Yeni çıkış hattı cumhuriyetçi cephedir!

Yeni çıkış hattı cumhuriyetçi cephedir!

Merdan YANARDAĞMerdan YANARDAĞ
merdanyanardag@abcgazetesi.com

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye, yeni bir rejim inşa etmeye yönelen siyasal islamcı gücün karşı devrimci hamlesi ile bu saldırıya karşı koymaya ve kazanımlarını savunmaya çalışan dağınık toplumsal direniş odaklarının yarattığı gerilim ikliminde sarsılıyor. Ülke, tarihsel yönünü yeniden belirleyeceği bir yol ayrımına doğru gidiyor. Bütün uzlaşma zeminlerinin imha edildiği bu süreçte, sert bir çatışma ve kırılmanın yaşanması kaçınılmaz görünüyor.

AKP, bazı liberallerin ve parti yöneticilerinin ileri sürdüğü gibi, ne akademik ne ideolojik ne de siyasal anlamda muhafazakâr / merkez sağ bir siyasal hareket değildi, hiç olmadı da. AKP, esas olarak rejimle çatışan, onu köklü bir şekilde değiştirmeyi hedefleyen dinci/mezhepçi, yani siyasal islamcı bir partiydi. Takiyeci AKP liderliği ve liberallerin perdelediği bu gerçek görüldüğünde çok geç kalınmıştı.

Türkiye gericiliği ne yapmak istediğini biliyor, siyasal islamcılar programını uyguluyor. Buna karşılık, ülkenin ilerici, cumhuriyetçi, sol, laiklikten yana güçleri bu saldırıyı karşılayacak bir cephe ve programdan henüz yoksun görünüyor. CHP’nin başlattığı Adalet yürüyüşü, mitingi ve kurultayının böyle bir ihtiyaca yanıt vermeye çalıştığı anlaşılıyor.

Ancak, bir yandan solun ve sosyalist hareketin yeterince dikkate alınmadığı, diğer taraftan solun ve sosyalist hareketin de anlaşılamaz bir aymazlıkla kayıtsız kaldığı bu girişimin, böyle kaldığı sürece başarılı olması çok zor görünüyor. Çünkü, bugün için tek çıkış hattı olduğunu söyleyebileceğimiz cumhuriyetçi bir cephenin dinamosu ve militan gücünü ancak solun oluşturabileceğini görmek gerekiyor.
* * *
Yaklaşık 70 yıla yayılan karşı devrim, siyasal islamcıların talepleri ile emperyalizmin bölgesel ve küresel ihtiyaçlarının örtüştüğü bir tarihsel kesitte başarıya ulaştı. İktidarı eline geçiren siyasal islamcı AKP, önüne gelen fırsatı utanç verici yöntemlerle değerlendirerek, zaten içi boşaltılmış ve bir kabuğa dönüşmüş 1923 Cumhuriyetini emperyalizmle işbirliği içinde yıktı.

Dünyada, kapitalist pazarın bütünleşmesinin önündeki en büyük engeli oluşturan Sosyalist Blokun çözülmesinin ardından, sıra, daha geçirgen olsa da sermayenin serbest dolaşımını sınırlayan ulusal devletlerin yıkımına gelmişti. Türkiye’de, Kemalist bağımsızlıkçı çizgileri silikleşse de Cumhuriyetin yıkılması, Avrupa’da Yugoslavya’nın parçalanması, Ortadoğu’da (buna Müslüman coğrafyası da diyebiliriz) Cumhuriyet Türkiyesi modelini izleyen seküler ya da yarı laik ulusal devletlerin imhası ve nihayet Latin Amerika’da Bolivarcı rejimlerin tasfiye edilmesi gibi hedefler, bu küresel siyaset planlamasının köşe taşlarını oluşturdu.

Türkiye’de 15-20 Temmuz darbe sürecinin mekaniği içinde, Cumhuriyet’e son darbe vurulup, düşük yoğunluklu da olsa bir dinci/mezhepçi devletin kuruluşu için radikal adımların atılmaya başladığı tarihsel dönemeçte, dünyada da köklü bir değişim yaşanıyordu. Başta ABD olmak üzere, Batı’nın (emperyalizmin) siyasal islamla giriştiği işbirliği, o kirli dans büyük bir başarısızlık ve fiyaskoyla sonuçlanıyordu. Emperyalizmin, küresel sermayenin serbest dolaşımının önündeki ulusal (buna ulusalcı da diyebiliriz) devletleri ve ideolojik direniş hatlarını yıkmak için başlattığı bu işbirliği, dönüp kendisini vuran bir silaha dönüşmüştü.
* * *
Başta bölgemiz olmak üzere dünyada siyasal islamcılık iflas ediyor, 21. yüzyılda IŞİD ve El Kaide anlayışı dışında insanlığa bir gelecek ufku sunamayan Ortaçağ artığı bir gücün bütün insanlık için tehdit oluşturduğu dramatik şekilde görülüyor. Siyasal islamcı hareket içindeki “en iyi seçenek” diye sunulmaya çalışılan İhvan (Müslüman Kardeşler) hareketinin de özünde IŞİD ya da El Kaide’den farklı olmadığı anlaşılıyor.

Çok açık ki, ılmlısıyla radikaliyle siyasal islamcılık çöktü. Bu çöküş kaçınılmazdı. Çünkü 11. yüzyılda teolojik temelleri atılan ve Emevi rejimi tarafından kurumsallaştırılan bugünkü egemen Sünni İslam anlayışı (Muaviye ideolojisi) kendi Ortaçağını aşamadı. İslamın uzayan bu Ortaçağı, günümüzde bütün Müslüman halkları sefalet, cehalet, yıkım, ilkellik, zavallılık, kan ve gözyaşı içinde boğuyor.

Doğu’nun parlayan yıldızı ve İslam dünyasında Ortaçağı aşan tek örnek durumundaki modern ve laik Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkılarak, yerine bir din devletinin kurulmaya çalışılması, söz konusu zavallılığı daha da derinleştirecek gibi görünüyor. Çünkü, imam hatipçi anlayışı temel eğitim sistemi haline getiren; akla, bilime ve seküler hukuka dayalı kamu düzenini tasfiye eden AKP, ülkeyi bir din toplumu olarak yeniden inşa etmeyi hedefliyor. Ülke hızla Pakistanlaşıyor.
* * *
Bugün Türkiye’nin tarihsel ilerleme yatağının dışına çıktığını tespit edebiliriz. Ülke, Ortaçağa iade edilme girişimiyle karşı karşıya. Ancak, ortada çok önemli bir sorun var; Erdoğan ve militan İslamcı ekibi, eski rejimi, cumhuriyeti yıktı yıkmasına ama, yerine kendi rejimini, islamo-faşist bir düzeni henüz kuramadı.

Diğer taraftan, bu girişime karşı büyük bir toplumsal direniş şekilleniyor. Daha önce liberallerin desteğiyle bu direniş refleksini kıran AKP, artık bu yeteneğini de yitirmiş görünüyor. Cumhuriyet Mitingleri, ulusal bayramlarda yapılan büyük laiklik gösterileri, Gezi/Haziran direnişi, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra yapılan 24 Temmuz Taksim mitingi, 13 Haziran Adalet Yürüyüşü, 9 Temmuz büyük Maltepe Mitingi ve Adalet Kurultayı gelişen bu direniş dinamiğinin kilometre taşlarını oluşturuyor.

Erdoğan-AKP iktidarı, inşa etmeye çalıştığı yeni rejim konusunda siyasal zor ya da toplumsal rızaya dayalı bir mutabakat da oluşturabilmiş değil. Tam tersine, kurmaya çalıştıkları yeni rejimi hukuksal bakımdan güvenceye de alamadılar. Öyle ki, yeni rejimin hukuksal temelini oluşturacak Anaya değişikliklerini yapmak üzere düzenledikleri 16 Nisan Referandumu da bir yenilgiye işaret ediyordu. Çünkü, 1,5 milyon sahte oya karşın ancak burun farkıyla kazanılan bir referendumdu ve bu yanıyla bir ‘Pirus zaferi’ bile değildi.

Şimdi ortada tanımsız, anayasasız, tarihsel referansları belirsiz, üzerinde mutabakat sağlanmamış bir devlet ve iktidar var. Türkiye tam anlamıyla hem bir iktidar boşluğu hem de bir iktidarın tek elde toplanmaya başladığı bir diktaya sürüklenme süreci yaşıyor. Devleti bir arada tutan, üzerinde anlaşma sağlanmış zeminlerin olmadığı bir dönemden geçiliyor.
* * *
Erdoğan, AKP ve siyasal islamcı hareket cumhuriyeti yıktı ve fakat yeni bir kurucu iradeyi güçlü şekilde ortaya koyamadı. Çünkü, Erdoğan ve AKP’yi iktidara taşıyan iç ve dış dinamikler köklü bir şekilde değişti. Örneğin Batının siyasal islamla bağını kestiği bir konjonktürde (toplu durum) AKP iktidarı, dinci/mezhepçi bir rejim kurma ısrarı nedeniyle Batı’dan dışlandı. Suriye’de ağır bir yenilgiye uğradı ve dünyada yalnızlaştı… AKP, Türkiye’de cami cemaatinin bir bölümü dışında toplumun bütün kesimleriyle çatışmaya girişti. Hala belli bir güç olan kitle tabanını bir yana bırakırsak eğer, servetten ve iktidardan daha çok pay almaya çalışan yağmacı çevreler dışında anlamlı bir desteği kalmadı.

Daha da önemlisi, iktidar gücünü elinde tutmasına karşın, yeni bir rejim kuruculuğu için gereken birikime, donanıma, görgüye, bilgiye, tarihsel referanslara ve güce sahip olmayan bir kadronun, bir kurucu irade oluşturması da son derece zordu. Nitekim öyle de oldu. Diğer taraftan, Erdoğan ve siyasal İslamcı ekibi, Türkiye’nin aydınlanma ve modernleşme birikimini hafife aldı. Bu ülkenin ilerici ve devrimci geleneğini dikkate almadan atılacak her radikal adımın, toplumun işleyiş yasalarına, tarihin mantığına ve insanın doğasına karşı bir savaş, üstelik kazanılması imkânsız bir savaş olduğunu anlayamadılar.

Türkiye’yi yeniden aydınlığa çıkaracak, Ortaçağın saldırısını püskürtecek ve dinci gericiliği bir daha tarih sahnesine çıkamayacak derinlikte yenilgiye uğratacak bir siyasal inisiyatifin alınması için bütün koşullar uygun. Bugünkü krizi çözecek, toplumu yeniden birleştirecek ve ileriye taşıyacak kurucu irade, ancak, tarihin çağrısına uygun devrimci bir atılımla mümkün..

Bu anlamda, temelini emekçilerin oluşturduğu geniş bir ilerici-cumhuriyetçi cephe ve tarihin çağrısına uygun bir program oluşturulması için her şey hazır. Böyle bir cephe zaten yaşamın içinde fiilen oluşuyor. Sol, böyle bir cephenin kurulması ve programının oluşturulması sürecine etkin şekilde katılmalıdır. Böyle bir cephenin başarılı olması, hedeflerini gerçekleştirmesi de solun oynayacağı etkin role bağlıdır. Sosyalist hareket, laiklik ve Cumhuriyet mücadelesine abdestinden emin olarak, ‘amasız – fakatsız’ bir şekilde katılmadığı taktirde tarihin dışına düşecektir. (http://www.abcgazetesi.com/yeni-cikis-hatti-cumhuriyetci-cephedir-8014yy.htm, 01.09.17)
=============================================
Dostlar,

Sayın Merdan Yanardağ’ın bu çok önemli ve değerli irdelemesini büyük ölçüde paylaşıyoruz..

Katılmadığımız, katılamadığımız, katılmamızın olanaksız olduğu önerme;

  • Erdoğan ve militan İslamcı ekibi, eski rejimi, cumhuriyeti yıktı…

belirlemesidir. Büyük ATATÜRK‘ün kutsal ve biricik emaneti Türkiye Cumhuriyeti,
O’nun 1926 İzmir öldürü (suikast) girişimi sonrasında üstüne basa basa vurguladığı üzere;

  • Benim naçiz bedenim elbet bir gün toprak olacaktır
    ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır..”

Bu söylem, biz Kemalistlerin şaşmaz mottosudur ve temel moral – motivasyon kaynağıdır. Türkiye Cumhuriyeti, özellikle son 15 yılda AKP = RTE‘nin Batı emperyalizmi ve kimi İslam ülkelerinin de desteği ile islamcı – gerici saldırısı yüzünden önemli ölçüde yara almıştır.
Ancak bu ”örselenme – zedelenme” mutlaka onarılacak, lanetli – meş’um parantez de kapatılacaktır.

21. yy’ın şafağında Türkiye’nin aydınlanmacı – devrimci dinamikleri ve birikimine ek olarak küresel topludurum da (konjonktür) –zorunlu olmamak üzere– ilkel ve artık tarihsellikle sakat (malul) aşamaya gelmiş dinci – gerici kuşatmayı yarmaya elverir konum ve güçtedir.

Türkiye’nin sağlıklı – zinde güçleri, bir kez daha, 1920’lerde olduğu gibi ULUSAL BİRLİK – KOALİSYON ile yüz yıl sonra yinelenen ”yedi düvel” (Küreselleşen emperyalistler!) rövanşını ver-me-ye-cek-tir!

Atatürk’ün partisi CHP, –yer yer yalpalasa da– son çözümlemede tarihsel görevini bir kez daha, kadim Anadolu halkı ile başaracaktır. Bu başarı Cumhuriyet için, tarihin akışında çooook uzun dönemlere (belki de sonsuzluğa!) uzanan ciddi bir bağışıklık da sağlayacaktır..

Devrimciliğin mayasında hep ama hep emperyalizmi yenme inanç, tutku ve kararlılığı olmuştur.

Böylece biline..

Sevgi ve saygı ile. 08 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Atatürk’ün Ankara’ya Gelişinin 95. Yıl Dönümü Etkinlikleri ve…


Atatürk’ün Ankara’ya Gelişinin

95. Yıl Dönümü Etkinlikleri ve
Onur Belgesi Takdim Töreni

Atatürk’ün Ankara’ya Gelişinin 95. Yıldönümü nedeniyle düzenlenecek olan etkinlikler kapsamında, 26 Aralık 2014 Cuma günü saat: 15.45’te gerçekleştirilecek olan program
aşağıda bilgilerinize sunulur:

Dostlar,

Ülkemiz gündeminin arkasından erişmek neredeyse olanaksız..
Bu olgu biraz da kurgusal.. Toplumsal algı yönetimi açısından ciddi bir araç.
Özellikle siyasal iktidarların ve de AKP’nin, ulusal – uluslararası güç odaklarının
önemli bir PR (Public Relatinons – Halkla İlişkiler) aracı.

Büyük ATATÜRK’ümüzün Anadolu’da Ulusal Kurtuluş Hareketini ilmek ilmek dokumasının ardından, 16 Mayıs 1919 İstanbul’dan Samsun’a gemiyle hareket,
27 Aralık 1919 Ankara’ya Sivas’tan karayolu ile Hacıbektaş üzerinden (23 Aralık 1919) günü dönüş..

7 ay 11 gün süren bir çetin uğraş.. Boynunda 36. Osmanlı Padişahı hain ve alçak
6. M. Vahdettin
‘in (Ata’nın NUTUK‘taki deyimiyle “Den’i”) idam fermanı olduğu
ve hiçbir resmi görev ve sıfatı (ve de aylığı – maaşı) olmaksızın..

“Sine-i millette bir ferd-i mücahit” olarak..
Kendisini Sivas Kongresi açılışında 4 Eylül 1919 günü böyle tanımlamıştı..

Erzurum’dan Sivas’a gelirken işbirlikçi Elazığ Valisi Ali Galib, Sadrazam Damat Ferit’in buyruğuyla (Saltanatın bilgisi içinde elbette!) Mustafa Kemal Paşa’yı yakalayacak ve
“hal edecekti”!

Tunceli’li (o zamanki adıyla Dersim‘li) yurtseverler, bizim atalarımız – akrabalarımız Diyab Ağa öncülüğünde örgütlenerek 3 bin dolayında bir silahlı milis gücüyle Erzincan – Dersim arasında kuş uçmaz kervan geçmez boğazlarda (Kutu Deresi’nde) önlem almışlardı.

Mustafa Kemal Paşa‘nın kervanının önü Kutu Deresi’nde kesildiğinde,
tarihin kırılma noktası idi.

Kuşatmayı yapanlar Elazığ’ın işbirlikçi Valisi Ali Galib güçleri olsaydı, çok büyük olasılıkla orada kısacık bir çatışma ile Mustafa Kemal Paşa ve bir avuç arkadaşları imha edilecekti. Mustafa Kemal Paşa, kendilerini saran kuvvetlere, kim olduklarını bilmeden, vekarla;

“Bizi imha mı edeceksiniz?” anlamında bir soru sormuştu tek başına öne atılarak.

Silahlı çatışmada kurtulma olanağı yoktu.. Belki müzakere ve onu izleyen,
tutması mucizeye bağlı kimi taktiklerle (??), iknayla (?!) belki kurtuluş olabilirdi ??!

Diyab Ağa’nın yolladığı kardeşi öne çıkarak gerçeği açıklamış ve Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları derin bir nefes almışlardı. Bu bakımdan, Türk Devrim tarihinde bu olayın belirleyici bir işlevi vardır. Tunceli’nin yurtsever – devrimci – namuslu insanları, daha o zaman,
Osmanlı Saltanatı’nın yüzyıllardır Alevilere dönük kanlı zulmünün ancak
Mustafa Kemal Paşa‘nın isyancı – devrimci meşru çıkışı ile sonlandırılabileceğini görmüşler
ve Mustafa Kemal Paşa hazretleri önderliğindeki Kurtarıcı çekirdek kadronun esenlikle (salimen) Sivas’a geçmesini sağlamışlardı.

  • Gazeteci Güneri Civaoğlu‘nun anlattığına göre; dönemin Harput Valisi Ali Galip, saraydan almış olduğu emirle o sırada  Erzurum’dan Sivas’a gitmekte olan Mustafa Kemal Paşa’ya
    pusu kurdurup öldürtmek için Dersim’in namlı ağalarından Haydar Ağa isimli bir adamı tutar ve bu iş için kendisine yüklü miktarda para verir. Mustafa Kemal Paşa, yanındakilerle birlikte “Kutu Deresi” mevkisine gelince Haydar Ağa ve adamlarınca kuşatılır! Mustafa Kemal, vakur bakışlarla onları süzer ve “Kastınız beni öldürmek mi?” mealinde bir soru sorar. Haydar Ağa, “Hayır paşam, bunu vermektir, mücadeleniz için lazım olur.” diye yanıtlar ve Harput Valisi
    Ali Galip’ten aldığı yüklüce parayı kendisine uzatır. Mustafa Kemal duygulanır. Ağaya teşekkür eder ve kendisini Meclis’te Dersim Mebusu olarak görev yapmak üzere Ankara’ya çağırır.
    (AS’ın notu : Daha o tarihte Mustafa Kemal Paşa’nın kafasında Ankara’da Meclis toplama fikri var.. Nitekim 16 Mart 1920’de işgalci İngilizler Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı dağıtınca,
    derhal 1. BMM için çağrı yaparak, üzerinden henüz 1 ay geçmişken BMM’yi Ankara’da
    23 Nisan 1920’de açar…) Ancak Ağa, Mustafa Kemal’in bu davetine teşekkür ederek “Paşam,
    biz buranın toprağına, dağına, çiçeğine, kuşuna alışmışız. Ankara’da yaşamam zor ama sana kardeşim Diyap’ı göndereyim. Kabul edersen, Dersim Mebusu O olsun.” der ve böylece
    Diyap Ağa, Dersim Mebusu olur… (http://www.milliyet.com.tr/ata-nin-hayatini-dersimli-kurtardi/siyaset/siyasetyazardetay/19.11.2011/1464653/default.htm)

    Site dostlarımıza, Sn. Güneri Civaoğlu‘nun yukarıda erişkesi (linki) verilen makalesini
    mutlaka okumalarını öneriyoruz : Milliyet, 19.11.2011..

Günümüz Tunceli insanı da çoğunlukla benzer çizgidedir. 90 yıldır ağırlıkla Atatürk’ün partisi CHP‘ye oy vermektedir. Son yıllardaki operasyonlar bu yapıyı kırmaya dönük sefil oyunlardır.

Diyab Ağa Kürt değildir, Çemişgezek Ferhatuşağı aşireti reisidir.
Kürt de olabilirdi, başka bir etnik kökenden de… bunda gocunacak hiçbir şey yoktur.
Hepimiz insanız, yasalar önünde eşitiz. Irkçılığı, her tür ayrımcılığı lanetleriz! 

Biz de bu bölgenin Dersim’in – Tunceli’nin Hozat / Karaca köyündeniz.Cumhuriyetimizle
barışık çizgideyiz.. Bu sitede yazdığımız (30.05.2012)
“Dersim Tartışmaları.. / Tunceli-Dersim Debates..”
başlıklı 5 sayfalık kapsamlı makalemizi okumak için lütfen tıklayınız.. 
(http://ahmetsaltik.net/2014/11/25/dersim-tartismalari-tunceli-dersim-debates/)
Günümüze dek Saltık ailesinden 6 milletvekili TBMM’de görev almıştır.

Derdimiz, Laik Cumhuriyetin eşit haklara sahip 1. sınıf YURTTAŞLARI olmaktır.

Diyab Ağa daha sonra BMM’de (1. Meclis) Dersim Mebusu olmuş ve ilerlemiş yaşına karşın,
Polatlı’ya dek gelen Yunan birlikeri nedeniyle Meclis’in Kayseri’ye taşınması görüşlerine şiddetle karşı çıkarak direnmeyi savunmuştur.
Hep birleştirici – kaynaştırıcı iletiler vermiştir Meclis konuşmalarında;
Alevi kökenini ve ayrıcalık isteklerini öne çıkarmamıştır

(Lütfen bakınız: “ATATÜRK’ÜN YAKIN DOSTU DERSİMLİ DİYAP AĞA’DAN BÖLÜCÜLERE TOKAT GİBİ SÖZLER…” (https://www.facebook.com/notes/sinan-meydan/atat%C3%BCrk%C3%BCn-yakin-dostu-dersimli-diyap-a%C4%9Fadan-b%C3%B6l%C3%BCc%C3%BClere-tokat-gibi-s%C3%B6zler/261471983912788, 17.12.2011)

Dersim Mebusu Diyap Ağa, Atatürk’ün üstü açık Mercedes’inde…
Yunan Kuvvetleri Ankara’ya yaklaşırken Meclis’in Kayseri’ye taşınması yolundaki önerilere Diyap Ağa karşı çıkmış, yumruğunu kürsüye vurarak;

-“Buraya, kaçmaya değil, ölmeye geldik.” demişti.

*****

23 Aralık 1919 günü Mustafa Kemal Paşa Hacıbektaş’a özellikle uğrayarak Pir’i
(Postnişin Cemalettin Çelebi Hazretleri) ziyaret etmiş O’ndan “el almış” tır.
Dergah’ta dar günler için biriktirilen 1700 altın Mustafa Kemal Paşa buyruğuna verilmiştir.
O kadar ki; Pir Postnişin Cemalettin Çelebi Hazretleri, Mustafa Kemal Paşa‘ya,

“Kurtuluştan sonsa Cumhuriyet ilan edeceksiniz değil mi?” diye sormuştur.

Alevilerin bekledikleri ve istedikleri de budur. Osmanlı’nın yüzlerce yıl süren zulmünden
artık kurtulmak istemektedirler.. Cumhuriyet ile nefes alacaklardır ve almışlardır.
Ve Mustafa Kemal Paşa Hazretleri Pir’in kulağına eğilerek, sessizce fısıldayarak,

“Evet Pirim, Kurtuluştan sonra Cumhuriyet ilan edeceğiz..” buyurmuşlardır.

Mustafa Kemal Paşa bu düşüncesini çok önceleri Mazhar Müfit‘e (Kansu)
maddeler halinde not ettirmişti.. (Erzurum, 7-8 Temmuz 1919, sabaha karşı..)

Ata’nın Hacıbektaş ziyaretini 9 sayfalık kapsamlı bir dosya olarak bu sitede daha önce
sizlerle paylaşmıştık..  Aşağıdaki adreslerden bu dosyalar arşivimizden çağrılabilir.

http://ahmetsaltik.net/arsiv/2012/12/Atanin_Hacibektas_Ziyareti.pdf
http://ahmetsaltik.net/2013/12/27/ataturkun-hacibektasi-ziyareti-23-aralik-1919/

Mustafa Kemal Paşa Alevilerin kolu – kanadı olmuş, O’nıun döneminde yavaş yavaş,
can güvenliğini (mal varlıkları yoktu ki!) savunma amacıyla sığındıkları dağlardan – tepelerden – bataklıklardan – yarlardan.. düzovaya inmeye başlamışlardır. Dersim, Tunceli’ye dönüşerek Cumhuriyet ile bütünleşmiş ve feodaliteden kurtulma dönemine girmiştir…

*****

27 Aralık 1919 bu bakımlardan büyük önem taşıyan bir tarihtir.
Ulusal Kurtuluş Savaşı bu küçük, yoksul kasabada (25 bin nüfuslu) sürdürülmüştür.
İnsanlık tarihine örnek bir azim ve kararlılıkla inanılmaz yokluklar içinde sürdürülen
bir onur savaşımının öyküsüdür..

Bir milletin, Türk Ulusu‘nun kendini yoktan var etmesinin öyküsüdür..
İbretle, ayrıntılarıyla, özenle okunmalı – okutulmalı ve üzerinde düşünülmelidir ki;
günümüzü anlayabilelim ve şimdiki bunalımlarımıza çözümler üretebilelim..
En azından yakın tarih bilgisi olmayan bir toplumun Alzheimer’li,
belleği boşalmış zavallı bir insanın çaresizliğinden çok farkı var mıdır?

*****

Bu önemli günleri geçen hafta, yıl sonunun da abanan yoğunluğuyla yeterince işleyememnin üzüntüsü içinde idik. 26 Aralık günü Ankara Üniversitemiz bir anma etkinliği düzenledi.
Bu programa, Tıp Fakültemizin büyük salonunda katıldık. AÜ Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Müdürü dostumuz Prof. Dr. Temuçin Faik Ertan‘ın öncülüğünde hazırlanan içerikli ve varsıl programı teatral bir ortamda keyifle izledik. Konseri de.. Emekliye ayrılan Üniversitemiz emekçilerine şükran belgeleri sunuldu, kokteyle geçildi ardından..

Yeni yıl da karşılanmış oluyordu bu arada..

Bu anlamlı, kapsamlı, güzelim etkinliğe emek verenlere, başta Rektörümüz,
sevgili meslektaşımız Prof. Dr. Erkan İBİŞ olmak üzere teşekkür ediyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
02.01.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Yazıya pdf olarak erşmek için:
Ataturk’un_Ankara’ya_Gelisinin_95._Yil_Donumu_ve_Oncesi

Sabahattin Önkibar : İşte Tayyip’in Gül’e karşı çıkma nedeni?


İşte Tayyip’in Gül’e karşı çıkma nedeni?

 Sabahattin Önkibar
POLİTİKA GÜNLÜĞÜ – Aydınlık, 14 Ağustos 2014
sonkibar@gmail.com 

Tayyip Erdoğan da biliyor ki Abdullah Gül ile, AKP’ye yeni bir heyecan gelir
ama buna karşın ona son derece katı ve karşı!

Niçin mi?

Gül palazlandığı saat ipimi çeker diye düşünüyor…

Bu saptama doğrudur…

AKP kurulalı beri Erdoğan’ın gölgesinde kalan Abdullah Bey,
iktidarı yani gücü eline geçirdiği an Erdoğan hakkındaki dosyaları bile açtırır.

Tabii olay yalnızca psikolojik değil…

Abdullah Gül’ün Beykoz Konakları, Localar ve F tipi örgütle Erdoğan’ın aksine iyi ilişkileri sürüyor.

Keza İsrail ile olan bağları hâlâ sağlam.

Bir başka boyut çok bilinmez, Erdoğan-Gül ikilisinin ilişkisi sevgiye ve dava’ya değil, çıkara endeksliydi.

Yakından biliyorum; ikisi birbirini hiç sevmedi

Buradan hareketle danışman Vekil Yalçın Akdoğan gibi isimlerin Gül’ü hedef alan açıklamalarını aslında Tayyip Erdoğan’ın vur emri diye okumak gerekiyor.

FETHULLAH İLE APO’YA KUYRUK SALLAYAN CHP’LİLER!

Kılıçdaroğlu’na göre, bozguna tepki koymak hastalıklı yapı imiş!

Son seçim sonuçlarına itiraz eden vekillere bu suçlamayı yaptı.

Evet Kılıçdaroğlu’na göre, devleti kuran Atatürk’ün partisi CHP‘yi Fethullah’a kuyruk yapmak, PKK’ya ve Apo’ya cici görünmek, vatanını koruyan Beşar Esad’a mesafe koymak, ABD elçisiyle gizli görüşmeler yapmak hastalıklı yapı olmuyor ama seçimde ağır bir yenilgi alındığında sorgulama talep etmek öyle oluyor.

Açık yazacağım, Kılıçdaroğlu bu partinin başında olmaya devam ederse
CHP ya baraja takılır ya da bölünür
.

CHP’deki asıl hastalıklı anlayış ise bu partiyi tarihsel misyonundan çıkarıp
neo-liberalizme kuyruk yapmak, yani kimliksizleştirmektir.

Bu arada önümüzdeki seçimde listeye girmek adına genel başkana yalakalık için CHP’nin sorgulama talep eden onurlu vekillerine hücum eden kimi isimler bilmelidirler ki; gerçek ev sahibi, Fethullah’a ve Apo’ya kuyruk sallayan sizler değil, o yiğit isimlerdir…

FENER’İN TAYYİP’İ OLMA!

Aziz Yıldırım son üç yıldır AKP ve F tipi örgüt faşizmine karşı verdiği net mücadele ile kahramanımız oldu.

Ancak bu durum, onun her şeyine evet diyeceğimiz anlamına gelmiyor.

Son olarak Ersun Yanal’ın ipini niye çekti anlamış değiliz.

Hayır, Ersun’u hiç tanımam ve iyi bir Fenerbahçeli olarak kendi camiamızdan İsmail Kartal’ın gelmesine sevindik; lakin metot yanlış!

Diktatör ile mücadele geçmişine sahip olmak hiç kimseye diktatör gibi davranma imtiyazını vermez!

Açın bakın arşive, Aziz Bey’in her senesine bir teknik direktör düşüyor ki bu yanlıştır ve kurumlaşmayı sabote eder.

Maalesef Yıldırım, “Fener’in her şeyi benim” psikozunda ki böyle bir şey kabul edilemez!

Haddini bil Aziz Efendi, Fenerbahçe olmasa kim takardı seni!

BİLİŞİM SEKTÖRÜ F TİPİ ÖRGÜTE TESLİM

Aktaracaklarım devlet bilgisidir.

Buna göre bilişim sektörü F tipi örgütün kontrolü altında.

Dramatik olan, bu tablo ile beraber pek çok mahremiyetin dışarıya sızmasıdır.

Evet, Türkiye’nin istisnasız her türlü bilgi ve rakamı başka ellerdedir.

Üzücü olan husus, devlet erkini kullanan AKP’nin üzüm yemekten ziyade bağcının peşinde olması, yani örgütün üstüne hâlâ gerektiği gibi gitmemesi ve işgali bitirmemesidir.

Eğer dinlediklerim mübalağa değilse Kozmik Oda sırları bile servis edilmiştir.

Basit bir örnek, AKP devleti sanal medya’da aylardır Fuat Avni isimli malum servisçiyi arıyor ama bulamıyor ki bu durum F tipi örgütün bilişim sektöründeki üstünlük teyididir.

Casuslukta günümüzün realitesi bilişim ise failler bellidir ve gereği için acele edilmelidir…

29 Ekim ve 10 Kasım sonrası… ASIL GÖREV ŞİMDİ BAŞLIYOR

Dostlar,

29 Ekim ve 10 Kasım 2012 tarihsel eylemlerini geride kaldı..
Görkemli toplumsal örgütlenme ve eylemler, aynı nitemi (görkemli) hakeden başarıya ulaştı.

Ancak, anımsanacaktır, bu sitede sıklıkla geriye dönük irdelemelerde bulunuyoruz.
Bu sosyal-örgütlü (organize) enerji yoğunlaşmasının çok akıllıca yönlendirilmesi ve hedefe taşınmasının kaçınılmazlığını vurguluyoruz.

Bu bağlamda Atatürk’ün partisi CHP‘yi yeypeni bir düzlemde, yeni araçlarla,
yüksek moralli olarak halkla, bu kitlelerle buluşmaya davet ediyoruz.

  • Örn. Silivri tutsaklarının salıverilmesi için Silivri’de 1 milyonluk bir miting..
  • Demokratik kitle örgütleri ile daha yoğun ve hatta organik işbirliği, dayanışma..
  • Seçim yasasının mutlaka değiştirilmesi..
  • Başkanlık rejiminin engellenmesi..
  • Anayasa değişikliği (yanlış olarak “Yeni Anayasa” denmekte”) komisyonundan çekilme..
  • Muhalefeti sokağa taşıma; AKP’yi indirme.. vb. birlikte üretilecek politikalar..

Sayın Aydemir Ceylan emekli Validir. ADD Genel Başkan Yardımcılığı yapmıştır. Kendisiyle ADD üst yönetiminde (Genel Yönetim Kurulu) birlikte çalıştık. 29 Ekim ve
10 Kasım 2012’yi ve özellikle de SONRASINI irdeleyen kapsamlı bir yazısı var. Facebook’taki sitesinde bu yazısını 10 Kasım 2012 günü paylaştı. Ancak biz arşivleyerek özellikle gecikerek sunuyoruz size. O dalga sönümlenmemeli..
Sayın Valli’nin altı çizilmesi gereken önerilerini yineleme pahasına, aşağıda
bir kez daha paylaşıyoruz (yazı bütünlüğü içinde okunmalıdır) :

  • Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşında izlediği yol kadar olmasa da, zor,
    önü çakıllarla, tuzaklarla dolu zor bir yoldur bu. Korkusuzca ilerlemek, korku vermeden, saygıyla, sevgiyle, her şeyi biz biliriz demeden kentlerin varoşlarına, köylere, kırsal alandaki sessiz yığınlara ulaşmak, onlarla kucaklaşmak gerekir. Halkın da bu öncüleri aynı saygı ve sevgiyle kucaklayacağından
    adım gibi eminim.
  • Ancak; yola çıkarken, 29 Ekim ve 10 Kasım etkinliklerinde hayranlıkla izlediğimiz, demokratik kitle örgütleri ve gençlik gruplarının birliktelikten uzak olarak, değişik proje, anlatım ve söylemlerle halka ulaşmaları kadar yanlış, güven sarsıcı bir şey olamaz. Kuruluşlar ve gruplar arasında düşünce ve eylemde farklılıklar olabilir, doğaldır da ancak; farklılıkları giderecek, törpüleyecek uzlaşma ortamını da yaratmak onların görevidir. Aksi takdirde, karşıtlarımıza “Cumhuriyeti kutladılar, Mustafa Kemal’i andılar da ne oldu?” dedirtmek vebali ağır tarihi bir sorumluluk olur.

Sevgi ve saygı ile.
27.11.12, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

====================================================

Aydemir Ceylan
Emekli Vali

ASIL GÖREV ŞİMDİ BAŞLIYOR
29 Ekim 2012, tıpkı Cumhuriyetin 10. Yılında olduğu gibi; çağdaşlıktan, lâik, demokratik hukuk devletinden sonuçta Cumhuriyetten yana olan yurtseverler bayramı gönüllerince barış içinde kutlamak istediler.O da ne; Başkent Ankara’da sel gibi akan insanların önüne bariyerler kurulmuş, arkasında emir kulu güvenlik güçleri Ata’sına yürümek isteyenlerin karşısına dikilmişti.Orada, Cumhuriyetin ilan edildiği Ulus’taki eski TBMM’nin hemen önünde
tarihe bir kara leke olarak geçecek çok acı olaylar yaşandı.

Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’e şükran ve saygılarını sunmak için Anıtkabir’e ulaşmaktan başka amacı olmayan insanların üzerine panzerlerden su ve biber gazı sıkıldı, yaşlı kadınlar yerlerde sürüklendi, yaralandı. Kimi milletvekilleri de bundan nasibini aldı! Daha acı olaylara meydan vermemek için birileri uyardı, barikatlar gevşetildi, kaldırıldı, ya da halk barikat ve güvenlik güçlerini aşmasını bildi..
bir gün açığa çıkar, önemli olan; yüz binlerce kişinin ellerinde yalnızca Türk
Bayraklarıyla şarkılarla, türkülerle Anıtkabire, Atasına ulaşmasının önüne geçilemedi.

Yalnız Ankara’da mıydı olaylar, hayır… Balıkesir’de, İstanbul’da yurdun birçok yerinde Başkentte ulaşmak isteyen cumhuriyetçilerin otobüsleri yollarından alı konuldu,
hemen her il ve ilçede Atatürk heykellerine yasal derneklerin, kuruluşların çelenk koyması engellerle karşılaştı, istenmeyen olaylar gelişti.

Ülkenin her yanındaki coşkulu Cumhuriyet kutlamalarına kulp takmaya çalışan birkaç iktidar yanlısı kalemşor ve siyasetçi dışında, yine yandaş basındaki kimi kalemler dahi 29 Ekimde yaşanan basiretsizlikleri kınamak gereğini duydu. Dahası; gazetelerden okuyoruz ki; iktidar milletvekillerinden kimileri de kapalı kapılar ardındaki sohbetlerde de olsa böylesine yasaklara ne gerek vardı diye konuşmuş!

Sonuç: akla, mantığa, vicdanlara, evrensel demokratik uygulamalara sığmayan
her yasaklama, engellerde olduğu gibi, Cumhuriyetten yana milyonlarca insanımız
bu baskıları olgunlukla aşmasını bildi, yüreğinden geldiğince coşkuyla, heyecanla doyasıya kutladı bayramı, yarınlara olan umutlarımızı yeşertti.

Sonrası, sonrası                    :

10 Kasım 2012 : 29 Ekim kutlamalarında, yabancılara bile parmak ısırtan yurtseverlik sınavı veren Cumhuriyet sevdalıları bu defa yine Ata’sıyla buluşmak, O’na saygı ve şükranlarını sunmak için Ankara’ya aktı, amansız yağmur ve soğuğa aldırmadan ANIKABİR’İ ziyaret etti. Yalnız Ankara’da mı, İstanbul Dolmabahçe’de, Kadıköy’de, İzmir’de yurdun her köşesinde ve yurt dışında milyonlar, alanlarda, yollarda, nerede, hangi konumdaysa Dokuzu Beş geçe saygı duruşundaydı. Kurtuluş Savaşımızdaki zaferleri, kurduğu Cumhuriyet ve gerçekleştirdiği devrimlerle yalnız halkımız için değil, emperyalizmin boyunduruğundaki mazlum ülkeler halklarına da ışık saçan bir önder olarak Mustafa Kemal Atatürk’ümüzü özlemle, şükranla, saygıyla andık, Devrimlerini ebediyen korumaktaki kararlılığımızı gösterdik.

Umarım; gözleri, kulakları, ağızları ve vicdanları mühürlü olsa da, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları, sözde Atatürkçü, sözde devrimciler, kendi egosuna göre Cumhuriyetçi olanlar 29 Ekim ve 10 Kasımdaki coşkulu ve anlamlı etkinlikleri biraz olsun anlamaya çalışırlar.

Bir teşekkür ve minnet borcumu naçizane yerine getirmeliyim: her iki etkinliğin öncülüğünde ve organizasyonunda büyük bir özveri, sabır ve duyarlılıkla görev alan başta Atatürkçü Düşünce Derneği olmak üzere, öbür demokratik kitle örgütlerine, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesindeki şaşmaz öngörüsünde ne kadar haklı olduğunu gösteren kimi gençlik örgütlerine (TGB), etkinliklere katılan sevgili yurtseverlere analarının ak sütü gibi her şey helâl olsun.

Ancak; her iki etkinlikte elde edilen kazanım ve başarıların bir başlangıç, bir ileriye dönük ilk adım olmasını da naçizane dilemekteyim.

ASIL GÖREV ŞİMDİ BAŞLIYOR!

Rahmetli Ecevit’in söylediği gibi “İnsanca ve Hakça Bir Düzen”,
bağımsız, demokratik, lâik, hukuka dayalı, çağdaş, ekonomisi güçlü bir Türkiye için
neler düşündüğümüzü, neleri gerçekleştirmek zorunda olduğumuzu lafla değil,
gerçekçi projelerle halkın önüne koymak durumundayız.

  • Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşında izlediği yol kadar olmasa da, zor,
    önü çakıllarla, tuzaklarla dolu zor bir yoldur bu. Korkusuzca ilerlemek, korku vermeden, saygıyla, sevgiyle, her şeyi biz biliriz demeden kentlerin varoşlarına, köylere, kırsal alandaki sessiz yığınlara ulaşmak, onlarla kucaklaşmak gerekir. Halkın da bu öncüleri aynı saygı ve sevgiyle kucaklayacağından
    adım gibi eminim.
  • Ancak; yola çıkarken, 29 Ekim ve 10 Kasım etkinliklerinde hayranlıkla izlediğimiz, demokratik kitle örgütleri ve gençlik gruplarının birliktelikten uzak olarak, değişik proje, anlatım ve söylemlerle halka ulaşmaları kadar yanlış, güven sarsıcı bir şey olamaz. Kuruluşlar ve gruplar arasında düşünce ve eylemde farklılıklar olabilir, doğaldır da ancak; farklılıkları giderecek, törpüleyecek uzlaşma ortamını da yaratmak onların görevidir. Aksi takdirde, karşıtlarımıza “Cumhuriyeti kutladılar, Mustafa Kemal’i andılar da ne oldu?” dedirtmek vebali ağır tarihi bir sorumluluk olur.

Takıldığım bir de sözcük var: Sivil Toplum Örgütleri! 1980 darbesinden sonra dilimize sokulan bir sözcük. O günlerden bu yana, sözüm ona resmi kuruluşlar dışında ve onlardan bağımsız gönüllü kuruluşları betimlemek için de olsa, bana göre bilinçsizce ve sıkça kullanıyoruz bu sözcüğü. Söylemek istediğim öncelikle; Sivil olmayan toplum örgütü olur mu? Haydi, Sivil’i kaldırdık, tek başına Toplum Örgütü sözcüğü ne anlam taşır? İngilizcesiyle “Non-Governmental Organization, yani; devletle bağı olmayan, ondan beslenmeyen Sivil Toplum Örgütü deyişi AB’nin Türk halkına yutturmasından başka bir şey değildir. Bu tip kuruluşların pek çoğunun devletten değil ama Türkiye dışındaki kimi yabancı fonlardan, vakıflardan, örneğin Soros’tan destek, geliştirme
adı altında yüklü paralar aldıklarının, bu paraları hangi amaca yönelik olarak harcadıklarının farkında değiliz. El âlemin yardımlarıyla ayakta durmaya çalışan
sözüm ona kimi Sivil Toplum Kuruluşlarının ülkeye ve yandaşlarına ne hayrı olabilir ki?

Kimisinin ülkenin çıkarına ters çalışmalarda bulunduğu da bilinirken!

1980 öncesinde kullandığımız; Demokratik Kitle Örgütleri sözcüğünden
neden uzaklaştık anlamak güç! Adı üstünde, üyelerinin ve yandaşlarının aidatları ve yardımlarıyla ayakta duran, görev yapan, düzenlediği etkinliklerle bütçesini yoğaltan, demokratik seçimlerle işbaşına gelen ve giden, iktidarların güdümünde olmadan, kitlelere dayalı demokratik kuruluşlardı bunlar. Örneğin şimdiki Atatürkçü Düşünce Derneği, TEMA ve benzer kuruluşlar gibi…

Bu benim kişisel düşüncem, eleştiriye açığım, doğru bulanların bu görüşü paylaşmasını dilerim.

Son söz                          :
Artık neredeyse her gün, peş peşe yaşadığımız acılara bugün tam da Atatürk’ü anarken bir yenisi eklendi, 17 vatan evladını helikopter kazasında yitirdik, acılarımıza
acı kattık. Tüm şehitlerimize Allahtan rahmet diliyorum, ışıklar içinde yatsınlar.
Ailelerinin ve ulusumuzun başı sağ, terör belasını başımıza saranlara,
terörden medet umanlara lanet olsun.

Paylaşmanız dileğiyle…

Sevgi ve saygılarımla…
10.11.12, İzmir

Aydemir Ceylan 
Emekli Vali