  • yansız soruşturma, sorumluluğun temelsiz olduğunu ortaya koyduğu anda
    asla kamu davasını açmayacak, açılan davayı sürdürmeyecek;
  • silahların eşitliği ilkesini koruyacak,
    adil karar için mahkemeye yardım edecektir.

Adli denetim
Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, açılan her kamu davası, eğer kişi suçsuz ve yeterli kanıt yoksa, kaçınılmaz olarak “lekelenmeme hakkı”nı çiğner. Savcılar, bu hakkı gözetmek ve uygulanır kılmak zorundadırlar.

Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, Türk hukukunda tutuklama zorunlu değildir. Yasa bu konuda hem açık, hem de isteksizdir.
Açıktır, çünkü somut kanıtlar bulunmadıkça, varsayımlarla, sayıltılarla hiç kimse tutuklanamaz. İsteksizdir, çünkü aynı koşullarda tutuklama yerine “adli denetim” yolunu önermektedir.

Zanardelli Raporu
Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, günümüz ceza ve ceza yargılama hukukları binlerce yıl süren acı deneyimlerin ürünüdür. Ortaçağ Fransa’sında “kralı öldürmeyi düşünmek” bile suçtu. Bunun sonucu da ister istemez işkenceydi ve işkence yasaldı, meşru idi. Günümüzde ise işkence, uluslararası metinlerde ve T. Ceza Yasası’nda zamanaşımına uğramayan en ağır suçlardandır (m. 94/6).
Ve T. Ceza Yasası, çağcıl ceza hukuku doğrultusunda, “töre dürtüsü” (m. 82/1-k), “haksızlık oluşturmak amacı” (m. 277), “hukuka aykırı karar vermesi için” (m. 288) gibi, Fransız ve İtalyan öğreti ve uygulamasının anlatımıyla “özel kasıt” arayan suçlar dışında insanların iç dünyasıyla asla uğraşmaz; uğraşamaz. Bu nedenle, 1926/765 sayılı Eski Türk Ceza Yasası’nın kaynağı olan İtalyan Ceza Yasası’yla ilgili 1887 tarihli Zanardelli Raporu’nun ünlü XIV’üncü paragrafında

  • “İnsana özgü davranışların dürtülerini araştırmak, ceza adaletini ilgilendirmez.” denmiştir.
    Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, Türk Ceza Sistemi, bir zamanlar Hitler Almanya’sında ve Stalin Rusya’sında benimsenmiş, günümüzde tiksintiyle tarihin çöplüğüne atılmış olan, Adorno’ya “Aushwitz’ten sonra artık şiir yazılmaz”, Paul Celan’a “Ölüm, Almanyalı bir ustadır” dedirten; Soljenitsin’e “Gulak Takımadaları”nı yazdıran “
  • fail ceza hukuku”na değil, “eylem ceza hukuku”na dayanır;
    “düşman ceza hukuku”nu da dışlar.
    Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki,
  • hukukçuların tek bir efendisi vardır: Yasa ve onu irdeleyen hukuk.

Serhas ve Demaratus
Çarpıcı bir örnek vereyim. MÖ 484’te yaşanan ders verici bir olayı Herodot şöyle anlatır: Darius’un oğlu Serhas, babasının başarısız seferini başarmak ve onun öcünü almak için binlerce askerini gemilerle Çanakkale Boğazı’ndan Yunanistan’a geçirmiş; ordusu, geçtiği her yeri yakmakta, yıkmakta, kadın, erkek, yaşlı, genç ayırmadan herkesi öldürmektedir. Ama görüp tanık olduğu bir olaydan dolayı Serhas çok şaşkındır. Az sonra kesinlikle öleceklerini bildikleri halde bir avuç Ispartalı asker, kolayca kaçabilecek iken niçin hâlâ Thermophyle Geçidi’ni tutmakta ve direnmektedir? Serhas, Ispartalı Demaratus’a bunun nedenini sorar. Demaratus’un 2501 yıldır unutulmayan tarihsel yanıtı şudur: “Sizin askerleriniz sizden korktukları için savaşıyor ve insanları öldürüyorlar. Oysa Ispartalı askerler ölmekten korktuğu halde savaştan kaçmayı yasaklayan yasa’ya saygı duydukları için kaçmayıp savaşmaktadırlar.”

Barış meleği
Demaratus’un yanıtından yaklaşık 1100 yıl sonra üst mahkeme Başyargıcı Edward Coke da, bir hukuksal uyuşmazlığı çözmeye kalkışan Kral I. James’a, ABD Yüksek Mahkemesi’nin pirinçten kapısındaki kabartmalarda yer alan benzer sözleri söyleyecektir:

  • “Davalar, hukuksal uyuşmazlıklar, İngiliz yasalarına göre yalnızca mahkemelerde çözülebilir. Kuşkusuz majesteleri hiçbir insana bağlı değildir. Ancak yasalara göre kral, hiçbir davada karar veremez ve herkes gibi yasalara uymak zorundadır.”İşte böylesine sağlam ve sarsılmaz ilkelerin ışığında Coke’larca gerçekleştirilen adalete ve yargıya herkes, yani sadece Demaratus’lar değil, krallar bile inanır, güvenir ve uyarlar.
    Ara söz olarak belirtelim ki, yaklaşık 35 yüzyıl önce bu topraklarda hüküm süren Hitit Kralı II. Tuthaliya, çıkardığı buyrukla/yasayla yargıçlara yansız olmalarını, rüşvet ve armağan almamalarını, yargı kararlarına uymayanların ölüm cezasıyla cezalandırılacağını duyurmuştur.Kısaca her toplumda yargıya güven, tıpkı meşruluk gibi, “görünmeyen barış meleğidir”. Savcıların yurdu da, işte bu güven binasının bahçe katıdır.
    ======================================
    Dostlar,
    Sayn Prof. Dr. Sami Selçuk, bilgeleşmiş bir ceza hukukçusudur. Yargıtay Başkanlığı görevinden emekli olduktan sonra Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi görevini üstlenmiştir.
    Türkiye’nin ne yazık ki hala süren AKP’li zor yıllarında Hukuk Devletine sahip çıkan birbirinden değerli makaleler yazmıştır. Erdoğan’a açık mektup bile!
    (Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’tan Başbakan’a Açık Mektup)

    Ne acıdır ki bu ustaca anımsatmalar. öğütler, zarif değindirmeler (‘‘Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki” kalıbı ne büyük inceliktir!) ), bir işe yaramış görünmüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Saray’ında, Devletin kaymakamlarına mevzuatı bir yana atmalarını öğütleyebilmiştir!
Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile hukukun ve insan haklarının feci biçimde ve yıllarca katledilmesinden sonra, şimdi de FETÖ gerekçesiyle bir başka kumpas davalar serisi doğrudan iktidar eliyle yürütülmektedir.
OHAL’in katı ve acımasız hukuku da yetmemekte, Türkiye yasa devleti olmaktan bile uzaklaştırılmaktadır.
AKP’nin Adalet Bakanı kalkıp, ”OHAL altında anayasaya aykırı düzenleme yapılabileceğini’‘ söyleyecek ölçüde, Hukuk Fakültesi 1. sınıf öğrencisinin bile düşmeyeceği fahiş yanılgı ile adeta kendinden geçmektedir.

Sayısız kez yazıldı ve uyarıldı iktidardaki siyasal kadrolar.. Ne yazık ki hemen hemen hiç etkili olmamış gözüküyor.

Saptamamız o ki, Hukuku Devletin var ettiği ve gerek duyuyorsa onu da eğip bükebileceğidir! Oysa tam tersidir ve Hukuk Devleti var etmiştir, onun çocuğudur ve adı HUKUK DEVLETİ’dir!.

En hazin olanı ise, doğrudan kimi yargı profesyonellerinin (yargıç + savcı) bu hukuk cinayetlerine hatta Hukukun Hiçleştirilmesine araç olabilmeleri!

Bu olgu; derin bir uygarlık ayıbı, kritik bir hümaniter utanç sorunsalıdır.
Tüm boyutlarıyla konuşulmalı, irdelenmeli ve tez elden bir çözüm bulunmalıdır.
Ki onlar bir parça dik durup saygın meslek etiği ilkelerini savunabilselerdi,
21. yy’ın şafağında Türkiye bu küçültücü trajediyi deneyimlemeyebilirdi!

Sevgi ve saygı ile. 07 Haziran 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Anayasa Mahkemesi ve AİHS

Anayasa Mahkemesi ve AİHS

Y. Doç. Dr. Kerem ALTIPARMAK
Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fak.
(Ankara – BİA Haber Merkezi, 25 Temmuz 2016)

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

….. Anayasa Mahkemesi bu ölçütü yaklaşık 25 yıl önce kurmuştu. Mahkemeye göre
olağan KHK’lerle olağanüstü KHK’ler arasındaki fark ve sonuçları şöyleydi:

“Olağanüstü hallerde Anayasa’nın 121. maddesinin üçüncü fıkrasına göre çıkarılabilecek KHK’lerde konu sınırlaması yoktur. Ancak bu, olağanüstü KHK’lerin düzenleme alanının sınırsız olduğu anlamında değildir. Bu tür KHK’lerin düzenleme alanları, Anayasa’nın 121. maddesinin 3. ve 122. maddesinin ikinci fıkraları gereğince “olağanüstü halin veya sıkıyönetim halini gerekli kıldığı konular”la sınırlıdır.

  • Olağanüstü halin gerekli kılmadığı konuların
    olağanüstü hal KHK’leriyle düzenlenmesi olanaksızdır.

Olağanüstü halin gerekli kıldığı konular, olağanüstü halin neden ve amaç öğeleriyle sınırlıdır. İlân edilmiş olan olağanüstü halin nedeni, şiddet olaylarının yaygınlaşması ve
kamu düzeninin bozulması
dır.

Olağanüstü halin amacı, neden öğesiyle kaynaşmış bir durumdadır.
Başka bir anlatımla, olağanüstü halin varlığını gerektiren nedenler saptandığında,
amaç öğesi de gerçekleşmiş demektir
. Şu durumda

  • Olağanüstü hal KHK’lerinin “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda
    olağanüstü halin amacı ve nedenleriyle sınırlı çıkarılmaları gerekir.

Anayasa’nın 148. maddesinin biçim ve öz yönünden Anayasa’ya uygunluk denetimi dışında tuttuğu KHK’ler “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” çıkartılan KHK’lerdir.

Anayasa Mahkemesi’nin çıkartılan bir olağanüstü hal KHK’sinin bu niteliği taşıyıp taşımadığını belirlemesi ve eğer bu niteliği taşımıyorsa uygunluk denetimini yapması zorunludur.
(AYM, E. 1990/25, K. 1991/1, 10.1.1991)

Uzatmamak adına belirtelim ki, AİHS’e göre Sözleşme’nin 15. maddesine göre yapılan bildirim sonrasında AİHM’in karar verebilmesi de bu mantık üzerine kuruludur.

  • Olağanüstü hal, her şeyin yapılabildiği değil, olağanüstü halin yarattığı riskleri kaldırmak için ek önlemlerin alınabildiği bir dönemdir.

AİHM de bu dengeyi orantılılık ilkesiyle sağlar. Orantılılık ilkesi “şartların gerektirdiğinden daha fazla önlem alınmasını kati bir şekilde yasaklar”. (Aksoy/Türkiye, para. 68)
(http://bianet.org/bianet/hukuk/177136-bu-bir-olaganustu-hal-khk-si-degildir)
================================
Dostlar,

Sayın Dr. Keren Altıparmak Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fakültesinin yetenekli öğretim üyelerindendir. Kamu Hukuku / İdare Hukuku alanında doktorasını tamamlamış ve İnsan Hakları sorunlarında yoğunlaşarak uzmanlaşmıştır. İş yükünün son derece yoğun olması yüzünden, 40’lı yaşların ortasına gelmesine karşın Doçentlik çalışmalarını tamamlayamamıştır!

Türkiye’nin 140’a yaklaşan Hukuk Fakültelerinden, “hukuk devleti – anayasa” ayaklar altına alınırken nedense “tık” çıkmamaktadır!?

Bizim de mezunu olduğumuz “Mülkiye” de suskunlaştırılmıştır üzerindeki yoğun baskılarla
ne yazık ki.. Ancak biz naçizane, Mülkiyeli sorumluluğumuzu ve yetkimizi de kullanarak hukukun üstünlüğünü savunmayı sürdürüyoruz, sürdüreceğiz.. Yargıtay önceki başkanlarından Sayın Prof. Dr. Sami Selçuk da önceki günlerde web sitemizde yer verdiğimiz makalesinde benzer çağrıyı yapmıştı.. (‘Anayasal devlet’ten ‘anayasalı devlet’e)

Anayasa Mahkemesi (AYM), CHP tarafından önüne getirilen OHAL KHK’lerini Anayasa md. 148’i dayanak göstererek “yetkisizlik” nedeniyle geri çevirmiş ve anayasa yargısı üzerinden denetleme ve Anayasaya – Anayasal düzene sahip çıkma asli görevini yerine getirmekten kaçınmıştı. Bu karar ülkemizi ağır bir bunalıma sokmuştur. AYM 1990 ve 1991’de benzer durumda aldığı 2 kararı “emsal” olarak görüp içtihat istikrarını sürdürebilseydi rejim günümüzde bunca tıkanmayacak ve AKP – RTE de OHAL KHL’leri ile Anayasayı hiçe sayan düzenlemeler yapma pervasızlığını kendilerinde göremeyeceklerdi.

Öte yandan bu KHK’ler TBMM onayına da zamanında sunulmamaktadır. Böylelikle yasalaşan KHK içerikleri bu kez Anayasa yargısına taşınabilecektir (AY md. 150). AKP bunu yapmadığı gibi, ülke gündemini Anayasa değişikliği = Sultanlık dayatması ile tıkayarak saptırmaktadır.
*****
Sn. Rifat Serdaroğlu’nun sitemizde yer alan bir makalesinde aşağıdaki saptamaları izliyoruz :
(Rifat Serdaroglu : ANA VE YASA, 05.01.2017)

670 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 17 Ağustos 2016- 180 (YÜZ SEKSEN) gündür görüşülmedi!
672 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 01 Eylül 2016- 127 (YÜZ YİRMİ YEDİ) gündür görüşülmedi!
673 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 01 Eylül 2016- 127 (YÜZ YİRMİ YEDİ) gündür görüşülmedi!
675 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 31 Ekim 2016- 66 (ALTMIŞ ALTI) gündür görüşülmedi!
676 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi- 31 Ekim 2016- 66 (ALTMIŞ ALTI) gündür görüşülmedi!
677 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi- 22 Kasım 2016- 44 (KIRK DÖRT) gündür görüşülmedi!
678 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi- 22 Kasım 2016- 44 (KIRK DÖRT) gündür görüşülmedi!
*****
Bunca hukuksuzluk, öyle hiçbir şey olmamışçasına sürdürülebilecek bir durum değildir. Türkiye’nin bu yozlaşmaya “alışacağını – kabulleneceğini – boyun eğeceğini…” sanmak boşunadır. Her yanlış, AKP – RTE’nin hesabına yazılmakta ve kendi sonlarını yaklaştırmaktadır.

OHAL KHK’leri ve Anayasal yargı denetimi konusunu biz de birkaç makale ile işlemiştik :

OHAL_KARARNAMELERININ_ANAYASAL_YARGIYA_TASINMASI

OHAL Kararnameleri Nasıl İptal Edilebilir?

OHAL KARARNAMELERİ İLE FİİLİ SİVİL DARBE

AKP – RTE’yi sağduyuya çağırmayı sürdürüyoruz..
Bu Anayasa değişikliği ülkemize yıkım getirecektir..
Lütfen vazgeçiniz, bu dayatmayı geri alınız..

Sevgi ve saygı ile.
13 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

SOMA FACİASI İÇİN UMUT ORAN’ın SORU ÖNERGESİ; OKMEYDANI’nda 2 YENİ KURBAN ve BAŞBAKAN ERDOĞAN’ın HALKA “KAN TACİRLERİ” DEMESİ ÜZERİNE AKP’ye ÇOOOK KRİTİK UYARILAR

 

SOMA FACİASI İÇİN UMUT ORAN’ın SORU ÖNERGESİ;
OKMEYDANI’nda 2 YENİ KURBAN ve BAŞBAKAN ERDOĞAN’ın HALKA
“KAN TACİRLERİ” DEMESİ ÜZERİNE AKP’ye ÇOOOK KRİTİK UYARILAR..

Prof.Dr. AHMET SALTIK
www.ahmetsaltik.net  

CHP’nin çalışkan ve üretken İstanbul milletvekili Sayın Umut Oran, büyük emek isteyen bir soru önergesi hazırlamış. Pek çok uzmanın bile tümüyle oku(ya)madığı 600 sayfaya yakın DDK (Devlet Denetleme Kurulu; Anayasa md. 104 ve 108) raporunu (17 Mayıs 2010’da 30 madenciyi kurban alan Zonguldak Karadon faciası üzerine..) özenle incelediği ve can alıcı sorun noktalarını saptayarak sıkı bir soru önergesi durumuna getirdiğini sevinçle izliyoruz. (Bu Rapora http://www.tccb.gov.tr/ddk/ddk49.pdf adresinden erişilebilir..)

Bu arada hükümetin 2 sorumlu bakanlığı olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın görevlerini gereğince yapmadığı da
hemen anlaşılıyor..

Yine de ortalıkta siyasal sorumlu yok değil mi?? Sorumluluk teknik düzeyde
birkaç elemana yüklenecek ve ilahların gazabı sönümlendirilecek değil mi?

Yok, yok, bu kez o denli kolay değil.. “Resmi” 301 (fazlası??!) kurbanın 5’i maden mühendisi.. Bu kez güneş balçıkla sıvanamayacak..

  • AKP kadroları bu toplu cinayetin ilk elden ve 1. derece
    asıl sorumlusudur. 

Ceza hukuku deyimiyle “asli fail” dirler.. Siyasal ve hukuksal hesabını verecek ve bedelini er ya da geç ödeyeceklerdir.

Sayın Oran’a bu başarılı ve zamanlaması yerinde soru önergesi (Anayasa md. 98) için teşekkür ederken, ilgili bakanların dürüst ve kapsamlı yanıtlarını bizim de tez elden beklediğimizi belirtmek isteriz.. Sanırız ilgili kamuoyu da öyle.. Cumhurbaşkanlığı
Devlet Denetleme Kurulu’nun 600 sayfaya yakın hazır reçete uzman raporunun bile gereklerini hızla yapmayıp da ne yapacaksınız siz ey AKP iktidarı?

AKP’nin her düzeyden sadık yandaşları, müritleri.. söyleyecek hiç sözünüz yok mu?Vicdanlarınızı mühürlediniz mi, Soma madenlerinin kuytularında betonlayarak
gömdünüz mü?

Türkiye’de her gün birkaç insan ölür – öldürülür duruma geldi!.. 

Son olarak dün İstanbul Okmeydanı’nda 2 yurttaşın öldürülmesi nasıl açıklanacak?
Uğur Kurt (30 y.) ve kimliği belirsiz (neden hala belirsiz??!) 2. bir yurttaş..
Cemevi önünde.. Rahmetli Umut da Alevi.. Gezi’den bu yana öldürülenlerin
hemen hemen hepsi Alevi!?
Ve savcı, neredeyse 24 saat sonra olay yerine gelebiliyor! Yazıklar olsun!
Oysa HSYK, Soma faciasına inanılmaz bir elçabukluğuyla 28 savcı birden
hemen görevlendirebiliyor..

Meksika’da dün polise karşı sularını savunan halk direniyor..
Çok sayıda polis yaralı ama hiç ölen yok.
Halktan çok güvenlik güçleri yaralanıyor.. Başbakan ise halka “kan tacirleri” diyor.. Berkin Elvan adlı 14-15 yaşındaki masum yavrunun öldürülmesini 1. yılında acılarıyla anmak isteyenleri ayrıştırıyor, dışlıyor…

Başbakan bilerek ve isteyerek nefret suçu işliyor.. İnsanlığa karşı suç.. Zaman aşımı yok, hafifletici nedeni de.. Özellikle kaçınması gerekirken taammüden politik tercih bu.. Tabanını dağılmadan kurtarmak biricik tasası!

Bunlar size 12 Eylül öncesini anımsatmıyor mu? Başbakan Erdoğan inanılmaz bir siyasal körlükle -hatta hışımla- yurttaşının can güvenliğini savunmak yerine,
polisin kendini savunma hakkından söz edecek ölçüde kendinden geçmiş ve sağduyudan çok ama çok tehlikeli biçimde uzaklaşmış durumda..
Bir provokasyon varsa onu önlemek ve ayırdetmek de polisin görevi değil mi?
Oysa tüm belirtiler, provokasyonun da sivil giysili polis kökenli olduğu yönünde!
Ne kadar acı..

Siyasal hırs ve hesap verme korkusu Erdoğan’ı çıldırtmış durumda..

Bütün AKP örgütü aynı frekansta mı?
Bu vahim gidişe kim, nasıl ve ne zaman “DUUURRR!” diyecek ?

Siz parti olarak bunu yapmazsanız ülke daha ağır bedeller öder ama bu vahşeti durdurmanın bir yolunu da mutlaka bulur.. İşte o zaman siz hiç ama hiç kimsecikler kurtaramaz..

Artık yeter, artık yeter, artık yeter!..

Duyuyor musunuz, işitiyor musunuz??

Kör gözlerinizi, sağır kulaklarınızı, kilitlenmiş ağızlarınızı ve de mühürlediğiniz vicdanlarınızı açınız..

Ülke giderek kan gölüne sürükleniyor ve siz AKP’liler körü körüne sadık müritler gibi, “sürü psikolojisi” ile, afsunlanmış – illüzyon içinde, hatta şizoid – yaşamın gerçekliğinden kopmuş biçimde sürüklenmektesiniz..

Vebaliniz öyle büyük öyle büyük ki; insanlık tarihinde sizin kadar siyasal mücrim bir kadro örneği göstermek giderek güçleşiyor..

Fakat ne söylesek boş, ne yapsak değersiz ve anlamsız. Duvara çarpıp dönüyor.
80 yaşında, 60 yıllık bilge hukukçu Yargıtay Onursal Başkanı Prof.Dr.Sami SELÇUK’un Başbakan’a açık mektubu taptaze ama hükümsüz!

Siz hiç aynaya bakmaz mısınız?
Siz hiç başınızı yastığa koyduğunuzda vicdan muhasebesi yapmaz mısınız?
Siz hiç Allah’tan korkmaz mısınız??
Size ne oldu, ne yapmak istiyorsunuz bu ülkeye ve halka ne, ne, ne ??

12 yıldır yapageldiklerinizin neredeyse tamamının dine – imana – kitaba – peygambere asla sığmadığını ve uymadığını; tersine az eğitimli saf kitleleri ALLAH İLE ALDATMAYI hiç sıkılmadan sürdürdüğünüzü algıla(ya)mıyor musunuz?
Yoksa her şey takiyye mi? Ne uğruna?
Ülke çook kötü yönetiliyor, hatta yönetilemiyor!

Her 2 durumda da bilesiniz ki; insan aklı – idraki yeryüzünde tarihin hiçbir diliminde sonsuza dek tutsak alınamamıştır, alınamaz.. Örneği yoktur.

Her-kesi ve yaşama ilişkin her-şeyi rehin mi alacaksınız?

Gazetecileri kovdurmayı sürdürecek, tazminat-ceza davaları ile teslim alacak;
olmadı ulusun asker – sivil öncülerini sizin de itiraf ettiğiniz üzere tertip/kumpas davalarla zindanlara mı tıkacaksınız? Nereye dek??

Artık insanlar sokaklarda ölümü göze alıyor ve öl-dü-rü-lü-yor-lar!

Çok ama çok emin olunuz ki, kesin sosyolojik olgudur ki;
bu masum insanların ölüsü canlısından daha çok fatura ödetecektir size!

İnsanlar önünde sonunda kralın çıplaklığını görür, haykırırlar ve ayağa kalkarak hesabını da sorarlar.. Tarih de gerçekte bu kanlı ve hazin öykülerin ta kendisidir..
Tabii okumasını bilenlere.. O, kendisinden ders almasını bilmeyenler için hep ama hep “aptallara özgü” biçimde tekerrür edegelmiştir.

Kadim Anadolu halkı – Türk Ulusu ise hep Tarihin yapagalen – yazagelen öznesi olmuştur, nesnesi değil.

*****
Bu dizelerin yazarı 60 yaşını geçmiş, hekimlikte 37 yılını bitirmek üzere olan
çok kıdemli bir tıp hocasıdır.

Ülke ve Ulus için giderek artan çok derin kaygı duymaktadır.
AKP iktidarına bir yurttaş ve bir Halk Sağlığı Uzmanı olarak çok sayıda nesnel – yansız öneride bulunmuş, uyarı iletileri yazmıştır, arşivlerdedir.

Bilmem tüm bunlar sizlere birşeyler söylüyor mu?

Uyarmadınız, söylemediniz, yazmadınız.. denilmesin..

Üstelik çoook türlü tehditler(iniz) altında yaptık bunları ve yapmaktayız.

Elimizden gelen boynumuzun borcudur, böyle biline.

Sevgi, saygı deriiin ACI ve KAYGI ile.
23 Mayıs 2014, Ankara

Not     : Yazıyı pdf olarak okumak için lütfen tıklayınız..

SOMA_FACIASI_ICIN_UMUT_ORAN’in_SORU_ONERGESI_OKMEYDANI’NDA_2_YENI_KURBAN_ERDOGAN’IN_HALKA_KAN_TACIRLER_DEMESI_AKP’YE_UYARILAR

Sessiz Çığlık Eylemi 74 Haftadır Sürdürülüyor..


Sessiz Çığlık Eylemi 74 Haftadır Sürdürülüyor..

Dostlar,

Bu sitede SESSİZ ÇIĞLIK eylemi hakkında epey yazı yazdık..

Her Cumartesi 13:00 – 14:00 arasında gerçekleştirilen bu eylemlere büyük oranda katıldık.

3-5 kez de, Sevgili E. Alb. Ali Gönüldaş söz verdiğinde düşüncelerimizi aktardık.

Yöneticileri sağduyuya çağırdık.

Çok ama çok açık konuşarak

  • “SİZİ KATİL OLMAKTAN KURTARMAYA ÇABALIYORUZ;
    DUYUYOR VE GÖRÜYOR MUSUNUZ SESSİZ ÇIĞLIKLARIMIZI??”

dedik..

“3 Maymunu’u oynamayı bırakın!..” diye uyardık..

Özellikle de tutuklu ve hükümlülerin ulusal ve uluslararası hukuktan kaynaklanan sağlık haklarını bir uzman olarak anımsatmaya çalıştık..

Sessiz_ciglik_2014-01-11

Ne var ki; Ergenekon düzmecesinin başlatıldığı
12 Haziran 2007
‘nin,
İstanbul Ümraniye’de bir gecekonduya konarak yakalandığı süsü verilen el bombaları kumpasının (sonra da bu “bombalar” yasadışı bir biçimde yok edilerek suç kanıtı ortadan kaldırıldı!) üzerinden geçen süre 7 yılı bitirmek üzere..

Birkaç tutuklu var ki, 7 yılı aşkın zamandır içeride tutsaklar..

Tüm uyarılara karşın 12 insanımız bu zulüm sürecinde ağır hastalıklarına karşın sağaltım için serbest bırakılmayarak, hüküm giyenlerin infazı ertelenmeksizin
apaçık ölüme mahkum edildiler..

Yetkili ve sorumlular bu masum insanların katilleri oldular! 

Çırılçıplak uyarılarımız bir işe yaramadı..

Dışarıda da sürdü AKP iktidarının eli kanlı zulmü..
Meşru halk direnişlerinde 7 gencimiz polis şiddeti ve kurşunu ile şehit edildi!
16 insanımız gözünü yitirdi, binlercesi yaralandı.

Siyasal iktidar, en küçük meşru ve yasal, demokratik, AİHS ve Anayasa’ya uygun
halk eylemini bilerek ve isteyerek orantısız polis şiddetiyle engellemek istedi.

Sokaklarda halkı ile eylemde olan milletvekillerini, uluslararası ün sahibi bilim – sanat – kültür  insanlarını, emekli generallerini gözünü kırpmadan gaza boğdu ve boyalı, aşırı basınçlı su ile ıslattı.

Polis, plastik mermi kullanmaktan çekinmediği gibi, hedef gözeterek insanların yüzüne hedef aldı. Gaz fişeklerini de benzer biçimde kullanarak kapsülleri ile 16 genç insanın gözünü yitirmesine neden oldu. Başbakan R.T. Erdoğan, “destan yarattılar” diyerek polis şiddetini para ikramiyesi ile ödüllendirdi.

Tüm bunlar insanlık tarihine yazıldı, sorumlularını esefle kınıyoruz; insanlık suçu işlemişlerdir. İktidarı bırakmak istemeyen her politikacı gibi faşist – despotik bir diktatörlük Türkiye’ye dayatılmaktadır ama Türk Ulusu bu baskılara boyun eğmez!

Vardiya_bizde_2014-02-01Başbakan danışmanının aydınlar – komutanlar – gazetecilere.. Cemaat kumpasını itiraf eden makalesinin üzerinden 68 gün geçmesine karşın (STAR, 25.12.13) bu yurtseverler,
hukuk ayaklar altına alınarak hala zindanda.(Bkz. “MASUM TUTSAKLAR ve AKP’nin SİYASAL KUMARI” başlıklı makalemiz,
http://ahmetsaltik.net/2014/02/24/ masum-tutsaklar-ve-akpnin-siyasal-kumari/, 24.2.14)
İç hukuk bir yana, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) de hiçe sayılarak
en temel  insanlık hakkı olan yaşam hakkı,
faşist bir zorbalıkla gasp edilmekte!

Meslektaşımız Dr. Aytekin Ertuğrul’un 1 Mart 204 günü Ankara Sakarya Cd.  74. SESSİZ ÇIĞLIK eyleminde bir konuşma yaptı. Bu metni paylaşmak istiyoruz :

*****
1 Mart 2014, Sessiz Çığlıktaki (Sakarya – ANKARA) Konuşmamız

                                                                                                          Op. Dr. Aytekin Ertuğrul
(E) Dz Tbp. Kd Alb.

Eski Malatya İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu hocamız
Anayasa Mahkemesince bir tedbir olarak tahliye edildi ve aramıza katıldı.
Milletimiz O’na bağrını açmıştır. Şimdi O’nu dinliyoruz:

“Ergenekon isimli bu davada beş yıldır tutukluyum. Bugün tahliyem Anayasa Mahkemesi tarafından yapıldı. Bu kararı veren Anayasa Mahkemesi Başkanı
ve üyelerine teşekkür ediyorum. Eğer bu tahliyem uzun tutukluluk nedeniyle gerçekleşmişse benden daha uzun süredir cezaevinde bulunanlar var.

Yok, hastalık nedeniyleyse benden daha ağır hasta olanlar var.
Umarım onlar için de en kısa sürede bir çözüm olur ve tahliyelerine kavuşurlar.

7 yıla yakındır süren bir dava bu. Bu davanın ilk başkanı (Köksal Şengün)
bir demeç verdi. ‘
Bugün olsa bu iddianameyi kabul etmezdim’ dedi.
Bu davada yargılanan insanlar 6-7 yıldır bir tertip, bir kumpas olduğunu kezlerce söylediler. Fakat inanan olmadı.

Sonunda Sayın Başbakan ve hükümetin öbür üyelerince bu davanın bir kumpas olduğu ve devlet içindeki bir çete tarafından yapıldığı ifade edildi. Bu ifadelerden sonra,
bu davalar düşmüştür.

  • Ortada ne Ergenekon örgütü ne de darbe teşebbüsü vardır.

Eğer Ergenekon diye bir örgüt varsa başı kimdir?

Karaciğer rahatsızlığım var. Bu ağır stres koşullarında biraz ilerledi.
Hiç iyi bir şey hissedemedim, sevinemedim çünkü içerideki herkes suçsuz.“

Hocamızın söylediklerini özetlersek diyor ki:

  • Türkiye’de Ergenekon diye bir örgüt yoktur.
    Ben de böyle bir örgüte girerek hükümetimizi zor kullanarak
    ıskata teşebbüs etmedim. Ama bu suçu işlemiş gibi 23 yıl ceza aldım.

Eskiden bir söz vardı. Ankara’da hâkimler var.” denirdi. Bunun anlamı Ankara’da
Yargıtay var demekti. Gerçekten de böyle idi. Hukuka, eldeki kanıtlara ve yerleşik içtihatlara uymayan kararlar, gerekçe gösterilerek bozulur ve yerel mahkemelere de
yol gösterilirdi. Ama şimdi bunun böyle sürdüğünü rahatça söyleyemiyoruz.

Anayasamıza göre yargıçlar görevlerinde bağımsızdırlar.
Anayasaya, yasaya uygun olarak vicdanı kanaatlarına göre karar verirler.

Şimdi yerel özel mahkemelere ve Yüce Yargıtay’a Türk milleti adına soruyoruz :

Kahramanlarımızın Hükümetimizi cebir ve şiddet kullanarak devirmeye teşebbüs ettiklerine ilişkin vicdanı kanaatlarınız oluştu mu? Vicdani kanaatlarınızı oluşturan
hangi zor kullanım hareketlerini göstermektesiniz? Türk milletine neden bu eylemleri gerekçelerinizde gösteremiyorsunuz? Sizi tarih ve Milletimizin önünde vicdani kanaatlarınızın nasıl oluştuğunu gerekçenizde açıklamaya davet etmekle her halde Anayasamızın Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.” (Anayasa madde 141) emrinden başka fazla bir şey istemiyoruz.

Bu davalar ve kararlar ilerde bu kararları alanlarla birlikte anılacaktır.
Dilerim, “hukuka ve Anayasaya uygun kararlar verdiler” yönünde anılacaktır.
Ama bugün bile anılmaya başlamıştır.

Prof. Dr. Köksal Bayraktar:

  • “Cebir ve şiddet kullanılmamıştır. Dolayısı ile ETCK ( Eski Türk Ceza Kanunu) 147/1 maddesine göre ceza verilmesi yersizdir.” diyor.

Prof. Dr. Ersan Şen ise;

“Bana bir cebir ve şiddet eylemi gösterin ki ‘Darbeye teşebbüs olarak yorumlayalım’..” demektedir.

Prof. Dr. Sami Selçuk ise şöyle diyor:

  • “Darbeye hazırlık var ama teşebbüs yok.
    Bu haliyle darbeye teşebbüs suçu oluşmaz.”

Uzatmayalım sözü, bugün uygulanan hukuk sistemi Cumhuriyetimizin hukuk sistemi değildir. Cumhuriyetimizin hukuk sisteminde askerler askeri suçlardan dolayı Askeri mahkemelerde yargılanabilirlerdi. Bir gece yarısı kanunu (5918 sayılı yasa) ile bu değiştirildi. Ancak zamanın CHP Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal ve Gurup Başkan Vekilleri Sayın Kemal KılıçdaroğluHakkı Süha Okay ve Kemal Anadol yasayı Anayasa Mahkemesine götürdüler. Anayasa Mahkemesi, başkanı Sayın Haşim Kılıç dahil yasayı oybirliği ile iptal etti.
(Anayasa Mahkemesi’nin 21 Ocak 2010 tarihli 2009/52 esas ve 2010/16 sayılı kararı).
Bunun üzerine Anayasamızın 145 maddesine şu fıkra eklendi : 

  • Devletin güvenliğine, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine ait davalar
    her halde adliye mahkemelerinde görülür
    .

Bu madde TBMM’de Anayasanın değiştirilmesine yetecek ölçüde çoğunluk sağlanamadığından “REFERANANDUMA” götürüldü. 12 Eylül referandumunda yüzlerce TIR yükü kömür, odun, fasulye.. desteği ile %58 oyla (A.S. Geçerli  oyların %58’i, toplam oyların yaklaşık %40’ı!) referandumdan geçirildi. Oysa 1982 Anayasası’nın değiştirilen bu maddeleri daha önce
Türk Milletinin %92 oyu ile kabul edilmişti. Demokrasi herhalde daha büyük çoğunluğun verdiği bir kararı daha az bir çoğunluğun oyu ile değiştirmek oyunu değildir..
İşte bu gün yaşadıklarımız bu ucube hukuk düzenlemesinin ürünüdür.

Yeri zamanı değildir biliyorum ama, Menderes’ten başlayarak Recep Tayyip Erdoğan’a dek gelen tün demokrasi kahramanlarımızın harici bedhahlarımızla birlikte milletimize yaptıkları hizmeti bir cümle ile özetlersek: 

Ebedi Başkomutanımız Mustafa Kemal Atatürk gününde 80 kuruş olan
1 ABD Dolarını bu gün 2.220.000 TL’ye çıkarmışlardır. Yani Türk parası 2.800.000 kez ezilmiştir.

Türk milleti hukukunu yıllar evvel kurmuştur.

“Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir!” denilmiştir.

“YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!” denilmiştir.

“Ne mutlu Türküm diyene!” denilmiştir.

İşte hukukumuzun özünde bunlar vardır. Ama bugün Türkiye’mizi;

Hâkimiyet milletindir, KOCAMAN bir yalan!” diyenlerle

“Dağlara taşlara ‘Ne mutlu Türküm diyene yaza yaza ilkelleştik” diyenler idare ediyorlar. Sıkıntı da işte buradadır.

Ulusal egemenliğe dönüş yolunda Türk Milletine zaferler ve başarılar dilenir.

*****

Değerli meslektaşımız Dr. Aytekin ERTUĞRUL’a teşekkür ediyoruz
bu önemli konuşması için..

Sevgi ve saygı ile.
2 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net