Atatürkçülere Eleştiri ve Öneriler..

Atatürkçülere Eleştiri ve Öneriler..

‘Atatürkçüler’ Kendi Zaaflarını Görmeli ve Sözde ve Eylemde Atatürkçü olmalılar

Sefa Yürükel
Sefa Yürükel
Sosyal Antropolog ve Etnograf
Soykırımlar ve terörizm araştırmacısı
Atatürkçülük (Kemalizm) günümüzde bürokratların ya da toplumdan uzak entellektüellerin arasında kalmış ve kitleselleşmemiş, fikri, felsefesi ve bir akım olarak varlığı fikri gettocu bir kesimin elinde kalmış bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kemalizm son 82 yıldır karşı devrimcilere verilen ödünlerle de doğrudan Kemalistim diyenler ve o günkü iktidar sahiplerince Devlet ideolojisi olmaktan zaten 1938’den sonra çıkartılmış, Atatürk’ün başlattığı devrimlerden vaz geçilmiş ve iktidar altın tepside ABD işbirlikçisi  ve Türk ve Türk devrimlerinin düşmanı Emevici (saltanatçı) gericiliği ideoloji olarak kabul eden odaklara teslim edilmiştir.  
Fakat aynı Atatürkçüyüm diyen kesim  bu süre içinde hiçbir şey üretemediği, devrimci değerler konusunda mücadele etmediği ve halkı örgütlemediği gibi, 1920’den 1938’e dek Kemalizmin milleti ve devleti için ürettiği mirası yemekten de geri kalmamış, yapay bir ‘Atatürkçülükle’ kendilerini avutmuştur.
Bugün Atatürkçüyüm diyen oluşumlar, bugüne dek olduğu gibi genellikle ve yalnızca anma ve kutlama oluşumları olmaktan kurtulamamıştır. Aşırı bürokratlaşmışlar ve bu kültürden kurtulamayarak kendilerini odalara ya da binalara ve salonlara hapsetmişlerdir. Bu arada da kendilerine özgü bir biçimde klasik bir ‘Atatürkçü’ getto’ da yaratmayı unutmamışlardır.
Şimdi bu ‘Atatürkçü getto’ nun Covid 19 pandemisi döneminde bile sanal ortamda sürmekte olduğu görülmektedir.
Bugünkü görünüm maalesef budur.
Bu tür oluşumlar normalde, özelinde toplumun ve genelinde Türkiye’nin: hukuk, siyaset, sağlık, kültür, eğitim, sosyal, ekonomik, inanç vs alanlarındaki sorunlarına eğilen, dış ve iç politika üreten, Atatürk’ün devrimci-aksiyoncu felsefesini uygulayan olmalıdır. Halkın içinde halkı örgütleyen olmalıdır. Ama eylemde öyle olmadıkları görülmektedir.
Örneğin somut olarak belirtirsek, iç politikada: İşsizlik, üniversitelere rektör atama, siyasal ve toplumsal şiddet, medya, basın ve ifade özgürlüğü, müfredatlar, terör, kadın cinayetleri, cinsel istismar ve tacizler, sağlık, polis şiddeti, pandemi ve aşı sorunu, yoksullaşma, sadaka ekonomisi, çevre sorunları ve siyanürlü maden aramalar, liman, fabrika ve toprakların peş keş çekilmesi, inancından dolayı insanlara ayrım yapılıp evlerine çarpı işareti konulması, inançlarının tanınmaması ve devlet kadrolarından dışlanması, laiklik devriminin düşmanı ve kanunsuz Diyanet fetvaları vs. Dış politikada, Doğu Akdeniz, Ege, Ortadoğu, Kafkasya, Yeni İpek yolu, AB ile ilişkiler, güvenlik sorunları, uluslararası ilişkiler vs. konularında Atatürkçü oluşumların fikir ve eylemini bugün bile bilen yoktur.
Böyle bir durumda ve görüntüde bu oluşumlar konusundaki algı ise, toplum gözünde tuzu kuru kanarya derneği algısı gibi bir yansıma olmaktadır. Bu oluşumlar, Atatürkçülüğü Atatürk gibi anlamadığı için zaaf oluşturmuş, bundan dolayı toplumsal düzeyde yol alamamış ve işlevsizleşmiştir. Küçük bir oluşum gettosu olmaktan ileri gidememiştir. Güçlenmemiş aksine erimiştir. Çekim merkezi durumuna gelememiştir!
Niye gelsin ki? Ya da nasıl gelsin ki?
Sessiz  halkın önemli bir bölümü ise bunlardan, yaşam farklılıkları, yaşam biçimi ve içeriğiyle kendisine Atatürkçüyüm diyenlerden bu işin ticaretini ve reklamını yapmadan güncel olarak yaptıklarıyla kendi Atatürkçülüğünü yaşamda zaten göstermektedir.
Yani halk bu oluşumların yanına: Salt Atatürk’ü anmak veya ulusal bayramları kutlamak ve ezberlenmiş Atatürk sloganları atmalarını dinlemek ve hararetli konuşma yapmalarını dinlemek için zaten gelmesi de gerekmemektedir. Ve gelmiyor da!
Halkın bu yalnızca Atatürk’ü anma ve ulusal bayramları kutlamalar yapma gibi olan Atatürkçülüğü, görüldüğü ölçüde zaaf içinde değil zaten. Halkın Anıtkabir ziyaretleri ve ulusal bayramlara katılımlar ve kutlamaları bunu belli etmekte ve kanıtlamaktadır. Halkın büyük bir kesimi, eğer Atatürkçülük salt buysa, bu konuda kimseye gereksinim duymadan görevini zaten yerine getirmektedir.
Ama Atatürkçülük yalnızca bu mu?
Burada da görülüyor ki, zaaf içinde olan halkın önemli bir kesimi değil, Zaaf içinde olan, Kemalist düşünce ve pratik için hiçbir şey üretmeyen, kendini yenilemeyen, değiştirmeyen, onu eylemiyle uygulamayan ve kendisini yönetici, önder ve entellektüel sananlardır.
Görüldüğü ölçüde, gerçekten Halkın önemli bir bölümü yaşam biçimi bakımından bu ‘Atatürk’çü getto’ unsurlarından gerçekte çok daha fazla ve  dürüst Atatürkçüdür.
Halkın önemli bir bölümünün Ulusal bayram ve anma törenlerindeki örgütlü olmayan ama gönülden Atatürk’e bağlılığını gösterdiği şevk ve pratik, bu anlamda da yönetici ve entellektüel ‘Kemalistlerden’ daha içten ve daha gerçekçidir.
Hiç değilse halkın kendisinin Atatürkçü olduğuna ilişkin öbür Atatürkçüyüm diyen bürokrat, önder ve yöneticiler gibi bir ilgi çekme ve ille bir hiyerarşide yer alma beklentisi yoktur.
Çünkü halk kendi Atasına ve fikirlerine ilişkin olarak burada doğal  davranmaktadır.
Kimsenin yönlendirilmelerine bu gibi konuda gereksinimi yoktur.
Halk, Atatürk’ü ve Ulusal şehitleri anmalarda ve ulusal bayramları kutlamalarda, etkinlikleri en iyi biçimde yapma yeteneğinde olduğunu ve bunu hiçbir yardım almadan bile yaptıklarını, yapabileceklerini herkese her kezinde göstermektedir.
Her Ulusal bayram ve anmalarda gözlenen siyasal güçler arasındaki siyasal bunalımda, halkın önemli bir kesimi Atatürk’e olan  bağlılığını da dosta düşmana doğal olarak ve örnek alınacak tepkisiyle ve coşkusuyla ve saf tutarak göstermektedir. Bunu yaşam biçimine de yansıtmaktadır.
Yani halk, bugünkü durumda, kabul etmek gerekir ki Kemalistim diyenlerden daha ileridir.
Ve bir adım öndedir. Halk bu anlamda kendisine Atatürkçüyüm diyen oluşumlardan daha Atatürkçüdür.
Bunu Kemalistim diyen  oluşumların, bürokratları, entellektüelleri ve yönetici kadroları iyi analiz edip ve gerçekten halka ve devlete yararlı olmak istiyorlarsa, içten bir biçimde idrak etmesi gerek. Millete özeleştiri vermesi gerek.
Şimdiki durumda gerçeği belirtmek gerekirse, bugüne dek özellikle son 40 yıldır bu tür ‘Atatürkçü’ oluşumların topluma fikir ve eylem açısından, Cumhuriyet mitinglerinin oluşturduğu bilinç rüzgarı dışında, gerçekte dile değer hiçbir katkısı olmamış ve kalmamış durumdadır.
Bu tür oluşumlar ve yöneticileri şu aşamada; fikir üretmeyen, eylemi olmayan ve sanki Türkiye’de ve bu dünyada yaşamıyormuş gibi davranan insan kütlesi gibi bir konumda bulunmaktadır. Cesaretli bulunmamaktadır. Algı budur.
Burada yapılması gereken şey, bu tür ben Atatürkçüyüm diyen oluşumlarda varolan ataletsizliğin (AS: eylemsizliğin) yaratıcı bir biçimde tersine çevrilmesi ve kabuğun da kırılması gerekmektedir. Bunun için Yeniden 3. Kez Ergenekon çıkışı yapıp, bunu öncelikle iç devrim olarak kurumlaşmalardan başlatarak kabuk gerçekten kırılmalıdır. 1908’den başlayan Türk Devriminin yeniden Türkiye’de inşasının sürdürülmesi için bu bir zorunluluktur.
Bunun için olması gereken, Atatürk’ün 6 OK programının içine ek olarak Çevrecilik de (OK 7‘ye çıkartılmalı) katılarak bu ilkelerin Türkiye’de siyasal, sosyal, ekonomik, askeri ve kültürel olarak uygulanması için fikir ve eylem oluşturulması ve bu konuda ulusun seferber edilmesi, öbür benzer STK’ları da belli başlı konularda bir Cephede toplayıp zorlaması ve çeşitli güncel konularda Atatürk’ün devrim yasaları ve ilkeleri doğrultusunda, düşüncede, fikirde, eylemde ve amaçta birlik yaratılması için Türkiye’de değişimi tetikleyici, yönlendirici ve fikir akımı sağlayıcı olan bir halk hareketinin ve karşı devrime karşı devrimci baskının merkezi olması gerektiğidir.
Yani kısaca söylemde değil fikir, düşünce ve eylemde Atatürkçü olunması gerekmektedir! Halka bu konuda devrimci bir güven verilmelidir.
Bu doğrultuda, umarım Atatürkçü oluşumların en bilineni olan örneğin ADD, Türk İstiklal Platformu, Milli Birlik Hareketi gibi oluşumlar, önümüzdeki dönemde  oluşturacakları yöneticilerle ve kadroları ile birlikte bu konuların programını ve eylem planını yaparlar.
Türkiye’de, akıl ve bilimin ışığında bir devrimci bir değişimin çekim merkezi ve halk hareketi (Kuvvacı) oluştururlar. Yeniden bir devrimci Atatürk Rüzgarı estirirler.
Ve  Atatürkçüler arasında iyi bir istişare (AS: görüş alışverişi) ve ortak devrimci bir ortam ve program ve eylem planı ile de bir amaca varma potansiyelini güçlendirerek, klasik olmayan bir anlayış içinde, yaratıcı eylemci fikirler, düşünceler oluşturarak ve uygulayarak, devlet, millet ve halk için kendi örgütlenmelerini geliştirip hem örgütlü gücünü ve hem de halkı da motive ederek, farklı örgütlenmeleri bir birleşik Cephe olarak birleştirilip, iktidarın tekrar 82 yıl sonra Atatürk değerlerine sahip ellere geçmesi için çabalayacak, çağdaş bir mücadele perspektifi içinde gelişecek devrimci ve gölge bir kabine için, ortak kadro ve önderlik oluştururlar.
Yani özetle; Atatürkçülük bu olmalıdır! Hatta bundan da çoğu olmalıdır.

Ekmeleddin İhsanoğlu Hakkında 40 Yıllık Meslektaşının Mektubu..


“Efendiler, sırası gelmişken, aziz Milletime şunu tavsiye ederim ki;

başının üzerine çıkaracağı adamların kanındaki öz cevheri
çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an bile geri kalmasın.”
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Ekmeleddin İhsanoğlu Hakkında 40 Yıllık Meslektaşının Mektubu..

Dostlar,

Türkiye 10 Ağustos’a (2014) doğru doludizgin bir geri sayım düzleminde sürüklenmekte. Ülkenin yaşamsal sorunları ana gündemde değil..
Varsa yoksa, 11,5 yıldır siyasal ihtiraslarını bir türlü doyuramayan bir siyasal kadronun yeni ve bitmeyen beklentileri ülke gündeminin ana konusu..

Sorun salt bir Cumhurbaşkanı seçimi değil..
Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmez zaten Parlamenter rejimlerde.
Bu amaçla halkın önünde sandık konduğunda artık Parlamanter demokratik rejim başkalaştırılmış (metamorfoz) demektir. “Sandıklı Cumhurbaşkanı” da artık Başkan’dır ve ülke büyük ölçüde “Başkanlık rejimine kaydırılmış” demektir.
Siz buna dilerseniz “yarı başkanlık” da diyebilirsiniz geçiş döneminde ve kimi tepkileri yumuşatmak için..

  • Başkanlık rejimi federal devletlerin rejimidir!

Dolayısıyla ilk fırsatta Türkiye’ye dayatılacak olgu budur;
tepeden tabana indirilerek federatif yapı ülkemize de dayatılacaktır..

Bu politik stratejinin kaldırım taşlarıdır döşenen.. Ancak biz ülkenin sokulduğu
bu uğursuz rotayı unuttuk, bize unutturuldu, 3 adayı konuşur olduk sabah akşam…

Bize ulaşan bir yönlendirilmiş iletide CB adaylarından Sn. Ekmeleddin İHSANOĞLU anlatılmakta.. Prof. Dr. A. Tarık Pekel imzalı kısa yazıda, Prof. Pekel Ankara Üniv. Kimya Bölümünde uzun yıllar birlikte çalıştıklarını belirterek O’nu 40 yıldır tanıdığını
hatta daha iyi tanıyan olmadığından bu yazıyı yazmayı görev bildiğini aktarıyor..

T.C. 12. Cumhurbaşkanı adayı Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun bir BİLGE olduğunu belirtiyor.. O’na referans veriyor apaçık..

“Referans yazısı” aşağıda  (imla yanlışları düzeltilerek) :

*****

Yönlendirilmiş ileti
Kimden: Enis Akdağ 
Tarih: 13 Temmuz 2014 08:31
Konu: Good Morning

Referans yazısı 

EKMELEDDİN İHSANOGLU

Cumhurbaşkalığı seçiminin yaklaştığı bu günlerde çatı adayı olarak tanıtılan Sn. Ekmeleddin İhsanoğlu için kendisini tanıyan veya tanımıyan herkesin fikir beyan ettiği bir kaotik ortamda bulunmamız nedeni ile Türkiye’de O’nu benden daha iyi tanıyabilecek başka
hiçbir kişi olmaması, bu yazıyı yazma sorumluluğunu bana hissettirdi.
Kendisine “Ekmel” olarak hitap ettiğimiz aziz dostumu ilk olarak Türkiye’ye geldiğinde ve benim de doktora çalışmasını yürütmekte olduğum Ankara Üniversitesi Organik kimya bölümünde tanıdım.
Mısır’da aldığı kimya eğitimi ve yüksek lisans tezi Üniversitenin ilgili kurullarında denkliği kabul edildikten sonra, benim de çalışmalarımı yürüttüğüm laboratuvarda doktora çalışmasına başladı. Senelerce gece gündüz laboratuvarda birlikte çalıştık, birlikte yaz tatiline gittik, ailece birlikte yaz tatilleri yaptık, İngiltere’de bile farklı üniversitelerde doktora sonrası çalışması yaparken gene birlikte olduk.
40 yılı aşan bir birliktelik, çocuklarımız büyürken, iyi günde, kötü günde hep beraber olduk. Kendisini bu kadar yakın tanıyan bir kişi olarak
işte Ekmeleddin İhsanoğlu :

Atatürk ve Cumhuriyete inanmış (ne acı değil mi bu çağda hala bunu sorguluyoruz) pozitif bilime ve düşünceye, tertemiz bir geçmişe sahip, tutucu ve bağnaz olmayan ama öte yandan politika için değil inandığı için namaz kılan, laikliğe kesinlikle gönülden inanmış, entellektüel, janti, modern, barışsever bir BİLGEdir kendisi. Ne yazık ki toplumun %100’ünün ‘işte benim Cumhurbaşkanım’ demesi gereken kişi, adaletsiz bir seçim yarışı içinde kendini bulmuştur. Ülkesini seven herkesin oturup bir kez daha düşünmesi gereken bir andır bu an. Ekmel’in seçimi kazanması milletin kazanması, kaybetmesi milletin kaybetmesidir. Keşke dost meclislerinde vatan kurtarma sohbetleri yapmayı seven bizler, oturup bir kez daha düşünsek ve sorumluluk bilinciyle hareket etsek. Aksi takdirde hiç sızlanmaya hakkımızın olmadığını bilerek KARAR VERMELİYİZ.

Prof. Dr. A. Tarık Pekel
******************

Prof. Pekel, “Atatürk ve Cumhuriyete inanmış (ne acı değil mi bu çağda hala bunu sorguluyoruz)” diye giriş yapıyor tanıtımına..

Evet Sn. Pekel, “Atatürk ve Cumhuriyete inanmış”  olmayı çok önemsiyoruz.. Biz bu Cumhuriyeti kolay kurmadık. O’nunla sorunu olan insanları başımıza getirmek istemeyiz. Zaten O’nunla derdi olanlar da
bu görevlere soyunmasalar ne iyi ederler. Öte yandan “Atatürk ve Cumhuriyet’e inanmış” olmak, pozitif bilimin tam da içinde olmak demektir. Sn. Pekel,
ATATÜRKÇÜLÜK = KEMALİZM bilimsel akılcılık ana eksenlidir. Bu olguyu siz de tam olarak anlayamamış olmalısınız ki küçümseyerek yeriyor ve çok yaman bir çelişkiye düşüyorsunuz..

*****
Bu boyutu önemli bir çekince olarak koyduktan sonra, Prof. Pekel’in
Sn. Ekmeleddin İhsanoğlu hakkında yazdıklarını kişisel görüşü olarak saygı ile karşılıyor ve gerekçesini de dikkate alarak önemsiyor,
site okurlarımızla paylaşmak istiyoruz..
Takdir okuyanlarındır.

Biz, yazımızın başına koyduğumuz Yüce ATATÜRK’ün altın öğüdü
hiç aklımızdan çıkarmıyoruz…

“Efendiler, sırası gelmişken, aziz Milletime şunu tavsiye ederim ki; 

başının üzerine çıkaracağı adamların kanındaki öz cevheri
çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an bile geri kalmasın.”

Sevgi ve saygıyla
14.7.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

ADD Genel Başkanı Tansel Çölaşan’ın Küçük Genel Kurul Konuşması..


Dostlar
,

ADD Küçük Kurultayı sürüyor..

Biz katılmadık..
(Tüzük gereği, Bilim Danışma Kurulu Üyesi olarak katılma hakkımız var..)

Umarız, kış ortasında, Örgüt emekçilerinin özverilerine değer, beklenen yararı sağlar.

Sn. Genel Başkan’ın Küçük Kurultay’ı açış konuşmasını paylaşmak istiyoruz.
(http://www.add.org.tr/index.php/dernegimiz/yonetim/genel-baskanimiz/1091-add-genel-baskan-say-n-tansel-coelasan-n-kuecuek-genel-kurulunda-yapt-g-konusman-n-metnidir)

Yararlı ve bilgilendirici bir konuşma..
Ancak tek boyutlu.. Yalnızca dersaneler  – eğitim sorununa odaklanmış..
Oysa Türkiyemizin sorunları geniş bir yelpazeye dağılıyor..

Dava arkadaşlarımıza gönülden kolaylıklar diliyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
8.12.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
ADD Bilim Danışma Kurulu Yazmanı
www.ahmetsaltik.net

==============================================

ADD Genel Başkanı Tansel Çölaşan’ın
Küçük Genel Kurulda Yaptığı Konuşma Metni

07 Aralık 2013, Batıkent – ANKARA

portresi
Değerli konuklar; önceki Genel Başkanlarımız,
Değerli Bilim Danışma Kurulu Üyeleri,
Değerli Şube Başkanları ve katılımcılar

Hepinize hoşgeldiniz diyorum.

Her yıl Kasım ya da Aralık ayı içinde tüzük gereği Şube Başkanlarımızın ve siz değerli katılımcıların katkısı ile Küçük Kurultay düzenliyoruz. Bu toplantılarda bir yandan;
ülke sorunları üzerinde tartışıp, Atatürkçü Düşünce Derneğinin yeni yılda yol haritasını çiziyoruz, diğer yandan da, örgüt içi sorunlarımızı tartışıp çözüm üretiyoruz.

Amaç: Cumhuriyet’in temel niteliklerinin korunarak ileriye taşınmasında,
Atatürkçü Düşünce Derneği’nin görevini gereği gibi yapmasını sağlamak.

Hatırlarsınız, 2012 Haziran Genel Kurulunda sizlere söz verdik:
ADD, olarak Cumhuriyet yıkıcılarına karşı Kuvvay-ı Milliye’nin öncü gücü olarak, halkın genetiğinde var olduğuna inandığımız “Cumhuriyet bilinci” ile Cumhuriyete sahip çıkma refleksini harekete geçirip, O’nun korku duvarını yıkmasını,
bu gidişe DUR demesini, EL koymasını sağlayacaktık.

Sözümüzde durduk. Sizleri çok yorduk. Eylem yorgunu oldunuz ama başardık.

2013 Taksim direnişinin arkasında; bizim 19 Mayıs 2012’de Samsun’da başlattığımız,
bugüne kadar 10’u bulan, öncüsü olduğumuz kitlesel eylemler var.

Geçen yıl 29 Ekim’de Ulus’ta ilk gazı sizin Genel Başkanınız, ben yedim.
Sonra alışkanlık oldu.

Bugün; halk artık korku duvarını aşmış, Cumhuriyet yıkıcılarına DUR demiş,
sürece el koymuştur.

İstedikleri kadar biber gazı – toma – basınçlı su sipariş etsinler. Geriye dönüş yok.

AMA görevimiz bitmedi: İktidarıyla – muhalefetiyle siyasetin, halkın sesini iyi duyması,
doğru algılaması ve halkın iradesine aykırı politikalara yönelmemesi noktasında onları izleyeceğiz, gündemi takip edeceğiz ve Atatürkçü Düşünce İlkeleri doğrultusunda siyasete söylemlerimizle, gerekirse eylemlerimizle yine yol göstermeye devam edeceğiz.

Bu yıl 7-8 Aralık (bugün ve yarın) yapacağımız 2 ayrı gündemli toplantıda yine ülke ve örgüt sorunları üzerinde yoğunlaşacağız.

Bugünün gündemi: Türkiye’nin gündemi ve ADD.

Benim, izninizle çerçevesini çizmeye çalışacağım güncel konularda,
Bilim Danışma Kurulu üyelerimiz kendi görüşlerini sizlerle paylaşacak.

Cevaplanmasını istediğimiz soruların cevaplarını da birlikte,
tartışarak bulmaya çalışacağız.

Ortaya çıkacak sonuçların 2014 yılı seçim sürecinde örgütümüzün eylem ve söylemlerine ışık tutacağını umuyorum.

(1) Ben dershaneler üzerinden cemaatle – iktidar arasında yaşanan ve bugün
üstü örtülmeye çalışılan kavgayı, Cumhuriyetin tasfiye süreci ile ilgisi nedeniyle
önemli buluyorum ve tarihe not düşmek istiyorum.

Yaşanan, bir eğitim tartışması değildir.

2004 tarihli MGK toplantı tutanakları basına yansımamış, sonrasında tarafların birbirini suçlayan ifadeleri basında yer alamamış olsa idi, konu bir eğitim konusu olarak kapanabilirdi.

Ancak basında yer alan suçlamaların arkasında cemaatle – iktidar arasında
derin bir iktidar savaşı olduğu anlaşılıyor.

Bizi ilgilendiren yönü ise, taraflar birbirini suçlarken, Devlet içinde yapılanmış,
yasa dışı bir örgütlenmenin özellikle 2007 sonrasında çeşitli tertip ve operasyonlarla, Cumhuriyetin tasfiyesine yönelik olarak çalıştığı da ortaya çıkıyor.

Aslında herkesin bildiği, resmen kabul edilmeyen (F) tipi örgütün yasadışı varlığı
kendi ifadeleri ile kanıtlanıyor.

Önümüzde büyük bir suç (Cumhuriyet yıkıcılığı) ve suç ortaklığı var.

Biz bu kavganın tarafı değiliz.

Ama (bana ne) diyemeyiz.

Türkiye’nin siyasi gündemini gerici odaklar arasındaki rekabetin belirlemesine
göz yumamayız.

Buradan Cumhuriyet Savcılarını göreve çağırıyorum; yöneticileri ve sözcüleri tarafından varlığı itiraf edilen, Başbakan tarafından da varlığı teyit edilen bu yaşa dışı örgüt hakkında ne yapıyorsunuz?

(2) Buradan (Eğitime) geçiyorum.

Cemaatin dershaneler içinde payı %20 imiş. 700 dershane Cemaatin, olmayan hukuki varlığının elinde.

Emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden ve bu hali ile laik ve milli (ulusal) olmaktan çıkmış
eğitim sistemini yeniden laik ve milli yapmanın yolu nedir?

Sinan Meydan son kitabında:

  • “Cumhuriyet, 1945’ten bugüne kadar zaman zaman artan ya da azalan
    ama kesintisiz devam eden bir biçimde Atatürkçü yani Tam Bağımsızlıkçı
    ve laik çizgiden, tam bağımlı ve dinci bir çizgiye sürüklenmiştir.”
    diyor.

Katılıyorum. Gerçekten, 2. Dünya Savaşı sonrasında, siyasetin ABD’nin çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirdiği karşı-devrim sürecinde; 1949 yılında ABD – Türkiye arasında imzalanan Eğitim Antlaşması çerçevesinde TÜRK TARİHİ
yeniden yazılmıştır ve bu tarihten sonra, bugüne kadar da okullarımızda okutulan TARİH, genelde Türkiye’nin ulusal (milli) çıkarlarına değil, Emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmiştir.

1990 başlarında ise ABD, BOP kapsamında yeni nesiller yetiştirmek üzere AB ise üyelik sürecinde; demokrasi – insan hakları – azınlık hakları gibi gerekçelerle
bizden Tarihimizle yüzleşmemizi, tarih kitaplarını yeniden yapmamızı istemişler,
bu istekleri de yerine getirilmiştir.

Kurulan kimi üniversite (Bilgi, Sabancı), vakıf ve enstitüler eliyle çıkarılan Alternatif tarih kitapları, dergi ve proje çalışmalarıyla, “demokrasi” adına, Samuel Huntington’un (Atatürk’ün mirasından kurtulun!) temel ilkesine uygun olarak Cumhuriyet yıkıcılığına soyunulmuştur.

Yalnızca bir örnek vereyim : Halil Berktay, 84.000 AVRO karşılığında ABD’ye yaptığı “İzmir’in yakılmasının yarattığı sosyal travmalar” projesiyle İzmir’i Yunanların değil,
bizim yaktığımızı ve Rumlara etnik temizlik yaptığımızı kanıtlamaya çalışmaktadır.

Hüseyin Aygün’ün akıl hocası da anlaşılan Halil Berktay’dır.

Örnekleri çoğaltmak kolay. Kısa geçiyorum.

Son 10 yılda ise bu konuda çok önemli adımlar atılmıştır: AB tarafından yayınlanması istenen kitaplar yayınlanmış, tüm eğitim sistemi yeniden biçimlendirilmiştir.

SOROS bu sürece Açık Toplum Enstitüsü aracılığı ile katkı vermiştir.
Öğrencileri, gençleri, tarih öğretmenlerini hedef alan, amacı, Türkiye’de Avrupa Kimliğini güçlendirmek olan projeler üretilmiştir. “İnsan Hakları” vurgusuyla yapılan çalışmalarda Ulusal Kimlik, Türk Kimliği eleştirilmektedir.

Yine bu dönemde TUSİAD tarafından hazırlatılan TARİH kitaplarından Türk – Türklük –
Ulusal Kurtuluş Savaşı – Ulus Devlet kavramları çıkartılmış, Atatürk ağır şekilde eleştirilmiştir.

Bugün İlköğretim 8. Sınıf Devrim tarihi kitabında 10. Yıl Nutku yok.

Yine TUSİAD ve Tarih Vakfı tarafından AB destekli Alternatif tarih kitapları hazırlatılmıştır. Talim Terbiye Kurulu ve Tarih Vakfı birlikte ders kitapları müfredatını köklü bir şekilde yenileme çalışmalarını sürdürmekteler. Çalışmanın temel özelliği, Atatürk – ulus devlet – milli kimlik karşıtlığıdır.

Açıkça söylenebilir. Türkiye’de ABD ve AB istekleri doğrultusunda yeni bir TARİH yazma görevinin hazırlıkları TUSİAD ve TARİH VAKFINCA YÜRÜTÜLÜYOR.

TARİH VAKFININ 2005 yılında hazırlattığı (20 yy. Dünya ve Türkiye) kitabında;

– Ulus devletin modası geçmiştir.
– Ulus kimliğine kör bağnazlıkla sarılmaktan vazgeçilmelidir.
– Kurtuluş Savaşı önemli bir savaş değildir.

vurgusu yapılmakta, 333 sayfalık kitapta Kurtuluş Savaşı yalnızca 2 sayfa tutulmaktadır.
Tüm ideolojilere yer verildiği halde, Atatürkçülük (Kemalizm) kavramları
yalnızca okuma parçalarında belge olarak adı geçen 3 askeri bildiride vardır:

12 Mart – 12 Eylül – 28 Şubat
Askeri Bildirileri. (darbe ideolojisi olarak)

Devam ediyorum..

Tek parti dönemi Faşizmle özdeşleştirilmiştir.
1923 devrimi küçültülürken / 1946 sonrası yüceltilmektedir.
Kitapta Köy Enstitüleri yoktur.
İrtica tehlikesi yer almamaktadır.

Sonuç                    :

Bugün MEB ders kitapları ve çeşitli fonlarla beslenen vakıf ve kurumlarca hazırlattırılan alternatif Tarih kitapları ile Cumhuriyet tarihi altüst edilmiş, vatanseverler hain, hainler kahraman yapılmıştır.

Resmi tarihle yüzleşme adı altında, kamuoyu, ABD-AB istekleri doğrultusunda yazılacak
YENİ BİR TARİHE alıştırılmaktadır :

– Atatürksüz,
– TÜRK kimliğini dışlayan,
– ulus devleti yıkan,
– bölmeyi kolaylaştıran,
şeriat devletine giden yolu açan bir TARİH anlayışı.

Sonuç : Laik ve milli olmaktan çıkmış, Cumhuriyet yıkıcılığına hizmet eden bir
eğitim sistemini yeniden milli ve laik yapmanın yolu ne olabilir?

Kanımca: Milli ve laik eğitim, ancak

emperyalizmin boyunduruğundan çıkmakla,
BATI ile hesaplaşmakla mümkün.

Teşekkür ediyorum. 07.12.13

Tansel ÇÖLAŞAN
Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı