9. Uluslararası İş Sağlığı Güvenliği Kongresi

Başbakan Yıldırım işçiyi suçladı:
İş kazaları insan hatasından…

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
9. Uluslararası İş Sağlığı Güvenliği Kongresi’ne katılan Başbakan Binali Yıldırım iş cinayetlerinde suçun büyük oranda işçi kaynaklı olduğunu savundu. (Cumhuriyet, 06.5.2018)

[Haber görseli]İstanbul’da düzenlenen 9. Uluslar arası İş Sağlığı Güvenliği Kongresi’ ne katılan Başbakan Binali Yıldırım bir yandan “İş sağlığı ve iş güvenliği çok önemli” derken, bir yandan da şöyle konuştu:

“Esasında iş hayatının tarihsel gelişi-mine baktığımızda iş kazalarının % 80-85 insan hatasından, insan unsu-rundan kaynaklandığını görürüz. Hayatının büyük bir bölümünü ağır sanayide, gemi inşa sektö-ründe geçirmiş biri olarak, yaşayarak tecrübe ettiğim iş kazası ve iş sağlığıyla ilgili önemli anı-larım var. Biz tersanede gemi yaparken çalışanlara baret giydirmek için alnımızın derisi çatlardı. ‘Bana bir şey olmaz’. Kardeşim sana bir şey olmaz deme canın bu kadar ucuz değil, çoluğun çocuğun var. Geleceğin var. Eldiven takmaz, baret giymez, güvertede çalışır kemer takmaz. Sürekli peşlerinden koşacaksın. Her an başında duracaksın.”

‘İPİN UCU KAÇIYOR’

“Bu kazalar olduktan sonra tepki olarak düzenlemeler yapıyoruz. İpin ucunu da kaçırıyoruz” diyen Başbakan Yıldırım, “Halbuki bunu kazalar sonrasında değil uzun tecrübelerin birikimi olarak yapmakta fayda var. Tepkiyle yapılan düzenlemeler bazen iş hayatında içinden çıkılmaz sorunlara da sebep oluyor. Hem iş emniyetini, iş sağlığı tedbirlerini alacağız; hem de küresel rekabette geride kalmayacağız. Prensip budur. Bunu başarmak için daha fazla eğitim, daha fazla tedbir, daha fazla farkındalık… Buna ihtiyacımız var. Kuralları koymak meseleyi çözmüyor. Önemli olan koyduğunuz kuralların uygulanabilir olması” şeklinde konuştu.
================================================
Dostlar,

Türkiye’de yalnızca bu yılın ilk 4 ayında 575 işçi yaşamını yitirdi.
AKP’nin Kasım 2002’den bu yana 15,5 yıllık tek başına iktidarında ise 21 022 emekçi iş cinayetlerine kurban verildi.
Başbakan B. Yıldırım gemi yapımında yıllarca çalıştığını belirtiyor. Bir mühendis olarak çok deneyimi olduğunu vurguluyor. İş cinayetlerinde faturayı emekçiye kesiyor sermaye ağzıyla.. Oysa eldeki bilimsel veriler, iş cinayetlerinin en az %98’inin önlenebilir olduğunu kanıtlıyor. Hem de en çok %5’lik bir maliyet artışı ile! Üstelik vergi mevzuatımız iş sağlığı – güvenliği giderlerinin işverence vergiden düşülmesi olanağı veriyor. Yerel – küresel rekabete engel yok! Başbakanın bu bilimsel gerçekleri bilmiyor bilmiyor olması düşünülebilir mi??
O halde neden emekçinin safında konumlanmıyor da sermaye ağzıyla konuluyor..
İşte bu anlayış değil midir ki 15,5 yılda en az 21 022 emekçiyi İŞÇİ CİNAYETLERİNDE kurban verdik.. Erdoğan zaten tümüyle bilim dışı konuşuyor; iş cinayetlerini “fıtrata – kadere” bağlayıp kenara çıkıyor.
Tek başına devr-i iktidarlarında AKP nam partinin, her yıl ortalama en az 1356 emekçiyi kurban verdik. Günde yaklaşık 4 emekçi, üretirken yaşamdan koparıldı.. Oysa, yineleyelim, en az % 98’i makul bir harcamayla önlenebilir nitelikte..
AKP iktidarı bu bilimsel önlemleri aldırabilse ve denetleyebilse idi, 21 022 x .98 = 20 980 emekçi cinayeti (en az!) önlenmiş olacaktı.


6331 sayılı İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Yasası 30.06.2012’de çıkarıldı ama bir türlü tüm hükümleriyle yürürlüğe konamadı. 3 kez ertelendi ve 1 Temmuz 2020’ye ötelendi tam yürürlük.

Son 21 ayda OHAL bahane edilerek emekçilerin hak grevleri ertelendi ve Erdoğan bunu itiraf etti! Vahşi özelleştirmeler ile emek örgütleri olan sendikalar avuç içinde kar gibi eritildi.
Uluslararası hukuktan kaynaklanan, başta ILO Sözleşmeleri olmak üzere sağlıklı – güvenli – onurlu istihdam ortamı yaratma yükümlülüğü yerine getirilmedi. Kayıt dışı bir yana, işçilerin yarısı, açlık sınırının da altında olan asgari ücret mahkum edildi..

Şimdi de Binali bey kalkmış, işçiye, “Ölüyorsan sen sorumlusun canım kardeşim..” demekte!? Vah ki vah… vah ki vah..
Hep söyleriz :

  • Sendika yoksa İşçi sağlığı – iş güvenliği de yoktur!

Tarih, emek karşıtı politikalarıyla AKP iktidarının sorumlularını yerli yerine koyacaktır. Erdoğan’ı, Binali beyi, ÇSGB Faruk Çelik ve Karadon grizu faciasının 30 kurbanı için “Güzel öldüler” diyebilen ÇSGB Prof. Ömer Dinçer’i…  emekçi dünyası bağışlamayacaktır..


Sevgi ve saygı ile. 07 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD     Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Ali Sirmen : “EVET” TERÖRÜ BİTİRMEZ

“EVET” TERÖRÜ BİTİRMEZ

ALİ SİRMEN

Cumhuriyet, 9.3.17
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Başbakan Binali Yıldırım 16 Nisan referandumunda “evet” çıkması halinde terörün biteceğini ileri sürüyor. Bakalım ne diyor Başbakan:
– Tünelin ucunda ışık göründü. Terör artık can çekişiyor. 16 Nisan’dan sonra,
söz veriyorum, bitecek.

Referandumda “evet” çıkmasıyla terörün bitmesi arasında bir bağlantı, mevcut iktidarın,
terör ile mücadelede azimli olmasına karşın, yasaların kendisine tanıdığı yetkilerin sınırlılığı dolayısıyla, elinin kolunun bağlı olması halinde kurulabilirdi ki, bugün böyle bir şey söz konusu değildir.
Herkesin, gerçek mahiyetinden, her geçen gün biraz daha fazla kuşkuya düştüğü,
15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ve KHK uygulamalarıyla,
siyasi iktidar, zaten kendisine sıkı sıkıya bağlı olan, yasama ve yargıyı atlayarak, her istediğinin üzerine yürümesini sağlayacak yetkileri bulmuştur.
***
İşbaşında olan ve OHAL ile KHK uygulamalarıyla, şimdiye dek görülmemiş yetkiler kullanan iktidarın terör, daha doğrusu terörü bahane eden gerekçelerle yaptığı tasfiyeler, 12 Eylül döneminin 20 (yazıyla yirmi) katına varmış olduğuna göre, kimse iktidarın gücünün azlığından şikâyet etmekte haklı olamaz. Durum böyle olunca, ister istemez 16 Nisan’da evet çıkması halinde terörün duracağı iddiaları 12 Eylül döneminde Kenan Evren’in yarattığı kuşku dolu soru işaretlerini getirmektedir akla.

  • Kenan Evren ve yardakçıları 12 Eylül günü iktidara el koydukları zaman,
    terör bıçakla kesilmişçesine birden bitmişti.

Bu durumu Kenan Bey’in, 12 Eylül ile daha önce sahip olmadığı yetkilerle donatılmış olmasına bağlamak da mümkün değildi. 12 Eylül’den önce de Kenan Bey sıkıyönetim yoluyla, ihtiyaç duyduğunu söylediği bütün yetkilere sahip olduğuna göre, neyin değiştiği sorusu kendiliğinden ortaya çıkmaktaydı. Sakın değişen tek şey istediği yetkilere zaten sahip olan Kenan Bey’in, darbeden sonra, darbeden önce göstermediği olayları sona erdirmek iradesini göstermesi olmasındı? Bu sorunun bugün gündeme gelmesinde de pek yadırganacak bir yön olmasa gerek.
***
Son zamanlarda terör ile mücadele kapsamı içinde ele alınan FETÖ ile mücadele konusunda, gittikçe daha genişleyen bir kesimde, örgütün kimi kumpaslarının gerçekleştirilmesinde
başrol oynayan kişilerin korundukları konusunda bir kanaat oluştuğu gözlemlenmektedir.

CHP milletvekili ve eski Cumhuriyet Savcısı İlhan Cihaner ile vekili İstanbul Barosu
eski Başkanı Av. Turgut Kazan 3 Mart günü Ankara’da düzenledikleri basın toplantısında
Van, Erzincan ve Erzurum kumpaslarının kimi failleriyle ilgili olarak bu olguyu dile getirmişlerdir.

  • Turgut Kazan, Fethullah Gülen Cemaati’nin Türkiye’yi ele geçirme girişiminin ilk adımı olan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi soruşturmasının cemaatin uydurduğu asılsız bir ihbar mektubu ile başladığını,
    bu olayın Enver Arpalı’nın intiharına yol açtığını, bu hususun FETÖ çatı iddianamesinde belirtildiğini, buna karşılık intihar olayında başrolü oynayan Savcı Ferhat Sarıkaya’nın davada tanık sıfatıyla yer aldığını belirtmiş, yine iddianamede Gülen Cemaati’nin yaptığı belirtilen Erzincan ve Erzurum kumpas davalarındaki kilit isimler Ahmet Demir, Abdülvehap Güllü’nün 23 Şubat günü tahliye edildiklerini, EFE kod adlı Bayram Bozkurt’un duruşma günü dışında, ara celse yapılarak dinlenmesinin akabinde (AS: ardından) tahliye edilmesinin de koruma uygulaması olduğu için durumu dilekçeyle HSYK’ye yansıttıklarını açıklamıştır.
    Kazan’ın basın toplantısından sonra şu soru akla gelmektedir:
    Acaba Türkiye’de terörle mücadele kisvesi altında kimileri korunuyor mu?
    Bu soruyu soranlar bir, üç, beş değil, birçok kişi ve kurumdur.
    Bütün bu gerçeklerin ışığında, Başbakan’ın 16 Nisan’dan sonra, terör bitecek iddiaları inandırıcı gelmediği gibi, kuşku içeren birçok soruyu da gündeme getiriyor.
    ================================
    Dostlar,

Demokrasinin ve onun olmazsa olmaz ilk koşulu olan HUKUK DEVLETİ‘nin özü
açıklık ve saydamlıktır.
Durum Türkiye’de taaaaaaaaaaaaaaaaaam da tersidir!
20 Temmuz 2016’dan bu yana 8 ay dolmak üzeredir ve Türkiye OHAL rejimi altında AKP tarafından deyim yerinde ise “inletilerek” demir pençe ile yönetilmektedir. Öncesinde de
AKP iktidarı 14 yıldır tek başına güçlü hükümet idi ve diledikleri yasaları TBMM’den çoooooooooook kolay ve çooook hızlı geçirebildiler.. Hiçbir biçimde engellen(e)mediler..
“Gerektiğinde” (!) muhalefeti tekme tokat döverek dayatmalarını biçimsel olarak yasalaştırdılar.
Dolayısıyla hiçbir özürleri olamaz teröre son verememiş olmak için…
14 yıl sonrasında 8 aydır OHAL ve “terör” (!?) hala bit(iril)meyecek de 17 Nisan sabahı halkoylamasından “evet” çıkarsa nasıl bitecek, nasıl bitirilecek?? Okuyup üfleyecek misiniz?
Adama sormazlar mı, “kasten mi bitirmiyorsunuz terörü??!”
Hatta daha ağırını sormazlar mı : “Terörü siz mi kullanıyorsunuz OHAL vb. emelleriniz için?”
Öyle ya, Haziran 2015 genel seçimini AKP yitirince ülke kan gölüne dö(dürül)müş, Kasım 2015’te zorla yineletilen seçimle AKP iktidarı bırakmamıştı.. Nedendi, nasıldı o kan gölü?
Şimdilerde Erdoğan dahil, Başbakan ve Bakanlar değişik tonlarda ama apaçık, benzer söylemi kullanıyor ve halkı kan – ölüm – sabotaj – patlama – terör.. ile öğrenilmiş çaresizliğe iterek teslim almaya, halkoylamasında “evet” tercihi kullanmaya zorluyor..
“Hayır” kampanyaları suç, terör, bölücülük, PKK, FETÖ ile eşdeğer gösteriliyor kasten..
OHAL altında eşit propaganda olanağı yok, Vali – Kaymakam… tüm bürokratlar sahnede..

Almanya’ya “Nazi” göndermeleri yapıyor Erdoğan ve AKP iktidarı.. Diplomasi ayak altında.
Türkiye’de yaşananların geri kalır yanı var mı??
Demokrasi, kendisini yoketmek isteyene de fırsat sunacak ölçüde akılsız, mazohist midir??
Bir Bakan çıkıyor “güçlü TBMM” diyor. Başbakan ve Erdoğan “yetkiyi tek adamda topluyoruz” diyor. En temel 2 yetkisi gensoru ve bütçe yapma olanağı bile kaldırılan TBMM mi güçlü??
Tek adamın fesih tehdidi altındaki TBMM mi güçlü?
Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile varlık nedeni YASAMA yetkisi budanan TBMM mi güçlü?
……
“2 başlılık yok olacak” diyorlar.. Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan yeminine uyarak Anayasal çizgide dursa ve ülkeyi Başbakan yönetse idi bu 2 başlılık çıkar mıydı? 2 başlılığı bilerek ve isteyerek yarattılar, anayasayı çiğneyerek fiili durumu dayattılar ve şimdi de Anayasayı
hukuk dışı olan fiili duruma uydurmaktan söz ediyorlar.. Talimatlar dışarıdan, biliniyor artık.
……
Bunca sefaleti sanırız dünya siyasal tarihinde hiçbir ülke ve halk yaşamadı.. Türkiye ilk ve tek!
Türk Ulusu kadim ve engin sağduyuludur.. Tüm bu iğrenç oyunların ayırdındadır, utanmaktadır.
16 Nisan 2017’de hayır! yanıtını tokat gibi indirerek kendisine oynanan oyuna son verecektir!

Sevgi ve saygı ile. 09 Mart 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Not : ADD Genel Başkan yardımcısı iken Van Yüzüncü Yıl Rektörü Sayın Yücel Aşkın‘a 19.10.2005’te yazdığımız resmi yazı için lütfen tıklayınız :
Van Rektörü Yücel Aşkın’a, 19.10.05)

SONER YALÇIN: İşte budur

İşte budur

Satır içi resim 1
SONER YALÇIN
SÖZCÜ, 12.01.2017
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
​“Bizim Mahalle”de Deniz Baykal rüzgarı esiyor!
Herkesin dilinde Meclis Genel Kurulu’nda anayasa değişikliği üzerine yaptığı konuşma var.
Öve öve bitiremiyorlar.
Konuşma o kadar etkili oldu ki; Milliyet’ten Serpil Çevikcan, Başbakan Binali Yıldırım‘a “Deniz Bey’in konuşmasını nasıl buldunuz?” diye sordu. Cevabı, “İyi bir hatiptir ama bu sefer orta seviyede buldum.” oldu.
Aynı fikirdeyim!
Geçmiş yıllarla kıyaslandığında Baykal’ın hitabeti öyle gümbür gümbür değildi!
O halde…
“Bizim Mahalle”, yaşamı boyunca yaptığı diğer tüm konuşmaların aksine sesini neredeyse
hiç yükseltmeyen/ bağırmayan Baykal’ın konuşmasından neden çok etkilendi?
Sanırım şundan:
IŞİD, PKK ve FETÖ terörü dört bir yanımızı kuşattı. Ülkemiz kan deryasına döndü.
Kanlı Ortadoğu coğrafyasına çekiliyoruz.
Şehit cenazelerini artık kurumuş gözyaşlarımızla takip ediyoruz.
Dolar-Euro almış başını gidiyor. İflaslar, icralar kapıda.
Toplumsal huzursuzluk had safhada. Herkes kendini köşeye sıkıştırılmış hissediyor.
Herkes mutsuz. Herkes karamsar.
Böylesine zorlu siyasal atmosferde insanlar kendini çaresiz hissediyor.
Güç birliği yapmamız… İş birliği yapmamız… Uzlaşmamız…
Ve ortak akılla sorunlarımızı giderme yollarını bulmamız gerekirken, kendini daha güçlü yapmak isteyen “biri” ısrarla buna karşı çıkıyor. “Hayır” diyor, “Anayasa değişikliği
mutlaka yapılacak!” Sanki sorunların kaynağı, Anayasa! Alakası yok.
“Biri” olmadık bir zamanda, gereksiz, anlamsız dayatmayla toplumu yine ayrıştırıyor;
insanları yine ikiye bölüyor; çatıştırıyor. Haklı olarak soruyor insanlar;
* “bunca derdin/sorunun arasında bu Anayasa dayatmasına ne gerek var?”
Üstelik… Bu dayatma siyasal belirsizliğe yol açıyor; ve o da ekonomiyi felç ediyor.
Türkiye’yi dünyaya “hasta adam” olarak gösteriyor.
İşte… Saray, ülkenin-halkın ruhundan bu kadar uzaklaşmışken, Baykal’ın sağduyuya, vicdanlara hitap eden sözleri herkese iyi geldi. Baykal belki de politik yaşamında ilk kez polemik yapmayan bir üslubu benimsedi: Suçlamadı. Küçümsemedi. Hakaret etmedi.
Halkın beklentisini dile getirdi.
– Bu köşede yaptığım gibi- CHP’nin bu herkesi “kucaklayıcı” tavrının çok etkili olduğunu/olacağını düşünüyorum. Baksanıza… Serinkanlı olmasıyla tanıdığımız Sağlık Bakanı Recep Akdağ sinir küpüne dönüştü.
Başbakan Yıldırım’ın güleceği “Binali” yerine “Cin Ali” sözü, AKP milletvekillerinin
CHP’li Mustafa Balbay’ı linç etmesine sebep olacaktı! Bu gerginliğin sebebi var.
Keza. TBMM önünde basın açıklaması yapmak isteyen bir avuç avukata, polisin bu soğuk havada tazyikli suyla müdahalesi de şunu gösteriyor: AKP Meclis Grubu, bu Anayasa değişikliğini içine sindirebilmiş değil! Sertliğinin öfkesinin sebebi bu.
Binali Yıldırım’ın mecliste muhalif kulisine gidip Kılıçdaroğlu ve CHP’lilerle sohbet etmesi, “heyecanlı” AKP milletvekillerine “sakin olun” mesajı vermektir! Tüm bunlar Baykal’ın içten samimi uyarılarının hedefini bulduğunu gösteriyor. AKP huzurlu değil.
MHP’nin zaten huzurlu olmadığını biliyorduk. Nasıl olsunlar:
AKP Hükümeti’nin; hemen şimdi terörle, dövizle ve hatta Kıbrıs için mücadele etmesi gerekirken, sırf “biri istedi” diye tüm gücünü bu dayatmaya harcaması samimi-dürüst
hangi politikacıyı huzursuz etmez?
Meclis’te ya da referandumda sağduyuya / vicdana seslenen politik tavır sergilenirse,
sandıktan “birinin” hiç beklemediği sonuç çıkabilir. İnsanların yüreklerine seslenerek Baykal bunun ilk adımını attı. Toplumsal uzlaşmanın, Saray’da değil sokakta olacağı ortaya çıktı.
Yani… “Bizim Mahalle”yi “Karşı Mahalle” ile birleştirme zamanı geldi.
Halk Partisi çok zaman kaybetti; halkıyla barışma zamanı geldi. Kırgınlıkları-kızgınlıkları bir tarafa bırakalım; sadece kimi MHP’liler değil, kimi AKP’liler de “padişahlık” isteyen Anayasa dayatmasına karşı!
Evet. Baykal’ın gösterdiği gibi usta işi siyasi manevralara ihtiyaç var.
Mevzubahis olan vatan’dır…
Halka bunu anlatmak sadece bir-iki partinin değil ülkesini düşünen herkesin sorumluluğu dahilindedir.
==========================================
Dostlar,
Çıkmadık canda ümit vardır..

Türkiye’miz “Saray”denip durulan öznenin inanılmaz inat ve hırsını aşmak için deyim yerinde ise çırpınıyor.. Alttan alınıyor olmuyor, üstten alınıyor olmuyor.. Saray sakini “Mutlak Sultanlık” dayatmasından vazgeç(e)miyor.. Yapıp – ettikleri ile kendini neredeyse dönüşümsüz biçimde bağladı. İktidardan edilme ve Yargılanma temel korkusu.. Yabana atılır gibi değil bu korku. Makamın büyüleyici çekiciliğini gölgede bırakacak boyutta..

Bu tablonun temel yol verici etmenlerinden başta geleni NARSİSİSTİK KİŞİLİK.. Az buz değil, tıbbi olarak son derece ciddi bir sorun ve handikap. Hem Türkiye için hem de Erdoğan için. Tedavisi son derece zor, olanaksız gibi.. Bir meslektaşımız (Dr. Mustafa Altıoklar) Tayyip bey için “Narsisistik kişilik bozukluğu” nitemini (sıfatını) kullanmış ve TCK 299’dan (TCK
md. 299/1 : “Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”)
Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması ile ceza almıştı AİHM’nin karşıt kararları nedeniyle TCK’nın bu hükmünün fiilen geçersizleşmesine karşın. Savcıya göre gerekçe ise “bozukluk” sözcüğü idi. Biz o zaman bu sitede, 40 yılı bulan hekimlik birikimimiz ve tıp öğretim üyeliği yetkimizle yazmış ve bu tablonun uluslararası adının DSM V’te tam olarak “Narcissistic personality disorder” olduğunu “disorder” sözcüğünün Türkçeye “bozukluk” olarak çevirisinin yerleştiğini.. açıklamıştık. Bkz. NARSİSTİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU ve ERDOĞAN ve Erdoğan’ın akıl sağlığı..)

Dava savcısının iddianamesinde savladığı gibi “bozukluk” sözcüğü günlük dildeki anlamında olmayıp; tıbbi – teknik bir terim olarak hakaret – aşağılama anlamı yoktur. “Personality disorder” kavramının Türkçemizde yerleşik çevirisi “kişilik bozukluğudur” ve bu tanı konan hiç kimse aşağılanıp hakaret edilmiş değildir. Hiç kimse bu bağlamda hakaret davası da açmış değildir. Dahası, “kişilik bozuklukları” Psikyatride geniş bir aile olup salt narsisistik tipten ibaret de değildir. İlginç biçimde mahkeme de savcının istemine katılarak mahkumiyete hükmetmiştir. Oysa davada örn. Türk Tabipleri Birliği’nden veya Türk Psikiyatri Derneği’nden bilirkişilik raporu / uzman görüşü alınsa idi böylesine yanlış ve hukuk literatürüne geçerek bizleri mahçup eden adaletsiz bir karar çıkmazdı..

Diyeceğimiz odur ki; Erdoğan’ın iknası ve kaygı korkularının aşılamasa bile hafifletilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda kendisine kendisinden başka anlamlı yardım edecek kimse yoktur. Kapsamlı bir pisikiyatrik – psikoterepötik (nesnel algı ve realistik – makul davranış odaklı)  destek işe yarayabilir.. “Desensitizasyon, realizasyon, yüzleşme..” gibi teknikler kullanılabilir. Ancak bu girişim aylar alabilir. Oysa Türkiye’nin çok sıkıştırıldığını, adeta kamçılandığını görüyoruz. TBMM sabahlara dek çalıştırılarak, kadın muhalefet vekilleri dahil tekme – tokat dövülerek, anlaşılmaz (gerçekte anlaşılır!) muazzam bir acelecilik dayatması sahnede!??
Bu dönemde başta aile büyükleri olmak üzere kıdemli danışmanların, Erdoğan’ın itibar ettiği “akillerin” nesnel olarak devreye girmesi zorunludur. Doruğa varan gerilim sürdürülemez.
Gün bu gündür, Erdoğan’ı çevreleyen ilk halkada bulunanların yaşamsal sorumluluğu var. Hekimlerinin de.. Özellikle hekimlerinin Erdoğan’a yardım etmesi bir vatan sorumluluğudur
etik ve profesyonel yükümlerden de önce..
Yoksa göz göre göre ülkemiz, kaçınılmaz olarak Erdoğan ile birlikte bir “yangına – yokoluşa” sürükleniyor, sürüklendi.. Hala yapılabilecek birşey var :
* Erdoğan TV’lere çıkıp ya da danışmanları eliyle yazılı açıklama ile, bir yığın uygun gerekçeyle ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ dayatmasını geri çekmelidir.. Hemen, bu gün, birkaç saat içinde..
Hatadan dönmek erdemdir. (Tecavüzcü affı tasarısında olduğu gibi; doğruydu o adım..)Bunun kendisi ve Türkiye için atılabilecek en doğru – yerinde – yararlı hatta kaçınılmaz ve 
acil tek adım ve stratejik karar olduğu konusunda ne yapıp edip ikna edilmelidir.

* AKP’li – MHP’li vekiller militanca bir müritlik – mücahitlik – fedailik yarışı ile gerçekte Erdoğan’a, partilerine ve Türkiye’ye ağır zarar veriyor! Bu gerçeği artık görmelidirler.


Neredesin eyyy sağduyu, neredesin eyyy teenni, neredesin eyy vicdan ve hukuk; neredesiniz?

Biraz daha gecikirseniz siz de bir işe yaramayacak ve defterden silineceksiniz..
Türkiye Cumhuriyeti, avuçlarımızdan kayıp gidecek bir yıldız gibi; karanlıklara, bilinmezliğe..

Sevgi ve saygı ile. 12 Ocak 2017, Ankara

 

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Yazının pdf örneği için lütfen tıklayınız :
SARAY’DA_TUTSAK_ERDOGAN’A_YARDIM_ETMELI

2017’nin “İLK KATLİAMI”nın DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ ve AKP’nin TÜKENİŞİ

2017’nin “İLK KATLİAMI” nın
DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ ve AKP’nin TÜKENİŞİ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com 

Başbakan Binali Yıldırım’dan Ortaköy’deki Reina’da gerçekleştirilen katliamın ardından
açıklama geldi. Yıldırım;

  • “Bu ve buna benzer olaylarla karşılaşılabilir.”  dedi.

Başvezir tribünde oturuyor galiba! Salt habercilik yapıyor hazin hazin.
OHAL altında inletilen, uçan kuşun izlendiği bir ortamda bunca acziyet nasıl açıklanabilir?

  • 2016 yılı içinde 20 Saldırı, 358 Ölüm, Sıfır İstifa, Aynı Açıklama..

Ulus bunu sorgulamalıdır. 

Siyasal iktidar, ülkedeki her şeyden sorumludur.

Adı üstünde “iktidar” dırlar ve muktedir olmak zorundadırlar. Ayrıca “Hükümet” tirler
ve hükmetmektedirler. Yapamıyorsanız bırakır gidersiniz, yapanlar gelir.
Demokrasilerde çare tükenmez ve hiç kimse yeri doldurulmaz – vazgeçilmez değildir.
İstifa” denen bir onur ve siyaset terbiyesi kurumu vardır, anımsatıyoruz bir kez daha!

  • Artık “milletimizin başı sağolsun, ülkemizi karıştırmak isteyen odaklar…”
    gibisinden beylik söylemlere karnımız tok.

Neredeyse sıfır terörle 2002 sonunda iktidar oldunuz ve 14+ yıldır tek başına iktidarsınız.
Devletin tüm kadroları ve olanakları elinizde.. Artık şu tehlikeli söylem gündemde :

  • AKP – Erdoğan gerçekten istese ülkede neredeyse tek cinayet işlenemez! 

2015 Haziran genel seçimi sonucunu “beğenmediniz” (!?), türlü ve örneği görülmemiş
siyaset oyunlarıyla ülkeyi birkaç ay sonra Kasım 2015’te bir kez daha genel seçime sürüklediniz.
Bu arada “nedense” terör – şiddet – cinayetler… hızla doruk yaptı (!?) ve halka

  • “Verin 400 milletvekilini terör bitsin..”

Açıkça şantaj yapılarak halk teslim alınmak istendi. Millet gene de direnerek 317’de bıraktı AKP’yi (258 idi Haziran 2015’te), 400 vekil vermedi!

Şimdilerde CUMHURBAŞKANLIĞI = SULTANLIK dayatması var ve TBMM komisyonunda
muhalefet her tür baskı ile sindirilerek Anayasa değişikliği zorla geçirildi. Sıra TBMM
genel kurulunda uçan tekmelerle muhalefeti sindirmek ve her ne pahasına olursa olsun

  • CUMHURBAŞKANLIĞI = SULTANLIK = TAYYİBİSTAN maddelerini geçirmede!

Ve bu sürece eşlik eden, koşut (paralel) giden terör tırmanışı var nedense!?!?
Bir kez daha, kitleler acımasız biçimde algı yönlendirmesi ile olası halkoylamasına hazırlanıyor korkarız..

Türkiye’nin arka arkaya gelen bu pervasız saldırıları önlemede bu denli çaresiz – aciz –
eli kolu bağlı… olabileceğini kabul etmek için akla uygun hangi gerekçe olabilir??

Siyasal iktidar, tüm uyarılara karşın, kör inatla bildiğini okumayı sürdürüyor. 

Ne yazık ki bedeli masum insanlar canlarıyla ödüyor. Ancak gidilen yol çıkmazdır ve
yapılan her yeni hata AKP iktidarını içinden asla çıkılamaz bir sarmala dolamaktadır.

  • Suriye – Irak’ta derhal barış sağlanmalı ve 3 milyonu aşkın sığınmacı ülkelerine yollanmalıdır.
  • AKP – RTE derhal bu CUMHURBAŞKANLIĞI = SULTANLIK dayatmasını geri çekmelidir.
  • Basına – düşünce ve ifade özgürlüğüne dönük faşist baskı bitmelidir.
    Gazeteci Ahmet ŞIK’ın FETÖ’den tutuklanması traji-komiktir.
    Bu yazar FETÖ kumpası ile geçtiğimiz yıllarda 1 yıl hapse atıldı.
    Şimdilerde ise FETÖ – AKP ilişkilerini su yüzüne çıkarma çabası iktidar açısından
    kritik bir aşamaya vardı ki, gene FETÖ’den kodese tıkıldı!? Buna da “gazetecilikten değil
    hapse atılması
    ” diyeceksiniz öyle mi?? Birazcık “haddini aşan” hapse öyle mi??
  • Erdoğan zaten emri verdi çoktan : “Herkes haddini bilecek!” Daha şimdiden..
    Bir de Anaysa değişikliği yapılır ve TAYYİP SULTAN olursa seyreyleyin ülkenin perişanlığını..
  • İktidar o denli çok ve ağır suça bulaştı ve bulaştırıldı ki, Güliver’in çaresiz konumunda.
  • Boş kağıda 315 vekilin blok imzası,
    hesap sorulması korkusuna savunma refleksi değil de nedir??
  • İnsanlar bir basın açıklaması yaptığında bile TCK 220’ye göre,
    “Terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” suçlamasıyla tutuklanıyor..
  • Sizi eleştiren ve çıplak gerçekleri yazan – söyleyen herkesi hapse mi atacaksınız,
    nereye dek??

Derhal ÖZGÜRLÜK – CAN VE MAL GÜVENLİĞİ – DEMOKRASİ istiyoruz; der-hal!!

Sevgi, saygı ve endişe ile ama her şeye karşın UMUTLA..

01 Ocak 2017, Ankara
(Manşete kondu)

İktidarın bazı dış politika hatalarını kabul etmesinin düşündürdükleri

İktidarın bazı dış politika hatalarını kabul etmesinin düşündürdükleri

 Portresi_ATA_ile

 

Onur Öymen

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

   Son günlerde, Cumhurbaşkanının, Başbakanın ve Hükümet sözcüsünün bazı demeçleri evvelce yapılan hatalardan geri dönülebileceğinin işaretlerini veriyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, FETÖ‘nün gerçek yüzünü çok önceden ortaya dökememiş olmanın üzüntüsünü yaşadığını belirterek, Allah’tan ve milletten af diledi.
Erdoğan, Devlet Başkanı Putin’e bir mektup göndererek düşürülen Rus uçağı nedeniyle öldürülen pilotun ailesine üzüntüğlerini bildirdi ve “kusura bakmasınlar” dedi.
Başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş, Türkiye’nin bugün başına gelen ‘birçok şeyin’ ‘Suriye politikasının bir sonucu’ olduğunu belirterek “… biz de geçerli bir politika ortaya koyamadık..” diyerek özeleştiride bulundu.
Başbakan Binali Yıldırım ilk kez Suriye’de geçiş sürecinde Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat’la görüşülebileceğini söyledi. Yıldırım, istesek de istemesek de şu anda aktörlerden biri Esed’dir” diye konuştu.
Bu ifadeler, iktidarın geçmiştge yapılan kimi hataları kabul etme ve bunları düzletme noktasına geldiğini göstreriyor. Bu olumlu bir işarettir. Ama yeterli değildir. AKP’nin işibaşına geldiği tarihten sonra izlenen dış politikada ne gibi hatalar yapıldığının ve bu hataların Türkiye’ye nelere mal olduğunun da açık yüreklilikle ve cesaretle irdelenmesi gerekiyor. Akla gelen bazı örnekler şunlar:
AB ile üyelik sürecinin başlangıç aşamasında Kıbrıs sorunu ile AB üyeliğimiz arasında bir bağ kurulmasını kabul etmek hataydı. Bu doğrultuda 2005 yılının Temmuz ayında gerekli rezervleri koymadan imzalanan anlaşmayla ciddi sıkıntıya yol açabilecek ve kabul edemeyeceğimiz taahhütler altına girdik. Böylece AB Konseyi’nin 8 müzakere başlığına ambargo konulmasının yolu açılmış oldu. Yapılan bu hata nedeniyle 11 yıldır o anlaşmayı Mecliste onaylayamıyoruz.
Kıbrıs’ta yıllardan beri izlediğimiz politikalardan uzaklaşarak Kofi Annan Planına destek vermemiz bence hata oldu. Rumların planı reddetmesiyle sağladığımız büyük avantajı da yeterince değerlendiremedik.
Kuzey Irak’ta askerlerimizin  başına çuval geçirilmesine tepkisiz kalmamız yanlıştı.
  Ermenistan’la, yabancıların telkiniyle imzalanan protokoller hataydı. O protokollerde esas olarak Ermenistan istemleri yer alıyor ama Türkiye’nin beklentilerine yer verilmiyordu. Türkiye’de muhalefetin ve kamuoyunun, Azerbaycan’da da bizzat Devlet Başkanı Aliyev’in haklı tepkileri nedeniyle bu protokoller yıllardan beri Meclis’te onaylanamıyor.
Oslo görüşmeleri, Habur açılımı, İmralı’yla görüşmeler yanlıştı. Bu politikalar terörü sonlandırıcı çözümler getirmedi, büsbütün azdırdı.
Bağdat Hükümetine ve Barzani’ye yönelik olarak PKK’nın Irak topraklarını terketmesini sağlayacak baskılı politikalar izleyemememiz yanlıştı. Kuzey Irak’a sonuç alıcı bir kara harekatı yapamamamız ve 1988 yılındaki harekatı kısa kesip geri dönmemiz bence hataydı.
Ege’de kıyılarımıza yakın bölgede, hiçbir antlaşmayla Yunanistan’a verilmemiş adacıklara Yunanistan’ın fiili durum yaratarak el koymasına seyirci kalmamız hataydı.
Müslüman Kardeşlere açıkça sahip çıkmamız yanlıştı. Mısır’daki yeni yönetime Türkiye kadar karşı çıkan başka ülke olmadı. İlişkilerimiz, onarımı zor olacak ölçüde bozuldu.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün…
 Şimdi Suriye ve Rusya örneklerinde gördüğümüz gibi bütün bu vb. konulardaki hataların gözden geçirip doğru politikalara dönülmesi Türkiye’ye çok şey kazandırabilir. Ancak bence yapılacak ilk iş, bizi yurt içinde ve yurt dışında  bu hatalara kimlerin hangi beklentilerle sürüklediklerini saptayıp bir daha benzeri durumlara düşmekten kaçınacak önlemler almak olmalıdır. Bence İktidar partisinin evvelce bütün bu konularda muhalefetin Mecliste yaptığı eleştiri ve uyarıları bir kere daha okuyup değerlendirmesi yararlı olur.
Aynı şekilde, bugünkü politikalarımızı oluştururken de ileride pişman olacağımız adımlar atmaktan sakınmalıyız. Eğer ders alınsaydı tarih hiç tekerrür eder miydi sözünü unutmamalıyız.

   Saygılar, sevgiler. 21.08.2016

=============================================

Dostlar,

Çok deneyimli ve yetkin diplomat Sayın Dr. Onur Öymen‘in dış politika tarihimize not düşercesine ve son derece zarif bir dille, iletişim becerilerini sergileyerek hiç “sen dili” kulanmaksızın, kaleme aldığı bu değerli makaleyi eminiz pek çok Dışişleri yetkilisi okuyacaklardır. Okumakla kalmayıp, siyasal iktidarı etkileyecek biçimde kullanmaları ve sonuç alınması sağlanmalıdır.

RT Erdoğan’ın, Başbakanlık yıllarında, Türk Dışişleri Bakanlığının çok değerli uzman diplomat insangcücü birikimini küçümseyerek “monşerler” diye aşağılaması ve dışlamasını unutamıyor ve bağışlayamıyoruz. Erdoğan’ın bu stratejik hatası ükemize çok pahalıya malolmuştur, geleceğe de yansıması kaçınılmazdır.  Görülen o ki; Erdoğan’ın Türkiye’yi yönetegeldiği 14 yıl ciddi ve ağır yanlışlarla dolu.. Bu ağır fatura ve sorumluluk salt Rabbinden ve Milletten af dileyerek asla geçiştirilemez.

  • AKP – RTE, bu çok ağır ve doğrudan hatalarının siyasal ve hukusal faturasını da mutlaka ödemelidir, Türkiye Cumhuriyeti hukuksal hesabını sormalı ve bedeli ödetilmelidir.

Sevgi ve saygı ile.
21 Ağustos 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com