AKP İstanbul’u neden bırakmıyor?

AKP İstanbul’u neden bırakmıyor?

Ahmet GÜRSOY
YENİÇAĞ, 15 Mayıs 2019

Herkes bal gibi biliyor ki, İstanbul seçimlerini İmamoğlu kesinlikle kazanmıştı. YSK’da biliyor. AKP’de.

Peki, AKP İstanbul’u neden vermek istemiyor?

Birincisi İstanbul Ortadoğu’nun Avrupa’ya açılan en önemli kapısı.

İkincisi, dünyanın önde gelen finans merkezlerinden biri.

Üçüncüsü, hem para trafiğinin, hem uluslararası güç trafiğinin odak noktası.

Eski İçişleri bakanı Tantan: İstanbul’u kayıp eden Türkiye’yi yönetemez” diyor.

Şimdi bu maddeleri yan yana koyun ve hepsini birden kayıp ettiğinizi düşünün.

Öncelikle İstanbul’u kayıp ettiğiniz gün iktidarınızın da sona ermekte olduğunu aklınızda tutmak zorunda kalacaksınız. İktidar siz olsanız bile, aklınızın bir yerinde daima bu kaybın yarattığı etki duracaktır.

Tüm finans kaynakları elinizin altından kayıp gidecek. Gerçi işletmeler, kimi üretim merkezleri hükümette olduğunuz için sizden tümüyle kopmayacak ama belediyenin kontrol ettiği tüm kaynakları yitireceksiniz.

Bu durumda siz olsanız, her ne pahasına olursa olsun, İstanbul’u gözden çıkarabilir misiniz?
Çıkaramazsınız. İşte temel mesele budur. Bunca gürültünün esas nedeni de budur.

AKP, Ilımlı İslam devletine giden yolda, Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın tespitiyle;

  • Önce FETÖ, sonra PKK ve nihayet son aşamada MHP ile işbirliği yaparak parlamenter demokratik rejimi tasfiye ederek, otoriter başkanlık sistemi kurdu. AKP’yi yarı hegemonik parti haline getirdi..”

Ancak sürece giden yolda taşları hatalı döşedi. Adalet sistemini tersyüz etti.
Ekonomi sistemini dışa bağımlı, üretmeden tüketme üzerine kurdu.
Siyasal sistemi tek kişiye bağladı ve otoriterleştirdi.
Böylece Türkiye krize girdi.
Türkiye’nin krize girmesi demek, AKP’nin yeni kurduğu sistemin çökmesi demektir. Kurulmadan çöken bu sistem, ekonominin ve hukuk sisteminin gittikçe kötüleştiği sürece doğru sürükleniyor.

Ekonomi kötüleşiyor, çünkü piyasalar tıkandı.
Dolar yükseldi, faiz oranları Türkiye’nin hiçbir dönemde ulaşmadığı noktalara vardı.

Hukuk sistemi, her olayda, halk üzerinde olumuz iz bırakıyor. Son birkaç olaya bakın. Yeni siyasal rejimin, adalet dağıtamadığını doğrular nitelikte.

Türkiye’nin Ana muhalefet partisi genel başkanı Kılıçdaroğlu’na yumruk atılıyor, saldıranlar dışarda.

Gazeteci arkadaşımız Yavuz selim Demirağ’a saldıranlar gene dışarda.

301 madencinin öldüğü iş kazaları ve sorumluları gibi vicdanları sızlatan olaylarda ise tam bir hayal kırıklığı gözleniyor.

Kısacası dövülen dövüldüğü ile kalıyor. Suçlu yaptığı ile övünüyor. Kim ne suç işlerse yaptığı yanına kâr kalıyor.

Böyle bir yönetim sisteminde; suçun cezasız, adaletin işlevsiz, kamu düzeninin güvensiz olduğuna yönelik inançları pekiştiriyor.

Gelinen noktada İstanbul seçimlerinin yenilenmesini demokrasinin gereği gibi sunabilirler, ancak herkes biliyor ki Türkiye’de iyi şeyler olmuyor. Olmadığı içindir ki bir çocuğun ağzından çıkan, her şey güzel olacak Ekrem abidileği, seçimin başat sloganı haline geliyor.

İşte bu nedenle İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi, rejimin güvencesi ya da sonu olacaktır. Kısacası, bundan sonra her şey iyi ya da kötü olacak.

Yeni yılda ekonomik kriz

Yeni yılda ekonomik kriz

Ümit ÖZDAĞ
Yeniçağ, 07.01.2019

Türkiye 1923’ten buyana en ağır krizi yaşıyor.

Yaşanan kriz dörtlü kriz diye adlandırılabilir. Tek adama dayalı AKP rejimine geçişin neden olduğu devlet krizi. Erdoğan’ın ayrıştırma ve düşmanlaştırma politikalarının sonucunda ortaya çıkan millî birlik krizi. 3.8 kayıtlı, 1.5 kayıtsız, 5.3 milyon Suriyeli sığınmacının neden olduğu Suriyeliler krizi. Ve ekonomik kriz. 2019 yılının hemen başında, 24 Haziran 2018 seçimleri sonrasında oluşan AKP rejiminin ekonomi politikalarının iflası ettiği görünüyor.

Bu iflasın temelinde 2002’den beri sürdürülmekte olan BETON-İSRAF ve SOYGUN üçgeni var. Türk ekonomisi bu Bermuda Şeytan Üçgeni’nin içinde en ağır krizini yaşıyor. Krizin geldiği çok açıktı. Önlemlerin 2018 başında hızla alınması gerekiyordu ancak Erdoğan, İYİ Parti’nin yükselişini gördüğü için krizi seçimlerin sonrasında yaşanması amacı ile seçimleri erkene aldı. Ve seçim sonrasında AKP rejiminin kurulması ile kriz daha da ağırlaşarak başladı.

2018 içinde 20 Temmuz – 1 Kasım arası salt 100 günde;

1- TL, faiz yolu ile %100 değer kaybetti. Piyasa faizi %10’lardan %20’lere çıktı. Ticari krediler de %15’lerden % 45’e çıktı,

2- TL, döviz karşısında değer kaybetti. Dolar kuru 3,60’dan, 7,20’ye çıkıp yıl sonunda 5,40’a geriledi. TL değer kaybı, %45’e ulaştı.

3- TL’nin satın alma gücü düştü. Resmî rakamlara göre enflasyon tüketici de %8’lerden %24’e ve üretici enflasyonu ise %45’lere ulaştı.

Oysa, yaşanan gerçek enflasyon %100’ün üzerinde. Kimse halkı kandırmaya kalkmasın, elektrik, su, doğal gaz, tüm gıda ve tarım ürünlerinde fiyat artışını yaşayarak gördük. 2019 başında yaşanan %10’luk indirim ise fiyatı %100 artmış bir malın fiyatının %10 düşmesidir.

Yukarıda saydığım TL’nin değerini belirleyen üç değişken arasındaki ekonomik denge bozuldu. Artık Türkiye’de “sıkı para politikası” yok. Damat beyin “Kafana göre takıl” ekonomi politikası var.

Gayrimenkul balonu patladı

Yurt içindeki ekonomi göstergeleri arasında dengenin bozulması ise aşağıdaki etkileri ve sonuçları yarattı.

1- 457 milyar $ kamu ve özel sektör borcu ile aşırı borçlu bir ekonomimiz var. Özel sektörde gayrimenkul balonu patladı. İnşaat sektörü firmaları banka kredilerini ödeyemez hale geldiler. İflas ve peşinden konkordato ilanları furyası başladı.

  • Cumhuriyet tarihinin en büyük reel sektör krizinin tam ortasındayız.

2- Banka batık kredilerinde aşırı artış, bankacılığı vurdu. 2,5 trilyon TL toplam kredilerin içinde karşılığının kötü kredi riski 300 milyar TL düzeyinde. Cumhuriyet tarihinin en büyük finans krizi ile karşı karşıyayız. İki önemli ekonomik faaliyet alanında birden kriz çıkarmayı başarmış durumdasınız.

3- Türk özel sektörünün döviz borcu 220 milyar $. Döviz açık pozisyonu yani kasadaki döviz miktarı da -210 milyar $. Kısaca firmaların döviz borcunu ödeyecek dövizi yok ve kur riskine açık olarak ayakta durmaya çalışan bir özel sektör varlığını işaret ediyor.

  • Erdoğan seçimlerden önce Türkiye’nin 2023’te ilk 10 ekonomi içine gireceğini iddia ediyordu Erdoğan’ın bu vaadinden 6 ay sonra Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik çöküşünü yaşadık.

24 Haziran 2018 seçimlerden hemen sonra oluşturulan ve tek kişiden oluşan ekonomi yönetimi ki, o da damat bey, ekonomi, maliye ve hazine yönetimi ve varlık yönetimi şirketinin başına getirildi. Damat beyin okuduğu ekonomik tedbirler paketinin neler olduğunu tarih şırası ile hatırlayalım.

1- İlk 100 gün acil eylem planı, 20 Temmuz 2018,

2- Orta Vadeli Ekonomi planı (3 yıllık plan) yeni adıyla yeni ekonomi planı (YEP) 21 Eylül 2018,

3- 2019 Bütçe Kanunu ve hedefleri ile TCMB’nin açıkladığı, 2019 para politikası hedefleri açıklandı.

Tüm bunlar 20 Aralık 2018’de tamamlandı ve 24 Aralık 2018’de ikinci 100 günlük acil eylem planı birden devreye alındı. Hem de nereden harcanacağı belli olmayan 24 milyar TL kaynak ile acilen duyuruldu.

Başarılı gibi gösterilmeye çalışılan birinci 100 günlük acil eylem planı fiyasko ile sonuçlandı. İlk 100 günde ülkenin parası resmen pul oldu. Faiz, enflasyon ve kurlar patladı. Cumhuriyet tarihinde ilk defa bu boyutta bir kriz yaşanıyor. Hem finans kesimi hem reel kesim zor durumda.

Dünyanın en riskli 2. ülkesiyiz

Öte yandan Türkiye’nin kredi notu yurt dışı kredi derecelendirme kuruluşlarında en az bir kademe düşerek hâlâ yatırım yapılabilecek ülke fakat en yüksek riskli sınıfına düştü.

Bu kademenin bir altı, yatırım yapılamaz alan. İkinci ölçüt olan CDS de denilen kredi temerrüt oranı yani yurt dışından borç bulma, yatırımcı bulma imkânımızı belirleyen ve hatta paranın maliyetini belirleyen oran, Ağustos-Eylül 2018’de 160 puandan(2018 yılbaşı) 540 puana çıktı. CDS 540 demek, Türkiye’nin Ağustos 2018’de borç verenler ve yatırımcılar açısından dünyanın en riskli 2. ülkesi  olması demekti.

AKP rejiminin yaptığı programların tutarsızlığı da ayyuka çıktı. Yeni ekonomi planı ile 2019 bütçe hedefleri neden farklı? Eylül 2018 ile Aralık 2018 arasında ne oldu da en basitinden bütçe açığı hedefi bile değiştirildi? Kısacası YEP şimdiden hedef saptırdı.

Diğer taraftan Merkez Bankası tarihinde ilk defa enflasyon hedefinde iktidar ile mutabakata vardığını açıkladı. Fakat 2019 tahmini enflasyonu %5 olacakmış ve tahmini 8 defa revize edecekmiş.

Tüm dünya, tüm araştırmacılar, tüm yerli yabancı ekonomistler 2019’da Türkiye’de ekonomik büyümenin negatif olacağını yani ekonominin küçülteceğini tahmin ediyor.

2018’de + %3,2 büyümüş olacağı tahmin edilen Türkiye için 2019 tahminleri -%0,5 ile -%1,5 arasında değişiyor. Bütün dünya AKP rejimini uyarıyor. Onlar da aslında ne olacağını görüyor, biliyor ama AKP’nin tercihi yerel seçimlere kadar halkı uyutmak olduğu için hâlâ inatla bu zor durum ile gerçek mücadele yapılmıyor.

Şimdi AKP rejimine soralım “31 Mart 2019 yerel seçimleri yapıldı, bitti” sıra ekonomiye geldi. Aşağıdaki soruları cevaplama günü geldiğinde nasıl cevap vereceksiniz? Suçu yine dış güçlere mi atacaksınız?

1- Finans kesimini mi kurtaracaksınız? Reel sektörü mü? Karar verin.

2- Bunu hangi kaynakla yapacaksınız? Yoksa Katar’dan mı gelecek para hayali mi var yine.

3- Para bulmanız gerekiyor. IMF’ye mi gideceksiniz?

4- Türk Telekom gibi özelleştirme batakları ne olacak?

5- Yap-İşlet-Devret diğer adı ile Yap-İşlet-Soy modeli ile 224 projedeki batağa giden işler ve dövize bağlı fahiş ödemeler ne olacak?

6- Türk ekonomisi bu kadar zordayken vergi tahsilatının da zorlaşacağını ekonomi fakültesi 1. sınıf öğrencisi çözdü de siz ne zaman anlarsınız?

7- Suriyeli sığınmacılara harcadığınız 40 milyar doların bu krizi tetikleyen en büyük unsur olduğunu görmemek nasıl bir körlüktür. 2013’ten bu yana harcanan 40 milyar dolar olmasaydı, 2015 ve sonraki yıllarda bütçe açığı olmayacaktı, farkında mısınız?

Bu para harcanmasaydı 2015, 2016 ve sonrasında Türkiye yıllık bütçe açığı vermeyecekti. Hâlâ Suriyeliler konusunda adım atmamak, Türkiye’nin geleceğini yok ediyor. Doğmamış çocuklarımızın haklarını ülkenin geleceğini yok ediyorsunuz.

8- Piyasaya dağıtılan yardımlar, bol keseden dağıtılan ve geri dönmeyen KOBİ kredileri, yandaş şirketlere yapılan vergi operasyonları ve ihale kıyakları bitmedikçe, israfa, Saray inşaatına, uçak ve araba saltanatına son verilmedikçe ekonomi de iyileşme olamayacağını bir an önce görmeniz lazım.

İnsanlarımızla alay ediliyor

Türkiye’de gelir dağılımı düzelmeden, enflasyon düşmeden, işsizlik gerçekten azalmadan, durgunluk veya stagflasyon bitmeden AKP rejimi adına; yazlık Saray, kışlık Saray, Ahlat Saray’ı, Saray gibi uçaklar ile adeta ekonomik krizin altında ezilen insanlarımız ile alay ediliyor.

AKP rejimi, israfa son vermedikçe, yandaş inşaat şirketlerinin yaptıkları ekonomik yolsuzlukların önünü açmaya devam ettikçe hiçbir  ekonomik önlem Türkiye’yi ekonomik krizden çıkaramaz.

Türk sanayisi, montaj sanayisi olmaktan çıkıp tekrar ülkemizde gerçek sanayi üretimi başlamadan kriz kesinlikle aşılamaz.

Türk köylüsü, tarım ve hayvancılık için üretime teşvik edilmedikçe kriz kesinlikle aşılamaz.

Türk işçisinin işi elinden, Suriyeli sığınmacı tarafından alınmadan kesinlikle krizden çıkılamaz.

Türk esnaf vergi yükü altında ezilirken Suriyeli esnaf vergisiz ve kaçak mal satarak kâr etmeye devam ederken kesinlikle krizden çıkılmaz.

Özetle AKP rejiminin ekonomi zihniyeti ile ekonomik kriz kesinlikle kriz aşılmaz.
=======================================================
Dostlar,

Yazı 7 Ocak 2019 tarihli..
Özellikle arşivimizden çıkarıp yayınladık.
Aradan geçen 100 gün Prof. Özdağ’ı doğrularken Erdoğan – Damat – AKP 3’lüsünü acımasızca yalanlıyor.. Olan ise Türkiye’ye oluyor.. Yazık ki ne çok yazık..

AKP = Erdoğan’ın bir an önce ağır ve çok boyutlu bunalımla (krizle) yüzleşmesi gerek.
Maliyet korkunç büyürken eldeki sınırlı olanaklar da hızla tükeniyor..

Sevgi ve saygı ile. 15 Nisan 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı – AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Suriye’nin kuzeyinde işler gittikçe daha kötüye gidiyor

Suriye’nin kuzeyinde işler gittikçe daha kötüye gidiyor

portresi

 

Prof. Dr. Ümit Özdağ
YENİÇAĞ, 04.10.2015

Türkiye içinde PKK’nın terör eylemleri, bir ayaklanmayı tetikleme amaçlı devam ederken, Suriye Rusya’nın ani ve sert müdahalesi ile büyük ve büyük güçlerin savaş alanı dönüştü. Erdoğan ve Davutoğlu, AKP’nin Suriye politikasını devam ettirmek için vazgeçilmez olan Halep ile Türkiye’nin bağlantısını bir yandan İŞİD diğer yandan PKK/PYD’nin keseceğini görünce ABD ile görüşerek, güvenli bölge diye nitelendirilen Cerablus-Azez arasındaki bölgeden Suriye’ye müdahale kararı aldılar. TSK’ya bu konuda hazırlık yapma emri verildi. Muhtemelen 1 Kasım seçimleri yaklaşırken yapılacak bir müdahale ile seçimleri kazanmanın alt yapısı da oluşturulmak isteniyordu.

ABD de Rusya’yı Ukrayna-Kırım savaşı ve ilhakından sonra başlayan Doğu Avrupa’da kuşatma politikasını İncirlik üzerinden sürdürme kararı aldı. Ancak tam bu sırada Rus ordusu Suriye’ye bir anlamda çıkarma yaptı. Bir anda Rus hava kuvvetleri, Rus hava savunma sistemleri (bunların IŞİD’e karşı değil, ABD, Türkiye ve İsrail’e karşı olduğu çok açık.) ve özel kuvvetleri Suriye’de ortaya çıktı. Rus hamlesi, hem Erdoğan’ın Suriye’ye askeri müdahale projesini durdurdu hem ABD’nin Rusya’yı İncirlik’ten de kuşatma planını dışarıdan kuşatarak etkisizleştirdi. Rusya’nın bu sert ve savaşı göze alan hamlesi, Suriye konusunda kararsız ABD’nin biraz daha Moskova’nın çizgisine yaklaşmasına yol açtı. Erdoğan ise Moskova seyahati sırasında anlaşılan o kadar ağır bir baskı altında kaldı ki, Türkiye’ye döndüğü zaman yaptığı ilk açıklamada“Esad ile geçiş dönemini kabul ettiğini” açıkladı. Erdoğan’ın bu ifadesini düzeltmesi ve “öyle demek istememiştim” demesi 2-3 gün aldı. Şimdi Erdoğan’ın “Rusya’nın Suriye ile sınırı yok, neden Suriye’de bulunuyor?” demesinin hiçbir anlamı yok. ABD’nin, İngiltere’nin, Fransa’nın özetle Ortadoğu’da gördüğümüz güçlerin Suriye ile sınırı var mı? Ancak bugün Suriye meselesinin Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden bir başka boyutunu ele alacağız.

ABD Başkanı Obama, 2 Ekim 2015’te başarısız olan “eğit-donat programını” “bundan sonra Kürtler ile devam ettirmeliyiz” dedi. Bunun anlamı, ABD’nin PKK/PYD’ye silah ve eğitim vermesi demek. PKK/PYD’ye silah ve eğitim vermek ise sonunda Suriye’de PKK’nın bir devlet kurması anlamına gelecek. Rus Dış İşleri Bakanı Lavrov ise 2 Ekim 2015’te Rusya’nın “Suriye Kürtlerine silah yardımı yapıyoruz”açıklaması yayınlandı. Bunun anlamı Rusya, PKK’ya askeri yardım yapıyor demek. Lavrov, Rusya’nın PKK’ya silah yardımını açıklarken, Erdoğan ve Davutoğlu’na da “Siz, Esadsız çözüm diye diretirseniz, PKK’nın elinde daha ne silahlar göreceksiniz bakalım!” mesajını veriyor.

Bütün bunları sadece seyreden Erdoğan ve Davutoğlu ise hala sadece “basit ve ilkel bir gurur meselesi ile” Esad’lı geçiş dönemine karşıyız noktasındalar. Oysa, Suriye’de çözümden geçen her gün PKK’yı daha güçlendirirken, Türkiye’nin pozisyonunu daha da zayıflatıyor. Esad’lı bir geçiş dönemi üzerinde anlaşılması durumunda, hem Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması noktasında bir şans belirecek hem de Türkiye’nin pozisyonu güçlenirken PKK’nın pozisyonu zayıflayacak. PKK, Suriye’deki belirsizliği her geçen gün biraz daha başarı ile lehine kullanmayı başarıyor. Esad’ı devirme histerisi içindeki Erdoğan/Davutoğlu ikilisi, önce PKK’ya Suriye’nin kuzeyinde Lübnan büyüklüğünde bir alan hediye ettiler. Sonra, ABD ile müttefik olmasının yolunu açtılar şimdi de Moskova-PKK ilişkilerinin alt yapısını hazırlıyorlar.

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü bütün bunları özellikle Rusya’nın Suriye’ye yerleşmesinin PKK’ya yapacağı katkıyı gerçekleşmeden tespit etti. 21YYTE Ortadoğu-Afrika Araştırmaları Merkezi Başkanı Doç. Dr. Serhat Erkmen, yazdığı “Erdoğan: Şah, Putin: Mat” başlıklı yazıda gelişmeler ile ilgili şu öngörüde bulunmuştu:

Suriye’nin kuzeyinde Rusya destekli ABD onaylı bölge oluşabilir.

1 Kasım seçimlerinde Erdoğan’ın ve AKP’nin ağır bir darbe alması, bir milli güvenlik sorunudur. Son 13 senede Türkiye Cumhuriyeti devletinin başta Türk Ordusu, polisi ve istihbarat kurumları olmak üzere almış olduğu kurumsal darbelerin boyutları insan zihnini ve vicdanını zorlamaktadır. Durumun milli güvenlik boyutunun farkında olmayan kitleler değişik nedenler ile AKP’ye oy vermeye devam etseler de AKP her seçimde biraz daha küçülmektedir. Muhalefet, basın ve bağımsız sermaye grupları üzerinde kurulan baskı AKP’nin küçülmesini durdurmamaktadır. Ancak 1 Kasım seçimlerinde mevcut küçülme sürecinin daha sert ve keskin olması öncelikle AKP yöneticileri için faydalı olacaktır. Çünkü, Erdoğan’ın ifadesi ile 13 yıllık Erdoğan/Davutoğlu yönetimi “Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kritik dönemlerinden birisine” sokmuştur. Davutoğlu, 27 ve 28 Ağustos’ta ülkemizin beka yani varlık sorunu yaşadığını ifade etmiştir. Buna rağmen, Erdoğan ve Davutoğlu, ülkemizi bugüne getiren politikalarda ısrar etmektedirler. Suriye’de öngörüsüz, kaprisli, saldırgan politikalarda ısrarcı davranmaktadırlar. PKK ile müzakere sürecinde hala ısrarcı davranmakta, böylece PKK’ya “nasıl olsa tekrar görüşmelere başlarız” umudu vermektedirler.

1 Kasım seçimlerinden güçlü çıkacak bir MHP önümüzdeki dönemde Türkiye’nin birliğinin tek siyasi güvencesi olacaktır. MHP, milli ve üniter Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığını sürdürmesi için Türk Milleti’nin gerçek ve tek temsilcisi olacaktır. MHP’nin 1 Kasım sonrasında hükümette olması, içine girilen süreci hızla durduracak, muhalefette olması halinde ise Türkiye’yi bir uçuruma sürüklemek durumunda olanların işi zorlaşacak, sonunda MHP, Türk Milletinden alacağı destek ile ülkemizin varlığını korumak için gereken neyse onu yapacaktır. MHP’ye verilecek her oy Türk Milleti için bir umut niteliği taşımaktadır. “MHP, TBMM’de oldu da geçmişte ne yaptı?” diye soranlar, Anayasa’dan “Türk Milleti” ifadesinin çıkarılmasının ve Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilmesinin engellenmesinde MHP baş engel olmuştur.
(http://www.yenicaggazetesi.com.tr/suriyenin-kuzeyinde-isler-gittikce-daha-kotuye-gidiyor-35878yy.htm)

============================

Dostlar,

Sayın Prof. Ümit Özdağ, Türkiye’mizin seçkin yurtsever strateji uzmanlarındandır. Kendisini izliyor ve yazdıklarından yararlanıyoruz.
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü‘nü, ürünleri üzerinden çok değerli buluyoruz.
Sayın Prof. Özdağ’ın MHP Gaziantep milletvekili olarak TBMM’de yer almasını da çok yararlı buluyoruz.

Bu yazının son paragrafında yer alan MHP propagandasını ise çekince ile karşılıyoruz. En son 2 örnek belleklerden silinecek gibi değildir. İlki TBMM Başkanlığının MHP oyları ile AKP’ye armağan edilmesi, 2. si ise, kanlı terör olaylarının TBMM’de Genel Görüşme sonrasında “Meclis araştırması” olarak gündeme alınmasında (Anayasa md. 98) AKP ile birlikte oy kullanarak
bu Araştırmayı engellemesidir. MHP ne yazık ki, Atlantik ötesi güçlerin yönlendirmesinden sıyrılamamaktadır. AKP ne zaman sıkışsa, -deyim yerinde ise- stepne olmaktadır. Abdullah Gül’ün 11. CB seçilmesi de MHP’nin
AKP yanında yer alması ile olanaklı olmuştu
(28 Ağustos 2007, 361 katılımın 357 oyu ile)..

*****
Başbakan Davutoğlu, bu gün, “kuyruğu fena halde sıkışmış olarak
(salt benzetme yapılmaktadır..) Türkiye sınırlarının NATO sınırı da olduğunu basın önünde açıklama ve NATO Konseyini toplantıya çağırma gereği duymuştur.

Suriye’de sular daha da ısınmaktadır. Türkiye, AKP-RTE yönetiminde istikrarlı ve ülkemiz çıkarlarını kollayıcı, bölge barışını savunucu bir ilkeli dış politika izleyememektedir. Geçmişte izlediği Batı güdümlü tutarsız – taşeron misyon çıkmaza girmiştir. TBMM toplanarak sorun görüşülmeli ve Ulusal bir politika üretilmesine çalışılmalıdır. Ancak Türkiye seçim eğik düzlemine girmiştir ve 4 parti “can derdine” düşmüştür. Hatta seçimi kazanma uğruna 1 Kasım’a yakın günlerde çok tehlikeli atraksiyonlar bile AKP – RTE tarafından sergilenebilir.

Talihsiz Türkiye…

Bu kaypak süreçte TSK yaşamsal askeri ve –ister istemez– politik sorumluluklar üstleniyor.

TSK, gerektiğinde AKP – RTE’nin serüvenci – tehlikeli girişimlerine karşı çıkmalı, gerçekleri kamuoyuna açıklayarak direnmelidir..

Merhum Genelkurmay Başkanı Necdet Öztorun Paşa, Özal’ın Irak’a girme ve sözde “1 koyup 3 alma” serüvenciliğine itiraz etmiş ve görevinden istifa ederek ülkemizi kanlı bir süreçten korumuştu. Belik daha fazlası bile günümüzde gerekebilir.. Çünkü Özal belki serüven arıyordu, AKP-RTE için ise 1 Kasım seçimini kazanmak olmak ya da olmamak sorunu!

Anamuhalefet CHP çoook özenle gelişmeleri izlemeli, iktidardan bilgilendirme istemeli, kamuoyunu aydınlatmalı ve kesin olarak süreç içinde etkin olmalıdır.

Sevgi ve saygı ile.
05.10.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

İnanılır gibi değil ancak doğru: Ege’de işgal edilen Türk adaları!


İnanılır gibi değil ancak doğru: Ege’de işgal edilen Türk adaları!

portresi_eli_cenesinde

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ

 

 

Bir yıldan bu yana Ege’de Yunanistan tarafından 2004’te işgal edilen
Eşek Adası ve Bulamaç Adası ile son yıllarda buna katılan Nergizcik Adası yerleşik Türk medyası ile yandaş basının ısrar ile görmezlikten geldiği bir konu. Konuyu ilk kez geçen yaz Demokrat Parti gündeme getirmişti.
İnsanın ilk duyduğunda “o kadar da olmaz” dediği bir haber bu.
Ancak lütfen inanın haber doğru.

AKP Hükümeti Yunanistan’ın üç Türk adasını işgaline ses çıkarmıyor!

Konuyu TBMM’ne taşıyan, MHP Manisa Milletvekili Erkan Akçay.
Akçay’ın Dışişleri Bakanlığı’na sorduğu yazılı sorular ve yazılı cevapları inceleyince dehşete kapılmamak mümkün değil. Çünkü Dışişleri Bakanlığı, TBMM’ne bilinçli olarak doğru bilgi vermiyor.

Ancak önce konuyu özetleyelim :
Yunanistan Ege Denizi’ndeki Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1549’da fethedilen Menteşe Adaları bölgesindeki Büyükada’nın 3 katı büyüklüğündeki Eşek Adası ve Büyükada büyüklüğündeki Bulamaç Adası’nı 2004’te işgal etmiş ve Yunan bayrağı dikmiştir. Eşek Adası Türkiye’ye 9, Yunanistan’a 194 deniz mili, Bulamaç Adası, Türkiye’ye 5.9, Yunanistan’a 198 deniz mili uzaklıktadır.

2004’e dek Türk vatandaşlarının günü birlik gittikleri adalara 2004’te Yunanistan tarafından önce sivil nüfus taşınmış, sonra askeri birlik yerleştirilmiştir. 31 Aralık 2008’de Yunanistan Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı, 5 Ocak 2009’da Yunan Cumhurbaşkanı 2 adayı ziyaret ederek, işgali adeta kutsamışlardır. Yunan Cumhurbaşkanı Ege’de kaç adayı ziyaret etmiştir ki, bu adaları ziyaret ediyor. Bunlar fetih ziyaretidir.

Ankara’nın tepki vermemesi üzerine Nergizcik Adası da Yunanistan tarafından işgal ve ilhak edilmiştir. Bu adaların Türk adası olduğu uluslararası kabul görmüş bir husustur. 1933, 1943 tarihli İngiliz haritalarında ve 1951 ve 1957 tarihli Amerikan haritalarında da adaların Türkiye Cumhuriyetine ait olduğu gösterilmektedir. Buna karşın 2004 sonrasında Yunanistan bu insansız adaları işgal ederek, ilhak etmiş ve Ankara’dan hiçbir tepki yükselmemiştir.

MHP Milletvekili Erkan Akçay’ın, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na verdiği yazılı soru önergesine Dışişleri Bakanlığı tarafından verilen yanıt inanılır gibi değildir. Yanıtta şöyle denmektedir:

“Doğu Ege Adalarının aidiyeti ve silahsızlandırılmış statülerine ilişkin temel belgeler 1923 Lozan ve 1947 Paris Barış Anlaşmalarıdır. Aidiyet ve silahsızlandırma konusunda Lozan Barış Anlaşması’nın 6., 12., 15., ve 16. maddeleri, Paris Barış Anlaşması’nın da 14 maddesi ayrıntılı hükümler içermektedir. Ülkemiz ile Yunanistan arasında
Ege Denizi’yle ilişkili olarak, kimi adacık ve kayalıkların aidiyeti dahil bir dizi sorun bulunmaktadır. Bu sorunların tümü mevcut diyalog kanalları çerçevesinde bu ülkeyle ele alınmaktadır. Ülkemiz,
bu sorunların tümüne hakkaniyete uygun olarak ve ülkemizin
temel hak ve çıkarları dikkate alınarak kalıcı çözümler getirilmesini arzulamaktadır.”

Oysa Yunanistan Dışişleri Bakanı sözcüsü Gregory Delavekoras,
19 Mart 2012’de yaptığı açıklamada Erkan Akçay’ın sorusu ve Türk Dışişleri Bakanlığı’nın verdiği yanıtla ilgili olarak Türk Dışişlerini yalanlamış ve

“Biz bu soruyu ve Türk Dışişleri Bakanlığı’nın verdiği yanıtı gördük. Ege’de herhangi bir ada veya adacığın egemenlik statüsü hakkında hiçbir sorun yoktur. Türk tarafı ile herhangi bir kuşku veya anlaşmazlık yoktur. Yunan topraklarının herhangi bir parçası ile ilgili bir kuşku yoktur.”açıklamasını yapmıştır. Görüldüğü gibi Yunanistan, Dışişleri Bakanlığımızı yalanlıyor ve böyle bir görüşme yok diyor.

Bu arada AKP Hükümeti’nin Genelkurmay Başkanlığındaki Yunanistan-Kıbrıs Dairesi Başkanlığının şube düzeyine indirilmesi ve etkisizleştirilmesi için çalışmalar yaptığını Ahmet Takan’ın yazısından öğreniyoruz.
Her gün “Suriye bizim iç işimiz” diyen bir hükümet, Yunanistan’ın adalarımızı işgalini iç işi olarak görmüyor.

==================================

Dostlar,

1 karış vatan toprağı, kimseciklere terk edilemez..
Bu sorumsuz ve kabul edilemez politika vatana ihanet işe eş anlamlıdır.
Muhalefetin gündemden düşürmemesi gerekir.

Hele zoraki yineleme seçime giderken kamuoyunun önüne ısrarla getirilmelidir.
TBMM’de CHP + MHP + HDP bloku ile sonuç bile alınabilir
ve AKP’ye etkili bir darbe olur..

Sevgi ve saygı ile.
05.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Çözüm süreci seçimle çöktü

Çözüm süreci seçimle çöktü

Orhan Bursalı

Gazetelerimiz, siyasilerimiz “çözüm süreci” ile ilgili yazıyorlar. Mesela Cumhuriyet, internet sayfasında Erdoğan’dan çözüm sürecine bir tekme daha başlığıyla sundu. RTE’nin son konuşmasını. PKK-HDP, KCK, yani çözüm sürecinin Kürt tarafı da sanki AKP iktidardaymış gibi, çözüm süreci deyip duruyor!

İşin gerçeği ise AKP iktidarının seçim öncesi sürdürdüğü ve hepimizin “çözüm süreci” adıyla bildiğimiz sürecin, AKP’nin iktidardan düşmesiyle zaten ortadan kalktığı veya çöktüğüdür. Sanki ortada “partiler ve iktidarlar üstü” bir “süreç” varmış gibi davranıyor herkes. İktidara gelecek partiler veya kurulacak hükümetler bu süreci kalınan yerden sürdürmek zorundaymış gibi… Kısa bir anımsatma:

Çözüm sürecini, AKP hükümeti, özetle o zamanlar Erdoğan, Kürt örgütleriyle ve liderleriyle gizli-kapaklı sürdürüyordu. Esası taa Oslo’da 2010 öncesi başlayan gizli görüşmelere dayanıyor. Daha sonra Oslo görüşmeleri “patlayınca”, 3 yıl kadar önce resmi olarak sürdürülmeye başlandı. RTE’nin kumandasında MİT ve yetkilileri (Öcalan’la İmralı’da) ve hükümet heyetiyle (en son lideri Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan) İmralı-HDP-Kandil üçgeninde devam eden süreç, en son Dolmabahçe Deklarasyonu diye bilinen 10 maddelik açıklamayla sona erdi. Bu, seçimlerden birkaç ay öncesiydi.

Seçim propagandaları başlayınca RTE bu açıklamayı reddetti ve Kürt meselesi artık yok, Kürt yurttaşların sorunları var, dedi…

7 Haziran 2015 seçimlerine kadar, AKP “çözüm süreci”nin meyvelerini yedi. Yani oya tahvil etti. Tam bitmese de “çatışmasızlık durumu” bir oy primi yapmıştı. RTE, akil insanlar grubuyla da bu primi istikrarlı hale getirdi.

Kapalı av alanı bitti

7 Haziran’da, AKP’nin iktidarı kaybetmesiyle bu süreç sona erdi. Kürt meselesini “kapalı av alanı”na dönüştüren AKP’nin bu politikasına, Kürtler ve destekçileri de kilitlenmişti, inanmıştı. Dahası Demirtaş ve HDP’liler, Gezi Direnişi’ne, “eyvah AKP iktidarı yıkılacak, çözüm süreci sona erecek” korkusuyla karşı bile çıkmışlardı!

Bu köşede gizli pazarlıklarla Kürt meselesinin çözülemeyeceği, bunun ulusal bir sorun ve boyut olduğu, tüm partilerin katılımı gerektiği, milletin çoğunluğunun kabul edebileceği bir çözümün tartışılmasının şart olduğu vurgulandı. TV programlarında da bu görüşü savundum.

Şimdi ortada “çözüm süreci”nin bir tarafı yok. Acaba Kürtler kime sesleniyor çözüm süreci diye?

Ya, kurulursa bir koalisyon hükümeti bu süreci yeni baştan alacak, tarafların yeni iradesiyle konu tartışılacak ve ortak bir hareket belirlenecek… Ya da hükümet kurulamazsa, gidilecek tekrar seçimin sonucuna göre davranılacak… Hikâye budur.

CHP Meclis’te ortak bir partiler arası platformda bu sürecin tartışılmasını savunmuştu hep… Sanırım, bu doğru çözüm politikasını sürdürecek.

Bu süreç salt partilerle ve iktidarlarla sürdürülemez. Ulusal bir uzlaşma sağlanmadan çözülmesi zordur, kim buna tek başına yeltenirse, kendisi çözülme tehlikesiyle karşı karşıya kalır… Çünkü Kürtlerin, “özerklik”, “federatif yapı” gibi hareket etme istekleri vb. tüm Türkiye’yi ilgilendiren ulusal bir sorundur.

Silahlı saldırılar başlarsa

KCK / PKK yapıları bu süreç üzerindeki “silahlı vesayetleri” ile sonuca ulaşma politikalarını sürdürürlerse, güçlü bir tepki ile karşı karşıya kalırlar. Silahla bir yere varmaya son vermeliler. KCK’nin ilk aşama olarak “barajlara ve inşaatlara silahlı saldırı” kararı, terörü, öldürmeyi, silahı bu konuda hâlâ ana araç olarak gördüklerini gösteriyor. Bunun arkasından da devamı gelebilir. Umarım bu kararları da salt sözde kalır.

Böyle bir kararın, terörün, etkileri ve boyutları da çok olur.
Hatta, Türkiye’nin elde ettiği ve ülkeye rahat bir nefes aldıran seçim sonuçlarını tersine çevirecek etkileri bile yaşarız…
Bu ciddi tehlikeyi yarınki yazımda anlatmaya çalışacağım…

======================================

Dostlar,

Son derece aklı başında, sorumlu bir irdeleme okuyoruz Sayın Orhan Bursalı‘nın kaleminden. Bir devlet, bir ulus (Türk Ulusu) silahla tehdit edilerek bir yere varılamaz. Şiddet çıkmaz sokaktır.

Bu konuyu biz de bir makale olarak ele alacağız…

Bayram sonrası yoğun bir gündem Türkiye’yi sarıp sarmalıyor..
Herkes en üst düzeyde sorumlu davranmak zorunda..

Kolay gele…

Sevgi ve saygı ile.
19 Temmuz 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com