Etiket arşivi: AHMET YAVUZ

İki büyük sorun

Cumhuriyet, 18 Nisan 2022

 

Ülkemiz her biri diğerini etkileyen sorunlar yumağı gibi. Bunlara yeni biri eklendi: Rusya-Ukrayna savaşı. Rusya-ABD savaşı demek de mümkün. Bu savaşın süresinin uzaması, hatta çapının genişlemesi herkesten çok ülkemizi etkileme potansiyeli taşıyor.

Diğeri Türkiye’nin yürürlükteki Suriye politikasıdır.

İlkinden başlayalım…

Stratejik Bakış köşesinde iki hafta önce Rus Ordusunun manevrasını analiz etmiş; Rusya’nın giriştiği harekâtın dayandırıldığı “Ukrayna halkının ve ordusunun direnmeyeceği” varsayımının hatalı olması nedeniyle planın işlemediğine, artık hedefin Donbas bölgesi olacağına, bu bölgeyi elde etmesinin de mümkün olduğuna yer vermiştik. Rusya’nın operasyonunun Odessa’yı içermesi durumunda ise savaşın uzayacağını ifade etmiştik.

15 gündür yaşananlar, özellikle Moskova kruvazörünün vurulması ve batması savaşın gidişatını etkileyecek boyuttadır.

Muhtemelen Rusya artık Odessa’ya planladığı çıkarmayı gerçekleştirecek ve Karadeniz’i Ukrayna’ya kapatmayı amaçlayacaktır.

Bu durum, savaşın süresini uzatacağı gibi alanını da genişletme riski doğurur. Savaş alan olarak genişleyebilir, taraflar ve yeni cepheleşmeler ortaya çıkabilir. Bundan en çok etkilenecek ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Bugüne kadar biraz da beğenmedikleri Montrö sayesinde tarafsız kalınabilmiştir. Esasında Türkiye jeopolitiğinin genlerine uygun davranılmıştır. Ancak savaşın farklı boyuta evrilmesi ülkemizi daha farklı bir politikanın mecburiyetleriyle karşı karşıya bırakabilir. Mevcut politika kararlılıkla sürdürülemeyebilir, sürdürülmesi bile maliyet doğurur. Şimdilik kuzeyimizdeki bu sorundan daha çok etkilenmemiz söz konusudur.

Gelelim ikinci konumuza…

SURİYE POLİTİKASININ GETİRDİKLERİ

AKP iktidarının Suriye politikasının iler tutar bir yanı yoktur. Baştan yapılan yanlış daha sonra atılan kimi doğru adımlara rağmen sonuç üzerinde etkili olamamıştır. Sorun, ulusal çıkarlara aykırı siyasi hedef belirlenmiş olmasından kaynaklıdır.

Siyasal İslamcı bakış, ulusal çıkar kavramını altüst etmeye yetmiştir. Yaşanan budur.

Mevcut politika, iddia edildiğinin aksine, PKK ile mücadelede uygulanan genel stratejiyle de örtüşmemektedir.

PKK’nin artık ülke içinde kırsalda barınma olanağı hemen hemen kalmamıştır. İHA ve SİHA’ların devreye girmesi askeri strateji ve konseptlerde temelden değişikliğe yol açmıştır. PKK de bunu gördüğü için açılım sürecini benimsemiş görünerek Suriye sahasına öncelik vermiş, ABD’den aldığı destekle hayal bile edemeyeceği yerel bir güce dönüşmüştür.

Her ne kadar Suriye’nin kuzeyinde K. Irak’tan Akdeniz’e uzanacak bir koridor, yapılan başarılı askeri harekâtla önlenmiş olsa da PKK’nin Suriye kolu Fırat Nehri’nin doğusunda özerk bir alanda kontrol sağlamıştır. Bu oluşumu sadece ABD’nin desteğine bağlamak yetersizdir. Onun etkisi kadar CB Erdoğan’ın Suriye politikası da sonuç üzerinde etkendir. İkisi aynı hedefte birleşmiştir: Esad rejimini yıkmak… PYD bu sayede kendisine alan açabilmiştir.

O halde neden şikâyet ediliyor? Anlayan anlıyor da işin bu boyutunu anlamayan geniş bir kesim, başka bir konuyu anlıyor: Sığınmacılar…

SIĞINMACILAR

Halkımızın geniş çoğunluğu bu sorunu anladı. Çünkü yaşamına dokundu. Yaşanan fakirleşmenin ardında da bir ölçüde sığınmacılar olduğunu gördü. Esasında görülmesi gereken Suriye politikasının yıkıcılığıdır. Eksik de kavransa, bu, iyi bir adımdır. Önümüzdeki seçimlerde kişilerin tercihlerini etkileyecek bir düzeye ulaşmıştır.

Yaşanan esasen bir dramdır. İnsanlık adına, ülkemiz adına, kimliğimiz adına, varlığımız ve bekamız adına…

Siyasi iktidar bilerek ülkemizi yaşanan düzensiz göçün sahnesi haline getirmiştir. Arka planında ülkeyi etnik kimliklere göre yeniden yapılandırma arayışı vardır. Üstelik bu yaklaşımında maalesef yalnız değildir. Bu gerçeği açıkça görmez ve göstermezsek vatanseverliğin gereğini yapmamış oluruz.

“Kurtuluş’a evet, Kuruluş’a hayır” diyebilen bir siyasi iktidarımız var. Hepimizin ortak vatandaşlık kimliği olan siyasi Türk kimliği hedeftedir. Amaç Osmanlı’daki millet kavramını geri getirmektir. Yoksa hiçbir iktidar ülke sınırlarının kevgire çevrilmesine izin vermez.

Laiklik zaten şeklen vardır ve ruhu öldürülmüştür. Cumhuriyet amorf bir hal almıştır. Bilimin rehberliği bir kenara itilmiştir.

Tehlike büyüktür. Bu tehlikeyi görenlerin ırkçılıkla suçlanması ise maksatlıdır.
Hiç itibar edilmemelidir. Ülkenin bekasına yönelik bu tehdidi dillendirmek vatanseverlik gereğidir.

İki sorunun ortak etkisi daha kötü gelişmelere kapı aralayabilir…

HALEN TUTUKLU 14 GENERAL İÇİN 28 ŞUBAT DAVASI’NIN FETÖ KUMPASI OLDUĞUNA İLİŞKİN KANITLAR

TUĞG. İDRİS KORALP’İN NOTLARI

HALEN TUTUKLU 14 GENERAL İÇİN 28 ŞUBAT DAVASI’NIN
FETÖ KUMPASI OLDUĞUNA İLİŞKİN KANITLAR
 

  1. Bu davaya ilişkin soruşturma 12 Nisan 2012’de 104 kişiden 73’ünün tutuklanması ile başlatılmış, İDDİANAME tutukluluktan 402 gün sonra 12 Mayıs 2013 tarihinde tanzim edilmiştir. Bu yolla mağdurların tutukluluk süresi uzatılmış, infaza dönüştürülerek yasal yargılanma hakları ihlal edilmiştir.
  1. Davada delil olan belgeler 1997 yılı Temmuz ayında suç duyurusu üzerine başlatılan soruşturmada değerlendirilmiş ve sonuçta “KYOK” (Kovuşturmaya Yer olmadığına dair karar) verilmiştir. 15 yıl sonra KYOK kararı yasaya aykırı olarak kaldırılarak 12.04.2012’de tekrar soruşturma başlatılmıştır.

Bu kararı veren İstanbul 12. Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nin başkanı ve iki üyesi FETÖ Üyeliğinden meslekten ihraç edilmiştir. İstanbul 12. Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nin FETÖ’cü başkan ve üyelerinin bu kararı KANUNA KARŞI HİLE işlemidir.

KYOK Kararı kaldırılmasından sonra soruşturmayı başlatan ve İddianameyi hazırlayan Eski Savcı Mustafa Bilgili, FETÖ Üyeliği ve Kozmik Oda davası kapsamında 17 yıl hapis cezası ile cezalandırılmıştır. Bu şekilde soruşturma yapılması ve dava açılması, FETÖ kumpası ve yasal yargılanma hakkının ihlali niteliğindedir.

  1. Eski Savcı Mustafa Bilgili (halen hükümlü), Yardımcısı Kemal Çetin (meslekten ihraç edilmiştir) Muharrem Köse (Eski albay, Gnkur. Eski Adli Müşaviri, halen tutuklu) sanıklar aleyhinde SAHTE DELİLLER kurgulayarak İDDİANAME tanzim etmişlerdir.

Bu sahte deliller ıslak imzalı değildir. Sonradan fotokopya yöntemiyle sahte belge olarak üretilmişlerdir. Yargılama esnasında bu belgelerin tümünün sahte olduğu, bilirkişi raporlarıyla ve delilleriyle kanıtlanmıştır. Kovuşturmanın her aşamasında; celp edilmesi istenen deliller mahkemece toplanmamış, tanıklar dinlenmemiş, talepler gözardı edilmiştir. Sanıkların savunma hakları ihlal edilmiştir.

Yargılamanın tüm aşamalarında verilen kararlarda esas alınan dokümanların, FETÖ Kumpası ile oluşturulmuş deliller, tahrif edilmiş, üretilmiş, düzenlenmiş, sahte belgeler olması nedeniyle Anayasa’nın 13, 18 inci maddeleriyle koruma altına alınan “KANUNİLİK İLKESİ” açıkça ihlal edilmiştir.

  1. MGK tarafından alınan kararların ve devam eden sürecin darbe olduğu şeklinde algı operasyonu yapan, böyle bir imaj oluşturan ve FETÖ Kumpası yaratan 16 savcı, 14 hâkim ve 12 polis, 3 bilirkişi, 12 asker ve 6 gazeteci FETÖ davalarında yargılanmış, bir kısmı ağır hapis cezalarına çarptırılmış, meslekten ihraç edilmiştir. Bir kısmının yargılanmalı devam etmektedir. Bir kısmı da halen firarda bulunmaktadır.
  1. Dava sürecinde mahkeme heyeti DÖRT KEZ değiştirilmiş, FETÖ talimatları doğrultusunda karar veren mahkeme başkanı ve üyeleri taltif ve terfi ettirilerek Yargıtay Üyeliklerine atanmışlardır. Duruşmanın devam sürecinde FETÖ etkisi devam etmiş, çözüm tutanakları değiştirilmiş, sanıkların lehine ifade veren örneğin Eski Başbakan Merhum Mesut Yılmaz’ın bir kısım beyanları tutanaklardan çıkarılmıştır.
  1. Erbakan-Çiller Hükümeti 18 Haziran 1997 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e istifa dilekçesini vermiştir. Hükümetin istifasından bir gün sonra 19 Haziran 1997 tarih ve 29024 sayılı Resmî Gazete’de istifanın Cumhurbaşkanı tarafından kabul edildiği ve yeni hükümetin kurulmasına kadar görevine devam etmesi talimatı verilmiştir. Böyle bir talimatın darbe ile devrilmiş bir hükümete verilemeyeceği her türlü açıklamanın dışındadır.

Başbakan Erbakan; istifa dilekçesini Cumhurbaşkanı’na sunduktan üç gün sonra 18 Haziran 1997 tarihinde, TRT Televizyonundan naklen yayınlanan ve birçok medya grubunun da hazır bulunduğu, Başbakanın yanında Başbakan Yardımcısı Tanju Çiller ve Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte yaptığı BASIN AÇIKLAMASI’nda hükümetin istifa nedeni olarak; iktidar ortağı DYP ile yaptığı PROTOKOLÜ göstermiş ve bunun bir ahde vefa örneği olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca “Siyasi tarih bunu böyle açıkça yazacaktır” diyerek istifa gerekçesini bütün kamuoyuna duyurmuştur.

Canlı olarak yayınlanan bu basın açıklaması, karar öncesi Mahkeme Heyeti’ne sunulduğu halde, huzurda dinlenmemiş ve karara etki dışında bırakılmıştır. Bunun dışında dönemin Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’in hükümetin istifasından sonra 26 Haziran 1977 tarihinde yapılacak “Hollanda’ya Bilgilendirme Toplantısına katılacağına” ilişkin yazı Başbakan Erbakan tarafından imzalanarak Cumhurbaşkanı’na sunulmuş ve 25 Haziran 1977 tarih ve 23031 sayılı Resmî Gazetede yayınlanmıştır. Devletin en yüksek karar organlarınca verilen ve Resmî Gazetede yayınlanan bu açık kararlarla herhangi bir darbenin söz konusu olmadığı açıkça kanıtlanmıştır.

  1. Davanın başlangıcından itibaren (AS: bu yana) Gnkur. Bşk. Org. Merhum İsmail Hakkı Karadayı, K.K.K. Org. Merhum Hikmet Köksal, halen tutuklu bulunan Hava Kuvvetleri eski Komutanı Org. Ahmet Çörekçi ve daha sonra Hava Kuvvetleri Komutanı olan halen Tutuklu Org. İlhan Kılıç’ın Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi’nde yargılanmaları gerektiğine ilişkin talepleri ve benzer konuda Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 21.06.2016 tarih ve 2016/2330 sayılı İlamında belirtilen Gnkur. Bşk. Org. İlker Başbuğ’un Anayasa Mahkemesinde yargılanması gerektiğine ilişkin kararı ortada iken, İlk Derece Mahkemesi ve Yargıtay tarafından dikkate alınmamış ve Anayasa Mahkemesi’nin yetkileri gasp edilerek usul, yasa ve Anayasa’ya aykırı hüküm kurulmuştur.

Kaynak: 28 Şubat Çatı Savunması
Ahmet Yavuz, E. Tümg. As. Strateji Uzmanı
Alican Türk, E. Alb. Dava Eski Sanığı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tıkanan Siyaset ve Çözüm 

Tıkanan Siyaset ve Çözüm 

Ahmet YAVUZ
Cumhuriyet, 26 Kasım 2020

Ülkenin gündemini günübirlik olaylar oluşturuyor. Tartışmaların hiçbirinin ömrü bir haftadan uzun sürmüyor. Herkes yazıp çiziyor. Ancak nedensellik incelemesi yok. Çözüm öneren de yok. Böyle devam ederse bu açmazdan çıkış da yok.

Bunun sebebi siyasetin yapılış tarzıdır. Milli güç unsurlarının her biri üzerinde olumlu etki yaratarak ülkenin bekası, halkın refahı ve demokratik yaşamın birey ve toplum yararına geliştirilmesi anlamında tartışılmaz rolü olan siyasi güç, mevcut haliyle tam tersi bir işlev üstlenmiş durumdadır. Bu yapı kırılmadan ülke göstergelerinin olumluya doğru evrilmesi mümkün değildir.

İktidar açısından mümkün değildir. Muhalefet açısından da mümkün görülmemektedir.

  • İktidar, artık “kendisi için bir varlık” haline gelmiştir. 
  • Ülkeye vereceği hiçbir şey yoktur.
  • Tek derdi ayakta kalmaktır.

Muhalefet ise siyaseti yalnızca “Erdoğan’ın iktidardan uzaklaştırılması” düzlemine indirgemiştir. Hedef bu olunca onların da ülkenin geleceğine aydınlık bir ufuk sunma şansı yoktur.

Aydınlar da genel olarak halihazır duruma karşı çıkmak yerine, mevcut sarmalın parçası haline gelmiş durumdadır.

Bu gözlemi paylaşan geniş bir kitle mevcuttur. Ancak örgütsüzdür.

DOĞAN KUBAN’IN GÖSTERDİĞİ

Bağımsız aydın tanımıyla özdeşleşebilen nadir kişilerden biri olan Doğan Kuban da benzer yargılarda bulunmaktadır: “Türk aydını, Amerikan sömürgeciliği ve kırsal kültür tarafından esir alınmışa benziyor. Bir entelektüel iflas ortamında yaşıyor.” (HBT, Sayı 242, 13 Kasım 2020, s. 7).

Yazısının devamında, üretime dönük yapılanma ihtiyacını her şeyin önüne koyan Kuban, “Bu bağlamda özgürlük demokrasiden çok, üretim için gerekli olacağa benziyor. Bu da özgün bir eğitim ortamının örgütlenmesini ve politik örgütlenmenin yapısal değişikliğini gerektiriyor. Oysa iktidarda ya da muhalefetteki partilerin yeni mallar satacak ne tezgâhları var ne de tezgâhtarları” demektedir.

İKTİDAR VE MUHALEFETİN ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ

İktidar partisi “siyasal İslam” merkezli siyasetini 2007’lerden itibaren görünür kıldıkça önce ideolojik iflası tattı, sonrasında ise siyasi iflasın eşiğine geldi. Ülkeyi de uçurumun kenarına getirdi. Çünkü 2010’dan bu yana kendisini denetleyen hiçbir güç kalmadı. İşin ilginci, attığı yanlış adımların bir kısmını da “bağımsızlık adımları” olarak sundu.

Oysa sorun, kaynağını ve gücünü yanlış yerde, yanlış şekilde kullanması ve gücünün üstünde yönelimlerde bulunmasıydı. Bu adımların birçoğu da sonuçsuz kaldı.

Muhalefet ise iktidarın geçmişte yaptıklarını eleştirmekle birlikte, benzer şeyleri yapmaya talipmiş gibi görünüyor. Yeni anayasa tartışmaları bunun bir parçasıdır. Hedefinde “Türk kimliği” vardır. AKP bunu denedi. İktidarı kaybedeceğini anladı. Geri adım atmış gibi duruyor. Şimdi muhalefet aynı arayış içindedir.

Ayrıca muhalefetin laiklik konusunda duyarlı olduğu da söylenemez. Muhafazakârların oyunu alacağım kaygısıyla devletin dini esaslara göre örgütlenmesinin önünde açık tavır almadı. Almıyor. Üstelik laikliğin, liyakatin ikiz kardeşi olduğu, egemenliğin kullanılması, hukuk karşısında herkesin eşitliği ve özgürce bilim yapılmasının garantörü (AS: güvencesi) olduğu gerçeğini göz ardı ediyor.

Fethullah Gülen oluşumunun Amerikancı ve dinci bir terör örgütü olduğunu yaşanan darbe girişimine rağmen görmezden gelenler var. İktidar partisi, kendisine zarar vermeyen bir “FETÖ ile mücadele perspektifini” benimserken çeşitli muhalefet partileri göğüslerini bu yapılara açmakta gönüllü görünmektedir.

Batı ile ilişkilerde, “Erdoğan iktidardan uzaklaşırsa” ortamın tamamen (AS: tümüyle) değişebileceği gibi bir dar bakışın kendilerini sarıp sarmaladığı izlenimi veriyorlar. Hatta Biden’ın seçilmesini, sadece bu yanıyla gören çevreler bile mevcut. Oysa bu hayaldir. Bazı ilişkiler farklılaşsa bile özde bir değişiklik olmayacaktır.

Bunların örneğini çoğaltmak mümkündür. Sözün özü, iktidar zaten kendi derdine düşmüştür. Muhalefet de sadece iktidarı yerinden etmeyle sorunun çözüleceğini sanmaktadır. Parlamenter sisteme geçiş önerileri önemli olmakla birlikte, mesele siyasetin yapılış tarzını değiştirmektir. Ülke için esas beka sorunu bu noktadadır.

ÇÖZÜMÜN ANAHTARI

Çözüm değilse bile çözümün anahtarı, siyasete uzak duran kitlenin sorumluluk almasından geçmektedir.

Bu kesimin kurucu değerlerle sorunu yoktur. Ancak sorumluluk almaya istekli durmamaktadır.

Elimizi taşın altına koymazsak taşın ağırlığı altında kalıp toptan ezilmek söz konusudur. Bu nedenle derdi ülkesi olan kişilerin bir araya gelmesi, yaratacakları yetkin akılla sorunları çözebilecek bir kadro oluşturmaları bir mecburiyet olarak karşımızda durmaktadır. İş basittir ama zordur. İşe girişmekse en temel görevdir.

Kimsenin elinde sorunları hemen çözebilecek bir çilingir yoktur. Buna mukabil (AS: karşılık), sorunları giderek azaltan bir yapıyı hayata geçirmek mümkündür. Bunları yapmak için iki kaynak vardır: Bedava olanlar ve maddiyat gerektirenler. Bedava olanlar öncelendiği takdirde diğerleri için kaynak yaratmak kolaylaşır.

Kimseyi ötekileştirmemek, etnik ve mezhep ayrımına tabi tutmamak ve bu tür ayrımlara dayalı çözümlerden uzak durmak, ifade özgürlüğünü sağlamak, liyakate dayalı olarak kurumları yeniden yapılandırmak, yalan söylememek, boş vaatlerde bulunmamak, kaynakları kamu yararına kullanmak ve şeffafça sergilemek…

Ardından öncelik sırasına göre atılacak adımların amacı, bireyin özgürlüğünü ve ülkenin bağımsızlığını garanti eden yapıyı kurmaktır. Bu, ancak üretim, eğitim ve çağdaş hukuk ile olur.

Cumhuriyetin herkesi tasada ve sevinçte ortak kılan felsefesinden güç alan ve “ben” demek yerine “biz” demesini bilen vatansever gönüllüler aranıyor.

Yan yana gelmeleri çözümün ilk adımı olacaktır.

Devlet ve salgınlarla savaş

Devlet ve salgınlarla savaş

Ahmet Yavuz
E. Tümg.
Cumhuriyet
, 28 Mart 2020

Ülkemizde gündem çok sık değişiyor. Birkaç ay geriye gittiğimizde İdlib vardı. Öncesinde Libya. Araya Elazığ depremi girdi. Daha evvel Doğu Akdeniz… Şimdi de Covid-19 ile yatıp kalkıyoruz. Bütün bunlar çok duyarlı bir kamuoyu yarattı. Çok faydalı bir tartışma konusunu da gündemin ilk sırasına koydu:

  • Devletin işlevi. Ne olmalı ve nasıl yapmalı?

Salgınla birlikte artık hayat farklılaştı. Her şey değişecek. Kendiliğinden olur mu? Asla… Arayış her zaman olumlu şekilde sonuçlanmaz. Önümüzdeki kavşak bizi ya daha iyiye ya da daha kötüye götürecek. Bizim elimizde.

Devletten beklenen üç temel işlev olmalı    :

1. Beka,
2. refah ve
3. demokratik yaşamın sürdürülmesi.

Bekadan kasıt bugün ve yarın ayakta kalabilmektir. Bu anlamda devlete düşen:

1. Günlük yaşamın aksaksız yürütülmesi.
2. Yarınlarda olabilecek savaş, salgın, deprem vb. olağanüstü durumlar için özel bir hazırlık içinde olunması.

Ülkemizde siyasi iktidarlar devleti kendi ideolojik hegemonyalarını kurmanın aracı olarak gördüğü için devletin ilk işi olan günlük işleri yürütme çabası ağır aksak ancak yürütülebiliyor. Çünkü önceliklendirme siyasileşiyor. İktidar, kurulu devlet yapısını daha iyi çalıştırmak yerine kendine uygun devlet yaratmaya çabalıyor. Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi (2020-11.5 milyar TL – Gazeteler) sekiz Vakanlığın bütçesini aşabiliyor. Kızılay ülkede daha çok ilaçlama yapmak varken Endonezya’da korona mücadelesinde destek verebiliyor (1).

Bunlar bir yana, 2017 referandumuyla “devlet hızlı çalışacak” gerekçesiyle “başkanlık sistemi”ne geçildi. Ancak devletten beklenen, etkin çalışmasıydı. Hızlı çalışmak ancak bunun bir parçası halinde anlamlı olabilirdi. Olmadığı görüldü…

Beka nasıl sağlanır?

Devletin günlük işleri yürütürken olağanüstü durumları da düşünmesi, tedbir alması gerektiğine yukarıda temas etmiştik. Bu nasıl olacak? Yanıtı basit: HAZIRLIKLA.

Büyük harfle yazdım, çünkü hazırlığın büyük ve kapsamlı olması gerekli.

“Devlet bugünün işini tam yapamıyorsa, yarına nasıl hazırlıklı olabilir?” diye sorabilirsiniz. Haklısınız. Bütün bunlar toplumsal bilinçle bağlantılı. Ben de bu yazıyı yaşanan krizden sonrasına ilişkin yazdım: Devlet günlük işleri eksiksiz yapacak şekle sokulmalı. Yetmez. Olağanüstü hallere de hazırlıklı olmalı. Yoksa bu topraklarda geleceğimizi güvence altına alma olanağı olmaz.

Nasıl?

Önce devleti doğru yapılandırarak, yeterli ve yerinde kaynak kullanarak, insanımızı eğiterek… Bu yazıyı yazarken devlet İstanbul Kanalı için ihale yapıyordu. Gerekli mi? Değil. Mevcut koşullarda uygun mu? Hiç değil.

Geçmişe doğru gidelim. Bir savaş halinde geri bölgede halkı işgalciye karşı örgütlemek maksadıyla TSK’nin Seferberlik Tetkik Kurulu vardı. Kozmik Oda aramasından sonra lağvedildi.

Deprem anında sivil halka yardım konusunda eğitilmiş birlikler vardı. Yeni Askerlik Kanunu yürürlüğe girdikten sonra artık yeterli düzeyde olduğunu sanmıyorum.

Daha eskiden, savaş halinde Kızılay tarafından kurulması öngörülen sahra hastaneleri; Ordunun kendi seyyar cerrahi hastaneleri vardı, devre dışı bırakıldı. Hastane haline getirilmesi planlanan yolcu vapurları vardı. Sanırım gündemden düşmüştür. Oysa günümüzde ABD ordusu New York’ta sahra hastaneleri kurmaktadır.

Yakın geçmişte TSK sağlık ordusu ortadan kaldırıldı; askeri sağlık sistemi bozuldu. Kamuoyunda maalesef konu askeri hastanelerin açılması talebi düzlemine indirgendi. Oysa askeri hastaneler, sistemde sondan bir önceki halkadır. Yaralı bir Amerikan askerinin şunu söylediği hikâye edilir:

“Seyyar Cerrahi Hastane levhasını gördüğüm anda yaşama bağlandığımı anlamıştım”.

Bu örneklerin eksiğini-yanlışını gidermek ve öbür kurumlara yaymak yerine olanları da ortadan kaldırdık.

İdeolojik yıkım

Geride kalan 15-20 yılda Türkiye ideolojik bir saldırının tutsağı oldu. En akıllı insanlar bile “savaş karşıtlığı” tercihleri nedeniyle Ordu düşmanı haline geldi. Bu yönelim, siyasal İslamcı iktidarı besledi. İktidar da her şeyi kendi varlığı temelinde ele aldı. Kendi varlığını ülke varlığına eşdeğer kıldı. “Kendisi için varlık” haline geldi. Zayıflaması bundan dolayıdır.

Ordu, onun için “darbe yapabilecek her türlü vasıtadan” soyutlanmalıydı. O yüzden Orduyu budadı. Oysa Ordu demek, aynı zamanda gelecekte Ulusun yaşamını tehdit edebilecek unsurları ortadan kaldırmanın kalesi, güvencesi, kaldıracı, omurgası demektir. Mevcut devlet teşkilatı günlük işleri yapmaya odaklı olacağına göre, olağanüstü durumlara hazır bekleyen bir yapıya her zaman ihtiyaç vardır. Bu yapı, Ordudur. Ya da barıştan itibaren ona eklemlenmeye hazır kuruluşlar olmalıdır. Devreye anında girecek şekilde…

Senaryolar

Milli Güvenlik Kurulları ve Ordular, senaryolara dayalı planlar yaparlar. Büyük-küçük demeden tehlikeler sıralanır. Sonra bunlar öncelikli kılınır. Gerekli istişarelerden sonra devletlerin “Kırmızı/Beyaz Kitaplar”ı bunları yasal zemine oturtur. Ardından her birine karşı koyacak planlar hazırlanır. Bunlar tatbikatlarla da denenir. Geriye dönüp bu tatbikatlardan komplo teorileri üretmek de eğlenceye dönüşür! Bugün olduğu gibi…

Günü geldiğinde bu planlar küçük düzeltmelerle, güncellemelerle yaşama geçirilir; çünkü planlananla karşı karşıya kalınan arasında her zaman bir fark olur.

Örneğin devletlerin “angajman kuralları” vardır. Orduların da “alarm planları” olur. İkisi birbiriyle bağlantılıdır. Hangi gelişmede hangi önlemin alınacağı yazılıdır. Savaş olursa yeni planlar devreye girer.

  • Eğer Sağlık Bakanlığı’nın elinde önceden hazırlanmış bir salgınla mücadele planı olsaydı, maçlar oynanmaz, camiler de ibadete anında kapatılırdı.

Eskilerde hükümetlerin elinde “savaşın acil ödeneği” olarak adlandırılan bir kaynak olurdu. Şimdi var mı, bilmiyorum. Harp ekonomisi diye bir kavram vardı. Bu kaynak onun bir parçasıydı. Fabrikaların, alanlarına göre ellerindeki işleri daha önceden belirlenmiş ürünlere yönlendirmesi mecburiyeti vardı. Sanırım özelleştirmelerden sonra bunlar hayal olmuştur.

Amerikan Ordusunun bir bölümü 1929 dünya büyük ekonomik buhranında tarım ordusuna, inşaat ordusuna dönüştürülmüştü. Acaba köylerin boşaldığı bir ortamda benzeri yapılamaz mı? İşsiz gençlerimizden bir hizmet ordusu kurulamaz mı? Kurulabilir. Eğer hazırlıklı olunursa…

Olağanüstü durum tedbirlerinin hazırlığı yapılmazsa felakete davetiye çıkarılmış olur. 1. Dünya Savaşı’nın öncesinde ve içinde iktidar sahiplerinin birçok yanlış kararı vardı. Bunların stratejik sonuçları olmuştur. Sarıkamış faciası bunlardan biriydi. Yine Kafkas Cephesi’nde bazı birlikler, yeterli idari hazırlık yapılmadan verilen sefer emirleri yüzünden hayvanlarını keserek yemek zorunda kalmıştır. Yetersiz beslenme yanında giyecek, temizlik malzemesi yokluğu tifüs salgınına, firarlara yol açmış ve bunlar çatışmada verilen zayiatın önemli bir parçasını oluşturmuştu (2).

Rehber: Akıl ve Bilim

Savaş yalnızca silahlı kuvvetlerle yapılan bir faaliyet değildir. Alanı da yalnızca askeri olmaktan çıkmıştır. Savaş, bekaya yönelik her şeye karşı yapılır. Salgınlara, yangınlara, depremlere, paralel devlet yapılanmalarına, darbecilere, hatta ideolojik saldırılara…

Ayakta kalmamızı sağlayan her şeyi yaşatmak, yıkılmamıza yol açacak her şeye karşı koymak için…

Evet, “bir şey değişir, her şey değişir” söylemi doğrudur. Ama her şeyin nasıl şekilleneceği tercihlerimize, içten çabalarımıza ve kendi irademize bağlıdır.

O irade ise aldığımız mirasta gizlidir:

  • Aklı ve bilimi merkeze koymak ve onu rehber edinenleri iktidar kılmak

Siyasetin bizleri içine hapsettiği dar kalıpları kırma becerisi gösterilmeden çıkış yok…

(1) sozcu.com.tr, 24 Mart 2020.
(2) Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, II. Cilt, 2’nci Kısım, Kafkas Cephesi, 2’nci Ordu Harekâtı, 1916-1918, Genelkurmay, 1978, s. 269 vd.

Ankara zirvesi: Dönüm noktası

Ankara zirvesi:
Dönüm noktası

Ahmet Yavuz
E. Tümg.
Cumhuriyet, 19.9.19

  • Barış yapmak savaş yapmaktan zordur. Türkiye’nin bugün tanımadığı Esad’la birlikte adımlar atması, sorunun çözümüne en büyük engel olan ABD üzerinde baskı oluşturabilecek yegâne vasıtadır.

Suriye’nin geleceği noktasında 16 Eylül 2019 günü Ankara zirvesinde atılan adımı önemsemeliyiz. Zira bıçak kemiğe dayandı. Artık meseleyi başka türlü ele almak gereği devletin zirvesinde de anlaşılmışa benziyor gibi…
“Gibi” diyorum çünkü benimki bir izlenim. Biraz da temenni, tam bir çıkarım değil.
Bir süre önce Fırat’ın doğusunda hayata geçirilmeye başlanan güvenli bölge sevdasının içinin boş olduğu görüldü. Birileri için sürpriz oldu! Münbiç’te yaşananları başkası yaşamış gibi…
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir süre önce bu konuda memnuniyetsizliğini belirtti. Bununla kalmadı. Zirve açıklamaları esnasında 15 gün sonrasına miat verdi. Sanırım, Birleşmiş Milletler toplantısı fırsatıyla Trump’la yapacağı görüşmede, gidişattan hoşnut olmadığını ifade edecek…
Alacağı cevabı kendisi de öngörüyor olmalı ki, konuşması esnasında, Suriye’de en doğru işleyişin “Astana süreci” olduğuna vurgu yaptı.
Bu sefer Suriye’nin siyasal birliği, toprak bütünlüğü ve istikrarı vurgusu farklı bir tondaydı. Sanki ayaklar suya değmiş gibi…

Israr gereksiz
Çünkü ABD’nin rotasında değişiklik yok: Suriye’yi bölmek.
Türkiye’nin rotası ise tersi olmalı: Bölünmemiş Suriye.


Türkiye’nin tek başına bunu sağlama gücü yok. Rusya ve İran ile birlikte olarak dahi sorun ancak dengede tutulabiliyor. Türkiye bugüne kadar ikircikli tutumlarla geldi: “Fırat’ın batısını Rusya, doğusunu ABD ile götürürüm, kontrol altına aldığım alanları da gerekiyorsa topraklarıma katarım,” yaklaşımını zihinsel arka planında muhafaza etti. Dolayısıyla bugüne kadar ifade ettiği “Suriye’nin toprak bütünlüğü vurgusu” günü kurtarmaya yönelikti. Ancak bunun işlemeyeceğini görmüşe benziyor. Çünkü hesap yanlıştı. Israr gereksizdi. Bağdat’a kadar gitmeye gerek yoktu. Oradan dönülüyor olması evladır.

Öte yandan ABD ile Fırat’ın doğusunda gerçekleştirilmeye çalışılan güvenli bölgeden, kendisi başka bir şey, ABD’nin başka bir şey anladığını yeniden öğrendi.
Aslında herhalde bir başka hususu daha gördü: Fırat’ın doğusunda 50 km. lik bir derinliğe kadar olan alanı tamamen kontrol altına alsa bile, daha güneyde bir devletçiğin ortaya çıkmasına mani olamayacağı gibi, onun kurulmasına ve meşruiyet kazanmasına hizmet edeceğinin de ayırdına vardı.

Bakanlıklar arası zıtlık

Bunu, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile Milli Savunma Bakanı Akar’ın birbirine zıt ifadelerinin basına yansımasından çıkarmak mümkün.
Geçmişte örneğine az rastlanır bir duruma tanıklık ediyoruz: Milli Savunma Bakanı gidişatın sonuç alıcı olacağı gibi iyimser bir tutum sergilerken Dışişleri Bakanı hoşnutsuzluk belirtiyor. Genelkurmay bu konuda ne düşünüyor, bunu bilen de yok, ilgilenen de… Oysa bilmeliyiz. Gerçi bu konuda Genelkurmay görüş belirtse, alçılar salçalar “askeri vesayet hortladı” diye ortaya çıkar. Oysa sivil-asker ilişkilerinde ABD’yi örnek gösteren bu tipler Trump’a direnen CENTCOM’ un bunu nasıl yaptığını sorgulamaz. Neyse, bu konuyu geçelim ve konumuza dönelim…
Bu noktada ABD’ye bakış ve gelecek perspektifi açısından da anlamlı bir durum söz konusu. Cumhurbaşkanı daha ziyade Dışişleri Bakanına’da yakın duruyor.

Başka yol yok!

Bu konunun yukarıda zikredilen, iktidarın Suriye’nin toprak bütünlüğü konusundaki tavrının sonuna yaklaşması bağlamında anlamı var. Çünkü Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamaktan başka bir yolun, Türkiye’ye huzur getirmeyeceği gerçeği bilinçlere yansımaya başladı. Rusya ve İran’ın da bunu onaylamayacağı, zirvede bir kez daha ortaya çıktı.

Türkiye Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması stratejisini benimseyen adımları kararlılıkla atarsa ne gibi değişiklikler olabilir?

Öncelikle İdlib’de durum farklılaşır. Zira İdlib’de atılacak adımlar mihenk taşı özelliği taşıyor. Eğer Türkiye, daha önce açılması yükümlülüğünü üstlendiği M4 ve M5 karayollarının (Halep-Lazkiye yolunun) güneyi ve doğusunda bulunan 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11 numaralı gözlem noktalarını, anılan yolun batısı ve kuzeyine çeker ve yeni yerlerinde tesis ederse meseleyi farklı bir şekilde ele aldığı sonucuna varabiliriz.

İlişkilerde güven artar

Bu, Rusya ve İran hatta Suriye ile olan ilişkilerde güven yaratır. İlave olarak İdlib’den göçü sınırlar. Ayrıca bu bölgede sıkışmış olan teröristlerin Suriye ordusu tarafından imhasına zemin yaratır. Tabii bütün bunların kolay olmayacağı açıktır.
İyimser bir senaryoyla, bir süre sonra Suriye devleti, Fırat’ın doğusu hariç ülkesine tamamen hâkim olduğunu ileri sürebilir. Türkiye’nin kontrolü altındaki bölgelerde Adana Mutabakatı çerçevesinde bulunmasını benimsediğini açıklayabilir. Ordusunu da Fırat’ın doğusuna yönlendirme olanağına kavuşur.
Ortaya çıkması muhtemel yeni durum, diplomatik yollardan AB ülkelerinin de devreye sokulmasını mümkün kılabilir. Yeni anayasal süreç de bunlara paralel yürütülebilirse, ABD’nin Suriye’yi bölme planına sınır getirilebilir, engel olunabilir.
O takdirde Astana süreci daha büyük bir dalgaya yol açacaktır.
Bu yönde atılacak adımların arzu edilen ve yukarıda tasvirine çalıştığım son durumu sağlaması mümkün olmayabilir. Ancak mevcut güç dengesi, elimizde bu seçeneği devreye sokmaktan gayrı bir yolun varlığına işaret etmiyor.

Esad’ı tanımak şart

Öte yandan ancak böyle bir tercih Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönme heves ve arzusunu açığa vurmalarını sağlayabilir.
Barış yapmak savaş yapmaktan zordur. Savaşanların birbirlerini tanıması gerekmez. Ancak taraflar birbirlerini tanımadan barış yapamaz. Türkiye’nin bugün tanımadığı Esad’la birlikte adımlar atması, sorunun çözümüne en büyük engel olan ABD üzerinde baskı oluşturabilecek yegâne vasıtadır.
İyimser bir bakış açısıyla Ankara zirvesinden böyle bir çıkarımda bulunmak, içinde birtakım riskleri barındırsa da ülkenin uzun zamandır unutulan ulusal çıkarının gereğidir.

Çözüm Atatürk politikaları

Zirvenin Çankaya’da yapılması farklı yorumlara yol açtı. Sembolik boyutu açısından şunu ileri sürmek mümkün:

Çankaya, Sovyet Rusya ve İran ile dostluğun ilmek ilmek örüldüğü yerdir.

Kurucu atamız Mustafa Kemal Atatürk, sadece bu iki ülkeyle değil, aynı zamanda bütün komşularımızla iyi komşuluk ilişkilerinin temellerini Çankaya’da atmıştı. Hatay sorununa rağmen Suriye bile bu yaklaşımın kapsama alanı içindeydi. Verilmek istenen mesaj,

  • Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” politikası

hayata geçirmenin bir adımıysa; buna sadece ve sadece alkış tutulur.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı, iç cephesini kuvvetlendirmek ve yeniden bütün boyutlarıyla Atatürk’ün politikalarına dönmektir. Başka geçerli yol yoktur.

Hayat her gün bu gerçeği kafamıza vura vura öğretiyor.

Birileri bunu geç öğreniyor diye kınayacak halimiz yoktur. Ancak seviniriz.