İsmet aslında Kaliforniyalıydı

İsmet aslında Kaliforniyalıydı

Yılmaz ÖZDİL
SÖZCÜ
, 9 Ekim 2018

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Harp Akademisi’ni birincilikle bitirdi, 31 Mart gerici ayaklanmasını bastıran Hareket Ordusu’nun karargah subayıydı, Yemen’de vuruştu, Balkan Harbi’nde vuruştu, Çanakkale’de vuruştu, Doğu Cephesi’nde vuruştu, Suriye-Filistin cephesinde vuruştu, milli mücadeleye katıldı, Batı Cephesi komutanı oldu, İnönü savaşlarında vuruştu, Sakarya Savaşı’nda vuruştu, Büyük Taarruz’da vuruştu.

Asrın liderimizin “bakın görüyorsunuz, elinde Türk bayrağı yok, Amerikan bayrağı sallıyor” dediği İsmet İnönü, işte bu.

İsmet İnönü genelkurmay başkanıydı. Asrın liderimiz kantin asteğmeniydi.

İsmet İnönü iki kez gazi oldu, İstiklal Madalyası var. Asrın liderimizin Yahudi cesaret madalyasıyla vahabi kralından aldığı madalyası var.

İsmet İnönü Kuvayi Milliyeci’ydi, hakkında idam fermanı çıkarıldı, vatan haini şeyhülislam tarafından katli vacip ilan edildi. Asrın liderimiz kendi vatanını sırtından vuran köktendinci Suriyelileri Kuvayi Milliye ilan etti.

İsmet İnönü, Atatürk’ün fikri temelini attığı Köy Enstitüleri’ni kurdu, tarihin gördüğü en aydınlık eğitim kurumuydu. Asrın liderimiz bütün okulları zorla imam hatip yapmaya çalışıyor, o kadar şahane (!) eğitim veriliyor ki, çocuklar deist oldu.

İsmet İnönü Harika Çocuklar Yasası çıkardı, Suna Kanlar, İdil Biretler, Fazıl Saylar, Bedri Baykamlar, Gülsin Onaylar, Ateş Parslar, Nevbahar Aksoylar ve daha nice muhteşem memleket evlatları yetişti. Asrın liderimizin döneminde, çocuklarımız OECD sonuncusu oldu, Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nın sonuçlarına göre, yabancı dili boşverdik, çocuklarımızın yarısı Türkçe okuduklarını bile anlamıyorlar, aynı eğitimi alan Avrupalı akranlarına göre üç yıl geriden geliyorlar, Afrika seviyesinin altına yuvarlandılar.

İsmet İnönü Tübitak’ın temellerini attı. Asrın liderimiz döneminde TÜBİTAK’ta Tillo evliyalarının kerametleri, hacı robot, ayet okunmuş fasulye, tatlı kelam gibi projeler yapılıyor.

İsmet İnönü’nün fotoğrafı Türk Lirası’na basıldı. Asrın liderimiz döneminde darphanede feto lirası basıldı.

İsmet İnönü döneminde Hatay devleti, vilayet olarak Türkiye’ye katıldı. Asrın liderimiz döneminde vatan toprağı terkedildi, Süleyman Şah Türbesi‘nin boş sandukaları kamyona yüklendi, kaçıldı.

İsmet İnönü Lozan’ı imzaladı, 95 senedir kapı gibi duruyor, ilelebet duracak. Asrın liderimiz papa heykelinin önünde Avrupa Birliği Antlaşması imzaladı, fos.

İsmet İnönü, Lozan’da Türkiye-Suriye sınırını çizdi. Asrın liderimiz döneminde Türkiye-Suriye sınırı kevgir oldu.

İsmet İnönü, Lozan Antlaşması’yla ada mada vermedi, aksine, Bozcaada’yı Gökçeada’yı aldı. Asrın liderimiz döneminde 17 adamıza Yunan oturdu, tık yok.

İsmet İnönü’yü Churchill gibi, Stalin gibi, Roosevelt gibi küresel kurtlar kandıramadı. Asrın liderimizi ilkokul mezunu feto kandırdı.

İsmet İnönü Harp Akademisi dahil, daima sınıf birincisiydi. Asrın liderimizin diploması pürüzlü.

İsmet İnönü eğitime doymazdı, Cumhurbaşkanı olduktan sonra profesörlerden fizik dersi aldı, kimya dersi aldı, Çankaya Köşkü’nün bir odasını laboratuvar haline getirdi, deneyler yaptı. Asrın liderimiz “neden zorunlu fizik dersi, zorunlu kimya dersi tartışılmıyor da, din dersi tartışılıyor?” diyor.

İsmet İnönü’nün sekiz binden fazla kitap bulunan kütüphanesi vardı. Asrın liderimiz “kitap okumaya vakit bulamıyorum, arkadaşlarım sağolsun bana kitap özeti getiriyor” diyor.

İsmet İnönü akıcı Fransızca biliyordu, İngilizce biliyordu, bu lisanlardaki kitapları orijinallerinden okuyordu. Asrın liderimiz van münüts.

İsmet İnönü, eşine düğün hediyesi olarak piyano aldı, kızına piyano aldı, kendisi 50 yaşından sonra viyolonsel çalmayı öğrendi. Asrın liderimiz hak getire.

İsmet İnönü her cuma akşamı Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası dinlemeye giderdi, 1964’te suikast girişimine uğradığı gece bile aksatmadı, konsere gitti, gerçek manada tiyatroseverdi. Asrın liderimizin senfoniyle menfoniyle alakası yok, tiyatroculara gıcık oluyor, baleyi belden aşağı buluyor.

İsmet İnönü tenis oynardı, golf oynardı, plaja eşiyle birlikte giderdi, askılı mayosuyla, halkla birlikte yüzerdi, Kasımpaşaspor’a kulüp armasında Türk Bayrağı taşıma onurunu İsmet İnönü verdi. Kasımpaşalı asrın liderimiz döneminde milli takımın kırmızı-beyaz forması bile turkuaz yapıldı.

İsmet İnönü ata çok iyi binerdi, at yarışları seyretmeyi severdi, 1930’da sahibi olduğu Olgo isimli atıyla Gazi Koşusu’nu kazandı. Asrın liderimiz attan düştü, Gazi Koşularına gitmiyor.

İsmet İnönü namaz kılardı, oruç tutardı, Çankaya Merkezi Camisi’ni yaptırdı, yatağının başucunda “Allah’ın dediği olur” yazıyordu, din istismarına yolaçmamak için bunların haber yapılmasına asla izin vermiyordu. Asrın liderimiz cami kapısında basına konuşuyor, musalla başında nutuk atıyor.

İsmet İnönü evindeki tamiratın parasını bile kendi cebinden öderdi, sıvacıya su tesisatçısına ameleye kendi maaşından ödediği parayı kuruşu kuruşuna not ederdi, evine aldığı kömürün parasını kendi cebinden öderdi, hastalanıp doktora gittiği zaman “ben milli şefim, başbakanım, cumhurbaşkanıyım” filan demezdi, kendi cebinden öderdi. Asrın liderimiz 1.150 küsur odalı saray yaptırdı.

İsmet İnönü cumhurbaşkanıyken, oğlu Erdal üniversite okuyordu, otomobil almak istedi. İsmet oğluna mektup yazdı. “Sana ‘olmaz’ dediğim zaman ne kadar üzüldüğümü tasavvur edemezsin ama, yeni otomobiller pahalı, eski bir otomobil bul, sabrın artar” dedi. Erdal ikinci el, 45 bin kilometrede bir otomobil aldı, motoru arızalıydı, tamir ettirdi. Öbür oğlu Ömer de üniversitedeydi, mektup yazdı, “en basit hayat tarzıyla yaşıyorum ama, paranın iki ucunu biraraya getiremiyorum” diye yakındı. İsmet oğluna cevap yazdı. “Bütün hayatın boyunca iki ucunu biraraya getirmeye çalışacaksın, hayat mücadelesi bu, sıkıntıları eğlenceli bir şey gibi almaya çalış” dedi. Asrın liderimiz dört milyar liraya yakın örtülü ödenek kullanıyor.

İsmet İnönü eşiyle bezik, arkadaşlarıyla briç, Atatürk ve konuk devlet adamlarıyla bilardo oynuyordu, satranç tutkunuydu. Asrın liderimiz millet kıraathanesi açıp avanta kek dağıtacağını açıkladı.

İsmet İnönü her akşam yemeğinde iki tek atardı, rakı içerdi, votka severdi, bazen yemekten önce viski yudumlardı. Asrın liderimiz “milli içkimiz ayrandır” filan diyor ama, ejder meyveli smoothie içiyor.

İsmet İnönü yabancı konuklardan hediye olarak sadece kitap kabul ediyordu. Asrın liderimiz 500 milyon dolarlık uçağa “Katar emirinin hediyesi” diyor.

İsmet İnönü, demokrasi için, parlamenter rejim için kendi mutlak iktidarından kendi isteğiyle vazgeçen dünya tarihindeki ilk ve tek liderdir. Asrın liderimiz rejimi değiştirdi, tek adam oldu.

İsmet İnönü’nün damadı gazeteciydi, karşıdevrimciler tarafından hapse atıldı. Damadını ziyaret etmek için cezaevine gitti, görüştürmediler. Not yazdı, damadına gönderdi. “Evladım, görmek için geldim, göremedim, yarın gene gelirim, acele ihtiyacın neyedir, nasılsın, metanetine güvenirim şerefli evladım, İsmet İnönü” dedi. Damadı bir kağıdın arkasına not yazdı, kayınpederine geri gönderdi. “En ufak üzüntüm yok, benim için üzülürseniz üzülürüm, bir tek ricam var, kimseye benimle alakalı tek kelime konuşmayın, ne olur ne baskı yapın, ne baskı kabul edin, ellerinizden öperim, Metin” diye yazdı. Damadı hapisteyken, kızı doğum yaptı, İsmet İnönü’nün torunu, damadı tutukluyken dünyaya geldi. Buna rağmen demokratik duruşunu bozmadı, “ömrüm boyunca adalete siyaset karışmasın diye çalıştım, devrimlerin en şiddetli dönemlerinde bile adalete karışmadık” dedi.
Asrın liderimiz, damadını bakan yaptı, ekonominin hazinenin maliyenin başına koydu, asrın liderimizin damadı bismillah ilk iş gitti Amerikalı McKinsey’i getirdi.

McKinsey meselesi üç günde boka sardı…
Asrın liderimiz mevzuyu evirdi çevirdi, İsmet İnönü’ye bağladı, iki kareden oluşan fotoğrafın yalnızca tek karesini göstererek, “bakın elinde Türk bayrağı yok, Amerikan bayrağı sallıyor” filan dedi. İşte bu nedenle “tarihimizin iki karesini birden” yazayım dedim. Sırf İsmet İnönü’yü yazsak, olmaz. Sırf asrın liderimizi yazsak, eksik kalır. Gerçekleri görebilmek için resmin tamamını görmek lazım!
=================================
Teşekkürler sevgili Yılmaz Özdil…

“Edep ya huuuuu!!!” diyoruz.. Gündem değiştirmek, CHP’ye vurmak adına bu denli de olur mu??

1 adım sonrası Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK.. O’na vuracak da hazırlık yapıyor..

Büyük Atatürk anılarında anlatır..  Samsun’a çıkarak milli mücadeleyi başlatacaktır. İstanbul Şehzadebaşı’nda Albay İsmet beyi evinde ziyaret eder ve büyük sırrı ilk kez O’nunla paylaşır. İsmet bey, haritayı açan Mustafa Kemal Paşa’ya, “Gene birşey mi yapacaksın?” diye sorar. Böylesine yakındırlar 2 dost, topu topu 3 yıl kıdem farkı vardır Harbiye’den mezuniyette..

  1. İnönü savaşında ordu komutasını İsmet beye verir Mustafa Kemal Paşa..
  2. İnönü savaşında da ordu komutasını İsmet beye verir Mustafa Kemal Paşa..İsmet bey ikisini de kazanır.. 2. sinde Mustafa Kemal Paşa yolladığı telgrafta İsmet beyi kutlar ve “Siz orada yalnızca düşmanı değil, milletin maküs talihini de yendiniz..” diye değerbilir davranır.

Sakarya savaşında Mustafa Kemal Paşa – İsmet bey omuz omuzadır..
Büyük Taarruzda da..
Olağanüstü önemli, kritik Lozan görüşmelerinde Ulusun yazgısı belirlenecek iken İsmet Paşa Dışişleri Bakanlığına atanarak Türk delegesinin başı olur ve destansı bir başarı kazanır. (Hukuk Danışmanı, ailemizden Prof. Dr. Veli Saltık‘tır..)
Cumhuriyet ilan edildiğinde Cumhuriyetin ilk Başbakanı ve Türkiye’nin 2. adamı İsmet Paşadır. Uzun yıllar bu 2’li ülkemizi başarıyla yönetir..
Şevket Süreyya Aydemir, “İkinci Adam” adlı yapıtında ayrıntılı anlatır.
Mustafa Kemal Paşa’dan sonra Türkiye’ni 2. Cumhurbaşkanıdır ve bu görevi 1938-50 arasında 12 yıl sürdürür, Türkiye’yi, yüksek zekası ve diplomasi ustalığı ile 2. Büyük Paylaşım Savaşı yangınını dışında tutmayı başarır.
1946’da çok partili yaşama geçilmesini sağlar, CHP’den ayrılanlar DP’yi kurar ve bu parti 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanır. İsmet Paşa Cumhurbaşkanlığını bırakır ve DP’li Celal Bayar 3. Cumhurbaşkanı olur. İktidarı kansız ve güç kullanmadan, demokratik ve barışçı biçimde devrederek dünya siyaset tarihine geçer..

Sayfalarca yazsak bitmez..
Edep ya huuuu!
Erdoğan bir kez daha kendi ayağına sıkmıştır. Bu son bayrak çarpıtması, Erdoğan’ın zaten çooook aşınmış saygınlığından, sanıldığından daha büyük bir parça koparmıştır..
Vefa ve tarihe saygı, en temel insanlık değerlerindendir, hiçbir siyasal beklentiye, çıkara asla feda edilmemelidir.

Sevgi ve saygı ile. 11 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Lozan’ın anlamı

Lozan’ın anlamı

Emre Kongar
(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
AKP iktidarının, Sarraf Mahkemesi ve Man Adası tartışmalarını geriye itmek için başlattığı tartışmanın konusu olan Lozan Antlaşması’yla yeni bir devlet kurulmuştu: 
Birinci Dünya Savaşı’nda mağlup olan Osmanlı İmparatorluğu yerine, İstiklal Savaşı’nı kazanan Türkiye Cumhuriyeti. 
Lozan bir zafer antlaşmasıdır!
***
1920’li yıllarda Anadolu’nun nüfusu 11-12 milyon kadardı; yani bugünkü İstanbul’un nüfusundan daha az. 
Bu nüfusun yüzde onu okuma yazma biliyordu, yaklaşık bir milyon kişi; onların da yarısı ancak adını yazabiliyordu. 
Hemen herkes hastaydı: Trahom, verem ve sıtma. (AS : Cüzzam ve Frengi!)
Tüm nüfus, uzun süren savaşların sonunda zaten yorgun, bezgin, aç ve hastaydı.
(AS: Erkekler savaşta kırılmıştı..)  

İşte bir Din/Tarım Toplumu’nu 15 yıl içinde bir Kentsel/Endüstriyel Toplum olma eşiğine getiren, yirminci yüzyılın en çarpıcı siyasal ve kültürel atılımı, böyle bir nüfusla gerçekleştirilmiştir! (AS: Batılı emperyalistlerin diliyle KILIÇ ARTIĞI!)
***
Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları büyük devletler tarafından cetvelle harita üzerinde çizilmedi:
Yüz binlerin kan ve gözyaşı ile yoğrulmuş savaşlar sonunda belirlendi. 

1) Sadece İstanbul’u, Trakya’yı ve Anadolu’yu işgal eden galip devletlerin silahlı kuvvetlerine, İngiliz, Fransız, İtalyan ordularına karşı değil… 
2) Batı’dan saldıran taze Yunanistan ordularına karşı… 
3) Doğu’dan gelen taze Ermenistan ordularına karşı… 
4) İçteki Halife taraftarlarının isyanlarına karşı… 
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, “ölümüne verilen” bir mücadele ile çizildi bu sınırlar.
***
Çok kişinin aşırı milliyetçi, şovenist duygularını gıcıklayan bu saldırılar,
yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni ırkçı, faşist bir diktatörlüğe yöneltmedi: 

Tam tersine, yeni Cumhuriyet, ırk, din, dil, mezhep farkı gözetmeksinizbu sınırları çizen,
bu devleti kuran halka Türk
 halkı denir” anlayışıyla, siyasal bilince ve bireysel tercihe dayalı bir vatandaşlık kavramı üzerinde yükselen “Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” olmayı hedefledi.
***

  • Lozan, Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalananlar arasında devam eden
    tek barış antlaşmasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, Birinci Dünya Savaşından bugüne kadar varlığını, gelişerek sürdürmüştür. 
Bu Cumhuriyet’in hedeflediği Demokrasi ve İnsan Haklarının, bütün farklılık ve çatışmaların panzehiri olduğunu unutmayalım. 
Farklılıklarımızı koruyarak bir arada yaşamanın, gelişmenin nimetlerinden,
bu toprakların güzelliklerinden eşit ve adil bir biçimde yararlanmanın yollarını arayalım. Siyaseti, gerilim, kavga, kin ve intikam üzerine kurmayalım. 

Birbirimize, haksız ve adaletsiz bir biçimde, ayrımcı bir vicdanla bakmayalım. 
İnsanları haksız, hukuksuz ve adaletsiz muamelelere tabi tutmayalım;vicdanlarımızda
ve özellikle de adalet
 mekanizmasında yargısız infazlar yapmayalım… 

Cumhuriyetimizi, Demokratik, Laik ve Sosyal Hukuk Devleti olarak geliştirmeye çalışalım: 

  • DİREN İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ!

==================================================
Dostlar,

LOZAN ANDLAŞMASI’nın ANLAMI ve
AKP = ERDOĞAN’ın DERİN AÇMAZI

Üstad Emre Kongar’ın sözünün üstüne söz söyleme olanağı var mı??
Metinde 2-3 yerde ayraç içinde not düştük..
Lozan’ın böylesine derin bilinçsiz – bilgisiz – sorumsuz ve bu halkın verdiği şehitlerin, gazilerin, dökülen kanların hürmetsiz biçimde ağza alınmasını asla içimize sindiremiyoruz..
Türkiye bu tabloyu, böylesine yöneticileri hak etmiyor..
Yunan Cumhurbaşkanı ve uluslararası hukuk profesörü Pavlopulos adeta ders verdi sözleriyle. Uluslararası Andlaşmalar için Erdoğan’ın bilinçsizce önerdiği böylesine bir yol – yöntem olmadığını açıkladı. 43 yaşındaki genç Başbakan Çipras da..  Erdoğan ise “..siyaset hukukunda var böyle bir şey, yaparız biz..” anlamında karşılık verdi. Anımsatmaya gerek var mı, böyle bir hukuk dalı yok! Konuya ilişkin normlar Uluslararası / Milletlerarası Hukuk dalınca konuyor.

Mülkiye de okumuş olma yetkisiyle not düşelim ki; bu tür Andlaşmaların / metinlerin altına ancak “ek maddeler” konabilir. Özgün metne dokunulamaz. ABD Anayasası tipik bir örnektir. 1776’lara uzanan bu çekirdek Anayasa salt 7 (yedi!) maddedir ve Amerikan halkınca adeta kutsanmaktadır. 240 yılı aşkın süredir bu maddelere dokunul(a)mamıştır. Gereksinim duyulan içerikler madde olarak da değil “ammendment” (düzeltme) sıfatıyla eklenmiştir, o kadar.

Anayasada Cumhurbaşkanı’nın tek başına yaptığı işlemlerden sorumlu olmadığı kurala bağlanıyor.. (md. 125/1 ve 2). Ancak yaşanan pratik, bu madde ile ilgili sorunlar yaratıyor. Anayasa koyucu Erdoğan gibi “atipik” cumhurbaşkanlarını elbette hesaba katamazdı. Ne var ki bu hukuksal – anayasal bağışıklık Türkiye için son yıllarda ağır faturalara neden oluyor.  Erdoğan’ın Lozan Andaşması hakkındaki bu sözleri Dışişleri bürokrasisince hazırlandı ise bu kişiler için yasal sorumluluk doğabilir. Bu durumda o talihsiz ve asla kabul edilemeyecek ağır gaf niteliğindeki sözlerin oluşturduğu “idari eylem”de Cumhurbaşkanı “tek başına” değildir ve hazırlık işlemi kendisi dışında yapıldığından sorun Yönetsel (İdari) Yargıya taşınabilir. Nitekim önceki yıllarda Rektör atamalarında Erdoğan’ın, YÖK’ün sunduğu 3 aday içinden dilediği bir adı Rektör atama işlemi benzer gerekçeyle Danıştay’a taşınmış ve yüksek yargı başvuruyu kabul etmişti. Sorunun hukukçular ve kamu yöneticilerince tartışılması yerinde olacaktır.

Bu gibi sorunların aşılması için Anayasa’nın anılan maddesinde Cumhurbaşkanının anayasal sorumsuzluğu nedeniyle, “tek başına” yapabilecekleri dışında bırakılan işlemlerde ilgili Bakan – Başbakan’ın imzası koşul tutularak onlar sorumlu tutulmuştur. Kimi ülkelerde ise Devlet Başkanlığı Konseyi biçiminde bir yapılanma ile kritik kararlar bu kurula bırakılmıştır.

Erdoğan, fiilen (de facto) tek adamdır ve henüz “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denen yeryüzünde örneği olmayan ucube – uyduruk – zorlama rejim 3 Kasım 2019 seçimleri yapılmamış olduğundan yürürlüğe girmemiş olmakla birlikte, TEK ADAM yönetimi sergilemekte ve ülkeyi tek başına demir yumrukla, son 1,5 yıldır da resmen OHAL dayatmasıyla totaliter bir rejime sürüklemektedir, sürüklemiştir. Zaten açıkça itiraf edilmiştir Anayasa dışına çıkıldığı ve Anayasa’nın yaratılan fiili duruma uydurulması = anayasayı fiilen çiğneme suçunun işlendiğinin itirafı ve fakat yasallaştırılması AKP tarafından ülkeye dayatılmıştır. Dönemin İçişleri Bakanı Efgan Ala, TBMM kürsüsünde elini vargücüyle kürsüye vururken, avazı çıktığınca da “Tanımıyoruz bu anayasayı!” diye haykırmıştı.. (03 Mart 2015, TBMM)

16 Nisan 2017 Anayasa değişiklikleriyle; böyle giderse 3 Kasım 2019 sonrasında
AKP = Erdoğan hala ülkenin başında olursa, çok daha katı – sekter, Erdoğan’ın kendi deyimiyle “astığın astık kestiğin kestik” bir eğik düzleme ülkemiz sürüklenmiş olacaktır.
Erdoğan Başbakan iken, 23 Nisan 2010’da simgesel olarak makamına oturttuğu kız çocuğuna
bu sözleri söyleyebilmişti..

Lozan görüşmelerinde Başdelegemiz ve Dışişleri Bakanımız İsmet Paşa‘nın yakın hukuk danışmanı aile büyüğümüz Prof. Dr. Veli Saltık‘ın kulakları çınlasın. Lozan Andlaşması bu bağlamda bizim için ayrı bir önem ve değer taşımakta.

Nezihe Araz’ın aktardığına göre İsmet Paşa Lozan’dan Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı bir mektupta;

  • Velinimetim efendim, beni görseniz tanıyamayacaksınız. Birkaç ayda saçlarım bembeyaz oldu.. Hasretle ellerinizden öperim. / İsmet

diye yazmıştı.

Siyaset çooooooooook gergin, gerçekte AKP = RTE tarafından bilerek ge-ri-li-yor..
Kamuoyunun dikkatini dağıtmak ve asıl sorunlardan uzaklaştırmak zorunda AKP = RTE
Son bir hafta – 10 günde ne çok yapay “gündem tohumu” saçıldı topluma değil mi?

2018 Bütçe görüşmelerinde AKP tarafından özellikle izlenen gerilim politikası da
aynı bağlamda.

AKP = RTE‘nin derdi 1 değil ki… Bin dert ile boğuşmaktalar ve ipler giderek el ve ayaklarına dolaşmakta. Dillerine de… Bakışlarına da.. Yüz ifadelerine de… Beden dillerine ve duruşlarına da.. Beyinlerine, akıllarına, sağduyularına, sabır ve belagatlarına…. da! Güliver’in cüceleri pek hünerli.. Üstelik ülke dışından da “epey çelme” gelmekte..

Ne var ki; ne Lozan, ne Kudüs, ne %11 büyüme masalı kurtuluş değil..

  • AKP = RTE uzatmaları oynamakta..

Yolun sonu görünüyor.. Erken seçim?? Orada da denklemler çoook karmaşık ve çoook bilinmeyenli.. En azından Anayasa md. 67 ciddi zorluk çıkarıyor : Seçim yasalarında yapılacak değişiklikler en az 1 yıl sonra yapılacak seçimlerde uygulanabiliyor. AKP bu noktada bağlanmak istemiyor; erken seçim zorunlu duruma gelirse ne yapacak??

Kongar hocamız gibi bağlayalaım :

  • DİREN İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ!

Sevgi ve saygı ile. 12 Aralık 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

 

94. Yılında Lozan Antlaşması ve Türkiye’nin Geleceği / The Lausanne Treaty at the 94rd year and future of Turkey

94. Yılında Lozan Antlaşması ve Türkiye’nin Geleceği

The Lausanne Treaty at the 94th year and future of Turkey

Dostlar,

Ülkemizin Uluslararası Hukuk katında tapusu ve bir anlamda ulusal tabumuz olan Lozan Barış Anlaşması, 94 yıl önce bu gün, 24 Temmuz 1923’te, 8 ay süren çok zorlu görüşmeler sonunda İsviçre’de bağıtlanmıştı. 

Her yıl bugünlerde Lozan Anlaşması ve kazanımlarına saldırının amacı nedir?

Bir “basit” harita, tarihsel gerçeği tüm açıklığıyla ortaya koymuyor mu?

sevr haritası ile ilgili görsel sonucu

Büyük ATATÜRK‘ün ve O’nun en çok güvendiği dava ve silah arkadaşı Dışişleri Bakanı Lozan’da Baştemsilcimiz İsmet Paşa‘nın görkemli utkusu (zaferi) yukarıdaki haritada görülüyor. Son Osmanlı Padişahı 6. Mehmet Vahdettin’in onayladığı Sevr Anlaşması yürürlükte kalsaydı, günümüz Türkiye haritasının (Misak-ı Milli sınırları) kırmızı boyalı 1/3’ü bize kalacaktı. Sevr Anlaşmasında bu bölgeden de gerekli görülenlerin İtikaf Devletlerince işgal edilebilmesi hakkı saklı tutulmuştu.

Lozan Barışı o koşullarda yapılabilecek olanın en gerçekçi, olabilecek en dengeli (optimum) formülüdür. Bugünden geriye anakronik salvolar akıl ve tarihsel diyalektik dışı olup gerçekte Cumhuriyet, Atatürk ve İnönü düşmanlığının maskesinden başka hiçbir şey değildir! 

Erdoğan Lozan Andlaşmasına Neden Saldırıyor!?” başlıklı 1 Ekim 2016 tarihli yazımıza bakılmasını dileriz..

Biz, Lozan Anlaşması konusuyla özel olarak ilgileniyoruz.. Görüşmeler sırasında ailemizin büyüklerinden Prof. Dr. Veli SALTIK, İsmet Paşa’nın Türk kurulundaki hukuk danışmanı idi. Konuya ilişkin çok sayıda konferans verdik, makale yazdık, TV programına katıldık.

Örneğin “86. Yılında Lozan Anlaşması ve Türkiye’nin Geleceği Kanal B, Ankara, 17.07.09”
(Kanal B / Gürbüz Evren – Bekleme Odası arşivinden 8 yıl önceki kayda erişemedik..)

Çalışmalarımızın bir bölümünü geçtiğimiz yıllarda da bu sitede paylaşmıştık..
Bunları aşağıda bulabilirsiniz.

  • Özelllikle AB ile yürütülen Müzakere Çerçeve Belgesi’nin
    6. ve 11. maddesi 
    çoooook dikkat istiyor!

  • Yineleyelim; yukarıdaki haritada bize İtilaf Devletlerinin işgal hakkıyla bırakılan kırmızı, 1/3 Türkiye (286 bin km2) dışında kalan tüm toprakları
    son Osmanlı Padişahı 6. M. Vahdettin Sevr Anlaşmasıyla vermişti!

  • Lozan Anlaşmasıyla yitirilmedi bu topraklar! Tersine, bugünkü sınırlarımız, 780+ bin km2 toprak, Lozan Anlaşmasıyla vatan / yurt olarak geri kazanıldı! Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve yurtsever öncüler ve Ulusumuz ile, Saltanatın ihanetine karşın Kurtuluş Savaşı ile, şehit-gazilerle kazanıldı!  

Sevgi ve saygı ile. 24 Temmuz 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net      profsaltik@gmail.com

**********************

93. Yılında Lozan Antlaşması  ve Türkiye’nin Geleceği
(The Lausanne Treaty at the 93rd year and future of Turkey)

Geçtiğimiz yıl sunduğumuz dosyayı, belgesel boyutu nedeniyle yeniden paylaşmak istiyoruz..

Ne yazık ki, geçtiğimiz yıl bu gün yazdıklarımız ağırlaşarak sorun olma niteliğini sürdürüyor.

Lütfen bakar mısınız aşağıdaki notlarımıza ve çok kritik uyarı ve saptamalarımıza :

89._Yilinda_Lozan_ve_Turkiye’nin_Gelecegi_24.07.09

Yukarıda erişkesini verdiğimiz power point sunumu çok kapsamlı olarak Lozan Antlaşmasını işlemekte.. Çağrılıp (indirilip) incelenmesi ve paylaşılması dileğimizidir.

Aşağıda da var ama bir kez daha, tarihe not düşmek ve ilgili herkesin bilgisine – ilgisine sunmak üzere şu kritik paragrafı öne çıkaralım :

==========================

“….. Özelllikle AB ile yürütülen Müzakere Çerçeve Belgesi‘nin 6. ve 11. maddesi
çoooook  dikkat istiyor :

  • Avrupa Birliği, Lozan Antlaşması ile Türkiye’nin öteki ikili anlaşmalarının
    AB mevzuatına uymamaları durumunda geçersiz sayılacağını ileri sürüyor!
  • İleri sürmeyi bırakın, bile bile, seçe seçe Lozan’ı çökertebilir. Çökertiyor.
    Bir başka yönden ele alırsak, Avrupa Birliği sanki Sevr’in kimi maddelerini gündeme getirme çabasında.

“… BOP kapsamında Irak’ın kuzeyinde de facto yaratılan siyasal oluşum, (Barzanistan!) gelecekte Türkiye’ye yönelik sınır istemleri bildirebilir. Bu durumda AB MÇB (Müzakere Çerçeve Belgesi) 6. paragrafa göre “anlaşmazlık” Uluslararası Adalet Divanı‘na taşınacak
ve ABD ve AB’nin tutumu belirleyici olacaktır.

Gelişmeler ülke bütünlüğümüzü tehdit eden nitelik kazansa bile, MÇB’nin değinilen
bu 11. maddesine göre Türkiye, “güç kullanma” hakkını işletemeyecektir.

  • TSK, “güç kullanMAma” olarak düzenlenen 2 sözcükle devre dışı bırakılmıştır….”

================================================

Son 1 yılda AKP iktidarında Bay RTE sorumluluğunda yaşanan acı gelişmeler ne yazık ki
geçen yıl ve önceki yıllarda yaptığımız saptama ve uyarıları doğruluyor.
Bu tablo bize “haklı çıkma” keyfi yaşatmıyor elbette..
Kaygı ve endişemiz büyüyor..

Türkiye AKP İKTİDARINDAN BİR AN ÖNCE KURTULMADIKÇA
BU LANETLİ SÜRÜKLENİŞİ DURDURAMAYACAKTIR…

Koalisyon görüşmelerinde bu kritik gerçekliğin çooooook iyi değerlendirilmesi ve

mutlaka AKP’siz bir hükümet kurulmalı ve AKP iktidarının muazzam hukuksuzluk – yolsuzluklarının hesabı
mut – la – ka sorulmalıdır.

Türkiye’nin başka türlü esenliğe erişmesi olanaksızdır.

Ülkemizin uluslararası hukuk katında (nezdinde) tapusu Lozan Antlaşması‘nı Türkiye’ye kazandıran başta Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve
Lozan Başdelegesi Dışişleri Bakanı İsmet İNÖNÜ olmak üzere tüm emeği geçenleri
sonsuz bir şükran, minnet ve saygı ile anıyoruz…

Sevgi ve saygı ile.
24 Temmuz 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

=========================================

91. Yılında Lozan Antlaşması  ve Türkiye’nin Geleceği
(The Lausanne Treaty at the 91st year and future of Turkey)

Dostlar,

Önceki yıl klavyeye aldığımız (öyle ya kalem değil klavye kullandık!)

“89. Yılında Lozan Antlaşması ve Türkiye’nin Geleceği” başlıklı
14 sayfalık kapsamlı raporumuzu, belgesel niteliği gereği bu yıl da
dikkatinize getirmek istedik.

Ancak sunuş (takdim) notlarımıza ekleyeceklerimiz var :

Geçen yıldan bu yana “Kuşatma” sürüyor, çember daralıyor..

Ülkemizin güneydoğusundan bir vatan parçası “Türkiye Kürdistanı” diye fiilen ayrılmaya çalışılıyor. İktidar da BOP kapsamında böylesi bir işlevle adeta yüklü!?

Kahredici bir durum..
Bereket artık “Halk Direnişi” sahnededir, belirleyici olacaktır!

  • Haziran Ayaklanması, Gezi Ruhu ve inisiyatifi, CB için Çatı aday..

RTE’nin AKP’si – AKP’nin RTE’si ne denli ayrıştırmaya gitse de, Aleviler geçtiğimiz günlerde RTE’nin iftar davetini “Haram sofraya oturmayız” gibi çok sıkı bir gerekçe ile reddettiler..

BOP kapsamında Irak’ın Kuzeyi tamam gibi.. Barzanistan!

Suriye’nin kuzeyinde PYD (Suriye PKK’sı) sözde egemenlik kurma çabasında..

Sıra Türkiye ve İran’dan parçalar kopararak Büyük Kürdistan’ı = Gerçekte Büyük İsrail’i
1200 km’lik bir şerit olarak Hazar’dan – Akdeniz’e kurmak..
Elbette kukla devlet olarak geçici; gelecekte Büyük İsrail için yutmak üzere..
İsrail şemsiyesi altında 2. bir İsrail olarak haritalandırmak, kimliklendirmek.
Daha şimdiden İsrail, bölgedeki Kürtlerin bir bölümüne “Judaik Kürtler” (!?) olarak sahiplendi, etiketledi. Meğer bölge Kürtlerinin bir bölümü geçmişte Yahudi – Musevi imişler; hem dinden (Musevilik) olmuş hem de etnik kökeninden koparak assimile olmuş zavallılar… (!)

Rusya ve Çin’in, Hindistan’ın, Japonya’nın ve de AB’nin bölgedeki enerji kaynaklarına
el oymak… Tevrat’ta sözü edilen “Arz-ı mev’ud” sınılarına ilerlemek..
Fırat – Dicle’den Nil’e dek.. BOP = Büyük İsrail Projesi!

Özelllikle AB ile yürütülen Müzakere Çerçeve Belgesi‘nin 6. ve 11. maddesi
çoooook  dikkat istiyor :

  • Avrupa Birliği, Lozan Antlaşması ile Türkiye’nin öteki ikili anlaşmalarının
    AB mevzuatına uymamaları durumunda geçersiz sayılacağını ileri sürüyor!
  • İleri sürmeyi bırakın, bile bile, seçe seçe Lozan’ı çökertebilir. Çökertiyor.
    Bir başka yönden ele alırsak, Avrupa Birliği sanki Sevr’in kimi maddelerini gündeme getirme çabasında.

“… BOP kapsamında Irak’ın kuzeyinde de facto yaratılan siyasal oluşum, (Barzanistan!) gelecekte Türkiye’ye yönelik sınır istemleri bildirebilir. Bu durumda
AB MÇB (Müzakere Çerçeve Belgesi) 6. paragrafa göre “anlaşmazlık”
Uluslararası Adalet Divanı‘na taşınacak ve ABD ve AB’nin tutumu belirleyici olacaktır.

Gelişmeler ülke bütünlüğümüzü tehdit eden nitelik kazansa bile, MÇB’nin değinilen
bu 11. maddesine göre Türkiye, “güç kullanma” hakkını işletemeyecektir.

  • TSK, “güç kullanMAma” olarak düzenlenen 2 sözcükle
    devre dışı bırakılmıştır.

Ülke bütünlüğünü korumak için tersi yapılırsa, bu kez AB, MÇB’nin çiğnendiğini
ileri sürerek Türkiye ile görüşmeleri askıya alabileceği gibi,
yaptırım da uygulayabilecektir.”

“Bu paragrafın derin tuzakları, akla bir başka sorun daha getirmektedir :

BM’nin İkiz Sözleşmeleri TBMM’de onandığına göre, 6. paragraftaki düzenlemeler,
bu Sözleşmelerin olanak sağlayabileceği siyasal – ekonomik – kültürel haklar,
örn. kendi geleceğini kendi belirleme hakkı (self-determination)..

“Türkiye sınırlarını yeniden çizme”ye dayalı güvence olarak kullanılabilir!”

  • “MÇB’nin 11. paragrafı ise, AB mevzuatına uymadığı gerekçesiyle
    Türkiye’nin daha önce taraf olduğu ikili antlaşmalarla uluslararası antlaşmaların sona erdirileceğini kurala bağlıyor.”
“Bu paragrafa göre Türkiye’nin 3. ülkelerle hangi ikili veya çok yanlı uluslararası antlaşmalarının geçersiz kılınacağı açıkça belirtilmiyor fakat; KKTC’nin kuruluşu,
1959-1960 Londra ve Zürih Antlaşmaları, bu maddeye dayanılarak Türkiye açısından geçersiz sayılabilir!“Açılım”ın Lozan’a, Montrö’ye ve Kıbrıs’taki güvenceci (garantör) konumumuza (statümüze) uzanmayacağını hiç kimse ve hiçbir belge güvenceleyemez.”

“Türkiye, ne yazkı ki, sözde “AB serüveni” yolunda, gerçekte küresel güçlerin projeleri rotasında son derece tehlikeli adımlar atmayı sürdürmektedir.”

AKP bunlar için iktidar yapılmıştır!

Dışarıdan bakınca “Türkiye’de işler hiç de fena sayılmayabilir..”
(RTE’nin kişisel handikapları bir yana konursa.)

AKP’nin RTE’si – RTE’nin AKP’si eliyle Batı emperyalizmi –dünkü Düvel-i Muazzama– epey yol almış, Türkiye’de “müstahkem mevkiler” dövüle dövüle
“epey” yol alınmıştır.

Türkiye Irak’la 3 sınıra sahip artık : Resmi Merkezi Irak Devleti, Bölgesel Barzanistan
Kürt Yönetimi ve IŞİD Terör Devleti Bölgesi..

Suriye sınırı da artık 2 parçalıdır : Resmi merkezi Suriye Devleti ve PYD (Suriye PKK’sı) bölgesi..

– Türkiye giderek kuşatılıyor; dış politikada inisiyatifini yitiriyor.. (Davutoğlu fiyaskosu!)
– Ekonomisinin çok kırılgan oluşu elini kolunu bağlıyor..
(Muazzam Cari açık + Dış ticaret açığı ve 718 milyar Dolar toplam borç..)
– Kuzey’de Kırım ve Ukrayna’da çok önemli gelişmeler oluyor ama hiçbir etkinliğimiz yok.
– Irak’ta Musul Konsolosluğumuz basılıyor, Konsolos dahil 49 kişi 1 ayı aşkın zamandır
rehin ve AKP’nin RTE’si – RTE’nin AKP’si tam bir acz içinde..
– AKP’nin RTE’si korkunç ihtirasıyla boğuluyor.. Örtük dinci gündeminin baskısında ve
yolsuzluklar kıskacında.. Dahası, uzun yılların yıpranmışlığı, eskimişliği çok bunaltıcı..

Ve Lozan Antlaşması, ülkenin uluslararası hukuk katında tapusu, kuruluş senedi..
geçen yıla (90. yıla) göre daha bir sarılı, daha bir yaralı ve daha çok tehdit altında..

Bu durum artık pek çok bakımdan “sür-dü-rü-le-mez!”

Durum “olağan ve normal dışı”dır; olağan ve normal önlemler çözülemeyceği matematiksel kesinliktedir.

“Bütün Türkiye’yi 91. yılda bir kez daha uyarmak isteriz..

90. yılda,  geçen yıl yazdıklarımıza bunları eklemek ve uyarımızı yinelemek istiyoruz.

Bu kritik uyarılarımızı, 17 Temmuz 2009’da, 5 yıl önce, Başkent TV (Kanal B) programcısı Sayın Gürbüz Evren’in, Gazi Üniversitesi’nden tarihçi Prof. Dr. Semih Yalçın ile bizi birlikte ağırladığı Lozan Programı’nda da altını çize çize belirtmiştik.
Sn. Evren de bizi, bu kritik saptamalarımız, kapsamlı Lozan raporumuz (14 sayfa) nedeniyle programına özellikle konuk etmişti..

  • Yineliyoruz; sanal AB üyeliği hedefi adına (üstelik sözde!) Türkiye,
  • tapusu – tabusu Lozan Antlaşması’ı inanılmaz bir diplomatik desise ile
    ve birden bire hukuksal zeminde (de jure) dönüşümsüz olarak yitirebilir!..

İzmir’den meslektaşımız çok değerli Dr. Ceyhun Balcı‘nın iletisindeki sözleri ile bağlayalım :

“24 Temmuz yakın tarihimizin önemli başarı öykülerinden birisinin yazıldığı gündür.
Lozan Barış Antlaşması, aradan geçen 91 yıla karşın dimdik ayaktadır.
Adına yaraşır bir barış antlaşması olmuştur. 
Kimi zaman bilgisizlik, çoğu zaman da kötü niyet Lozan’a saldırı gerekçesidir.Lozan’a bin selam ..”

Not      : 2012 ve 2013’te 23 ve 24 Temmuz günlerinde Lozan Barış Antlaşması hakkında çok değerli dosyalar olduğunu anımsatmak isteriz.
Bunlara da bakılmasında büyük yarar görüyoruz..

http://ahmetsaltik.net/2013/07/24” biçiminde tarih belirterek arama motoruna
yazılır ve çağrılırsa o tarihteki dosyalarımıza erişilebilecektir.

Ya da sitemizin ana sayfasında en altta sağda görülen takvimde istenen tarihe gidip tıklayarak o günün dosyaları çağrılabilir..

Sevgi ve saygı ile.
24.7.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net 

89._Yilinda_Lozan_ve_Turkiye’nin_Gelecegi_24.07.09

Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV : Doksanıncı Yılında LOZAN

Dostlar,

Türkiye Cumhuriyeti’ni var eden, Sevr’i yırtıp atan görkemli Lozan Antlaşması’nın
90. yılındayız..

Ciddi sorunlarımız var.. ama umtlarımız ve birikimimiz de!
Örn. Halk direnişi – ayaklanması artık gündemdedir ve belirleyici olacaktır.

Lozan bağlamında biz de geçen yıl 14 sayfalık kapsamlı bir rapor yazmıştık.
Konuya özel ilgimiz nedeniyle.. Lozan’da Prof. Dr. Veli SALTIK,
Başdelege İnönü‘nün danışmanıydı..

90. Yılında Lozan Antlaşması ve Türkiye’nin Geleceği
(The Lausanne Treaty at the 90th year and future of Turkey)

(http://ahmetsaltik.net/89-yilinda-lozan-antlasmasi-ve-turkiyenin-gelecegi-the-lausanne-treaty-at-the-89th-year-and-future-of-turkey/, 24.7.13)

  • Lozan Antlaşması ülkemizin hem tapusu hem de tabusudur!

Bu bağlamda, yetkin bilim insanı ve katıksız Atatürkçü – Kemalist Sayın
Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV’ün  9 sayfalık kapsamlı makalesine yer vermek istiyoruz.
(Yazı ADD webinde de yayımlanmıştır, pdf olarak da okunabilir :
90._Yilinda_Lozan, 24.7.13)

Sevgi ve saygı ile.
24.7.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

 ======================================

Doksanıncı Yılında LOZAN

türkaya ataöv

 


Prof. Dr. TÜRKKAYA ATAÖV

 

 

Yaklaşık on beş yıl önce 1. Dünya Savaşı bağlaşığımız Macaristan’ın başkenti Budapeşte’yken, Kapu (Türkçede “Kapı”) dergisi yöneticisi bana büyük bir coşku içinde şu soruyu sormuştu:

“1914-18 Savaşında Almanya, Avusturya, Macaristan, Osmanlı devleti ve Bulgaristan olarak topluca yenildik ve kazananlar her birimize hiç de haklı olmayan birer antlaşmayı (Versailles, St. Germain, Neuilly, Trianon ve Sèvres) zorla imzalattırdılar.
Bunlar arasında yalnız siz Sevr’i reddedip onun yerine Lozan’ı kabul ettirebildiniz.
Koca Almanya bile hiçbir şey yapamazken, bu mucizeyi nasıl başardınız?
Bunu hemen yazıp basılmak üzere bize yollayabilir misiniz?”

Ankara’ya döner dönmez (sanırım 16 sayfalık) bir yazı hazırlayıp gönderdim.
Bir Balkan dergisinde basıldığını sonra gördüm.

Mucizenin sırrı çok kısa olarak şuydu:

İstanbul’daki hükümet işgâlcilerle işbirliğini sürdüre dursun, Ankara yönetimi (1) bir yandan yöresel başkaldırmalar, silâh sağlama zorlukları, parasal engeller ve Çerkez Ethem ihaneti gibi sınırlamalara karşın muntazam orduyu kuruyor, (2) öte yandan
önce geçmişte on üç kez savaşmış olan Rusya’nın yeni iktidarıyla ve Sakarya zaferinden sonra da eski düşmanlarından Fransa ile antlaşmalar yapıyor, (3)
Yunan ordusunu da savaş alanlarında art arda yenilgilere uğratıyordu. Bu mucize olağanüstü bir önderin başı çekmesiyle halkın, askerin ve diplomasinin uyumlu bir zaferiydi. Dünyanın ve Sultan-Halife çevresinin beklemediği, giderek istemediği
bu başarının baş mimarı Mustafa Kemâl İstanbul’a askerlikten istifa mektubunu yolladığında, gerçekte halkın desteğine ve kendinin örgütçülük yeteneğine güveniyordu. Anadolu’ya geçenlerin tümü O’nun önderliğine inanmışlardı. Örneğin, “On beşinci Kolordumla emrinizdeyim” diyen Kâzım Karabekir de, Hamidiye kruvazörünün unutulmaz kahramanı Rauf Orbay da, O’nun en son başbakanı, sonra Demokrat Parti kurucularından ve kendi anı kitabında “O olmasaydı hiçbirimiz başaramazdık” anlamında yargısını açıkça söyleyen Celâl Bayar

Halkımızın ona olan inancına verilebilecek örnekler de uçsuz, bucaksızdır.
Ben başkalarının bilmeyeceği bir örneğin kısaca sözünü etmek istiyorum.
Ünlü ressamımız Feyhaman Duran’ın eşi (gene ressam) Güzin Hanımı o seksen beş yaşındayken tanıdım. 1920’lerde nasıl evlendiğini anlatırken, Feyhaman Bey’in ailesiyle konuşmaya geldiğinde, babasının damat adayından işini, gelirini araştırmayıp yalnız “Ankara hükümetini kurmuş olan Mustafa Kemâl’e ne dersin?” diye sorduğunu,
“çok beğenirim, desteklerim, umut O’ndadır” diye yanıtladığından, “Öyle diyorsan, kızımı verdim..” diye konuşmayı bitirdiğini aktarmıştı.

Yunan askeri emperyalizmin bayraktarı Britanya’nın desteğiyle İzmir’e çıktığında, kimi Osmanlı kabine üyeleri yalnız “Allah, Allah!” diyebilmişlerdi. Sultan-Halife bu işgâle karşı çıkan Ankara’daki Meclis’in ve onun ordusunun cezalandırılmasından yanaydı. İzmir’e değin her yeri kurtarış Mustafa Kemâl’in 17 arkadaşıyla Samsun’daki üç iskeleden en küçüğüne ayak basmasıyla başlar. Bu anlamda, Samsun yalnız bir kent ya da bir il değil, şanlı bir geleceğin ilk basamağı, uzun bir yolun birinci büyük kilometre taşıydı. Samsun’dan, Erzurum’a, Sıvas’a, Ankara’ya, Afyon’a, İzmir’e ve Lozan’a. Bu gurur dolu olayları, içine onlarla bağlantılı kendi anılarımı da yer yer katarak, burada çok kısa biçimde özetlemek istiyorum.

O günlerde, önemsiz bir kukla olan Sultan-Halife bir yana, Anadolucular içinde bile kimi kafalar iki seçenekten birini düşlüyorlardı: ya Amerikan mandası ya da her bölgenin kendi başının çaresine bakması. İlki toptan ölüm, öteki parça parça ölüm. Gömütlüğü andıran anayurtta yetenekli bir ulusun barındığını gözlemlemiş olan Samsun yolcusu yalnız halkımıza güvenerek topluca kurtulma kararındaydı. Bu istenç emperyalizmi sallayan ve sonunda dize getiren karardır.

Sovyet önderine ilk mektubu yazan Mustafa Kemâl’dir. O mektubu ilk kez fakültemin
(AÜ SBF) bilim dergisinde ben yayınlamıştım. Başka devlet temsilcilerini ihmal etmeyen de O’ydu. Art arda zaferlerin başkomutanı da O. Örneğin, Sakarya’da bir ulusun egemenlik düşüncesiyle başka bir ulusun istilâ ve yağma düşüncesi 21 gün, 21 gece (22 Ağustos – 12 Eylül 1921) birbiriyle boğuştu. Bu zaferin haberi Asya’ya ulaşınca, Bangla dilinin büyük ozanı Nazrul İslâm, on beş gün içinde “Kemâl Paşamız” başlıklı (kitap boyutunda) uzun bir şiir yazıp Kalküta’da bastırmıştı.
Ölüm-kalım savaşımı içinde olduğumuz 1921 yılında bizim bundan haberimiz bile olmamıştı. Ben ozanı ve şiirini Türkiye’de ilk kez 1953’deki bir yazımla duyurdum.

Mustafa Kemâl bir ulusu ölüm döşeğinden kaldırıp dinçleştirdi. Kadere boyun eğmeye alışkın insanları yüreklendirdi, çatırdayan yurdu onlarla birlikte uçurumun kıyısından çekip çıkardı. Lozan’la taçlanan bu mucize üç anakaranın sömürgelerine ve yarı-sömürgelerine örnek oldu. Tarihsel oluşum kurtuluş davasının önderliğini bize vermişti; Curzon’a, Mussolini’ye, Mikado’ya, hattâ henüz Hind’e, Çin’e, Mısır’a, Cezayir’e ya da Vietnam’a değil. Ulusal kurtuluş akımları tarihsel kökenleri yönünden, uluslararası bir çelişkinin, yani sömürgeci ülkelerle sömürge ve yarı-sömürgeler arasındaki ekonomik ve siyasal çatışmanın sonucudur. Ulusal kurtuluş akımları bu çelişkiyi yok etme amacındadır. Bu nedenledir ki, yüzlerce, binlerce Asyalı yeni doğan çocuklarına “Mustafa Kemâl” adını verdiler; ben “Mustafa Kemal Paşa” adlı (“Paşa”sıyla birlikte) Hindistan’da bir bakan ve Britanya’da bir sosyal bilimler profesörü tanıdım.
Bu anılarımı Türkiye’de bir dergide ve Londra’da bir kitapta yayımladım.

Ankara Hükümeti’nin Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarındaki diplomasi atılımları başlı başına akılcı ve becerikli dış siyaset örnekleriyle doludur. Eski ön yargıları bir yana koyup
yeni Rusya’ya elini uzatarak Doğu cephesinin güvenliğini sağlayan Mustafa Kemâl’di.
16 Mart 1921 Antlaşması Ankara’ya çok şeyler kazandırdı. Orada büyükelçiliğe atanan Ali Fuat Paşa (Cebesoy) anı kitabında bu ilişkilerin türlü yönlerini ilk elden anlatır.
Türk Heyeti Moskova’dayken Afganistan’la 1 Martta yapılan antlaşma da Ankara yönetiminin uluslararası sahnede ilk tanınmasıdır. Sakarya zaferi bize Fransa gibi bir Avrupa devletiyle ikinci büyük antlaşmayı (20 Ekim 1921) kazandırdı. İtalya da 2. İnönü zaferinden sonra Anadolu’dan çekilip gitmişti (5 Temmuz 1921).

Ankara Meclisinin orduları İzmir’e girince, onların başkomutanı halkın karşısına sivil giysiyle çıktı. Mudanya Antlaşmasıyla (11 Ekim 1922) savaş bitmiş, siyasal döneme geçilmişti. Son Osmanlı Sultanı Türk ordusu İstanbul’a girerken Britanya zırhlısıyla kaçmış, İstanbul yönetimi böylece ortadan kalkmış, çifte iktidar sona ermişti.
Türkiye’yi, bundan böyle, yalnız Ankara temsil edecekti. Lozan’da da öyle oldu.
Türkiye orada bütün devletlere ve bir tarihe karşı savaşacaktı. Bunu yapacak olan
Türk heyetinin başkanını seçmek önemliydi. Gazi Mustafa Kemâl Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın Mudanya Konferansı‘nı nasıl yönettiğini görmüş ve kararını vermişti. Emperyalizm Osmanlı pazarını yitip gitmiş sayamıyor, onu yeniden ele geçirme umudunu besliyordu. Dış dünya Türklere ilişkin düşüncelerini değiştirme yanlısı değildi.

Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı Britanya’da Lloyd George’u iktidardan yuvarlamıştı.
Ama şakakları bile viski sarısı terleyen Kedleston Lordu George Nathaniel Curzon hâlâ kendi heyetinin başkanıydı. Lozan’a gelmeden önce Paris’e uğramış, (birkaç kez başbakan ve cumhurbaşkanı olan) Fransız Raymond Poincaré ve (1922’de İtalya’ya faşist iktidarı getirmiş bulunan) Benito Mussolini ile ortak eylem kararlaştırmıştı.
Ünlü romancımız, büyükelçilikten emekli ve 1930-33 yıllarında Türk Devrimi’nin kuramsallaştırılmasını üstlenmiş olan Kadro dergisinin yazarı Yakup Kadri Karaosmanoğlu bana bir gün evinde “Osmanlı döneminde bir ‘düvel-i muazzama’ sözü vardı, ağzına alan tir tir titrerdi; Mustafa Kemâl dönemi bu kavramı yok etti,” demişti.

Nitekim, ayları kapsayan Lozan tartışmaları sırasında İsmet Paşa’nın direnmesiyle Avrupa’nın kodamanları düş görmekte olduklarını anlayacak, Lozan Konferansının ikinci aşamasına Curzon’un yerine boynu eğilmiş bir Sir Horace Rumbold, Fransız Camille Barrère’in yerine de Maurice Bompard gelecekti. Emperyalizm cephelerde de, diplomasi salonlarında da yelkenlerini suya indirdi.

Ancak, hele başında taraflar birbirinden o denli uzaktı ki, Türk ve Britanya heyetleri ayrı ayrı otellerde kaldılar. Türkler kendilerini, haklı olarak, muzaffer taraf olarak görüyorlardı. Lozan’a ülkenin itibar kazanmasını sağlamak ve bunu belgelemek için gittiler.
Türklerin son sözü hep ilk sözü oldu: Tam bağımsızlık! Lozan’da temelde iki kamp vardı: Anadolu’da Ulusal Kurtuluş Savaşının yengini Ankara Hükümeti ve onun karşısındakiler. Yeni Türk iktidarı kapitülâsyonları, dış borçların dizginlerini ellerinde tutanları ve gümrük köleliğini topraklarımızdan çıkarmağa kararlıydı.
Var olma savaşımını barış masasında da kabul ettirecekti.

İsmet Paşa Lozan’a herkesten önce vardı, bir basın toplantısı yaptı ve “beni barış için çağırdılar, geldim, onlar daha gelmediler” dedi. Arada Poincaré ile görüşmek için Paris’e gitti, orada da basın toplantısı yaptı. Daha açılış gününde (21 Kasım) Türk heyeti için ayrılan ikincil yerlere oturmayı kabul etmedi; Curzon gibileri için hazırlanmış oturma yerlerinin aynını istedi. Toplantıyı usulen İsviçre Devlet Başkanı açacak, ardından Lord Curzon konuşacaktı. İsmet Paşa, onun kişiliğinde Türkiye arka plâna itiliyordu. İsmet Paşa Poincaré’nin ricasına karşın, Curzon sözünü bitirirken kürsüye doğru yürüdü ve daha ilk anda ön sıraya geçti. Zeki, azimli ve cesurdu. Başkalarının çok kötü bir havadan korkarak yerlerini iptal ettirdikleri bir gün Bern’den Lozan’a uçakla gelmişti. Sovyet Büyükelçisi Vatslav V. Vorovski orada Rusya’daki yeni düzenin düşmanı (Konradi adlı) biri tarafından öldürüldüğünde, otomobilinden Türk bayrağını indirtmedi. Lozan’a kimi Ermenilerin, ayrıca Çerkez Ethem yanlılarının da geldikleri kuşkusu vardı.

Sinir sataşmalarında soğukkanlı bilinen İngilizler karşısında bile İsmet Paşa kazandı. Lord Curzon o nefis İngilizcesiyle yaptığı uzun konuşmalarını İsmet Paşa’nın hiç umursamadığını hayretle görüyordu. Kimi zaman iyi işitmediğini ileri sürerek, birtakım sözlere aldırış etmiyor, yanıt bile vermeğe değer görmüyordu. Sık sık danışmanlarıyla konuşmak istediğini söylüyor, Ankara’yla özellikle Mustafa Kemâl’le temasını hep sürdürüyordu. Mustafa Kemâl çok iyi zamanlama ustasıydı ve yabancıların zaaflarından da yararlanıyordu. Yeni Türkiye’nin baş temsilcisi karşısına çıkanları yordu, yıprattı, tüketti. Şunu da anımsattı: “Ben Mondros’tan değil, Mudanya’dan geldim.”
Köprünün altından çok sular (ve kanlar) akmıştı.

Eski Osmanlı görüşmecileri kendilerini öteki devletlerle eşit düzeyde görmezlerdi. Meşrutiyet döneminin değerli bir devlet adamı olan Rıfat Paşa Lozan’da İsmet Paşa’nın tavrını değerlendirirken, “biz bunların yüzde-birini bile yapamazdık!” demiştir.
Lozan’da heyetimizin başında koşulsuz egemenlik isteğimizi korkusuz savunabilecek biri bulunmalıydı; Bu kişi Mustafa Kemâl olmayacaksa, İsmet Paşa olacaktı. Kulağının iyi işitmediğini söylemesine ilişkin olarak, İsmet Paşa’nın eşinin yakın akrabası gazeteci Şinasi Nahit Berker’den dinlediğim bir olayı bu bağlamda özetlemek isterim.

2. Dünya Savaşının son yıllarına doğru başkentimize Britanya’dan gelen resmî kişiler ve gazeteciler, bir akşam yemeği davetinde, uzun masanın en başında oturan o zamanki Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye Türkiye’nin savaşa Müttefikler yanında ne zaman gireceğini birkaç kez sormuş olmalarına karşın, “işitemedim, ne diyorlar?” biçiminde tepki göstermiş. Aynı masanın uzak öteki ucunda karşı karşıya oturan iki Türk gazetecisinden Şinasi Nahit arkadaşına usulca masa üstündeki içki şişelerinden birini kimseye belli etmeden iki bacağının arasına yere koyduğunu ve oradan çıkışta odalarında içmeyi sürdürebileceklerini söylemiş. İngilizlerin hemen yanında oturup savaşa girme konusunu işitmediğini söyleyen İnönü ta uzaktaki bu fısıltıyı anlayarak, gazeteciye seslenmiş. “Şinasi, burada içtiklerin yetmedi mi?”

Lozan’a dönelim..

Yabancıların ele geçirip 400 yıldır pekiştirdikleri kapitülâsyonlar
en çetin konularının birincisiydi. Eski düzende vergiyi Türkler verecek, askere onlar gidecek, cephelerde onlar ölecek, ama kazanç damarlarının üstüne yabancılar tüneyecekti. Demiryolları, madenler, bankalar ve kamu hizmetlerinden kazançlar
onların denetimi altındaydı. Lozan’da karşımıza dikilenler alıştıkları ayrıcalıklarda
ısrar ettiklerinde, İsmet Paşa “Je ne peux pas!” (Yapamam) diyordu. O kadar ki, antlaşma bir ara imzalanmadan kaldı. Görüşmeler 21 Kasım 1922’de başlayıp
24 Temmuz 1923 değin sekiz ay sürdü. Arada 4 Şubat’ta kesildi, 23 Nisan’da yeniden başladı.

  • Kapitülâsyonların tümünü onlardan kan akıtarak ve diplomasiyle aldık.

Lozan’a tümü temelde Türklere karşı birleşme ortak paydasında gelmişlerdi.
Türk heyeti ise, bu türlü yabancı müdahalesinin Osmanlı devletinin gelirlerine
el konması ve parçalanmasında başlıca neden olduğunun bilincindeydi.
Heyetimiz bu konuda ne pazarlık, ne ödün kabul etti.

İsmet Paşa, bir ara Amerikan gözlemcisi Büyükelçi Joseph Clark Grew ile de yedi saat konuştu, O’na Türk görüşlerini anlattı. Roderic H. Davison, “Diplomatlar” adlı kitabının bir bölümünde (s. 199-209) kendine pek güvenen Curzon’un taktiklerinin yarar sağlamadığını belirtiyor. Britanya Heyetinden Sir William Tyrrell de yazanağında
diyor ki:

  • “İki türlü Türk biliyorduk. Eskiler ve Jön Türkler. İkisi de sahneden silindi. Bu üçüncüsü hiçbirine benzemiyor. Kişiliği toplantıyı çok etkiledi. Şimdi, buranın ağır basan kişisi bu.” 

Bir ara Ankara’ya dönmüş olan İsmet Paşa Lozan’a bir daha gidişinde, Curzon ayrılmış, yerine Rumbold gelmişti. Türkiye gene çok iyi hazırlıklıydı. Her iki taraf da savaş istemediğine göre, anlaşma oldu. Gündemdeki dizelge uzundur. Örneğin: Türk devletinin Trakya, Irak, Suriye ve Ege Denizi’ndeki sınırları; ulusal sınırlar ötesinde Türkiye’nin Mısır, Trablusgarp ve Kıbrıs Adası gibi yerlerden hukuken de çekilmesi; Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıkları; Patrikhanenin konumu; kapitülâsyonların tümden sona erdirilmesi; Türk Boğazlarında sınırlı açıklık; Boğazlar Komisyonu; Düyunu Umumiye, özel borçlar ve sigorta borçları; ahali değiş-tokuşu; savaş tutsakları; gömütlükler…

Türk heyeti TBMM’nin kendine verdiği 14 genel hükmün hemen hemen tümünü yerine getirdi. Ekonomi yalnız Türk yasalarına bağlı olacaktı. Kapitülâsyonların tümü ve tazminat kaldırıldı, borçlar ileri tarihe atıldı, Musul sorunu ile Türk Boğazlarının yalnız Türk askerinin denetimi altında olması sorunları ertelendi. Britanya Türklerin de bulunduğu Musul ve çevresini ateş-kes antlaşmasından sonra, yani imzasını çiğneyerek ve hukuk-dışı olarak işgâl etmişti. O zaman Suriye cephesinde komutan olan Mustafa Kemâl’in Sadrazam İzzet Paşa’ya bu konuda protestolar yağdırdığı bu bağlamda anımsanabilir. Britanya emperyalizmi oradaki petrolün peşindeydi. Londra Musul’a
el koyuşunu, 1925’de Anadolu’nun güney-doğusunda kimi Kürtlerin başkaldırmasıyla birleştirerek kendi yararına sonuçlandırdı. Türk Boğazlarına Türk askeri 1936 Montreux Antlaşmasıyla girecek ve oradaki Uluslararası Komisyon ortadan kaldırılacaktı.

Lozan’da, böylece, yeni Türkiye ile yedi devlet arasında 24 Temmuz 1923’de
çok önemli bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşma emperyalist devletler koalisyonuna karşı 20’nci yüzyılın ilk Ulusal Kurtuluş Savaşını başarıyla sonuçlandırmış olan Türkiye’nin var olma istencini barış masasında da kabul ettirmesidir. Sonraki yılların İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cemil Bilsel Lozan adlı iki ciltlik kitabında der ki:

  • “Türk milleti istiklâlini kendi aldı. Bunun bir safhası (aşaması) Lozan’dır.”

Atatürk de 15 Ocak 1923’de:

“Lozan Konferansı basit bir meseleyi hâl ile iştigâl etmiyor (çözümle ğraşmıyor)…
Asârın terekküm-ü mesâilini (yüzyılların sorunlarının birikimini) bizden soruyorlar.”

Nutuk’da da diyor ki:

  • “Lozan Barış Antlaşması Türk Ulusu’nun yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sèvres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış, ‘büyük bir suikastın inhidâmını (yıkılışını) ifade eder’ bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir ‘siyasal zafer’ yapıtıdır. 

Lozan için dışarıda da genel kanı şudur:

  • “Antlaşma Türkler için eşine ender rastlanan bir zaferdir.”

İsmet İnönü yıllar sonra birkaç televizyon ve bir Türk Tarih Kurumu konuşmasında, ayrıca 1966’da evindeki bir konuşmamızda bana da şunu söylemişti:

Lord Curzon’un şu vurgusunu hiç unutmadım. Toplantıda dedi ki:

  • ‘İstediklerimizi yeni Türkiye’yi temsil ettiğinizi söyleyerek hep geri çeviriyorsunuz. Hiçbirini kabul etmemeniz üzerine, bunları artık işe yaramıyor diye, çöp tenekesine attığımızı sanmayınız. Her birini gene cebine koyuyorum…’

Lord Curzon’un bu uyarısını hiç aklımdan çıkarmadım.”

Lozan görüşmeleri yeni Türkiye’nin içte ve dışta dilediği yönde gelişmesi için gerekli altyapının kendine bırakılmasını güvence altına alarak sona erdi. Toplumların egemenlik çabaları sonunda bir çelişkiden ötekine sürüklenmemeleri için, yüksek teknik ve büyük ekonomik kuruluşlar toplumun denetimi altında olmalıdır. Ulusal kurtuluş akımlarının bir tarihsel işlevi ulus yapısında feodal ilişkileri ve Orta Çağ kurumlarının enkazını yok etmektir. Bunun bir ikiz işlevi de yeni sanayinin genişlemesiyle oluşacak işçi ve sermaye sınıfları çatışmasının kanlı aşamalara dönüşmesini önlemektir.
Bu çerçevede Türk Ulusal Kurtuluş Akımının nesnel konusu hem ulus içinde, hem uluslararası düzeyde çelişkilerin ortadan kaldırılmasıyla, özgür ve ayrıcalıksız bir
ulus yaratmaktır. Bu akım ulusun bağımsızlığını hedef tutar, ama yalnızca onun kazanılmasını değil, korunması ve sürdürülmesi için de ulusal birliği zedeleyen zümreci ve sınıfçı baskılara da karşı çıkar.

Ankara Hükümeti önce dışla hesaplaştı, sonra içe yöneldi. Yabancı sorunu çözülmeden içe bakmak olası değildi. Ancak, içte de temel değişiklikler olmadıkça, dıştaki kazanımlar da boşa çıkardı. Dışa ilişkin adımı bir bayrak gibi hemen açanlar
“Altı Ok”da simgelenen ilkeler toplamını uygulamaya koyuldular.

Mustafa Kemâl Cumhuriyet daha ilân edilmeden İzmir’de toplanan iktisat kongresinde (17 Şubat – 4 Mart 1923) kalkınmanın yol haritasını doğru olarak çiziyordu.
“Köylü milletin efendisidir” sözleri yalnız bir slogan değil, âşârın kaldırılması, devletçe sağlanacak tarım makineleri, tohum ve ilâç, yeni ziraat okulları, Ziraat Bankası kredileri ve köy enstitüleri gibi okullarda eğitim görecek (eski köy çocukları) öğretmenlerle dört-dörtlük bir kalkınma siyasetiydi. Tarım ürünlerini satın alınan ya da yeni yapılan çok sayıda demiryolu tüketim noktalarına taşıyacak, bu sermaye birimiyle fabrikalar yapılacaktı. Ülkemizde üretilen demiryolu raylarının Almanya’dakinden dört kat daha sağlam ve güvenilir olduğuna ilişkin uzman değerlendirmeleri geldi. Bilim rehber oldu, çağ-dışı düşünceler yerine lâiklik anayasaya girdi. İktidar önce karma, ardından devletçi bir ekonomi siyaseti izledi. Tüm siyasal ortam halkçıydı. Avrupa’da faşizmden kaçanlar aydınların ve sıradan kişilerin ilk tercihi ileri Türkiye Cumhuriyeti’ydi. İnönü’nün gene bana (1966’da) bir kez söylediği gibi, Atatürk ona birlikte iktidarı bırakıp devrimlere karşı çıkmayacak bir muhalefet partisi kurma önerisinde de bulunmuştu. Bütün bunları yaparken, “damarlardaki soylu kan” dediği anlayış gerçekte Türk ulusumuzun daha da zenginleştireceği kendi gizilgücüydü. Sürekli olarak bir kültür devrimcisi olduğundan, yeni toplumu yapıları ve içeriğiyle Türk Gençliğine, yani gelecek kuşaklara bıraktı.
“Ne mutlu Türküm diyene!” sözcükleri de ulusuna inancının bir ifadesidir.
Onun yeteneklerine inanan ve bu yaratıcılığı bizzat harekete geçirip kanıtlamış önder olarak Türklere kendine güven verme çabasıydı.

Bütün bunlar için “yurtta barış, dünyada barış” içtenlikle gerekli olduğundan,
bu eksendeki sözleri de yalnız güzel bir slogan değildi. (Türkiye’yi Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya ile bir araya getiren) Balkan (1934) ve (gene Türkiye’yi Irak, İran ve Afganistan’la aynı safta buluşturan) Sadaabad (1937) Paktlarında Türkiye’nin öncüğünün anlamı budur. Gerçek tehlikenin büyük devletlerden geldiğini bilen Atatürk Avrupa ve Asya komşularımızı bir araya getirmenin en doğru dış siyaset olduğunu biliyordu. Onun başarılı Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras 1970’lerde bana “2. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasının olayları Atatürk’ün dış siyaset çizgisinin ve uygulamasının ne denli doğru olduğunu kanıtladı” demişti.

Atatürk’ün öncülüğündeki devrim kasırgasına ilk büyük darbe 1944’de Köylüyü Topraklandırma Yasa Tasarısının geri çekilmesini ve Köy Enstitülerinin kapatılmasını isteyen büyük toprak ağaları ve onların sözcüleri vurdular. İkinci Dünya Savaşının sona ermesiyle ortaya çıkan yeni denge özellikle 1990’lardan sonra yeni-sömürgeciliğin çağdaş biçimi olan küreselleşme ve özelleştirmeye yol açtı.

2. Dünya Savaşının sona ermesinden iki yıl sonra (1947) başladığı kabul edilen
Soğuk Savaş ortamında, yengin devletlerden biri, giderek birincisi olan ABD etki alanını Doğu Yarı-küresinin dışına taşırıp Eski Dünya’da da söz sahibi olmak için yeni fırsatlar kolladı. Bu konumda Sovyet Blokuyla açıkça, ama kendi bağlaşıklarıyla da üstü kapalı olarak yarışıyordu. Sermayesi ve askeriyle genişleme önderliğini Britanya’nın elinden aldı. Yaklaşık kırk yıl süren “çift kutuplu” (kimilerine göre, “Üç Kutuplu”) dünya düzeni 1980’lerin sonunda ya da SSCB’nin dağılmasıyla (1991) tek bir süper gücün egemenliğine indirgendi. Şimdi, “G7” ya da (Rusya’nın eklenmesiyle) “G8” diye anılan endüstrileşmiş büyük uluslar topluluğunu kendine birçok yönden bağlamış sayılır.
ABD silâhlı kuvvetlerinin bütçesi geri kalanların toplam askerî harcamalarına neredeyse eşittir. Ham madde, ucuz emek ve geniş tüketim pazarı olan her yere “ticarette özgürlük” adına giren çok-uluslu şirketlerde ağırlık ondadır. Dünya iletişim ağı üstünde egemendir. Belirli kilise örgütlerinin desteğini kazanmıştır, kendi siyasi partileri ya bir din partisi olmuş ya da Orta Çağ karanlığıyla flört eden bu gerçek karşısında susmaktadır. Kültür emperyalizminin ustası durumuna gelmiş, “yumuşak propaganda” iklimini yaratmıştır. Petrol ve doğal gaz gibi yaşamsal ham maddelerin olduğu yerlerde açık
ya da gizli müdahaleler yapmaktadır. Örneğin, Sudan’ın bölünmesi din değil, temelde petrol nedeniyledir. Asya, Afrika ve Lâtin Amerika anakaralarını yapısal değişikliklere zorlamıştır.

Küreyle ilgili tüm önemli kararların kimi devlet adamları, para dünyasının devleri ve benzeri seçkinlerin 1954’den bu yana oluşturdukları (ve ilk toplantı yerinden ötürü) “Bilderberg Grubu” diye bilinen bir küme tarafından alınıp uygulandığı gerçekçi ama az bilinen bir yorumdur. Ana hedef özelleştirme temelinde küreselleşmedir. Batı’nın önde gelen siyasetçileri, ister iktidarda, ister muhalefet görünümünde olsunlar, tepeden inme bu dar çevrenin ürünüdürler, konumlarını onun onayıyla sürdürürler. Yalnız Rockefeller benzeri büyük para-babaları değil, savunma ve dışişleri gibi önemli kuruluşların başlarındaki kişiler de ‘icazetlerini’ aynı kaynaktan alırlar.

Merkezleri Vaşington’da olan Dünya Bankası ve IMF gibi sözde ‘uluslararası’ ya da
Nev York’ta üstlenmiş olan Dış İlişkiler Konseyi gibi Amerikan kuruluşları bu eksenin uygulayıcılarıdır. Bu kuruluşlar yoksulları daha da yoksullaştıran ve eşitsizliği büyüten çağdaş yeni-sömürgecilik araçlarıdır. Kullandıkları yöntem “Havuç ya da Sopa”,
yani 3. Dünya ülkelerinin seçkinlerini küresel ceza ya da armağan düzeni içinde tutsak durumda tutmaktır.

Birleşmiş Milletler’in de (BM) bir tür bağlayıcı kararlar vermekle yetkili Güvenlik Kurulu bile çoğunlukla beş sürekli üyenin bir tanesinin buyruğu altındadır. Bu örgütün 1945’de San Francisco’da kuruluşundan bu yana altmış sekiz yıl geçmiş olmasına karşın, artık eskimiş antlaşma metninin değiştirilmesi ellinci yılında (1995) bile gündeme alınmamıştır. Oysa, (benim de araştırma düzeyinde katkılarımla) BM merkezlerinden biri olan Viyana’da basılmış olan ve daha demokratik bir dünya düzeni için hazırladığımız kitaplarımız ve içindeki öneriler dikkate alınmamıştır. 2. Dünya Savaşı sonunda yazılmış olan eski metin iki maddesinde Almanya ile Japonya’dan hâlâ “düşman” devletler diye söz etmekte, ancak ABD’ye katılmadığı her kararı veto etme ayrıcalığı tanımaktadır.

Avrupa Birliği gibi birleşmeler de bu genel tasarının parçalarıdır. Tekelci sermayenin dilediği yönde birleşme bir yana, yalnız SSCB ve Yugoslavya gibi federal yapılar değil, Irak, Suriye ve Sudan benzeri ulus-devletler de bölünme yolundadır. Çok-uluslu şirketler ulusal sınırlara saygı duymuyor. Bu yaklaşımın bir parçası olarak,
kendi bölgemizin de “Büyük Orta Doğu Projesi” (BOP) kapsamında değiştirilmesi de emperyalizmin gündemindedir. Genel sahnede özellikle Amerikan emperyalizminin en yakın bağlaşıkları baskıcı düzenlerdir.

Berlin Duvarı yıkılıp Sovyetler Birliği dağılınca, silâh üretimi ve haber alma eylemini durdurmak istemeyen savaşçı çevreler Kosova, Afganistan, Irak ve Suriye gibi yeni hedefler bulma peşine düştüler. Aynı merkezlerin denetimi altında olan dünya iletişim ağı bir yanlış bilgilendirme yumağıdır. Sıradan yurttaşın bilgi kaynağı
Rupert Murdock ya da CNN gibi medya ağalarının gerçekleri gizleyen ahtapot kollarıdır. Hıristiyan dininin Evangelistler, Pentakosteller ve İsa’nın Tanıkları gibi mezhepleri, sırtlarını sözde Tanrı’ya dayayarak ‘Allah’ın Oğlu’ dedikleri İsa’nın yeryüzüne gene geleceğini, kuracağı sözde ‘Tanrı’nın Ordusu’nun başkomutanı olarak kendinden olmayanları Orta Doğu’daki son ‘kıyamet’ çatışmasında perişan edeceğini ileri sürmektedirler. Korkunç bir çocuk masalı ya da deli saçması gibi gelen bu kitapların Amerika’da 65 milyonu aşan sayılarda alıcı bulduklarını Viyana’da ve Penang’da (Malezya) ayrı ayrı basılmış olan kitaplarımda ayrıntılarıyla anlatmıştım.
Ülkemiz de bir süredir bu askerli, şirketli, mezhepli, medyalı ve akademik genel saldırının hedefleri içindedir. Devletimizin karar yerlerinde sözlerini dinleten ve kürsülerimize çağrılan sözcüleri Atatürk’ü artık unutmamızı, bölgemiz sınırlarının artık değişeceğini, IMF reçetelerini bağlı kalmamızı ve özelleştirme ile küreselleşmeye karşı ve ulus-devlet konumunda direnen başka iktidarları devirmede yardımcı olmamızı önermektedirler.

Cumhuriyet düzeni terkedilip “ılımlı” yaftasıyla sultanlığa ve halifeliğe, hattâ Amerika’da da iyi işlemeyen başkanlık düzenine özenmenin gereği yoktur. Amerika’da bağımsızlıktan önce de “devletler” (states) bulunduğu için federasyona şemsiyesi ister istemez seçilmiştir. Okyanusya’da aralarında binlerce kilometre olan adalar arasındaki federasyonlar da bu nedenle kaçınılmazdır. “Gerçek yol gösterici olarak bilim”in belirlendiği Atatürk yıllarında devletin dini terk etmediğinin hem Kemâlizmin felsefesini bildiğim, hem de o yılları yaşadığımdan ötürü biliyorum. Özel girişimi yasaklamayan devletçiliğin ülkemize kısa sürede neler kazandırdığının sayılarla bilincindeyim. Ulusçulukta ırkçılık değil, haklı bir gururlanma görüyorum. Öte yandan, emperyalizmin kendi amaçları uğruna desteklediği ayrılıkçılığın bir ulusal kurtuluş akımı olamayacağını başka ülkelerdeki örneklerle de, ona ilişkin kuramlarla da iyi bilmekteyim.
Halkçılığın oy avcılığı değil, erkek-kadın eşitliğini sağlamak, onlara hizmet etmek için fabrika, demiryolu, ücretsiz sağlık ve eğitim götürmek olduğunu anlamalıyız.

  • İnsan ve ham madde kaynaklarımızı yabancıların buyruğuna vermek, bizi Lozan’dan önceki döneme götürür.
  • Topraklarımızı ve Türk Devriminin bize kazandırdıklarını tartışmaya açamayız. Hiçbir iktidar bunu yapmağa yetkili değildir.
  • Prof. Seha L. Meray’ın sekiz cilt olarak Türkçeye çevirdiği Lozan tutanakları ve belgeleri tavrımızın ne denli ödünsüz olduğunun kanıtlarıdır.

Prof. Dr. TÜRKKAYA ATAÖV
24 Temmuz 2013

3 Yıl Önce Kanal B’de Lozan Programından Günümüze..

17 Temmuz 2009’da Lozan anma programına bizi konuk etmişti. 3 yılda neler oldu,
bu yazımızda Lozan bağlamında irdelemek istiyoruz.. Sayın Gürbüz Evren’e, ülkemize ciddi aydınlanma katkıları için şükran borçluyuz.. Ahmet Saltık, 26.7.12
3 Yıl Önce Kanal B’de Lozan Programından Günümüze..

Dostlar,

17 Temmuz 2009’da, 3 yıl önce, Başkent TV (Kanal B) programcısı
Sayın Gürbüz Evren, Gazi Üniversitesi’nden tarihçi Prof. Dr. Semih Yalçın ile bizi birlikte bir Lozan Programına çağırdı.

Sayın Evren’e “neden biz, üstelik bir tarih hocasıyla??” diye sorduk.

Yanıtı önemliydi : İnternette bulduğum kapsamlı Lozan makalenizde özellikle AB Müzakere Çerçeve Belgesi ile Lozan’ın bir anda “geçersiz kılınabileceği” saptamanızı çok kritik, dehşet verici buldum..

Evet, konu çok kritik idi.. Sn. Prof. Yalçın ile birlikte, Sn. Evren’in özenle düzenlenmiş akıllıca sorularını yanıtlamaya çalıştık. Lozan, görüşmelerde İnönü’nün sağ kolu hukuk danışmanı Prof. Dr. Veli Saltık üzerinden özel ilgi alanlarımızdan biriydi..

Sayın Özdemir ince programı izlemişti ve 1 hafta sonra Hürriyet’teki köşesinde, 24 Temmuz 2009’da şimdi size sunduğumuz yazısını yazdı.

Sanırız aşağıdaki paragrafı da bizim kritik uyarılarımız üzerine yazdı :

“Avrupa Birliği, Lozan Antlaşması ile öteki ikili anlaşmaların AB mevzuatına uymamaları durumunda geçersiz sayılacağını ileri sürüyor. İleri sürmeyi bırakın, bile bile, seçe seçe Lozan’ı çökertebilir. Çökertiyor. Bir başka yönden ele alırsak, Avrupa Birliği sanki Sevr’in bazı maddelerini gündeme getirme çabasında.”

Haklıdır.. Aradan geçen 3 yılda yaşananlar Sn. İnce’yi doğrulamıştır
ne yazık ki? Bu kapsamlı makalemizi / raporumuzu sitemize koyduk :

“89. Yılında Lozan Anlaşması ve Türkiye’nin Geleceği..”
(ADD webinde de var.. http://www.add.org.tr/)

Bu kapsamlı Lozan raporumuzda, şu kritik dizelere yer veriyoruz :

“… BOP kapsamında Irak’ın kuzeyinde de facto yaratılan siyasal oluşum, gelecekte Türkiye’ye yönelik sınır istemleri bildirebilir. Bu durumda AB MÇB
(Müzakere Çerçeve Belgesi) 6. paragrafa göre “anlaşmazlık” Uluslararası Adalet Divanı’na taşınacak ve ABD ve AB’nin tavrı belirleyici olacaktır. Gelişmeler ülke bütünlüğümüzü tehdit eden nitelik kazansa bile, bu paragrafa göre Türkiye, “güç kullanma” hakkını işletemeyecektir. TSK, “güç kullanMAma” olarak düzenlenen 2 sözcükle devre dışı bırakılmıştır. Ülke bütünlüğünü korumak için tersi yapılırsa, bu kez AB, MÇB’nin çiğnendiğini ileri sürerek Türkiye ile görüşmeleri askıya alabileceği gibi, yaptırım da uygulayabilecektir.”

“Bu paragrafın derin tuzakları, akla bir başka sorun daha getirmektedir :

BM’nin İkiz Sözleşmeleri TBMM’de onandığına göre, 6. paragraftaki düzenlemeler, bu Sözleşmelerin olanak sağlayabileceği siyasal haklar,
Türkiye sınırlarını yeniden çizmeye dayalı güvence olarak kullanılabilir!”

“MÇB’nin 11. paragrafı ise, AB mevzuatına uymadığı gerekçesiyle Türkiye’nin daha önce taraf olduğu ikili antlaşmalarla uluslararası antlaşmaların
sona erdirileceğini kurala bağlıyor.”

“Bu paragrafa göre Türkiye’nin hangi ikili veya uluslararası antlaşmalarının geçersiz kılınacağı açıkça belirtilmiyor fakat; KKTC’nin kuruluşu, 1959-1960 Londra ve Zürih Antlaşmaları, bu maddeye dayanılarak Türkiye açısından geçersiz sayılabilir. Açılımın Lozan’a veya Montrö’ye dayanmayacağını kimse güvenceleyemez.”

“Türkiye, ne yazkı ki, AB serüveni yolunda son derece tehlikeli adımlar atmayı sürdürmektedir.”

“Bütün Türkiye’yi uyarmak isteriz..

Lozan’da İsmet Paşa’ya kan kusturan, emperyalizmin dönem sözcüsü Lord Curzon,

aşağıdaki dehşet verici sözlerin de sahibidir :

• Ülkeler, dünya egemenliğine yönelik büyük bir oyunun oynandığı satranç tahtasının üzerindeki piyonlardır.”

Evet dostlar..

“Böyle giderse, Gürbüz Evren gelecek yıl Lozan programı yapamayabilir!”
de demişti Sn. İnce..

Öyle de oldu..Gürbüz Evren bizi başkaca programlarına almadı, alamadı..

Dostlar; Müzakere Çerçeve Belgesi üzerinden tuzaklanmaya çalışılan ülkemiz.. Bu tür uluslararası metinlerde kullanılan “kasıtlı muğlaklık” oyunu.. (intentional ambiguity)

Sonuç olarak Türkiye’nin çevresindeki çember giderek daralıyor.

Kulağım TV’de.. Başbakan RT Erdoğan, “Suriye’ye müdahale..” sözü etmekte. Taşeron politikalarla Türkiye’yi ateş hattına sürmek üzereler..

TSK’nın silkinip kendine gelmesi ve duruma “vaziyet etmesi” için
vakit geçmekte. TBMM’deki muhalefetin de.. CHP ve MHP haydi!
Alın halkımızı arkanıza, iktidarı kanlı serüvenden alıkoyun..

Tutsaklarımız salınsın, ülkemizi bu bataktan çıkarsınlar..
Yoksa tam da tersini yapabilmek için mi tutsak olarak tutuluyorlar ?

Sevgi-saygı ve kaygı ile.
26.7.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net