Einstein’in Atatürk’e Mektubunun Bugünkü Anlamı

Einstein’in Atatürk’e Mektubunun Bugünkü Anlamı

İsmail Şefik Aydın
AYDINLIK, 19.10.2018

Einstein'in Atatürk'e Mektubunun Bugünkü Anlamı
 

Albert Einstein teorik fizikteki çalışmaları ve buluşları nedeniyle 1921 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü aldı. 1999 yılında, dünyanın büyük fizikçileri onu, tarihin en büyük fizikçisi olarak seçmişlerdir. 1932 yılında, Adolf Hitler’in Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’nin seçimleri kazanmasının ardından, birçok bilim adamı gibi, Einstein da Almanya’yı terk etmek zorunda kalmıştır. Birçok bilim adamının Alman üniversitelerinde çalışmak imkânı kalmamıştı. Bilindiği gibi, Hitler, Almanya’da yaşayan Yahudilere de hayat hakkı tanımamaktaydı.

TARİHİ MEKTUP

Albert Einstein, “Yahudi Nüfusu Koruma Grupları Birliği (OSE)”nin başkanlığına getirilmişti. Bu yönetimin aldığı bir karar uyarınca ve başkan sıfatıyla 17 Eylül 1933 tarihinde Ankara’ya, Yahudi bilim adamlarının Türkiye’ye kabulü konusunda bir mektup gönderir. Mektup şöyledir:

“Ekselansları, OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan 40 profesör ve doktorun bilimsel ve tıbbî çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselânslarınızdan rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmî liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler. Ekselânslarından, ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz, tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir. Bu bilim adamları, bir yıl müddetle, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler. Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi hâlinde, sadece yüksek seviyede bir insanî faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca  kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum.

Ekselânslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyarım.
Prof. Albert Einstein

İnternette de bulabileceğiniz bu mektup geldiğinde Başbakan İsmet Paşa, Millî Eğitim Bakanı ise Reşit Galip Bey’dir. Atatürk bilim adamlarının Türkiye’ye davet edilmesini ister. Gelecek bilim adamlarıyla yapılacak anlaşmanın temelini, bunların kısa zamanda Türkçe öğrenerek, derslerini Türkçe vermeleri oluşturmaktadır. Ancak sayı kırkla kalmaz. Almanların Avusturya’yı ve Çekoslovakya’yı işgali üzerine gelen bilim adamlarıyla bu sayı 190’ı bulur! Einstein’in başvurusu üzerine Türkiye’ye kabul edilen bilim adamlarının ülkemizde çağdaş bir akademik eğitimin kurulmasında büyük katkıları olmuştur. Zaten bilindiği gibi, Atatürk 1933 yılında bir Üniversite Reformu yapmıştı. Ülkemize gelen bu bilim adamları Türkiye’yi ve Türkleri çok sevmişler ve hayatları boyunca Türk dostu olarak kalmışlardır.

HİRSCH’ÜN İFADELERİ

Bu yabancı akademisyenlerden birisi olan Prof. Hirsch’ün Türkiye ile ilgili hatıralarındaki şu satırlar karşısında duygulanmamak mümkün müdür?

“1938 sonlalarında Türk vatandaşlığına geçmek dileğinde bulunmuştum. Beni seven meslekdaşlarım, İslâm dinini seçmem hâlinde vatandaşlığa geçmemin daha kolay olacağını söylediler. Ben, Türkiye’ye bağlılığımı o güne kadar sürdüregeldiğim çalışmalarımla yeterince ispat etmiş olmam nedeniyle bu öneriyi reddettim. Uzun bir süre sonra, davet edildiğim bir resmî makamda, Türk vatandaşlığına kabul edildiğim söylendi. Şaşkın bakakalmıştım. Bir anda Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene” cümlesi döküldü dudaklarımdan!”

Ne yazık ki, bir Alman Yahudi’si rahatlıkla ve gurur duyarak “Ne mutlu Türküm diyene” derken, bu ülkenin yönetiminde sorumluluk alan kimi devlet adamları “Türk” demekten kaçınmaktadırlar! Einstein’in Atatürk’e bu ünlü mektubunu bir Başkent Üniversitesi yayını olan “Bütün Dünya” dergisinin 2018/Eylül sayısından, sayın Erdem Akyüz’den özetledik. Aynı yazıda, Einstein’le, bir bilim adamımız arasında geçen, her Türk vatandaşını gururlandıracağı muhakkak bir diyaloga da yer verilmiş.

MÜNİR ÜLGÜR’ÜN YAŞADIKLARI

İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Profesör Münir Ülgür, 1949 yılında Amerika’nın Philadelphia kentinde bir üniversitede akademisyen olarak çalışırken, Einstein da aynı şehirde bir üniversitede çalışmaktadır. Prof. Ülgür, Einstein ile görüşmeyi çok istemekte, ancak bu buluşmanın gerçekleşebileceğine pek ihtimal vermemektedir. Bu düşünceler içinde Einstein’den randevu isteminde bulunur. Fakat hiç ummadığı bir şekilde, kısa bir süre içinde kabul yanıtı gelir. Prof. Münir Ülgür, bu konuda anılarında şunları belirtiyor:

“Bizi hemen kabul etmesinin nedeni, Atatürk’ün birer evlâdı olmamızdı. Eşim ve kızımı alarak görüşmeye gittim. Einstein, bizi çok sıcak ve içten bir şekilde karşıladı. Küçük kızımı yanına oturtarak ona piyano çaldı. Konuşma sırasında

Einstein Atatürk’ü kastederek,

‘Siz biliyor musunuz, dünyanın en büyük liderine sahipsiniz’  dedi.”

Türkiye’den hiçbir beklentisi olmayan, dünyanın en büyük fizikçisi Einstein, Atatürk’ün ne büyük bir insan olduğunu anlamış ve bunu hiç çekinmeden dile getiriyor; fakat ne yazık ki ve ne acıdır ki, bu güzel ülkede hür yurttaşlar olarak yaşamamızı borçlu olduğumuz büyük Atatürk’ü hâlâ daha anlamamakta ısrar edenler ve ona “Diktatör” diyenler var! Atatürk’e okul kitaplarında ayrılan bölümlerin giderek kuşa çevrilmesi hazin değil midir? Umarım Einstein’ın mektubundan ders alınır…

İsmet İnönü’ye yönelik suçlamaların düşündürdükleri

İsmet İnönü’ye yönelik suçlamaların düşündürdükleri

Türkiye’de gündemi değiştirmeye çalışanlar nedense İsmet İnönü’yü suçlayıcı bir konu bulup kamuoyunu onunla meşgul etmeyi adet haline getirdiler. Bu kez de İsmet Paşa’nın elinde yalnızca Amerikan bayrağıyla çekildiği iddia edilen bir fotoğrafını basına servis etme yolunu seçmişler. Böylece İnönü’nün Amerikan yanlısı bir lider olduğu izlenimini yaratmaya çalışmışlar.
Gerçek kısa sürede anlaşıldı. Fotoğraf 26 Ağustos 1962’de, Johnson Başkan Yardımcısıyken Ankara’ya yaptığı bir ziyaret sırasında çekilmiş. İsmet Paşa’nın elinde yalnızca Amerikan Bayrağı değil, Türk bayrağı da olduğu görülüyor. Yani diplomasi geleneklerine aykırı bir durum yok.
O tarihte Johnson henüz Başkanlık görevini üstlenmemiş ve Kıbrıs’ta Rumların saldırıları başlamamış.
Peki sonra ne olmuş. 1963 yılı sonundaki kanlı Noel saldırılarından sonra Başbakan İsmet Paşa Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğini sağlamak için askeri hazırlıklara başlamış. O tarihlerde Başkanlık görevini üstlenmiş olan Johnson, Başbakan İsmet Paşa’ya 5 Haziran 1964 tarihinde çok ağır ve tehdit edici nitelikte bir mektup göndermişti. Mektupta özetle, Türkiye tarafından Kıbrıs’a yapılacak askeri bir müdahalenin sonucunda ortaya çıkacak bir Sovyet müdahalesine karşı NATO müttefiklerinin Türkiye’yi savunmak yükümlülüğünde olmayabilecekleri ifade ediliyordu.
NATO Antlaşmasına ve kurallarına açıkça aykırı olan bu mektuba karşı Başbakan İsmet İnönü 13 Haziran 1964 tarihinde sert bir karşılık verdi. İnönü, mektubunda, Kıbrıs’ta Rumların Türklere yaptığı mezalimi anlattıktan ve uluslararası toplumun bu mezalimi önlemedeki yetersizliğini dile getirdikten sonra, “NATO’nun bünyesi, mütecavizin iddialarına kapılacak kadar zayıfsa, hakikaten tedaviye muhtaç demektir… Şayet diğer üyeler, Sovyet müdahalesine maruz kalan NATO üyesinin haklı olup olmadığı, müdahaleyi kendi hareketi ile tahrik edip etmediği gibi hususları münakaşaya kalkışırlarsa… NATO İttifakının temel direkleri sarsılmış ve manası kalmamış olur.” diyordu.
İnönü Time dergisine verdiği mülakatta da şöyle demişti:

  • ‘Kıbrıs’taki bu haksız durum devam eder, müttefikler bizi yalnız bırakır, NATO yanımızda olmaz, anlayışsızlık hüküm sürer, Türk azınlık ezilir; bu böyle devam ederse; günün birinde Batı’nın bu savunma sistemi yıkılır,
  • yeni şartlarla yeni bir sistem ve dünya kurulur, Türkiye de bu yeni dünya içinde yerini bulur.’

    Lozan’da dünyanın en büyük devletlerinin baskılarına kahramanca direnen İsmet İnönü’den beklenen tavır da buydu.
    Şimdi devlet adamlarımızdan ve basından beklenen de İnönü’nün yüksek bir vatanseverlik duygusuyla ülkenin çıkarlarını ve saygınlığını korumak için gerektiğinde dünyanın en büyük devletlerine karşı ne denli güçlü tepki gösterebildiğini övünçle halkımıza anlatmalarıdır.

    Güneş balçıkla sıvanmaz sözü bu gibi durumlar için söylenmiştir.

Saygılar, sevgiler. 10.10.18

83 Yıl Sonra Kubilay’ı Anmak…


83 Yıl Sonra Kubilay’ı Anmak…
 

Evet dostlar,

23 Aralık 1930’da, günümüzden 83 yıl önce, Memenen’de ayaklanan kanlı irtica,
genç öğretmen asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay‘ın boğazını bağ bıçağı ile keserek
şehit etmişti… Katil Derviş Mehmet şürekası robotlaştırdığı müritleri ile
bununla da yetinmeyip Kubilay’ın kafasını gövdesinden ayırarak bir sopaya geçirmiş
ve Menemen sokaklarında yeşil irtica bayrağı ile dolaştırmışlardı.

1374 yıl önce de Kerbela‘da da Muhammet Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin’in başını kesen Yezit’in askerleri, çölde O’nun başı ile ayak topu oynamışlardı!
(Alevilerin bir bölümü, bu nedenle futbola sıcak bakmaz..)

Mustafa Kemal Paşa Kırklareli’nden Edirne’ye geçtiğinde Menemen’deki acı olayı öğrenmiş ve duyduğu tarifsiz acı ile, Başbakan İsmet Paşa‘ya Menemen’in yerle bir edilmesi buyruğunu vermişti. İsmet Paşa çooook deneyimli bir devlet adamıydı..
Dava ve silah arkadaşını çoook yakından tanıyor, yüreğindeki yangını derin empati ile
kavrıyordu.. Buyruğu birkaç gün askıya almış ve Cumhurbaşkaı Kemal Paşa‘yı yatıştırmıştı.

İstiklal Mahkemesi kuruldu ve 1 aya varmadan yargılamayı bitirerek 30’a yakın
katil sürüsü (28 kişi) olay yerinde idam edildi.. Devrim, meşru savunmada idi..

*****

Bu elleri kanlı sefil katillerin torunları günümüzde milletin vekili  görevindeler..

Sivas katliamında insanları Madımak otelde tasarlayarak yakarken (2 Temmuz 1993)

  • “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu; burada yıkılacak!”

diye nara atarak seyredenlerin avukatlığını üstlenen kimilerinin Bakan olması gibi..

Acaba İNSANLIĞA KARŞI İŞLENEN SUÇLARDA da -üstelik tasarlayarak
35 insanı yakanlar için de- savunmanlık üstlenmek avukatlık meslek etik kurallarında
var mı? Yoksa Baro, kutsal savunma hakkı adına zoraki görevlendirdiğinde
zorunluluk nedeniyle mi üstlenilir böylesi bir görev?

Bugün AKP kabinesinde Bakan olan zat, nasıl üstlenmiştir katillerin savunmanlığını??

ADD, önceki yıllarda olduğu gibi, bu yıl da Devrim Şehidi öğretmen asteğmen
Mustafa Fehmi Kubilay’ı ve şehit bekçiler Şevket ve Hasan’ı yerinde anacak
tören düzenliyor..

Program aşağıda..

menemen2013

Derdimiz acıları ve toplumsal travmayı tazelemek değil..

Tersine, meslektaşımız Dr. Erich Fromm’dan bu yana çölün suya özlemi gibi nedenlerini arayageldiğimiz insanın içinde hemcinsine karşı yer alan
sevginin de şiddetin de bilimsel kaynaklarını anlamak ve yönetmek..

Erich_Fromm_Sevginin_ve_Siddetin_Kaynagi
İkinci olarak tarih bilinci geliştirmek.. Kin ve intikam dürtülerini dışlayıp denetleyerek dünü öğrenmek ve bugünü irdeleyebilmek; ardından da geleceği yordayabilmek..

Başbakan R.T. Erdoğan’ın dediği gibi “dininizi ve kininiz eksik etmeyin! asla değil..

Bu söylem, dar anlamda yasalara karşı ayrımcılık ve insanları düşmanlığa sevk etme suçu!

Geniş anlamda ise bir başka insanlık suçu.. Her türlü akıl ve izandan yoksun
çok sakıncalı bir söz.. Aklı başında hiç kimsenin ağzından çıkmaması gerekir..
Ne yazık ki öznesinin dokunulmazlığı var..
Dileriz ileride bu çook tehlikeli söyleminin de hukuksal hesabını verir..

Geçen yıl bugünlerde Kubilay için birkaç dosya koymuştuk web sitemize..

Bakılması uygun olur.. Adları ve erişkeleri (linkleri) aşağıda..

1. KUBİLAY’dan GÜNÜMÜZE DEVRİM ŞEHİTLERİMİZ
http://ahmetsaltik.net/2012/12/23/kubilaydan-gunumuze-devrim-sehitlerimiz/

2. 82. YILINDA KUBİLAY OLAYI ve DERVİŞ MEHMET’İN ARABASI
http://ahmetsaltik.net/2012/12/23/82-yilinda-kubilay-olayi-ve-dervis-mehmetin-arabasi/

3. MENEMEN OLAYI ve ŞEHİT ASTEĞMEN KUBİLAY
http://ahmetsaltik.net/2012/12/23/menemen-olayi-ve-sehit-astegmen-kubilay/

Sevgi ve saygı ile.
23 Aralık 2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net