Cumhuriyetin boğazına dayanan bıçak: MENEMEN OLAYI 

Cumhuriyetin boğazına dayanan bıçak:
MENEMEN OLAYI
 

SİNAN MEYDAN
SÖZCÜ, 24 Aralık 2018
https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/sinan-meydan/cumhuriyetin-bogazina-dayanan-bicak-menemen-olayi-2835258/ 

Derviş Mehmet, cami avlusunda, sağ eliyle kavradığı o kör taassup bıçağını, tekbir getire getire, yalnızca genç öğretmen Kubilay‘ın boğazına değil, aynı zamanda Laik Cumhuriyet’in boğazına dayamıştı…

Halk Dostu Gazetesi 28 Aralık 1930.

88 yıl önce, 23 Aralık 1930’da, Menemen’de yedek subaylığını yapan genç öğretmen Asteğmen Kubilay, Cumhuriyet düşmanı bir grup tarikat mensubunca vahşice katledildi. Ancak gelin görün ki Menemen Olayı, 1950’lerden beri sürekli çarpıtıldı. Bugün ise hem çarpıtılıyor hem unutturulmak isteniyor. Peki, ama 88 yıl önce Menemen’de gerçekten ne oldu? Kubilay neden ve nasıl şehit edildi?

İSYANA HAZIRLIK

1930’da Manisa’da Giritli Derviş Mehmet adında biri ortaya çıkıyor. Nakşibendi tarikatına giriyor. Çevresindeki birkaç kişiyi “mehdi” olduğuna inandırıyor. Derviş Mehmet, 7 Aralık’ta, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet, Mehmet Emin, Nalıncı Hasan, Küçük Hasan ve Çakıroğlu Ramazan adlı 7 müridiyle birlikte “mehdiliğini” ilan etmek için harekete geçiyor.

7 Aralık sabahı Derviş Mehmet ve müritleri Manisa’dan Paşaköy’e geçiyorlar. Birkaç gün burada Derviş Mehmet’in bacanağının evinde kalıyorlar. Burada bir yandan zikirlere devam ederken, öbür yandan silahlanıyorlar. Birkaç gün sonra Kıtmir adlı köpeği de yanlarına alıp müritlerden Sütçü Mehmet’in köyü Bozalan’a gidiyorlar. Bu köye geldiklerinde müritlerden Çakıroğlu Ramazan gizlice kaçıyor. Böylece 6 kişi kalıyorlar. Burası Rumeli göçmenlerinin yaşadığı bir köydür. Köy halkı fazla dindar değildir. Derviş Mehmet ve müritleri bu köyde göze batınca Sümbüller Dağı’nda bir kulübe yaptırıp 15 gün kadar orada kalıyorlar. Her gün zikir yapıp esrar içiyorlar. Derviş Mehmet, burada “mehdiliğini” ilan ediyor. 22 Aralık gecesi, Kıtmir’i de yanlarına alarak Bozalan Köyü’nden ayrılıyorlar. Şimdiki hedefleri Menemen’dir. Plana göre orada bir gece Hoca Saffet Efendi’nin yanında kalıp gerekli öğütleri ve telkinleri alacaklar, sonra da İstanbul’daki Nakşi Şeyhi Hoca Esat Efendi’ye telgraf çekip isyanı başlatacaklar.

MENEMEN’DE İSYAN

Tarih: 23 Aralık 1930, Salı, Yer: Menemen
Derviş Mehmet ve müritleri 3 tüfek, 4 tabanca, yüzlerce mermi, balta, testere, kılıç ve bıçak gibi silahlarla şafak vakti Menemen’e varıyorlar. Çektikleri esrar nedeniyle dumanlı kafalarla Menemen’e giriyorlar, ancak ne yaptıklarının farkındalar.

Saat: 07:15. Derviş Mehmet ve müritleri, sabah namazında Müftü (Gazez) Camisine giriyorlar. Başı sarıklı Derviş Mehmet cemaatin şaşkın bakışları arasında şunları söylüyor: “Aziz cemaat! Ben mehdiyim! Dinimizi korumak için buraya geldim! Beni dinleyin!” Bu sırada müritlerden Nalıncı Hasan, camide mihrabın yanında duran ve üzerinde Fetih Suresi’nin birinci ayetinin yazılı olduğu yeşil sancağı alıyor. Derviş Mehmet ve müritleri tekbir getirerek ellerindeki yeşil sancakla camiden çıkıyorlar. Menemen sokaklarında dolaştıktan sonra Belediye Meydanı’na geliyorlar. Halkı o yeşil sancak altında toplanmaya çağırıyorlar.

Saat: 07:40. Belediye Meydanı’nda 80-100 kişi birikiyor. Meydana bir çukur kazıp ellerindeki sancağı oraya dikiyorlar. Derviş Mehmet meydana toplanan halka, “Ey ahali! Başlarınızdaki şapkaları atınız ve şu sancağın altından geçerek bize katılınız!” diye sesleniyor. Öğleye kadar o sancağın altında toplanmayanların, arkalarındaki 70 bin kişilik halife ordusu tarafından kılıçtan geçirileceğini söylüyor. Toplanan kalabalığın bir bölümü müritlere katılıp zikre başlıyor. Bu sırada bazı duyarlı vatandaşlar olayı emniyet güçlerine haber veriyor.

Tekbir seslerinin yükseldiği meydana önce Bölük Komutanı Jandarma Yüzbaşısı Fahri Bey, geliyor. Niçin toplandıklarını soruyor. Derviş Mehmet, “Ben mehdiyim! Şeriatı ilan ediyorum! Bana kimse dokunamaz! İzmir-Bergama yolu adamlarım tarafından tutulmuştur. Yolumdan çekil!” diyor. Yüzbaşı Fahri Bey, kalabalığın dağılmasını istiyor, ancak kalabalık dağılmıyor. Fahri Bey tedbir almak için oradan ayrılıyor. Bunun üzerine halkın bir bölümü Derviş Mehmet’i alkışlıyor. Böylece Derviş Mehmet ve müritleri daha da cesaretleniyor.

23 Aralık 1930’da Menemen’de vahşice katledilen Asteğmen Kubilay 
KUBİLAY’IN KATLEDİLMESİ

Jandarma Bölük Komutanı Yüzbaşı Fahri Bey, telefonla 43. Alay’dan yardım istiyor. Alay Komutanlığı da asıl işi öğretmenlik olan yedek subay Asteğmen Kubilay’ı bir müfrezeyle olay yerine gönderiyor. Kubilay, silahını bile almadan ve emrindeki erler de sadece manevra mermileriyle olay yerine hareket ediyorlar.

Saat: 08:30. Kubilay, birliğini meydanın bir köşesinde bırakarak tek başına cezbeye tutulmuş öfkeli kalabalığa doğru ilerliyor. Kalabalığın ortasındaki Derviş Mehmet’in yakasına yapışıp “Siz kimsiniz? Hükümete isyan mı ediyorsunuz? Çabuk dağılın!” diye bağırıyor. Kubilay’la Derviş Mehmet arasında itiş-kakış yaşanıyor. Derviş Mehmet, tabancasını çekip Kubilay‘ı
vuruyor. Genç asteğmen kanlar içinde yere yıkılıyor. Mustafa Muğlalı‘nın Genelkurmay Başkanlığı’na gönderdiği 26 Aralık 1930 tarihli rapora göre birliğin başındaki çavuşlar
önce hareketsiz kalıyor, sonra firar ediyorlar. Böylece Derviş Mehmet ve müritleri daha da cesaretleniyor. Bu sırada yaralı Kubilay, camiye sığınmak istiyor, ancak cami avlusuna dek  gelebiliyor ve orada düşüyor. Hiç kimse Kubilay’a yardım etmiyor. Cumhuriyet’in genç asteğmeni, “yobaz öfkeye” teslim ediliyor.

Derviş Mehmet ve müritleri, Kubilay’ın yanına gidiyorlar. Müritlerden Alioğlu Hasan torbasından bir bıçak çıkarıp Derviş Mehmet’e veriyor. Bu, çiftçilerin bağ bahçe işlerinde kullandıkları, asma budadıkları, ucu kıvrık, tırtıllı büyük bir bıçaktır. Derviş Mehmet, sağ eliyle kavradığı o kör taassup bıçağıyla tekbir getirerek genç Cumhuriyet’in genç öğretmeni Asteğmen Kubilay’ın başını gövdesinden ayırıyor. Bazı görgü tanıklarının anlatımına göre Derviş Mehmet, avuçlarıyla Kubilay’ın kanını içiyor.

Olayın kan donduran ayrıntıları şöyle:

Mehdi, genç ve yaralı zabiti yüzükoyun yatırdıktan sonra bir ayağını yaralı omzuna koydu, bir eliyle saçlarından tutup Kubilay’ın diri diri boğazını kesti. Sonra da elindeki başı caminin önündeki büyükçe bir taşın üzerine koyarak ‘Gördünüz mü? Kafirlerin akıbeti işte budur!’ diye bağırmaya başladı. Sonra, ‘Getirin bir ip!’ diye bağırdı. İp getirildi. Kesilmiş başı bayrağın tepesine bağladılar.” (Hâkimiyet-i Milliye, “Korkunç Bir Sahne, İrtica Çetesi Kubilay’ın Başını Nasıl Kesti?”, 29 Kanun-u Evvel -Aralık- 1930, s. 1.)

Derviş Mehmet “Kalkın ahali! Müslümanlığı kurtaralım!” diye bağırıyor. İşin acı yanı yoradaki kalabalık Derviş Mehmet’i alkışlıyor. Bu sırada olay yerine gelen iki bekçi; Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki, isyancı yobazlara ateş etmeye başlıyorlar. İsyancılardan birini yaralayan bekçiler, isyancıların açtığı ateşle öldürülüyor. Bir süre sonra Yüzbaşı Ragıp ve Yüzbaşı Bahri Bey komutasında makineli tüfek takviyeli iki bölük olay yerine geliyor.

Teslim olun!” çağrısına Derviş Mehmet, “Ben mehdiyim! Bana kurşun işlemez!” diye cevap veriyor. Derviş Mehmet’in üzerinde Şeyh Ahmet Muhtar’ın yazdığı bir muska var. Derviş Mehmet buna güveniyor. Başlayan ateşte Derviş Mehmet, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet öldürülüyor. Mehmet Emin yaralanıyor. Nalıncı Hasan ve Küçük Hasan ise kaçıyorlar, ancak çok geçmeden yakalanıyorlar.

ATATÜRK’ÜN MENEMEN TEPKİSİ

Menemen Olayı gerçekleştiğinde Atatürk, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’yla birlikte Trakya gezisindedir. Edirne‘de Kemalköy’de belediyede olayı öğrenen Atatürk’ün ilk tepkisi şudur: “Bu ne haldir! Bu, Cumhuriyet’in ve bizim başımızı kesmektir. Bundan bütün Menemen sorumludur. Bu kasaba ‘ville modite’ (lanetli şehir) ilan edilmeye müstahak olmuştur.

Atatürk, 28 Aralık 1930’da Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’ya gönderdiği yazıda da Kubilay şehit olurken, “mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında” Menemen halkının bir kısmının alkışlamasının “bütün Cumhuriyetçiler ve yurtseverler için utanılacak bir durum” olduğunu belirtiyorTBMM, 1 Ocak 1931’de Menemen Olayı’nı görüşmek için toplanıyor. Başbakan İsmet Paşa, Menemen Olayı’nın üç aylık bir hazırlığın sonucu  olduğunu, bu olayla bir kez daha dinin kullanılmak istendiğini belirtip “laikliğe” vurgu yapıyor. Konuşmalardan sonra yapılan oylamada Menemen ile Balıkesir ve Manisa merkezinde sıkıyönetim ilan edilmesi kabul ediliyor.

Atatürk 7 Ocak 1931’de Çankaya Köşkü’nde bir toplantı yapıyor. Toplantıya Başbakan İsmet Paşa, Meclis Başkanı Kazım Paşa, Milli Müdafaa Vekili Zeki Bey ve Sıkıyönetim Komutanı Fahrettin Paşa katılıyor. Bu toplantıda Atatürk, olayın siyasal boyutunun araştırılmasını, Nakşibendi tarikatının yok edilmesini, olayla ilgisi olanların mutlaka cezalandırılmasını, verilen idam hükümlerinin hemen infaz edilmesini, alkışlayan ve olaya seyirci kalan Menemen halkının göç ettirilmesini, hatta bazı gazetelerin de sorgulanmasını istiyor. İsmet Paşa, çok ağır yaptırımlara karşı çıkıyor. Bunun üzerine Atatürk, Menemen’in ‘ville modite’ (lanetli şehir) ilan edilmesi ve halkının göç ettirilmesi gibi ağır yaptırımlardan vaz geçiyor.

Korgeneral Mustafa Muğlalı başkanlığında bir askeri mahkeme kuruluyor. Menemen’de 15 Ocak 1931’de başlayan duruşmalar 24 Ocak 1931’de tamamlanıyor. Mahkeme 105 sanıktan 37’sine idam cezası veriyor. Öbür sanıkları ise değişik cezalara çarptırıyor. 27 sanık beraat ediyor. TBMM, 2 Şubat 1931’de 28 kişinin idamını onaylıyor. İdam cezaları 4 Şubat 1931’de Menemen’de infaz ediliyor.

Kubilay’ın ölümüne ilişkin keşif raporu.
MENEMEN OLAYI VE TARİKAT-CEMAAT BATAKLIĞI

Menemen, hem 1929 ekonomik buhranından en çok etkilenen hem de -kapatılan- 1930 SCF muhalefetinin en güçlü olduğu yerlerden biridir. Ayrıca göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı bir yerdir. Göçmenlerin hem geçim hem uyum sorunları vardır. Menemen‘de, halifeliğin kaldırılması, kılık kıyafet devrimi, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi laik nitelikli devrimlere içten içe tepki duyan insanlar var. Burada Nakşibendi tarikatının etkinlikleri gizliden gizliye sürüyor. Şeyh Esat’ın Manisa’da Nakşibendiliği yaymak için görevlendirdiği Laz İbrahim Hoca bölgede bir tarikat iklimi yaratıyor. Nitekim Menemen Olayı öncesinde Manisa’da tarikat toplantıları, zikir ayinleri yapılıyor.

Menemen iddianamesinde “tarikat ağacının zehirli meyvesi” denilerek olayın, tarikat temelli bir “irtica olayı” olduğu belirtiliyor. Atatürk, İsmet Paşa ve hükümet ile dönemin basını, olayın bir “irtica olayı” olduğunda hemfikir… Menemen yargılamaları sırasındaki ifadelerden de olayın temelinde medrese kültürünün ve tarikat yapılanmasının yer aldığı görülüyor.

Kubilay’ın başını kesen yobazlar, Kehf Suresi’ndeki “Ashab-ı Kehf” kıssasına dayanmak istiyorlar. Derviş Mehmet’in Manisa’dan Menemen’e gelişindeki dinsel simgeler bunu kanıtlıyor: Derviş Mehmet’in kendini “mehdi” ilan etmesi, ayın 7′sinde 7 kişi yola çıkmaları (hicret etmeleri), sürekli zikirler ve tekbirlerle motive olmaları, yanlarına “Kıtmir” adlı bir köpek almaları, camiden aldıkları yeşil sancak, “bana mermi işlemezsöylemi, muska ve son olarak kesik baş bir dinsel sahne oluşturuyor. Bu sahnede Ashab-ı Kehf Mağarası yerinde ise Bozalan’da sığındıkları ahşap kulübe var.

Demem o ki;

  • 23 Aralık 1930’da Menemen’de yalnızca genç öğretmen Asteğmen Kubilay’ın değil, O’nun kişiliğinde gerçekte Atatürk’ün kurduğu Laik Cumhuriyet’in boğazı kesilmek istendi.
  • Tarikat, cemaat bataklığı kurutulmadıkça Laik Cumhuriyet’in boğazını kesmek isteyen yeni Derviş Mehmetler yetişmeye devam edecektir.
  • O bataklıkta yetişen FETÖ, daha dün Cumhuriyet’in boğazını kesmek istemedi mi?

Einstein’in Atatürk’e Mektubunun Bugünkü Anlamı

Einstein’in Atatürk’e Mektubunun Bugünkü Anlamı

İsmail Şefik Aydın
AYDINLIK, 19.10.2018

Einstein'in Atatürk'e Mektubunun Bugünkü Anlamı
 

Albert Einstein teorik fizikteki çalışmaları ve buluşları nedeniyle 1921 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü aldı. 1999 yılında, dünyanın büyük fizikçileri onu, tarihin en büyük fizikçisi olarak seçmişlerdir. 1932 yılında, Adolf Hitler’in Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’nin seçimleri kazanmasının ardından, birçok bilim adamı gibi, Einstein da Almanya’yı terk etmek zorunda kalmıştır. Birçok bilim adamının Alman üniversitelerinde çalışmak imkânı kalmamıştı. Bilindiği gibi, Hitler, Almanya’da yaşayan Yahudilere de hayat hakkı tanımamaktaydı.

TARİHİ MEKTUP

Albert Einstein, “Yahudi Nüfusu Koruma Grupları Birliği (OSE)”nin başkanlığına getirilmişti. Bu yönetimin aldığı bir karar uyarınca ve başkan sıfatıyla 17 Eylül 1933 tarihinde Ankara’ya, Yahudi bilim adamlarının Türkiye’ye kabulü konusunda bir mektup gönderir. Mektup şöyledir:

“Ekselansları, OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan 40 profesör ve doktorun bilimsel ve tıbbî çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselânslarınızdan rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmî liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler. Ekselânslarından, ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz, tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir. Bu bilim adamları, bir yıl müddetle, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler. Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi hâlinde, sadece yüksek seviyede bir insanî faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca  kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum.

Ekselânslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyarım.
Prof. Albert Einstein

İnternette de bulabileceğiniz bu mektup geldiğinde Başbakan İsmet Paşa, Millî Eğitim Bakanı ise Reşit Galip Bey’dir. Atatürk bilim adamlarının Türkiye’ye davet edilmesini ister. Gelecek bilim adamlarıyla yapılacak anlaşmanın temelini, bunların kısa zamanda Türkçe öğrenerek, derslerini Türkçe vermeleri oluşturmaktadır. Ancak sayı kırkla kalmaz. Almanların Avusturya’yı ve Çekoslovakya’yı işgali üzerine gelen bilim adamlarıyla bu sayı 190’ı bulur! Einstein’in başvurusu üzerine Türkiye’ye kabul edilen bilim adamlarının ülkemizde çağdaş bir akademik eğitimin kurulmasında büyük katkıları olmuştur. Zaten bilindiği gibi, Atatürk 1933 yılında bir Üniversite Reformu yapmıştı. Ülkemize gelen bu bilim adamları Türkiye’yi ve Türkleri çok sevmişler ve hayatları boyunca Türk dostu olarak kalmışlardır.

HİRSCH’ÜN İFADELERİ

Bu yabancı akademisyenlerden birisi olan Prof. Hirsch’ün Türkiye ile ilgili hatıralarındaki şu satırlar karşısında duygulanmamak mümkün müdür?

“1938 sonlalarında Türk vatandaşlığına geçmek dileğinde bulunmuştum. Beni seven meslekdaşlarım, İslâm dinini seçmem hâlinde vatandaşlığa geçmemin daha kolay olacağını söylediler. Ben, Türkiye’ye bağlılığımı o güne kadar sürdüregeldiğim çalışmalarımla yeterince ispat etmiş olmam nedeniyle bu öneriyi reddettim. Uzun bir süre sonra, davet edildiğim bir resmî makamda, Türk vatandaşlığına kabul edildiğim söylendi. Şaşkın bakakalmıştım. Bir anda Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene” cümlesi döküldü dudaklarımdan!”

Ne yazık ki, bir Alman Yahudi’si rahatlıkla ve gurur duyarak “Ne mutlu Türküm diyene” derken, bu ülkenin yönetiminde sorumluluk alan kimi devlet adamları “Türk” demekten kaçınmaktadırlar! Einstein’in Atatürk’e bu ünlü mektubunu bir Başkent Üniversitesi yayını olan “Bütün Dünya” dergisinin 2018/Eylül sayısından, sayın Erdem Akyüz’den özetledik. Aynı yazıda, Einstein’le, bir bilim adamımız arasında geçen, her Türk vatandaşını gururlandıracağı muhakkak bir diyaloga da yer verilmiş.

MÜNİR ÜLGÜR’ÜN YAŞADIKLARI

İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Profesör Münir Ülgür, 1949 yılında Amerika’nın Philadelphia kentinde bir üniversitede akademisyen olarak çalışırken, Einstein da aynı şehirde bir üniversitede çalışmaktadır. Prof. Ülgür, Einstein ile görüşmeyi çok istemekte, ancak bu buluşmanın gerçekleşebileceğine pek ihtimal vermemektedir. Bu düşünceler içinde Einstein’den randevu isteminde bulunur. Fakat hiç ummadığı bir şekilde, kısa bir süre içinde kabul yanıtı gelir. Prof. Münir Ülgür, bu konuda anılarında şunları belirtiyor:

“Bizi hemen kabul etmesinin nedeni, Atatürk’ün birer evlâdı olmamızdı. Eşim ve kızımı alarak görüşmeye gittim. Einstein, bizi çok sıcak ve içten bir şekilde karşıladı. Küçük kızımı yanına oturtarak ona piyano çaldı. Konuşma sırasında

Einstein Atatürk’ü kastederek,

‘Siz biliyor musunuz, dünyanın en büyük liderine sahipsiniz’  dedi.”

Türkiye’den hiçbir beklentisi olmayan, dünyanın en büyük fizikçisi Einstein, Atatürk’ün ne büyük bir insan olduğunu anlamış ve bunu hiç çekinmeden dile getiriyor; fakat ne yazık ki ve ne acıdır ki, bu güzel ülkede hür yurttaşlar olarak yaşamamızı borçlu olduğumuz büyük Atatürk’ü hâlâ daha anlamamakta ısrar edenler ve ona “Diktatör” diyenler var! Atatürk’e okul kitaplarında ayrılan bölümlerin giderek kuşa çevrilmesi hazin değil midir? Umarım Einstein’ın mektubundan ders alınır…

İsmet İnönü’ye yönelik suçlamaların düşündürdükleri

İsmet İnönü’ye yönelik suçlamaların düşündürdükleri

Türkiye’de gündemi değiştirmeye çalışanlar nedense İsmet İnönü’yü suçlayıcı bir konu bulup kamuoyunu onunla meşgul etmeyi adet haline getirdiler. Bu kez de İsmet Paşa’nın elinde yalnızca Amerikan bayrağıyla çekildiği iddia edilen bir fotoğrafını basına servis etme yolunu seçmişler. Böylece İnönü’nün Amerikan yanlısı bir lider olduğu izlenimini yaratmaya çalışmışlar.
Gerçek kısa sürede anlaşıldı. Fotoğraf 26 Ağustos 1962’de, Johnson Başkan Yardımcısıyken Ankara’ya yaptığı bir ziyaret sırasında çekilmiş. İsmet Paşa’nın elinde yalnızca Amerikan Bayrağı değil, Türk bayrağı da olduğu görülüyor. Yani diplomasi geleneklerine aykırı bir durum yok.
O tarihte Johnson henüz Başkanlık görevini üstlenmemiş ve Kıbrıs’ta Rumların saldırıları başlamamış.
Peki sonra ne olmuş. 1963 yılı sonundaki kanlı Noel saldırılarından sonra Başbakan İsmet Paşa Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğini sağlamak için askeri hazırlıklara başlamış. O tarihlerde Başkanlık görevini üstlenmiş olan Johnson, Başbakan İsmet Paşa’ya 5 Haziran 1964 tarihinde çok ağır ve tehdit edici nitelikte bir mektup göndermişti. Mektupta özetle, Türkiye tarafından Kıbrıs’a yapılacak askeri bir müdahalenin sonucunda ortaya çıkacak bir Sovyet müdahalesine karşı NATO müttefiklerinin Türkiye’yi savunmak yükümlülüğünde olmayabilecekleri ifade ediliyordu.
NATO Antlaşmasına ve kurallarına açıkça aykırı olan bu mektuba karşı Başbakan İsmet İnönü 13 Haziran 1964 tarihinde sert bir karşılık verdi. İnönü, mektubunda, Kıbrıs’ta Rumların Türklere yaptığı mezalimi anlattıktan ve uluslararası toplumun bu mezalimi önlemedeki yetersizliğini dile getirdikten sonra, “NATO’nun bünyesi, mütecavizin iddialarına kapılacak kadar zayıfsa, hakikaten tedaviye muhtaç demektir… Şayet diğer üyeler, Sovyet müdahalesine maruz kalan NATO üyesinin haklı olup olmadığı, müdahaleyi kendi hareketi ile tahrik edip etmediği gibi hususları münakaşaya kalkışırlarsa… NATO İttifakının temel direkleri sarsılmış ve manası kalmamış olur.” diyordu.
İnönü Time dergisine verdiği mülakatta da şöyle demişti:

  • ‘Kıbrıs’taki bu haksız durum devam eder, müttefikler bizi yalnız bırakır, NATO yanımızda olmaz, anlayışsızlık hüküm sürer, Türk azınlık ezilir; bu böyle devam ederse; günün birinde Batı’nın bu savunma sistemi yıkılır,
  • yeni şartlarla yeni bir sistem ve dünya kurulur, Türkiye de bu yeni dünya içinde yerini bulur.’

    Lozan’da dünyanın en büyük devletlerinin baskılarına kahramanca direnen İsmet İnönü’den beklenen tavır da buydu.
    Şimdi devlet adamlarımızdan ve basından beklenen de İnönü’nün yüksek bir vatanseverlik duygusuyla ülkenin çıkarlarını ve saygınlığını korumak için gerektiğinde dünyanın en büyük devletlerine karşı ne denli güçlü tepki gösterebildiğini övünçle halkımıza anlatmalarıdır.

    Güneş balçıkla sıvanmaz sözü bu gibi durumlar için söylenmiştir.

Saygılar, sevgiler. 10.10.18

83 Yıl Sonra Kubilay’ı Anmak…


83 Yıl Sonra Kubilay’ı Anmak…
 

Evet dostlar,

23 Aralık 1930’da, günümüzden 83 yıl önce, Memenen’de ayaklanan kanlı irtica,
genç öğretmen asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay‘ın boğazını bağ bıçağı ile keserek
şehit etmişti… Katil Derviş Mehmet şürekası robotlaştırdığı müritleri ile
bununla da yetinmeyip Kubilay’ın kafasını gövdesinden ayırarak bir sopaya geçirmiş
ve Menemen sokaklarında yeşil irtica bayrağı ile dolaştırmışlardı.

1374 yıl önce de Kerbela‘da da Muhammet Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin’in başını kesen Yezit’in askerleri, çölde O’nun başı ile ayak topu oynamışlardı!
(Alevilerin bir bölümü, bu nedenle futbola sıcak bakmaz..)

Mustafa Kemal Paşa Kırklareli’nden Edirne’ye geçtiğinde Menemen’deki acı olayı öğrenmiş ve duyduğu tarifsiz acı ile, Başbakan İsmet Paşa‘ya Menemen’in yerle bir edilmesi buyruğunu vermişti. İsmet Paşa çooook deneyimli bir devlet adamıydı..
Dava ve silah arkadaşını çoook yakından tanıyor, yüreğindeki yangını derin empati ile
kavrıyordu.. Buyruğu birkaç gün askıya almış ve Cumhurbaşkaı Kemal Paşa‘yı yatıştırmıştı.

İstiklal Mahkemesi kuruldu ve 1 aya varmadan yargılamayı bitirerek 30’a yakın
katil sürüsü (28 kişi) olay yerinde idam edildi.. Devrim, meşru savunmada idi..

*****

Bu elleri kanlı sefil katillerin torunları günümüzde milletin vekili  görevindeler..

Sivas katliamında insanları Madımak otelde tasarlayarak yakarken (2 Temmuz 1993)

  • “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu; burada yıkılacak!”

diye nara atarak seyredenlerin avukatlığını üstlenen kimilerinin Bakan olması gibi..

Acaba İNSANLIĞA KARŞI İŞLENEN SUÇLARDA da -üstelik tasarlayarak
35 insanı yakanlar için de- savunmanlık üstlenmek avukatlık meslek etik kurallarında
var mı? Yoksa Baro, kutsal savunma hakkı adına zoraki görevlendirdiğinde
zorunluluk nedeniyle mi üstlenilir böylesi bir görev?

Bugün AKP kabinesinde Bakan olan zat, nasıl üstlenmiştir katillerin savunmanlığını??

ADD, önceki yıllarda olduğu gibi, bu yıl da Devrim Şehidi öğretmen asteğmen
Mustafa Fehmi Kubilay’ı ve şehit bekçiler Şevket ve Hasan’ı yerinde anacak
tören düzenliyor..

Program aşağıda..

menemen2013

Derdimiz acıları ve toplumsal travmayı tazelemek değil..

Tersine, meslektaşımız Dr. Erich Fromm’dan bu yana çölün suya özlemi gibi nedenlerini arayageldiğimiz insanın içinde hemcinsine karşı yer alan
sevginin de şiddetin de bilimsel kaynaklarını anlamak ve yönetmek..

Erich_Fromm_Sevginin_ve_Siddetin_Kaynagi
İkinci olarak tarih bilinci geliştirmek.. Kin ve intikam dürtülerini dışlayıp denetleyerek dünü öğrenmek ve bugünü irdeleyebilmek; ardından da geleceği yordayabilmek..

Başbakan R.T. Erdoğan’ın dediği gibi “dininizi ve kininiz eksik etmeyin! asla değil..

Bu söylem, dar anlamda yasalara karşı ayrımcılık ve insanları düşmanlığa sevk etme suçu!

Geniş anlamda ise bir başka insanlık suçu.. Her türlü akıl ve izandan yoksun
çok sakıncalı bir söz.. Aklı başında hiç kimsenin ağzından çıkmaması gerekir..
Ne yazık ki öznesinin dokunulmazlığı var..
Dileriz ileride bu çook tehlikeli söyleminin de hukuksal hesabını verir..

Geçen yıl bugünlerde Kubilay için birkaç dosya koymuştuk web sitemize..

Bakılması uygun olur.. Adları ve erişkeleri (linkleri) aşağıda..

1. KUBİLAY’dan GÜNÜMÜZE DEVRİM ŞEHİTLERİMİZ
http://ahmetsaltik.net/2012/12/23/kubilaydan-gunumuze-devrim-sehitlerimiz/

2. 82. YILINDA KUBİLAY OLAYI ve DERVİŞ MEHMET’İN ARABASI
http://ahmetsaltik.net/2012/12/23/82-yilinda-kubilay-olayi-ve-dervis-mehmetin-arabasi/

3. MENEMEN OLAYI ve ŞEHİT ASTEĞMEN KUBİLAY
http://ahmetsaltik.net/2012/12/23/menemen-olayi-ve-sehit-astegmen-kubilay/

Sevgi ve saygı ile.
23 Aralık 2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net