Hayati sorun: Seçim güvenliği ve muhalefetin görevi

Emre KongarEmre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr

Sevgili Ergin Yıldızoğlu “Önümüzdeki seçim üzerine spekülatif düşünceler” başlıklı dünkü makalesine, benim bir yazıma gönderme yaparak başlamıştı:

“Emre Kongar Hocamın saptamasına katılıyorum: ‘…önümüzdeki seçim normal bir seçim değildir… Bu seçim, Demokrasi ile Diktatörlük arasında bir seçimdir.’ Kaygılarına da…”

Erken seçim olasılığını, seçim güvenliği sorunlarını da iktidarın lider-parti-hareket-devlet bütünlüğü açısından tartıştığı yazısında, Parlamenter Demokrasi karşıtı olan iktidarı şöyle tanımlıyordu:

“Bu ‘lider-parti-hareket’ birliğinin ötesinde, Rejimin şekillendirdiği, kadrolaştırdığı:

İç ve dış güvenlik örgütleri…
İdari bürokrasi…
Yargı sistemi var…
Medya var…
SADAT gibi silahlı örgütler var…
Sayısı açıklanmayan bir özel koruma ordusu var.
Mafya var.

Bu ‘Bir’liğin içindekileri birbirine bağlayan derin ideolojik ve ekonomik (vakıfları düşününce) kurumsal örüntünün ötesinde, salt bu ‘Bir’likten nemalanmak için birikmiş ikinci bir çıkarcılar çemberi var.

Diğer bir deyişle karşımızda ‘lider-parti-hareket-devlet’ birliğinden oluşan bir iktidar var.”

Yıldızoğlu’nun bu yargısına katılmamak olanaksız:

Onun bu teşhisi doğru kabul edildiği zaman, ki doğrudur, iki temel sorun ortaya çıkıyor:

1) Seçim adaletinin, şeffaflığının ve güvenliğinin sağlanması.
2) Seçim sırasında ve/veya seçimin kazanıldığı anlaşıldıktan sonra oluşabilecek yasa ve anayasa dışı engellere, müdahalelere karşı önlem alınması. 
***
Bugüne kadar yaşananları, önce 16 Nisan 2017 halkoylaması bağlamında anımsayalım:

1) Propaganda dönemi, bırakın medyanın tümüyle tarafgir olmasını, OHAL koşulları bahanesiyle vali ve kaymakamların denetiminde, “Hayır” açıklamalarına karşı baskı altında geçirildi.
2) Güvenlik gerekçeleriyle belli sandıklar birleştirildi ve taşındı.
3) Oylama sırasında çeşitli baskı öyküleri medyaya yansıdı.
4) İktidarın oylamayı kaybettiği anlaşıldığı zaman, YSK, yasalara aykırı olarak mühürsüz oylara ve zarflara oy sayımında geçerlilik kararı verdi.

Bu konuda eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’un kitabını okuyunuz: Hukuk Dünyasında DOĞMAYAN HALKOYLAMASI, Oylamanın Dürüstlüğü ve Ahlakiliği İlkesinin Çiğnenmesi, İmge Yayınları, Ankara, 2018.

5) Selçuk bu konudaki tek çözümün, bu halkoylamasının yeniden yapılma takviminin ilan edilmesi olduğunu vurgulamaktadır.

6) İktidarın tetikçileri ekranlarda, “Evet çıktı ama savaşa hazır olun” çağrısı yaptı.
7) Parklarda, pompalı tüfekli, tabancalı kişiler havaya ateş ederek halkı korkuttu ve sindirdi.
8) Sonuçlar resmen açıklanmadan, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” denilerek iktidarın kazandığı ilan edildi.
***
Şimdi bir de 2019 yerel seçimlerinde İstanbul ve Büyükçekmece örneğini anımsayalım:

1) Daha birkaç sandık açılmışken iktidarın adayı “Kazandık” açıklaması yaptı.
2) İmamoğlu’nun enerjik medya atağı ile iktidarın “kazandık” söylemi püskürtüldü ve seçim 13 bin küsur oyla kazanıldı.
3) Bunun üzerine YSK, aynı zarfta bulunan iktidarın kazandığı belediye meclisi üyeliklerinin oylarını geçerli saydı ama muhalefetin kazandığı büyükşehir belediye başkanı seçiminin oylarının geçersiz olduğuna hükmetti.
4) İktidar adayı, “Çaldılar” dedi.
5) Polis ve savcılar harekete geçti, sandık kurulu üyeleri, başkanları ve seçmenler üzerinde teker teker haksız ve hukuksuz baskılar kuruldu.

Bu konuda Büyükçekmece Belediye Başkanı Dr. Hasan Akgün’ün kitabını okuyunuz: “SANDIK OYUNLARI, 2019 Yerel Seçimlerinde Neler Oldu? Tekin Yayınevi, İstanbul, 2021.”

6) Akgün, özellikle, ilçe ve il seçim kurulları ile Yüksek Seçim Kurulu kararlarının hukuka uygunluğu üzerinde durmaktadır. Muhalefet bu konuda bu kurulların sorumluluklarını anımsatmalı ve hukuka aykırı kararlarını kamuoyu ile paylaşmalıdır.
7) Sonunda yenilenen seçimlerde İmamoğlu ilk seçimde aldığı oyların 13 bin dolayında olan farkını 8 yüz bine çıkararak seçimi kazandı ama belediye meclisi üyelikleri ve bazı ilçe belediye başkanlıkları ilk seçimde, büyükşehir belediye başkanlığı dışındaki oylar geçerli sayıldığı için iktidarda kaldı.
***

Değerli okurlarım, önümüzdeki seçimler,
Demokratik Rejim için bir ölüm-kalım meselesidir:

Türkiye ya Demokrasiyi istismar eden, yozlaştıran, işlemez hale getiren bu iktidardan kurtulacak ya da çok uzun bir süre için yeniden sömürülen, azarlanan, karanlık bir korku imparatorluğu yapısına kurban edilecektir.

Seçimlerin güvenliği, şeffaflığı ve adaleti için yapılacak her eylem, alınacak her önlem Anayasa ve yasalar çerçevesinde olacağı için muhalefet partilerinin haklarıdır:

Korkmaya, çekinmeye, sinmeye germek yoktur!

Derhal önlem almaya başlamalı ve bu önlemleri kamuoyu ile paylaşmalıdırlar.

DEVLETİMİN BAŞI

DEVLETİMİN BAŞI

Rifat Serdaroğlu

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

“Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milletinin birliğini temsil eder” Anayasamızın 104’üncü maddesi böyle der.

Yüzbaşı Ertuğ Güler, Yüzbaşı Burak Coşkun, Astsubay Kd. Çvş Harun Turhan Türk Ordusunun en iyi yetiştirilmiş askerleriydi. PKK tarafından esir alınmış silah arkadaşlarını ve sivil vatandaşlarımızı kurtarma operasyonu sırasında şehit düştüler!

CB, bu gencecik, henüz hayata doymamış kahramanlarımızın cenaze törenine katılmadı.
Rize’den Elazığ’a devletimin uçağıyla gidip, 106 yaşındaki bir hafızın cenaze törenine katıldı.
Daha sonra Belediye Başkanlığından aldığı Kadir Topbaş’ın cenaze törenine de katıldı.

5 ve 6 yıldır PKK’nın Türkiye’den kaçırıp esir ettiği asker-polis ve sivil görevlilerden toplam 13 canımız PKK tarafından şehit edildi.

  • CB bu 13 şehidimizin hiçbirinin cenaze törenine katılmadı.

Partisi AKP’nin İl Kongrelerine katılmayı tercih etti. Kongre de güldü, espri yaptı, siyasi rakiplerine hakaret etti!

  • CB, bu kongrede Pandemi nedeniyle ilan edilen hiçbir kurala uymadı.

Ayrıca bir şehit anası ile telefonda konuşup, salona acılı ananın sesini dinletti ve anaya şunları söyledi;
“Oğlunuz, Peygamber Efendimize komşu oldu, ne mutlu size!”
CB’nın bir oğlu “Çürük Raporu” olduğu için hiç askerlik yapmamıştı.
Bu oğlu, trafik kazasında Sevim Tanürek adlı sanatçımızın ölümüne sebep olduğu halde bir dakika bile tutuklanmamıştı!
Diğer oğlu “Bedelli” idi ve Vali korumasında 14 gün askercilik yaptı!

CB, Türk Milletinin birliğini temsil etmek için çok uğraştı.
Düşünün, birliğimizi sağlamak için FETÖ ile 11 yıl birlikte çalıştı!
Çözüm Sürecinin başarıya ulaşması için baldıran zehrini bile içti!
Ülkede birlik olsun diye Valilere “Aman PKK’lılara dokunmayın” diye emir verdi.
İngiliz Casusu, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı Şeyh Said’in adının Dağkapı Meydanına verilmesi için AKP’li meclis üyelerine oy verdirdi. Ülkede onlarca PKK Şehitliği (!) açıldı.

Sadece bu kadarcık mı?
Atatürk’e küfreden, “Kurtuluş Savaşını keşke Yunan kazansaydı da, Hilafet dursaydı” diyen fesli yobazı devletimin sofrasında konuk etti. Diyanet İşleri Başkanını bu sapığın ayağına gönderdi.

Yaverlerinin yere yatırıp boğazına bastığı Paşayı Savunma Bakanı yaptı.
Becerikli Bakan, bir operasyon yaptı, 16 vatandaşımız şehit oldu, 1 kişi bile sağ kurtarılamadı!

PKK Narko-Terör Örgütü önderi Öcalan ile AKP TBMM Grup Başkan Vekilleri “Yeniden Kuruluş” Anayasası üzerinde anlaştılar!
Ülkede birlik sağlanacaksa ancak “Devletimin Başının” aynen böyle yaptığı gibi sağlanır.

Değerli Okurlar;
En çok ağrıma giden olayı sizlerle paylaşmak isterim:
Bu ülkede Suudi Kral’ın otel odasına koşarak giden CB ve Başbakan gördük.
Bu Kral öldüğünde, Türkiye’de “Milli Yas” ilan edildiğini gördük.

16 canımız şehit edildiğinde “Ulusal Yas” ilan edilmediğini de, AKP Kongresinde kahkahalarla gülen sözde Müslümanları da gördük.

Bakın M. Akif Ersoy, 1913 yılından nasıl sesleniyor?

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile,
Alem aldatmaksa maksad, aldanan yok nafile!
Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir,
Müslüman nerededir bilmem amma, galiba göklerdedir.
Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan,
Hey sıkılmaz, ağlamazsan bari, gülmekten utan…

Sağlık ve başarı dileklerimle 16 Şubat 2021

Rifat Serdaroğlu
DOĞRU Parti Genel Başkanı

=======================================
Dostlar,

Partili CB Erdoğan’ın konumu şaibelidir.
Saygın ve çok kıdemli hukuk bilgesi Prof. Dr. Sami Selçuk, çok yerinde olarak, 2017 halkoylaması ve sonuçlarının bütünüyle “yok hükmünde” olduğunu savlar.
2,5 milyon dolayında mühürsüz zarf ve oy, 2017 halkoylaması yapılırken gün içinde akşama doğru, AKP’nin başvurusu ile YSK tarafından, seçim yasası açıkça çiğnenerek geçerli sayılmış ve bu sayede anayasa değişikliği sözde onanmıştır halk tarafından. 9 Temmuz 2018’de de  R.T. Erdoğan, adeta tahta çıkarak, ucube bir rejimin, yeryüzünde örneği görülmeyen bir siyasal rejimin tek adamı olarak, adım adım ŞAHSIM DEVLETİNİ pekiştirerek bugünlere gelmiştir.

Sayın Serdaroğlu’nun RTE’nin seçimleri ve davranışları ile ilgili olarak yukarıda yazdıkları hem düşündürücü, hem ibretlik hem de çok acı ve dehşet vericidir.

Düşündürücüdür; Erdoğan bu davranışları ile oy yitireceğini hesap mı edememektedir, yoksa bile bile mi göze almaktadır? Oy yitirmeyi bile bile göze almanın, buna önem vermemenin ardalanında neler yatmaktadır?

İbretliktir; RTE’ye taparcasına bağlı, O’nu tanrılaştıran – idolleştiren az eğitimli insanlarımız acaba hala uyanmayacak mıdır? Din devleti – hilafet ilanı – şeriat rüyaları gören / gördürülen bu %8’lik kemik taban, 16 vatan şehidinin cenazesine katılmayan Erdoğan’ı nereye ve nasıl oturtacaklardır?

Dehşet vericidir birkaç bakımdan : Partili CB Erdoğan, salgın ortamında partisinin kongrelerini, kış koşullarında kapalı mekanlarda “kalabalık” kitlelerle yapmayı sürdürmekte, salgın ortamında çok kritik olan korunma uzaklığı ortadan kalkmakta, sosyal değinimin en aza indirilmesi zorunluğu da keyfi olarak çiğnenmektedir. Üstüne üstlük, tüm salgın önleme kuralları pervasızca ayaklar altına alınarak insanların el ele tutuşması istenmektedir. Bu davranış, kovit-19 salgınının ülkemizde ve dünyada azgın boyutlarda süregeldiği bir zaman kesitinde, açıkça ve kamuoyu önünde halkın sağlığını tehlikeye düşüren bir davranıştır bilimsel olarak. Eylemin karşılığı ise Türk Ceza Yasası md. 195’te tanımlanmaktadır. Bu maddenin başlığı
Bulaşıcı hastalıklara ilişkin tedbirlere aykırı davranmadır. Partili CB olmak, Erdoğan’a yasaları çiğneme hak ve yetkisi vermez, tersine örnek olmak zorundadır. Öte yandan Anayasanın 10. maddesi de yasalar önünde herkesin eşitliğini öngörür.

Yine dehşet vericidir; Erdoğan o Rize parti (AKP) toplantısında nasıl yöre şivesiyle konuşarak gülebilmekte ve insanları güldürebilmektedir!? Ortada 16 vatan evladının cenazesi varken ve de kendisi Devletin tepesinde en sorumlu kişi olarak otururken!? Bu davranış halkın acısıyla, şehitlerin aziz anısıyla açıkça alay etmektir ve bağışlanamaz, derhal istifayı gerektirir!

Ve bu çıkarımla iç içe olan, siyaset psikolojisi bağlamında mutlaka sorulması gereken soru şudur :

  • Erdoğan duygudaş / hemdert / hemhal olma, yani EMPATİ yeteneğini yitirmiş midir?

Niçin ve nasıl?

Sınırsız – denetlenemeyen güç işte böylesine ürkünç (vahim) sonuçlara yol açmaktadır. Empati / özdeşim yitimi insan kişiliği açısından çok ağır bir yıkımdır ve bu özelliklerini yitiren insanlar toplumları yönet(e)memelidirler, yönetemezler. Her şeye karşın durum sürerse / sürdürülürse, toplumsal – politik yaşamda çok daha ağır komplikasyonlar doğar ve rejim, bu ağırlaşan bedellere katlanmak zorunda kalır.

50 yıllık Tıbbiyeli, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi okumuş bir Mülkiyeli ve Sağlık Hukuku alanında da uzmanlaşmış kıdemli bir T.C. yurttaşı olarak hem Erdoğan ve ailesi ile yakın çevresini, hem T.C. Devleti sorumlularını hem de Ulusumuzu uyarmak, olası riskleri sergilemek, bilim namusu, tıp etiği ile yurtseverlik yükümü altında boynumuzun borcu ve temel yurttaşlık hakkımızdır.

  • Erdoğan, yaşamın gerçekliğinden, ülkemizin yakıcı sorunlarından kopmuş görünmektedir!?
  • Ruh sağlığı kaygı verici görünüyor ve tıbbi destek alması gerekebilir.

Uygar ülkelerde üst yöneticiler düzenli olarak sağlık raporu almak ve kamuoyuna sunmak zorundadır yasal olarak..

Sevgi, saygı ve derin KAYGI ile. 16 Şubat 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

VİCDAN SEÇİMİ

VİCDAN SEÇİMİ

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

YSK’nın verdiği karara göre, İstanbul’da Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi yeniden yapılacak. Aynı zarfa 4 farklı seçim için oy pusulaları koyan seçmen, 3’ünü doğru yapmış birisinde hile var!? Yani aynı seçmen, aynı sandık kurulu, aynı il – ilçe seçim kurulları ve de aynı YSK.. Üç oylamada doğru BŞB Başkanlığı oylamasında AKP’nin oyları çalındı!? “Hiç olur mu böyle şey?” derseniz, “AKP iktidarında oluyor..” bu sorunun yanıtı. İlginç olanı da YSK, zorla-ma iptal gerekçesinde “oy çalınmasından” söz etmiyor. Binali bey kıvırtıyor çalma iddiası için.

Sözü dolaştırmadan söylersek, açıktan 82 milyon yurdum insanının gözünün içine baka baka, tüm dünyanın gözünün içine baka baka, bir hak gasp edildi. 9 milyona yakın seçmenin iradesi yok sayıldı. Bunun aksine çocukları bile ikna edemezsiniz.

YSK’nın hukuk dışı kararı, Cumhuriyet tarihinin en ürkütücü tablolarından biridir. Ülkemizde pek çok olumsuzluklar zamanla yaşanmış olabilir, ancak seçimler yönünden böylesi bir garabet ne görüldü, ne duyuldu, ne de yaşandı. Oysa özgür seçimler, açık sayım – döküm ve yargı gözetimi – yönetimi evrensel demokrasi ilkeleri, olmazsa – olmazlar!

Bu ağır tablo, iktidarın ve adalet dağıtma makamındakilerin görevlerini kötüye kullanması, haksızlığı meşrulaştırması, dahası tek adamla yönetilmenin kaçınılmaz sonuçlarının kılıf uydurulamayan göstergesidir. “Seçme hakkının gasp edilmesine acaba halk ne der?” kaygısı zerrece yoktur. “Acaba dünya bu kabul edilemez akıldışılığa ne der?” tasası da yoktur. Oysa halkın seçme iradesini gasp etmek ayıptır, günahtır, bağışlanamaz bir suçtur, yüz kızartıcıdır, demokrasinin katledilmesidir!

Sokağa çıkacak halimiz olsun, halkın yüzüne bakacak gözümüz olsun endişesi de hiç kalmamıştır. Ne büyük çelişkidir ki; her fırsatta ölçüsüz din sömürüsü yapan, dini siyasete pervasızca alet eden AKP iktidarı; oruç tuttukları Ramazan ayının ilk günlerinde bu din dışı – dine asla sığmayan garabeti halka reva görmüş, Allah’ın bile bağışlayamadığı kul hakkı yemiştir.

Kazanalım, yeter ki kazanalım, ötesi hiç önemli değil..” sanrısı (hezeyanı) ile sağduyu olmaksızın akıl dışı davranılmıştır. Her türlü etik, moral, hukuksal, politik, insani değer hiçe sayılmıştır. Vicdanlar çok ağır yaralanmıştır. Hatta toplum vicdanı kanatılmıştır. İstanbul’un muazzam rantları, akılları başlardan almaktadır!

Ekrem İmamoğlu’nun alın teri hakkı, göz göre göre, hukuk eğilip bükülerek; hiçbir geçerli gerekçeye ve kanıta dayanmadan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yetki belgesi (mazbata) elinden alınmıştır. 1,5 milyon dolayında mühürsüz oy ve zarfın kullanıldığı ve YSK tarafından daha seçim sürerken bunların “geçerli ” kabul edildikleri bir başka faciayı 16 Nisan 2017 halkoylamasında yaşamıştık. Aslında ülkenin saygın hukukçuları, başta sayın Prof. Dr. Sami Selçuk ve öbürleri her fırsatta 16 Nisan 2017 halkoylamasının yok hükmünde olduğunu ısrarla yazıyor, anlatıyorlar. Anlaşılan “yok hükmünde yönetiliyoruz”!? AKP bunu hep yapıyor ne yazık ki! Örn. Edoğan bir AYM kararını tanımıyor, saygı da duymuyor! (Basın önünde söyledi..). 7 Haziran 2015 seçimlerini de beğenmemişti TEK ADAM ve hükümet kurdurtmayarak, ülkeyi kan revana boğarak birkaç ay sonra 1 Kasım 2015’te genel seçimleri yeniletmiş, %41’lere düşen oylarını %49’lara çıkarmayı her nasılsa becermişti! Deneyimliler..

Ne var ki, her nasılsa tepelere gelmiş – getirilmiş birilerinin seçim sonuçlarını beğenip – beğenmemesine göre seçmen iradesi onay görecek ya da iptal edilecekse; o rejimin adı son yüzyılların bile siyasal literatüründe yok; arkaik dönemlere gitmek gerek..

23 Haziran 2019’da İstanbul’da bu seçim yenilenecek. Bu seçim artık salt İstanbul’un değil, tüm Türkiye’nin seçimidir. Artık bir vicdan, hak, hukuk, uygarlık, adalet, hakkı teslim etme, iradenin gaspına isyan seçimi yapılmaktadır. Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin çok ötesindedir.

Adına “Vicdan” denen içsel pusulayı iyi kavrayamazsak bu seçimde doğru karar veremeyiz. Anayasa md. 138’e göre Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.” Bizim YSK, bu anayasal yükümden bağışık mıdır? YSK, Sarayın buyruğu ile mi karar vermektedir!? Tuğla kalınlığındaki hukuk kitapları, yasalar, anayasalar, uluslararası sözleşmeler.. yargıçların vicdanları ile harman olmak yaraşmaz mı bizim YSK’ya da??

Ünlü öyküdür, çoğumuz biliriz : 18. yy. Alman hükümdarlarından Frederick The Great, bugün kendi adıyla anılan sarayını yaptırırken, sarayın bahçesinde bulunan ve artık o saray ölçüsünde ünlü yeldeğirmeninin de kamulaştırılmasını ister. Değirmencinin arazisini satmaması üzerine önerilen para artırılır, ancak değirmenci yine reddeder. Sinirlenen kralın gönderdiği “zorla alırım” iletisine ise değirmenci; hukukçuların bir onur belgesi gibi duvarlarına asması gereken o ünlü yanıtı verir:

“Alamazsin! Berlin’de hakimler var.” Hukuk devletinin felsefesini özetleyen bu veciz başkaldırı – meşru direnme, yaklaşık 2 yy’dır bütün dünyada yüce adalet ülküsünün dillerden düşmeyen bir göstergesine, bir motto‘suna dönüşmüştür.

İstanbul’lunun alın teri, vergisinden, belgelere göre 847 milyon TL’si cemaatler ve iktidarın yandaş kuruluşları ve vakıflarınaa aktarılmıştır. İktidar, böylesine devasa bir rant kapısını kolay vermeyecektir. Ancak halk da gerçeği görmüştür. Alın terlerinin İstanbul için harcanmasını isteyecektir. Halk, bu hakkaniyetli sürecin küçük bir örneğini de tatmıştır üstelik; İmamoğlu’nun 19 günlük İstanbul BŞB Başkanlığı döneminde önerdiği aylık öğrenci biletlerini 85 TL’den indirimle 40 TL’ye almaya başlamıştır.

Ulusun aklı, vicdanı, adalete sahip çıkma duygusu ve bilinçli seçmen sağduyusu baskın olacak, gasp edilen hakkını asla bağışlamadan koruyacak, mağduru kollayacak ve İmamoğlu daha büyük oy farkıyla yine kazanacaktır.. Halkla inatlaşan, tarih boyunca er ya da geç, hep ama hep yenilmiştir. 23 Haziran’da da böyle olacak, gerçekten “Her şey çokkk güzel olacaktır!”

Savcılar için etik ilkeler

Savcılar için etik ilkeler

SAMİ SELÇUK
Prof. Dr., Hukukçu
Cumhuriyet, 6 Haziran 2017

(AS: Bizim katımız yazının altındadır..)

  • Her toplumda yargıya güven, tıpkı meşruluk gibi, “görünmeyen barış meleğidir”. Savcıların yurdu da, işte bu güven binasının bahçe katıdır.

[Haber görseli]Sağlam bir hukuk öğrenimden geçmiş meslektaşlarım iyi bilirler ki, bir suç işlendiğinde ceza yaptırımının uygulanabilmesi için toplum adına ve kamu yararına gerekli soruşturmayı hemen başlatmakla ve “yeterli kuşku”ya ulaşınca da kamu davasını açmakla yükümlü ve yetkili kau görevlisine “halka/ kamuya/cumhur ait nesne”nin
(res publica) savcısı denir.
Ceza adaletinde kilit bir işlevdir bu. O nedenle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Avrupa Savcıları Konferansı’nın kurucu belgesi olan tavsiye kararı uyarınca 31 Mayıs 2005’te Budapeşte’de “Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa ilkeleri” benimsenmiş; bu ilkeler, HSYK’nin (10.10.2006, 424) ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun (E. 2007/5- 83 K. 2007/244 T. 20.11.2007) kararlarıyla yazılı hukukumuzun bir parçası olmuştur.
Bu ilkelere uymakla ve AİHS’nin 6’ncı maddesinde yeğin biçimde özetlenen “adil yargılanma hakkı ilkesi”nin yargılamanın her evresinde gerçekleşmesini sağlamakla yükümlü olan savcı; her zaman ve her koşulda ilgili ulusal ve uluslararası hukuka uygun olarak görevlerini

– adil, yansız,
– tutarlı, çabuk, dürüst,
– nesnel, hukuka uygun,
– suçsuzluk karinesine, insan şerefine ve haklarına saygılı olarak

yürütecek;
– toplum adına ve kamu yararına davrandığını unutmayacak,
toplum yararları ile

  • birey hakları ve yararları arasında adil dengeyi ve
    mesleğinin saygınlığını koruyacak;
  • korkusuz, önyargısız, kamu ve basın baskısından uzak, gizliliğe uygun, bireylerin hakları konusunda duyarlı ve bilgilenmelerini sağlayıcı,
  • toplumdaki çeşitlilik karşısında eşitlik ilkesine ve her kesime saygılı olacak;
  • kuşkuyu etkileyecek lehte ya da aleyhte ne kadar kanıt varsa toplayacak,
  • yasadışı kanıtları kesinlikle dışlayacak;
  • yansız soruşturma, sorumluluğun temelsiz olduğunu ortaya koyduğu anda
    asla kamu davasını açmayacak, açılan davayı sürdürmeyecek;
  • silahların eşitliği ilkesini koruyacak,
    adil karar için mahkemeye yardım edecektir.

Adli denetim
Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, açılan her kamu davası, eğer kişi suçsuz ve yeterli kanıt yoksa, kaçınılmaz olarak “lekelenmeme hakkı”nı çiğner. Savcılar, bu hakkı gözetmek ve uygulanır kılmak zorundadırlar.

Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, Türk hukukunda tutuklama zorunlu değildir. Yasa bu konuda hem açık, hem de isteksizdir.
Açıktır, çünkü somut kanıtlar bulunmadıkça, varsayımlarla, sayıltılarla hiç kimse tutuklanamaz. İsteksizdir, çünkü aynı koşullarda tutuklama yerine “adli denetim” yolunu önermektedir.

Zanardelli Raporu
Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, günümüz ceza ve ceza yargılama hukukları binlerce yıl süren acı deneyimlerin ürünüdür. Ortaçağ Fransa’sında “kralı öldürmeyi düşünmek” bile suçtu. Bunun sonucu da ister istemez işkenceydi ve işkence yasaldı, meşru idi. Günümüzde ise işkence, uluslararası metinlerde ve T. Ceza Yasası’nda zamanaşımına uğramayan en ağır suçlardandır (m. 94/6).
Ve T. Ceza Yasası, çağcıl ceza hukuku doğrultusunda, “töre dürtüsü” (m. 82/1-k), “haksızlık oluşturmak amacı” (m. 277), “hukuka aykırı karar vermesi için” (m. 288) gibi, Fransız ve İtalyan öğreti ve uygulamasının anlatımıyla “özel kasıt” arayan suçlar dışında insanların iç dünyasıyla asla uğraşmaz; uğraşamaz. Bu nedenle, 1926/765 sayılı Eski Türk Ceza Yasası’nın kaynağı olan İtalyan Ceza Yasası’yla ilgili 1887 tarihli Zanardelli Raporu’nun ünlü XIV’üncü paragrafında

  • “İnsana özgü davranışların dürtülerini araştırmak, ceza adaletini ilgilendirmez.” denmiştir.
    Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, Türk Ceza Sistemi, bir zamanlar Hitler Almanya’sında ve Stalin Rusya’sında benimsenmiş, günümüzde tiksintiyle tarihin çöplüğüne atılmış olan, Adorno’ya “Aushwitz’ten sonra artık şiir yazılmaz”, Paul Celan’a “Ölüm, Almanyalı bir ustadır” dedirten; Soljenitsin’e “Gulak Takımadaları”nı yazdıran “
  • fail ceza hukuku”na değil, “eylem ceza hukuku”na dayanır;
    “düşman ceza hukuku”nu da dışlar.
    Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki,
  • hukukçuların tek bir efendisi vardır: Yasa ve onu irdeleyen hukuk.

Serhas ve Demaratus
Çarpıcı bir örnek vereyim. MÖ 484’te yaşanan ders verici bir olayı Herodot şöyle anlatır: Darius’un oğlu Serhas, babasının başarısız seferini başarmak ve onun öcünü almak için binlerce askerini gemilerle Çanakkale Boğazı’ndan Yunanistan’a geçirmiş; ordusu, geçtiği her yeri yakmakta, yıkmakta, kadın, erkek, yaşlı, genç ayırmadan herkesi öldürmektedir. Ama görüp tanık olduğu bir olaydan dolayı Serhas çok şaşkındır. Az sonra kesinlikle öleceklerini bildikleri halde bir avuç Ispartalı asker, kolayca kaçabilecek iken niçin hâlâ Thermophyle Geçidi’ni tutmakta ve direnmektedir? Serhas, Ispartalı Demaratus’a bunun nedenini sorar. Demaratus’un 2501 yıldır unutulmayan tarihsel yanıtı şudur: “Sizin askerleriniz sizden korktukları için savaşıyor ve insanları öldürüyorlar. Oysa Ispartalı askerler ölmekten korktuğu halde savaştan kaçmayı yasaklayan yasa’ya saygı duydukları için kaçmayıp savaşmaktadırlar.”

Barış meleği
Demaratus’un yanıtından yaklaşık 1100 yıl sonra üst mahkeme Başyargıcı Edward Coke da, bir hukuksal uyuşmazlığı çözmeye kalkışan Kral I. James’a, ABD Yüksek Mahkemesi’nin pirinçten kapısındaki kabartmalarda yer alan benzer sözleri söyleyecektir:

  • “Davalar, hukuksal uyuşmazlıklar, İngiliz yasalarına göre yalnızca mahkemelerde çözülebilir. Kuşkusuz majesteleri hiçbir insana bağlı değildir. Ancak yasalara göre kral, hiçbir davada karar veremez ve herkes gibi yasalara uymak zorundadır.”İşte böylesine sağlam ve sarsılmaz ilkelerin ışığında Coke’larca gerçekleştirilen adalete ve yargıya herkes, yani sadece Demaratus’lar değil, krallar bile inanır, güvenir ve uyarlar.
    Ara söz olarak belirtelim ki, yaklaşık 35 yüzyıl önce bu topraklarda hüküm süren Hitit Kralı II. Tuthaliya, çıkardığı buyrukla/yasayla yargıçlara yansız olmalarını, rüşvet ve armağan almamalarını, yargı kararlarına uymayanların ölüm cezasıyla cezalandırılacağını duyurmuştur.Kısaca her toplumda yargıya güven, tıpkı meşruluk gibi, “görünmeyen barış meleğidir”. Savcıların yurdu da, işte bu güven binasının bahçe katıdır.
    ======================================
    Dostlar,
    Sayn Prof. Dr. Sami Selçuk, bilgeleşmiş bir ceza hukukçusudur. Yargıtay Başkanlığı görevinden emekli olduktan sonra Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi görevini üstlenmiştir.
    Türkiye’nin ne yazık ki hala süren AKP’li zor yıllarında Hukuk Devletine sahip çıkan birbirinden değerli makaleler yazmıştır. Erdoğan’a açık mektup bile!
    (Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’tan Başbakan’a Açık Mektup)

    Ne acıdır ki bu ustaca anımsatmalar. öğütler, zarif değindirmeler (‘‘Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki” kalıbı ne büyük inceliktir!) ), bir işe yaramış görünmüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Saray’ında, Devletin kaymakamlarına mevzuatı bir yana atmalarını öğütleyebilmiştir!
Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile hukukun ve insan haklarının feci biçimde ve yıllarca katledilmesinden sonra, şimdi de FETÖ gerekçesiyle bir başka kumpas davalar serisi doğrudan iktidar eliyle yürütülmektedir.
OHAL’in katı ve acımasız hukuku da yetmemekte, Türkiye yasa devleti olmaktan bile uzaklaştırılmaktadır.
AKP’nin Adalet Bakanı kalkıp, ”OHAL altında anayasaya aykırı düzenleme yapılabileceğini’‘ söyleyecek ölçüde, Hukuk Fakültesi 1. sınıf öğrencisinin bile düşmeyeceği fahiş yanılgı ile adeta kendinden geçmektedir.

Sayısız kez yazıldı ve uyarıldı iktidardaki siyasal kadrolar.. Ne yazık ki hemen hemen hiç etkili olmamış gözüküyor.

Saptamamız o ki, Hukuku Devletin var ettiği ve gerek duyuyorsa onu da eğip bükebileceğidir! Oysa tam tersidir ve Hukuk Devleti var etmiştir, onun çocuğudur ve adı HUKUK DEVLETİ’dir!.

En hazin olanı ise, doğrudan kimi yargı profesyonellerinin (yargıç + savcı) bu hukuk cinayetlerine hatta Hukukun Hiçleştirilmesine araç olabilmeleri!

Bu olgu; derin bir uygarlık ayıbı, kritik bir hümaniter utanç sorunsalıdır.
Tüm boyutlarıyla konuşulmalı, irdelenmeli ve tez elden bir çözüm bulunmalıdır.
Ki onlar bir parça dik durup saygın meslek etiği ilkelerini savunabilselerdi,
21. yy’ın şafağında Türkiye bu küçültücü trajediyi deneyimlemeyebilirdi!

Sevgi ve saygı ile. 07 Haziran 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Anayasa Mahkemesi ve AİHS

Anayasa Mahkemesi ve AİHS

Y. Doç. Dr. Kerem ALTIPARMAK
Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fak.
(Ankara – BİA Haber Merkezi, 25 Temmuz 2016)

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

….. Anayasa Mahkemesi bu ölçütü yaklaşık 25 yıl önce kurmuştu. Mahkemeye göre
olağan KHK’lerle olağanüstü KHK’ler arasındaki fark ve sonuçları şöyleydi:

“Olağanüstü hallerde Anayasa’nın 121. maddesinin üçüncü fıkrasına göre çıkarılabilecek KHK’lerde konu sınırlaması yoktur. Ancak bu, olağanüstü KHK’lerin düzenleme alanının sınırsız olduğu anlamında değildir. Bu tür KHK’lerin düzenleme alanları, Anayasa’nın 121. maddesinin 3. ve 122. maddesinin ikinci fıkraları gereğince “olağanüstü halin veya sıkıyönetim halini gerekli kıldığı konular”la sınırlıdır.

  • Olağanüstü halin gerekli kılmadığı konuların
    olağanüstü hal KHK’leriyle düzenlenmesi olanaksızdır.

Olağanüstü halin gerekli kıldığı konular, olağanüstü halin neden ve amaç öğeleriyle sınırlıdır. İlân edilmiş olan olağanüstü halin nedeni, şiddet olaylarının yaygınlaşması ve
kamu düzeninin bozulması
dır.

Olağanüstü halin amacı, neden öğesiyle kaynaşmış bir durumdadır.
Başka bir anlatımla, olağanüstü halin varlığını gerektiren nedenler saptandığında,
amaç öğesi de gerçekleşmiş demektir
. Şu durumda

  • Olağanüstü hal KHK’lerinin “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda
    olağanüstü halin amacı ve nedenleriyle sınırlı çıkarılmaları gerekir.

Anayasa’nın 148. maddesinin biçim ve öz yönünden Anayasa’ya uygunluk denetimi dışında tuttuğu KHK’ler “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” çıkartılan KHK’lerdir.

Anayasa Mahkemesi’nin çıkartılan bir olağanüstü hal KHK’sinin bu niteliği taşıyıp taşımadığını belirlemesi ve eğer bu niteliği taşımıyorsa uygunluk denetimini yapması zorunludur.
(AYM, E. 1990/25, K. 1991/1, 10.1.1991)

Uzatmamak adına belirtelim ki, AİHS’e göre Sözleşme’nin 15. maddesine göre yapılan bildirim sonrasında AİHM’in karar verebilmesi de bu mantık üzerine kuruludur.

  • Olağanüstü hal, her şeyin yapılabildiği değil, olağanüstü halin yarattığı riskleri kaldırmak için ek önlemlerin alınabildiği bir dönemdir.

AİHM de bu dengeyi orantılılık ilkesiyle sağlar. Orantılılık ilkesi “şartların gerektirdiğinden daha fazla önlem alınmasını kati bir şekilde yasaklar”. (Aksoy/Türkiye, para. 68)
(http://bianet.org/bianet/hukuk/177136-bu-bir-olaganustu-hal-khk-si-degildir)
================================
Dostlar,

Sayın Dr. Keren Altıparmak Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fakültesinin yetenekli öğretim üyelerindendir. Kamu Hukuku / İdare Hukuku alanında doktorasını tamamlamış ve İnsan Hakları sorunlarında yoğunlaşarak uzmanlaşmıştır. İş yükünün son derece yoğun olması yüzünden, 40’lı yaşların ortasına gelmesine karşın Doçentlik çalışmalarını tamamlayamamıştır!

Türkiye’nin 140’a yaklaşan Hukuk Fakültelerinden, “hukuk devleti – anayasa” ayaklar altına alınırken nedense “tık” çıkmamaktadır!?

Bizim de mezunu olduğumuz “Mülkiye” de suskunlaştırılmıştır üzerindeki yoğun baskılarla
ne yazık ki.. Ancak biz naçizane, Mülkiyeli sorumluluğumuzu ve yetkimizi de kullanarak hukukun üstünlüğünü savunmayı sürdürüyoruz, sürdüreceğiz.. Yargıtay önceki başkanlarından Sayın Prof. Dr. Sami Selçuk da önceki günlerde web sitemizde yer verdiğimiz makalesinde benzer çağrıyı yapmıştı.. (‘Anayasal devlet’ten ‘anayasalı devlet’e)

Anayasa Mahkemesi (AYM), CHP tarafından önüne getirilen OHAL KHK’lerini Anayasa md. 148’i dayanak göstererek “yetkisizlik” nedeniyle geri çevirmiş ve anayasa yargısı üzerinden denetleme ve Anayasaya – Anayasal düzene sahip çıkma asli görevini yerine getirmekten kaçınmıştı. Bu karar ülkemizi ağır bir bunalıma sokmuştur. AYM 1990 ve 1991’de benzer durumda aldığı 2 kararı “emsal” olarak görüp içtihat istikrarını sürdürebilseydi rejim günümüzde bunca tıkanmayacak ve AKP – RTE de OHAL KHL’leri ile Anayasayı hiçe sayan düzenlemeler yapma pervasızlığını kendilerinde göremeyeceklerdi.

Öte yandan bu KHK’ler TBMM onayına da zamanında sunulmamaktadır. Böylelikle yasalaşan KHK içerikleri bu kez Anayasa yargısına taşınabilecektir (AY md. 150). AKP bunu yapmadığı gibi, ülke gündemini Anayasa değişikliği = Sultanlık dayatması ile tıkayarak saptırmaktadır.
*****
Sn. Rifat Serdaroğlu’nun sitemizde yer alan bir makalesinde aşağıdaki saptamaları izliyoruz :
(Rifat Serdaroglu : ANA VE YASA, 05.01.2017)

670 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 17 Ağustos 2016- 180 (YÜZ SEKSEN) gündür görüşülmedi!
672 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 01 Eylül 2016- 127 (YÜZ YİRMİ YEDİ) gündür görüşülmedi!
673 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 01 Eylül 2016- 127 (YÜZ YİRMİ YEDİ) gündür görüşülmedi!
675 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 31 Ekim 2016- 66 (ALTMIŞ ALTI) gündür görüşülmedi!
676 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi- 31 Ekim 2016- 66 (ALTMIŞ ALTI) gündür görüşülmedi!
677 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi- 22 Kasım 2016- 44 (KIRK DÖRT) gündür görüşülmedi!
678 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi- 22 Kasım 2016- 44 (KIRK DÖRT) gündür görüşülmedi!
*****
Bunca hukuksuzluk, öyle hiçbir şey olmamışçasına sürdürülebilecek bir durum değildir. Türkiye’nin bu yozlaşmaya “alışacağını – kabulleneceğini – boyun eğeceğini…” sanmak boşunadır. Her yanlış, AKP – RTE’nin hesabına yazılmakta ve kendi sonlarını yaklaştırmaktadır.

OHAL KHK’leri ve Anayasal yargı denetimi konusunu biz de birkaç makale ile işlemiştik :

OHAL_KARARNAMELERININ_ANAYASAL_YARGIYA_TASINMASI

OHAL Kararnameleri Nasıl İptal Edilebilir?

OHAL KARARNAMELERİ İLE FİİLİ SİVİL DARBE

AKP – RTE’yi sağduyuya çağırmayı sürdürüyoruz..
Bu Anayasa değişikliği ülkemize yıkım getirecektir..
Lütfen vazgeçiniz, bu dayatmayı geri alınız..

Sevgi ve saygı ile.
13 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com