Etiket arşivi: Lozan Barış Andlaşması

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI’NIN ANLAM VE ÖNEMİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı
27 Ağustos 2021

Bu yıl, yurdumuzun düşman işgalinden kurtuluşunun ve emperyalist güdümlü düşmanları kesin yenilgiye uğratarak yurttan kovduğumuz 30 Ağustos Zafer Bayramımızın 99. yıl dönümü. Ancak konuya başlamadan önce çok önemli bir noktanın altını çizmek gerekir.

Tarih sosyolojisi açısından krallıklar, imparatorlukla ya da devletlerin yaptıkları savaşları ve bu savaşlarla kazanılan zaferleri (utkuları) iki ana grupta (kümede) toplamak olasıdır.

Bazı savaşlar sadece (yalnızca) fetih, başka ulusların yurtlarına saldırma, toprak kazanma, sınır genişletme, vergi gelirlerini artırma, ideoloji yayma ya da Haçlı Seferlerinde olduğu gibi inanç ihracı olabilir. Bu vb. fetih ve nüfuz savaşları, fetih yapan uluslar için zafer ama ne yazık ki fethedilen, toprak kaybına (yitimine) uğrayan ülkeler ve uluslar için ise işgal ve zulüm (ezinç) anlamına gelir. Empati ya da duygudaşlıktan yoksundur.

İkinci tür savaşlar ise, öz savunma (nefsi müdafa), vatanın, devletin ve ulusun varlığını koruma ve sürdürebilme, ölüm kalım yani var olma, yaşayabilme ya da yok olma (ya istiklal ya ölüm, hayat-memat) savaşlarıdır. Aslında meşruluğu fazla savaşlar bu gruba girer.

Bu 2. tür savaşlar; yurdu, ulusu, devleti ve halkın namusunu koruyabilme amacına yöneliktir. Bu nedenle 2. kümedeki savaşlar, 1. tür fetih savaşlarına göre çok daha yaşamsal ve önemli konumdadır. Yok olan, varlığı sönerek, ortadan kalkan bir ulusun ya da halkın inanç, kültür (ekin), dil ya da din bekçiliği hiçbir anlam taşımaz.

Bizim Kurtuluş Savaşımız, ulusumuz ve devletimizin, başta ulusal varlığımız, yurt ve ekonomi olmak üzere, her anlamda emperyalistlerin boğucu kıskacından kurulma, kendini var etme ve yaşatabilme savaşıdır. Tam bir öz savunmadır (nefsi müdafa). Bu nedenledir ki, kazanılan zaferin (utkunun) değeri ve sonuçları başka savaşlar ve zaferlerle karşılaştırılmayacak kadar (ölçüde) kutsaldır ve büyük önem taşır.

Büyük Taarruz‘dan yaklaşık bir yıl önce, 22 Ağustos – 11 Eylül 1921 de gerçekleşen ve 22 gün 22 gece süren Sakarya Savaşı işgalci düşman ordusunu durdurmuş ve direncini kırmıştı. Sıra düşmana son darbeyi vurup yurdu işgalden, ulusu da işgalci zulmünden yani düşmandan kurtarmaya gelmişti. Düşmana son darbe hazırlıkları birçok ekonomik, sosyal, askeri ve siyasal zorluklar içinde ancak bir yılda tamamlanabilmişti. Artık düşmana karşı saldırıya geçme (taarruz) zamanının geldiği kararı alındı.

26 Ağustos 1922 günü sabah 05.30’da başlayıp 9 Eylül 1922’de İzmir’de zaferle perçinlenen ve ” BÜYÜK TAARRUZ” ya da Başkumandanlık Meydan Savaşı olarak adlandırılan Kurtuluş Savaşımızın son ve bitirici halkası, ülkemizi yoktan var eden büyük bir zaferle taçlanmıştır. Bu taç, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, yurtsever arkadaşları, tüm Kurtuluş Savaşı gazileri ve şehitlerinin hep birlikte Ulusumuzun başına onurla giydirdikleri tam bağımsızlık, ulusal egemenlik, özgürlük ve çağdaş uygarlık tacıdır.

Türk Ulusu Kurtuluş Savaşı ile birlikte, sanki küllerinden yeniden doğmuş, dimdik ayağa kalkmış, ülkesini emperyalist düşman ittifakından kurtarmış, yepyeni bir uygar devlet kurmayı başararak, uygar uluslar kervanında yerini almıştır. Özgürlük, bağımsızlık, ulusal egemenlik ve vatan toprağımızın temel tapusu ise Kurtuluş Savaşından sonra, dönemin emperyalist ve işgal heveslileri ile yapılan ve perçinlenen Lozan  Barış Andlaşmasıdır.

Kurtuluş Savaşının kazanılması ile birlikte:

1- Emperyalizmin güdümündeki düşmanlar yurttan sökülüp atılmış, vatanımız, ulusumuz ve namusumuz işgalcilerden temizlenmiştir.

2- Aile, birey ya da hanedan iradesine, padişahlık yönetimine dayalı teokratik devlet rejimi sona ermiş, onun yerine ulusal egemenliğe, halk iradesine (istencine), halkın kendi kendini yönetmesine dayalı bir siyasal rejim getirilmiştir. Bu durumun en önemli kanıtı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulmuş ve devleti yönetme yetkisini doğrudan üstlenmiş olmasıdır.

3- Tam bağımsız bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Laikleşmenin, ekonomik bağımsızlığın, demokratikleşmenin ve bireysel olarak din ve vicdan özgürlüğüne kavuşabilmenin yolu açılmıştır.

4- Şer’i hukuk düzeninin yerini, laikleşmiş, meşruluğunu ulustan (milli iradeden) alan anayasal ve sivil devlet rejimi almıştır

5- Akılcılığa, bilimselliğe ve karma eğitime dayalı bir eğitim ve öğretim sistemi getirilmiştir. Siyasal, ekonomik, mesleksel ve kültürel açıdan kadın ve erkek eşitliği hedeflenmiştir.

6- Mustafa Kemal Atatürk,Türkiye Cumhuriyetini Kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” diyerek çoğunlukçu kültür anlayışından ÇOĞULCU TOPLUM ANLAYIŞINA kavuşmanın önündeki engelleri kaldırmıştır. Bu oluşumun en önemli kanıtı hukuksal olarak her konuda ve devlet katında YURTTAŞLARIN EŞİTLİĞİ ilkesidir.

7- Kurtuluş Savaşımızın temel ve çok önemli bir özelliği de emperyalizmin kıskacındaki öbür uluslara özgüven, umut ve başarma iradesi aşılamasıdır. Mazlum uluslara önderlik edilmiştir.

Ancak üzülerek belirtmek gerekir ki; ülkemiz ve ulusumuz açısından Kurtuluş Savaşımız, ZAFER BAYRAMI ve hatta Lozan Andlaşmasının anlam ve önemini, neden ve sonuçları ile birlikte henüz yeterince derinlemesine anlayamamış kimi cahil (eğitimsiz) yurttaşlarımız, aydınlarımız (!) basınımız (!) ve siyasilerimiz vardır. Ancak güneş balçıkla sıvanmaz. Uygarlık güneşi uygarlık karşıtlarını bir gün mutlaka kör edecektir.

Bu duygu ve düşüncelerle, başta M.K. Atatürk, silah (ve dava) arkadaşları, Kurtuluş Savaşı şehitlerimiz, gazilerimiz ve bu savaşa canı, malı ve emeği ile destek veren kadın ve erkek yurttaşlarımızı şükran, minnet, saygı ve rahmetle anıyorum.

HERKESİN 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI KUTLU OLSUN!

98. YILINDA LOZAN ANLAŞMASI’na SAHİP ÇIKMAK : KRİTİK BİR TARİHSEL GÖREV

Dostlar,

Bu akşam, 01 Ağustos 2021 Pazar, saat 20:30’da Avusturya’dan yayın yapan DÜZGÜN TV’nin konuğu olacağız / olduk..

Ülkemizi kasıp kavuran orman yangınları elbette ana derdimiz. Küçük bir ayraç ile Lozan haftası kapanırken, Avusturya’daki dostlarımızın böyle bir dileği oldu. Konumuz, aşağıdaki görselde olduğu gibi :

Etkinliği düzenleyen Sn. Kazım Balaban aşağıdaki görseli paylaştı :


Sunumumuzun ardından 110 Power Point yansısını pdf olarak web sitemize koyacağız/burada :

DÜZGÜN_TV_Lozan_AHMET_SALTIK_01.8.21

Lozan Kahramanı aziiiz İsmet Paşa‘nın hukuk danışmanlarından Prof. Dr. Veli Saltık ailemizdendi. Bu bağlamda Lozan Barış Andlaşmasına özel bir ilgimiz var. Geçtiğimiz yıllarda bu bağlamda konferanslarımız, TV programları, makalelerimiz oldu. Bir bölümü web sitemizde yüklü. Sanırız şu SEVR haritasını dikkatle incelemek, Lozan’ı anlamaya yetebilir, yetmeli :

Üstteki harita, hain Osmanlı padişahı 6. M. Vahdettin‘in kabul ettiği Sevr faciası – yıkımı idi; 10 Ağustos 1920.. Yani Türk Ulusu’nun ölüm fermanı, tarihten silinme planının son adımı idi.

23 Nisan 1920’de Ankara’da Mustafa Kemal Paşa başkanlığında açılan ulusal Meclis TBMM ise bu anlaşmayı tanımadığını, yırtıp çöpe attığını ve imzalayanları hain ilan edip lanetlediğini haykırıyordu tüm dünyaya.. Seçim sizin.. Bilgi ve ilginize sunarız.

Sevgi ve saygı ile. 01 Ağustos 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik     

 

Cumhuriyetin İlanı ve Mustafa Kemal Paşa’nın İlk Cumhurbaşkanı Seçilmesi..


Cumhuriyetimizin 92. yılı kutlu olsun!

Cumhuriyetin İlanı ve Mustafa Kemal Paşa’nın
İlk Cumhurbaşkanı Seçilmesi..

  • “Cumhuriyet, imkân demektir. Cumhuriyet, yalnızca adıyla bile birey özgürlüğünü aşılayan sihirli bir aşıdır. Görülecektir ki, cumhuriyet imkânları olan her memleket, özgürlük davasında er geç başarılı olacaktır. Cumhuriyet, kendisine bağlı olanları en ileri aşamalara götüren imkânları verir. Bağımsızlık ve özgürlüğüne sahip olan milletler, ilerleme yolunda imkânlara sahip demektirler. O halde cumhuriyet, her alanda ilerlemenin de en belirgin teminatıdır. Cumhuriyeti bu anlamıyla ve bu kapsamıyla anlamak gerekir.”
    (Atatürk’ten B.H., s.45)

*****

23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılması ile yeni bir Türk Devleti kurulmuştu. Millet egemenliğine dayalı bir yönetim benimsendiği için devletin adının Cumhuriyet olması gerekiyordu. Fakat o günkü siyasal ortamın uygun olmaması nedeniyle rejimin adı açıklanmamış; iç ve dış düşmanların bunu bölücü amaçla kullanmalarına olanak verilmek istenmemişti. Devletin adı o dönemde TBMM Hükûmeti olarak adlandırılıyordu.

TBMM Başkanına, elçi kabul etme ve atama, yasaları uygulatma, devleti temsil etme yetkileri verildiği halde, “devlet başkanı” anlamına gelen bir unvan verilmemişti. Bu nedenle devlet başkanlığı boş gibi görünüyordu.

Büyük zaferin ardından (AS: 30 Ağustos 1922) 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması ile Cumhuriyete giden yolda en önemli engel aşılmış oldu. Saltanatın kaldırılmasına karşın, hâlâ Halifeyi devlet başkanı gibi görenler vardı. Gerçekte, rejimin değişeceği ve kişisel yönetime son verileceği, Amasya Genelgesi’nde (AS: 22 Haziran 1919) ilk kez şu şekilde belirtilmişti:

“Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin hâl ve durumunu gözden geçirmek ve hak isteyen sesini cihana işittirmek için her türlü tesir ve denetimin dışında bir millî heyetin varlığı lazımdır.”

Rejimin değişeceği konusu daha sonra, Erzurum ve Sivas kongrelerinde de ifade edilmiştir.

23 Nisan 1920’de açılan TBMM, 24 Nisan 1920 günü kabul ettiği ilk kararla, “TBMM’nin Türk milletinin gerçek temsilcisi olduğu, TBMM’nin üzerinde başka bir güç tanınmadığını” belirtmişti. Bu, Cumhuriyet idaresinin başlangıcı demekti. Cumhuriyet rejimi TBMM’nin açılışından beri işliyordu. Yalnızca adı konmamıştı.

1921 Anayasası’na göre kurulan hükûmet sisteminde TBMM’nin kendisi hükûmetti. Böyle olduğu için bir başkanı da yoktu. TBMM’nin bakanları ayrı ayrı oylayarak seçmesi yöntemi zaman zaman iyi sonuç vermiyordu. Meclis kimi kez çoğunluğun desteğine sahip olan bir bakan seçemiyordu. Bu da Yürütme işlerini aksatıyor ve geciktiriyordu. Bunun için Hükûmet kurma sisteminin de değiştirilmesi gerekiyordu.

TBMM’nin, 1 Nisan 1923’te yeni seçimlerin yapılmasına karar verdi. Yapılan seçimler sonucu, İkinci TBMM 11 Ağustos 1923’te toplandı. TBMM, kısa bir süre sonra, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Andlaşması’nı onayladı (23 Ağustos 1923). Lozan Barış Antlaşması, Kurtuluş Savaşı’nı tamamlayan siyasal bir utku oldu.

6 Ekim 1923 günü, Türk ordusu İstanbul’a girdi.
(AS: 13 Kasım 1918’de başlayan işgal, 6 Ekim 1923’te Mustafa Kemal’in başarısı ile sona erdi.)

İstanbul, İtilaf Devletleri tarafından boşaltılınca, bu kez yeni Türk devletinin hükûmet merkezinin neresi olacağı konusu ortaya çıktı. 13 Ekim 1923’te Anayasa’ya eklenen “Türkiye Devleti’nin idare merkezi Ankara şehridir” ek maddesiyle, devlet merkezinin neresi olacağı yolundaki tartışmalara son verildi. Böylece, cumhuriyetin ilanı yolunda önemli bir adım daha atılmış oldu.

Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) ve arkadaşları, artık yeni rejimin adının konulması zamanının geldiği görüşündeydiler. Bunun için de öncelikle, basını kamuoyunu hazırlamayı uygun gördüler. Eylül 1923’te Anadolu Ajansı, Anayasa’da bir değişiklik yapılacağını ve bu konuda bir komisyonun tasarı hazırlamakta olduğunu ilan etti. 27 Eylül 1923 günü Türk basını, Mustafa Kemal Paşa’nın Avusturyalı bir gazeteciye verdiği demeci yayımladı:

Anayasa’ya göre hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. Yürütme kudreti, yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde toplanır. Bu iki hamleyi bir kelime ile anlatabilmek için hangi sözlükte aranırsa aransın, sözü geçen kelime, Cumhuriyet olacaktır. Bundan ötürü, Türkiye’nin iç gelişimi henüz tamamlanmamıştır. Daha başka değişmeler ve gelişmeler, Cumhuriyet esasına varacaktır. Bugün olduğu ölçüde gelecekte de daha çok demokratik bir cumhuriyet oluşack ve bu cumhuriyet, hiçbir biçimde Batı cumhuriyetleri esaslarından farklı olmayacaktır.” (1)

Ankara’da çıkan Yeni Gün gazetesi, 8 Ekim 1923 günü, “Yakında Cumhuriyet ilan edilecektir” başlığı ile bir makale yayımladı.

27 Ekim’de Ali Fethi (Okyar) Bey’in başkanlığındaki hükûmet istifa etti. Yeni hükûmetin oluşturulması için toplanan parti grubunda da hükümet listesi üzerinde anlaşma sağlanamadı. Parti grubunda bir konuşma yapan Mustafa Kemal Paşa, konunun bir hükümet bunalımı değil, rejim bunalımı olduğunu belirtti. Bu gelişme karşısında ortaya çıkan görüş şuydu: Milletvekillerinin, hükümete üye seçmesi uygulamasından “Kabine sistemine” (devlet başkanı tarafından atanan bir başbakanın hazırlayacağı bakanlar kurulunun, devlet başkanı tarafından onaylanmasından sonra Meclisin güvenoyuna sunulması) geçilmesinin gerektiğiydi. Bunu sağlamak için Anayasa değişikliğine gidilerek cumhuriyeti bir an önce ilan etmek ve cumhurbaşkanını seçmek gerekiyordu.

28/29 Ekim gecesi Mustafa Kemal Paşa, yakın arkadaşlarıyla görüşerek “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” dedi. Aynı gece, İsmet Paşa ile birlikte 1921 Anayasası’na kimi maddeler ekleyen ve kimi maddeleri değiştiren yasa tasarısı hazırladılar. 29 Ekim 1923 günü Parti grubunda görüşe sunulan tasarıda şunlar yer alıyordu:

1-Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli cumhuriyettir.
2-Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından yönetilir.
3-Türkiye Devleti, hükûmetin böldüğü idarî birimleri Bakanlar Kurulu aracılığıyla yönetir.

Parti grubunda görüşülüp kabul edilen tasarı, aynı gün (29 Ekim 1923) saat 20.30’da Büyük Millet Meclisi’nin onayına sunuldu. Anayasa değişikliği teklifi aynen kabul edilerek yeni Türk Devleti’nin bir Cumhuriyet olduğu ilan edildi.

Cumhuriyet yönetiminin ilan edilmesinden sonra Meclis, Cumhurbaşkanı seçimine geçti. Gazi Mustafa Kemal Paşa, seçime katılan 158 milletvekilinin oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçildi. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmasını şöyle tamamladı:

“… Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.”

Cumhuriyetin ilanı ile devlet rejiminin adı konuldu ve bu konudaki tartışmalar ortadan kalktı. Devlet başkanlığı sorunu çözümlendi. Meclis tarafından seçilen hükûmet yerine, Anayasa gereği Kabine Sistemi’ne geçildi.

(1) Enver Ziya Karal, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi,
Ankara, 1978, s.127
(2) Baki Kurtuluş, Tarihsel Olaylarla Söylev “Nutuk”, İstanbul, 1987, s.287

=======================================

Dostlar,

Yazıyı bizimle paylaşan Sayın Fevziye Göl arkadaşımıza teşekür ederiz..
Metinde, tarafımızdan anlama dokunmadan, yer yer güncel dile uyarlama yapılmıştır

Gazi Mustafa Kemal Paşa ve O’nun dava – silah arkadaşı yiğitlere 92 yıl sonra selam olsun!

Cumhuriyetin temellerine harç koyan, alın teri akıtan, en küçük katkı verenlere şükran olsun.

Bu toprakları bize yurt – vatan kılan tüm gazi ve şehitlerimize rahmet olsun..
Onlara borcumuzu ödemenin biricik yolu,

  • ÜLKEMİZİ VE HALKIMIZI BU YURTTA SONSUZA DEK
    BAĞIMSIZ VE
    BAŞI DİK – ONURLU YAŞATMAKTIR..

    Ve bu tarihsel – kutsal görev, bu topraklarda yerine getirilecek;

  • Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır!

Sevgi ve saygı ile.
30 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Nusret KEBAPÇI : CUMHURİYET


CUMHURİYET… 

Nusret KEBAPÇI
29 Ekim 2015

Daha yazımın başında söyle bir soru sorsam ve desem ki…
Cumhuriyetin kurulmasının üzerinden 92 yıl geçmesine karşın bir kısım çevreler tarafından hala Atatürk’e ve Cumhuriyet’e saldırılmasının nedeni ne olabilir?
Aslında isterseniz siz yanıtlamadan ben bu konudaki düşüncelerimi açıklayayım,
sonra siz ne isterseniz onu söyleyebilirsiniz…
Bakın öncelikle bir şeyi vurgulamamda yarar bulunuyor…
Yalnızca Atatürk için de söylemiyorum, bu, devrim yapmış hemen tüm ülke liderleri açısından geçerlidir. Eğer bir ülkede devrim yapılmış ve hemen her alanda yapısal değişiklikler meydana gelmişse, bundan çıkarı bozulan iç ve dış çevreler yapılan bu devrimi asla, hiçbir biçimde
benimsemedikleri gibi;
Bunu tüm özellikleriyle birlikte ortadan kaldırmak için..
Daha basit açıklamaya çalışayım…
Karşı devrimi yaşama geçirmek için hiçbir fırsatı kaçırmazlar…

Ne mi yaparlar? Doğrusunu isterseniz çok şey ama bu biraz da ülkede gerçekleştirilen devrimin boyutlarıyla orantılıdır dersek. Sanırım abartıya kaçmamış oluruz. Şimdi burada duralım ve devam edelim:

Atatürk Cumhuriyeti kurdu kurmasına da bizim için… Yani Türkiye için ne değişti, yaşamımızda ne gibi bir farklılık oluştu? Doğrusunu isterseniz en önemli değişiklik zaten Cumhuriyetin ta kendisiydi…Neden mi? Bakın şimdi…
Cumhuriyetin en basit, yani herkes tarafından bilinen tanımı…
Halkın seçtiği temsilciler aracılığıyla yönetilmesi… Daha doğrusu…
Egemenliğin kayıtsız şartsız millette olması değil mi?
Peki; değişmez dini yasalarla ve değişmez liderle ülkenin yönetilmesini isteyenler açısından
bu şirk koşmak anlamına gelmiyor muydu? Geliyordu ve onlar bu yüzden…
Tüm ulusal mücadele ve bayramları asla benimsemediler…
Aslına bakarsanız karşı çıktıkları sadece Kurtuluş Savaşı ve ulusal bayramlar değildir…
Ortak kimliğimiz olan Türk kimliği de dilimizle birlikte saldırı tehdidi altındadır…

Ve onlar… Bugün bile Osmanlı gibi çok dilli ve çok kültürlü bir devlet kurulması için yanıp tutuşmaktadırlar. Hem zaten kendilerine ve kurdukları hiçbir örgüte Türk adı koymayıp
Osmanlı vurgusu yapmaları da bunun göstergesi olmuyor mu?

Gelelim Emperyalizme…
Çünkü Atatürk’e düşmanlıkta ikinci etken de onlardır… Bu bir bakıma doğaldır da…
Sen kalk halife bir padişah eliyle yıllarca sanayii kurdurma… Onları Kapitülasyonlarla…
Düyunu Umumiye’yle… Reji’yle yönet…
Dini itaatkârlık esas olduğundan kimsenin kılı bile kıpırdamasın…
Sonra… Biri gelsin, kurduğunuz düzeni, halifesiyle, saltanatıyla, kapitülasyon ve tüm sömürü düzeninizle başınıza çalsın. Siz olsanız sever misiniz?
İşte onlar da, bu yüzden sevmiyorlar…

Gelelim zurnanın zırt dediği yere…
Dünyanın hemen her yerinde emperyalistler o ülkenin üretmemesi, ekonomisinin gelişmemesi, ulus kimliğin paramparça edilmesi için etnik ve dini gericilikle işbirliği yapar… Destekler…
Gerçeği söylemek gerekirse yalnızca bu konuda değil hemen her konuda daima önünüzde
iki seçenek bulunmaktadır. Bunlardan birincisi sözde demokrasi adına ya bu etnik ve
dini temelde parçalanıp sömürge olma sürecine teslim olup dağılacaksınız…
Ya da toplumu ortak kimlikte birleştirip ekonomisiyle, maliyesiyle bağımsız güçlü bir ulus olacaksınız…

Atatürk; işte bu ikincisini yapmıştı.

================================

Dostlar,

29 Ekim’e gireli 2 saati aşkın bir zaman oldu..
Cumhuriyetimizin 92. yaşını bitirmesi nedeniyle yazılara yer vermek gerek.
Sayın Nusret Kebapçı’nın yazısıyla başlayalım..

Ne yapmıştı yüce önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ?

  • Toplumu ortak kimlikte birleştirip ekonomisiyle, maliyesiyle…
    bağımsız güçlü bir ulus yaratmıştı..

    Başlıca düşmanlık buna..
    Mustafa Kemal Paşa bu olguyu da öngörmüştü..
    27 Ekim 1927’de Büyük Söylev’ini bitirirken “GENÇLİĞE HİTABE” içinde;

    – “..İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek,
    dahili ve harici bedhahların olacaktır..
    ” uyarısında bulunmuştu.

    *****

    24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Andlaşması‘nı bağıtlama zorunda kalan Batı emperyalizmi, masadan kalkar kalkmaz el altından 10 Ağustos 1920’nin Sevr Andlaşması‘nı uygulama çabalarına başlamıştı.. Yer yer sinsi, yer yer AB Parlamentosu kararlarında apaçık yer verilerek!

Dolayısıyla;
– son derece uyanık, dikkatli,
– uluslararası düzlemdeki gelişmeleri titizlikle izleyen, önlemlerini dinamik olarak sürekli alan, – ülke içinde de Cumhuriyetin temel değerlerini tüm yurttaşlarına eylemli olarak sunup yaşatan
– ve kendi halkını Cumhuriyetin asıl koruyucu – kollayıcı ve sürdürücüsü kılan

bir yönetim anlayışı başlıca gereksininmimizdir.

Her durumda TÜRKİYE CUMHURİYETİ sonsuza dek yaşatılacaktır.
Çünkü Büyük ATATÜRK’ten hem armağan hem de kutsal bir vasiyettir.
“Atılan ok” hedefe kilitlenmiştir..
O hedef, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’nin ilelebet payidar kalacağıdır..

Anadolu halkının = Türk Ulusu’nun bu ağır ve onurlu edim – yüküm için
gerek ve yeter tarihsel birikimi kesinlikle vardır..
Bu belirleme kesin bir tarihsel – politik -sosyolojik… veri / olgudur ve
hiç kimse asla, bir an için bile aklından çıkarmamalıdır!

Sevgi ve saygı ile.
29 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Hayalet Uzuv Sendromu (ve bize düşündürdükleri..)

 

Ben de o yaşlarda ‘Şuram ağrıyor, şöyle kötüyüm, böyle ölüyorum!’ demezdim. Bir tarafım ağrıdığında pek önemsemeden gülüp geçerdim. Acı eşiğimin çok yüksek olduğunu düşünüp, kimseye belli etmezdim. Mutsuz sonlar hiç olmayacakmış gibi düşünürdüm ya da başıma gelecek kötü şeylerin üstesinden gelebileceğime inanırdım.
Fakat sonra hiç hatırlamak istemediğim bir olay sonucunda hayatım alt üst oldu ve tekerlekli sandalyeye mahkûm oldum.
BEYNİN DİRENİŞİ
21 yıl olmuş fakat hala alışamadım. İki bacağımın gözlerimin önünde parçalanması ya da tekerlekli sandalyede yaşamak ya da kalçamın yok olup yerine kolostomi denen bir torba takılması değil sorun… Ya da idrara gitmek için sonda kullanmak değil! Sadece ve sadece ‘Olmayan bacağımda hissettiğim tarifsiz acılar’ var. Evet, bacaklar yok ama ayak başparmak tırnağımın etime battığını, ayak bileğimin kaşındığını ya da iki ayağımın birden kopup parçalandığı andaki acıyı hala hissettiğimi söyleyebilirim.. Tıp dilinde ‘phantom ağrısı’ ya da ‘hayalet uzuv sendromu’ deniyormuş. Uzuv kaybedilmiş olmasına rağmen beyne, uzvun yanlış konumlandırıldığını ve düzeltilmesi gerektiğini bildiren acı ve ağrı komutları gönderiyormuş. Bir bakıma beynin, bir organı yitirmeye direnişi. Birey yeniden konumlandırabileceği bir uzvu olmadığı için bu acıyı yıllarca yaşayabilir.
Ayak bileğim yerine, kesilen yerin güdük kısmını delirircesine kaşıyorum fakat nafile. Kaşınmak öyle bir boyuta varıyor ki, bir yerden sonra tırnak aralarına deriler doluyor ve farkında olmadan mühim damarlarınıza kadar iniyorum. Fakat nafile…
Buna benzer, çileden çıkaran o kadar çok örnek var ki ölmek istiyorsun, ölemiyorsun. Bas bas bağırıyorsun, yatağım hafif sarsılsa avazın çıktığı kadar bağırırsın… Kendi kendime, olmayan bacak nasıl ağrır, nasıl kaşınır diyorum cevabını alamıyorum.
AĞRI KESİCİ BAĞIMLISI OLMAK
Ameliyat sonrası o ilk aldığın ağrı kesicilerden sonra, ağrı kesici bağımlısı oluyorsun, sonra ilaç istiyorsun ama vermiyorlar. Kâh koridorda, kâh acilde bir sedyenin üstünde kıvranırsın. Gece uyuyamadığın sayısız günler olur. Ayak bandajı sarımına çok dikkat edersin, sanırsın ki iyi ve biraz fazla sıkarsan ağrın dinecek. Ama nafile…
Akla gelen bütün renklerdeki reçeteleri kullanırsın ama boş… Morfinle uyursun… Sonrasında Aldolan, Dolantin, Contramal Retard türü ilaçlar bulursan kullanırsın… Almayınca bacağıma baltayla vuruyorlar, sanki ani refleks hareketlerim oluyor. Yakınlarıma en ufak şeylerde çok kızıyorum, sinirleniyorum. Hiç uyuyamıyor, oturamıyorum, vücudumu kontrol edemiyorum…
Bir ara mücadele etmeyi bıraktım. Acılarla yaşayayım dedim ama bir yere kadar. Doktorlar bana psikolojik tedavi gerektiğini söylediler.
– Gittiğim psikoloğa acılarımı anlattığımda, kadın ağlamaya başlayınca ben teselli ettim.
Bu arada unutmadan bir de 21 yıldır baş edemediğim osteomiyelit kemik enfeksiyonu var, yani kemik akıntısı… Tıp çaresini bulamamış durumda. Gitmediğim doktor kalmadı, uygulamadığım pansuman, içmediğim ilaç… 21 yıldır tam ayağımın kesilen yerinde kapanmayan, kapanır gibi olup da her gün büyüyen bir delik var. Bıktım artık pansumanlardan. Akıntıyı durdurmak için Grefleme yapıldı, (kemiğin biraz üsten kesilmesi) o da işe yaramadı.”
*****
Değerli okurlar,

Okuduğunuz satırlar, teröristlerle girilen çatışmalarda bazen söylenen bazense hiç söylenmeyen, yaralı askerlerimizden birine ait. Onun gibi yüzlerce var. Özellikle mayına basarak ayaklarını kaybeden ya da felç kalan gazi arkadaşlarım çektikleri acıların tarifi yok desem yeridir.

Onları birer sayı olmaktan çıkaracak olan asla unutmamaktır. Bu millete hizmet yolunda fedakarlık yapan herkese özellikle uzuvlarını kaybedenlere karşı sorumluluğumuz onları hatırlamaktır. Hatırlamak ve asla göz ardı etmemek en büyük sorumluluk olmalıdır. Millet olabilmenin koşullarından biri de budur.

Kahramanlarına sahip çıkabilmek..======================================

Dostlar,

Arka arkaya çok acı veren yazılar paylaştık Sitemizde.. Neyleyelim ki, Ülkemizin dramı bu. 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Andlaşması‘nın hemen ertesi günü emperyalistlerce başlatılan Yeni Sevr intikamı – rövanşının ürünü denebilecek bir trajedi yaşamaktayız. Büyük ATATÜRK döneminde de rahat vermedi Batılılar bize. Kürt isyanları bunların belki de başında. Mustafa Kemal Paşa, güvenlik sorunu nedeniyle hiç yurt dışı gezi yapamadı 15 yıllık Cumhurbaşkanlığı döneminde.

Sayın Koray Gürbüz‘ün bir Gazimizden kalkarak bu yürek yakan makalesinde dile getirdikleri gerçektir ve abartılı değidir. Bir hekim olarak yabancı olmadığımız bir sorundur.

Fantom / Hayalet ağrıları, bu hastalarımızın yakasını bırakmamaktadır. Bilindiği gibi Fantom “hayalet” anlamına geliyor ve sesten hızlı uçan bu uçaklar, önce bir noktadan “sessizce” (!) geçiyorlar, denk gelirse o anda görülebiliyorlar. Motorlarının gürültüsü, kendileri gözden yittikten sonra duyuluyor. Böylelikle, gökyüzünde uçak yokken (!), uçak gürültüsü algılanmış oluyor. Bu bir sanrı (hezeyan) değil, gerçek. Salt gaziler için değil, başkaca tıbbi nedenlerle  de (trafik kazası, iş kazası, tümör, sigara içimine bağlı Buerger hastalığı ürünü damar tıkanıklığı.. gibi) özellikle bacakların (kolların da!) kesilmesinden sonra, ağrılar sürebiliyor!
Öyle ki, sigaraya bağlı Buerger hastalığı yüzünden gelişen damar tıkanıklığı yüzünden hastalar dayanılmaz ağrılar duyumsar ve an gelir, bacaklarının / kollarının kesilmesi için adeta yalvarırlar! Ne var ki o dayanılmaz ağrılar sürer gider.. Merkezi sinir sisteminin (Beynin) koşullanmasına bağlı gelişen bu sanrısal ağrı yolaklarının (pathway) kırılması (sönümlendirilmesi), uzu süreli ciddi psikiyatrik – psikolojik rehabilitasyonu gerektirebilir.
Bu bakımdan, Gazilerimizin ve benzer durumdaki hastalarımızın bu yakıcı sorununu iyi kavramak ve başetmeleri için aile desteği, tıbbi destek… sağlamak gerekir.
*****
Hal böylesine çok boyutlu ve yürekleri sızlatan nitelikte iken,– Askerlik yan gelip yatma yeri değildir..
– Bu mesleğin fıtratında ölüm var..
– Şehitler.. birkaç kelle..
– Birkaç Mehmet öldü diye Meclisi toplayacak değiliz..
– Ahlakı bozuk şehit babası..
gibi çok incitici / aşağılayıcı sözleri Başbakan – 12. CB RT Erdoğan, eski M.E. Bakanı Hüseyin Çelik gibi AKP’li üst düzey yöneticilerin ağzından duymak kahredicidir. Ulus olarak acımızı katlamaktadır.
Bu tür olumsuz (patolojik) davranış sahiplerine bir nebzecik olsun empatik (özdeşimsel) davranabilme yetisi diliyoruz.

Şehit cenazelerinde isyan eden şehit yakınları aleyhine dava açmak / açtırmak artık sözün tükendiği yerdir, katmerli zulümdür. Bu davalar hemen geri alınmalıdır. Erdoğan, kimi söz ve davranışları ile insanları çileden çıkarmaktadır. Bir hakaret suçu oluşuyorsa, bunda Erdoğan’ın doğrudan tahrik gibi ağır kusuru – sorumluluğu vardır ve davalarda bu husus sanık yapılan çok sayıda insan lehine değerlendirilmeli ve yaşamın olağan akışı içinde ağır eleştiri sayılarak tazminat ve ceza yaptırımına gidilmemelidir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) dayalı “ifade özgürlüğü – ağır da olsa eleştiri hakkı” kapsamında (Md. 10) kalıcı içtihat niteliği kazanan çok sayıda istikrarlı kararı vardır.

Bir devlet başkanı, özellikle kamuoyu önünde, söz ve davranışlarına en üst düzeyde özen göstermek zorundadır. Çok ağır da olsa eleştirilere demokrasi gereği dayanç (tahammül) göstermeli, hoşgörmelidir.

Erdoğan aynaya bakmalı ve artık insaf etmelidir.

Şehit ve Gazilerimizin sevgin (aziz) anıları önünde ödenemeyecek bir minnetle eğiliyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
01 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com