#HALKBİLİYOR

Zafer ARAPKİRLİZafer ARAPKİRLİ
21 Ağustos 2021
https://www.krttv.co m.tr/halkbiliyor-makale,80.html

#HALKBİLİYOR

“Halk Biliyor”

Erken ya da zamanında yapılacak bir seçim kampanyasında, muhalefet tarafından harika bir seçim sloganı bile olabilir.

Gerçekten de;

Halk biliyor, işsizliğin ve pahalılığı, geçim sıkıntısının gerçek müsebbibini.

Halk biliyor, sınırlarımızın hemen ötesi dahil olmak üzere dünyanın neresinde bir “belâ” varsa, başımıza bu belaları sarmak için adeta uğraşanların kim olduklarını.

Halk biliyor, akılsız dış politika ve buna bağlı sığınmacı akını ile baş edemeyerek, bu ülkenin sosyal dokusunu bozanları, ekonomisini sabote edenleri, iç barışı imha edenleri ve bu yolla geleceğini karartanları.

Halk biliyor, Cumhuriyet düşmanı FETÖ ile ittifak yaparak bu memleketin tüm ATATÜRK’çü ve vatansever güçlerini etkisiz hale getirmek için yıllarca çaba gösterenlerin, kumpas davaları ile zulmedenlerin, 28 şubat davasında bu “bitmeyen kini” bir kez daha sergileyenlerin kim olduğunu.

Halk biliyor, en başta açılması bile abes olan bir davanın bunca yıl sürdürülmesinin ve sonunda, bu ülkeye en az 50 – 60 yıl hizmet etmiş vatanı hem dış düşmanlara, hem teröre, gericiliğe, yobazlara ve Cumhuriyet düşmanlarına karşı korumuş 80 küsur yaşında emekli generallerin cezaevine tıkılmasının ardındaki kinin ve nefretin kaynağını.

Halk biliyor, muhalefet partilerinin yönetici ve sözcülerine, muhalif gazetecilere, hükümete yönelik her türlü eleştiriyi yöneltme cesaretini ve cür’etini gösteren herkesin üzerine bir “it sürüsü” ya da bireysel bir “it terörü”nü sevkedenlerin kimler olduğunu.

Halk biliyor, Türkiye’nin cânım doğasını katledenlerin, doğal afetlere karşı bu ülkeyi hazırlıksız hale getirenlerin, deprem, sel, yangın gibi afetlere karşı önlem almayarak, mesela yangın uçaklarının “kanatlarını kırarak” sorumsuzluğun doruklarında dolaşanların kimler olduğunu.

Halk biliyor, akademiyi iğdiş ederek, var olan birkaç doğru dürüst üniversitemizi bile çalışamaz hale getirmek için rektör değil “kayyum atama” yöntemine başvuranların, üniversitenin taşının toprağının bile karşı olduğu adamları zorla, bir kin bir inat bir nefret uğruna atayanların kim olduğunu.

Halk biliyor, hilesiz hurdasız helal oylarla seçilmiş yerel yönetimlere ya kayyum darbesi ile ya da dalını budağını keserek, etkisiz bırakarak, yetkilerini kısıtlayarak, kaynaklarını keserek, kaynak bulmasını engelleyerek çalışamaz hale getirenleri.

Halk biliyor, pandemi ile mücadelede başarısızlığın kaç cana mal olduğunu, milletten gerçekleri gizleyerek işin içinden çıkılamaz hale getirildiğini.

Halk biliyor, eğitim sistemini neredeyse 50 yıl öncesinden beter seviyelere getirenlerin kim olduğunu.

Halk biliyor, çarşıdaki pazardaki yangının kundakçılarını.

Gayet iyi biliyor bu halk.

Ve bu vandallıkların faturasını çok yakında sandığa gittiğinde gayet güzel kesecek.

Hiç endişeniz olmasın.

15 TEMMUZ’DA DEVLETİ İSTEMİŞLERDİ; AMA KİMLER ADINA ?

Lütfü KIRAYOĞLU

(AS: Yazının altında “10 Maddede 15 Temmuz Kumpası” katkımız var.)

Amerikancı FETÖ’cü darbe girişiminin üzerinden tam 5 yıl geçti. Darbe girişimcileri Türkiye Cumhuriyetini tüm organlarıyla ele geçirmek istediler. Ama kimler adına?

Bu girişimi anlayabilmek için ülkeyi yönetme iddiasındaki “tek adam” tarafından söylenen “NE İSTEDİLER DE VERMEDİK?” sözünü doğru analiz etmek ve anlayabilmek gerekir. “NE İSTEDİLER DE VERMEDİK?” sözü 17-25 Aralık 2013 süreci sonrasında “tek adam” tarafından, 24 Mart 2014 tarihinde gittiği Trabzon’da yaptığı konuşmada söylendi.

  • “Tek adam” o gün yaptığı konuşmada Fethullah Gülen’i ima ederek: “Geçenlerde benimle ilgili ‘Bu uzun bize çok hainlik yaptı’ dedi. Nasıl hainlik yaptıysak? 17 üniversite kurmak için geldiler, hepsini onadım. Bu muydu hainlik? Bu ne vicdandır be… Okullar için yer istedi, verdik. Uluslararası camiada davet ettiler, devlet hükümet başkanlarına bunları refere ettik. Olimpiyat dediler, her türlü desteği verdik. Ne nankörlük bu ya? Ne istediniz de vermedik, ne isteniz de alamadınız?”

Hukuk kurallarının işlediği bir devlette suç itirafı niteliğindeki bu sözlerde verildiği söylenenler keşke yalnızca “tek adamın” söylediklerinden ibaret olsaydı… Kendisinin ve Genelkurmay Başkanının yaverinden, Ordunun, emniyet örgütünün bütün duyarlı kadrolarına dek, MİT, Özel Kuvvetler, adalet kurumunun bütün üst düzey kadroları, diplomatlar, valiler, kaymakamlar, savcılar, bakanlıkların kilit kadroları, Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı vb. kuruluşlar dahil, aklınıza gelen her yeri vermişler.

  • 40 yıl boyunca devlet içinde örgütlenmiş bu casus teşkilatı kendi ifadeleriyle “devletin damarları arasında dolaşmış”. Sızamadıkları yerlerde de savcılığını “tek adamın” yaptığı kumpas davalarında tasfiye ettikleri yurtseverlerden boşalan kadroları işgal ederek ele geçirdiler.
  • Devletin kozmik odasına bile girdiler!

Darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL ile 125 bin kamu görevlisi ihraç edildi. 2018 verileri ile kimi kurumlara göre ihraç (AS: atılma) sayıları şöyle:
– İçişleri Bakanlığı 41.077,
– Milli Eğitim Bakanlığı 33.716,
– Milli Savunma Bakanlığı 13.410,
– YÖK/üniversite 7323,
– Sağlık Bakanlığı 7299,
– Adalet Bakanlığı 6994,
– Başbakanlık 4384,
– Maliye Bakanlığı 2491 kişi.

Operasyonlar halen sürüyor. Son rakamlara göre TSK’daki ihraç sayısı 20 bini aşmış durumda. Daha ne kadar FETÖ mensubu tespit edilecek bilmiyoruz. Devlet içine sızmış bunca kadro terör örgütüne yetmiyordu. Zira onlar iktidarı, gücün bütününü elde etmek istiyordu.

2002 yılı Kasım ayında seçimi kazanan partinin devleti yönetecek gücü ve kadrosu yoktu. Ancak seçimi kazanan parti bir tarikatlar koalisyonu idi. Seçimi kazanmış ancak iktidar olacak kadroları yoktu. İşte tam da bu sırada on yıllardır devlet içinde örgütlenmiş FETÖ imdada yetişti. Hangi görev için adam isterlerse kendi gizli örgütlenmeleri içinde vardı. Yeter ki istesinler. AKP ne istiyorsa FETÖ verdi. Derken yavaş yavaş iktidar olmaya başlayıp devleti tanıdılar. FETÖ’nun uluslararası bağlantılarının da desteği ile kilit kadroları ele geçirdiler. Kumpas davaları ile tasfiyeler hızlandı. Terör ve sindirme ile Cumhuriyetin tasfiyesine girişildi. İşte artık bundan sonra FETÖ istemeye başladı. Ne istedilerse verdiler.

“Yetmez ama evet” ihaneti ile 2010 yılında Anayasada yapılan değişiklikler sonrası, Yargıtay ve HSYK seçimlerinde çıkan blok oylar herkesi çok şaşırttı. Kumpas davaları bütün hızlarıyla sürerken MİT Başkanının sorguya çağrılması ile patlayan kriz ve ardından patlayan dershaneler kavgası, tarikatlar koalisyonundan FETÖ’nün atılmasıyla sonuçlansa da FETÖ artık devlet kadrolarından temizlenemeyecek kadar büyümüş, kanser haline gelmişti. AKP iktidarı durumun vahametini (AS: ürkünçlüğünü) 17-25 Aralık 2013 süreci ile anlasa bile parmağını kıpırdatamaz duruma geldi. FETÖ, yakından izleyip bildiği yolsuzluklar üzerinden şantaj yapıyordu. FETÖ’cü denilerek en hassas yerlerde görevden alınanın yerine getirilen de yine FETÖ’cü çıkıyordu. Cadı kazanı kaynamaya başladı. Artık FETÖ için yapacak başka bir şey kalmamıştı. Ya iktidarın bütününü alacak ya da 40 yılda elde ettiği mevzileri kısmen kaybedecekti (AS: bir ölçüde yitirecekti).

“Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” diyerek harekete geçtiler. Girişimin sızması sonucu erken harekete geçmek zorunda kalmışlardı. Kumpas davaları ile tasfiye edilen yurtsever subayların da desteği ile Türk ordusu darbe girişimini ezdi. Tarikatlar koalisyonunun en aç gözlüsü ezilmiş, sıradakiler boşlukları doldurmak için hazırdı.

  • Peki, doğru dürüst eğitimi bile olmayan sümüklü bir hoca bu darbeye tek başına mı girişmişti?

İktidarın bütününü, yani Türkiye Cumhuriyeti Devletini kendi adına mı istemişti? Başkaları adına mı?

Bu sorunun yanıtı, darbe girişimcilerinin en kodamanlarının bugün hangi ülkeye sığındığı, darbe girişimini hangi ülkelerin desteklediği, tutuklamaları hangi ülkelerin kınadığında gizlidir. Ancak o denli de gizli değil. Türk halkı bu gizli gücün dünya jandarması, haydut devlet ABD olduğunu çok iyi biliyor.

CIA’nın Türkiye’deki örgütlenmesine “ne istedilerse verenler” onlarla birlikte Kemalist Cumhuriyete saldırmışlardı.

“Ne istedilerse verenler” darbe girişimi sonrası en büyük Atatürk posterini binalarına asmak zorunda kaldılar. Şimdi “tehlike geçti” diye düşünerek yine her fırsatta Atatürk’e ve Cumhuriyete saldırıyor ya da saldırılmasına göz yumuyorlar.

Türk Ulusu kendine hizmet edenleri de, ihanet edenleri de unutmaz.

Unutmak ihanetin pasif halidir (AS: edilgen biçimidir).
==========================================

Direnme Hakkını Kullanabilen Uluslar Bu Hakkı Anayasalarına Yazdırabilir…

Direnme Hakkını Kullanabilen Uluslar
Bu Hakkı
Anayasalarına Yazdırabilir…

Lütfü Kırayoğlu – Prof. Dr. Ahmet SALTIKLütfü Kırayoğlu

İnsanlık tarihinde bütün önemli kazanımlar büyük mücadelelerle elde edildikten sonra yasalara, anayasalara yazdırılmıştır. Zaman zaman büyük devrimcilerin kendi ulusları için hak olarak hediye ettiği kazanımlar ise kolayca yitirilmiştir. Ülkemiz bu ikinci durumu acı biçimde yaşamaktadır.
Saymakla bitiremeyeceğimiz bu önemli kazanımlar her zaman en temel insan hakkı olan direnme hakkı kullanılarak elde edilmiştir. Son 300 yılın en büyük devrimlerinden olan Büyük Fransız Devriminde, direnme hakkını kullanarak aristokrasiyi ve ruhban sınıfını alaşağı eden “baldırı çıplaklar“, 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin 1. maddesinde yer alan eşitlik ve özgürlük hakkından hemen sonra, 2. maddeye baskıya karşı direnme hakkını kanlarıyla yazmışlardır.
Direnme hakkının bir insan hakkı olarak elde edilmesini ezenler hiçbir zaman kabullenememiş ve ilk fırsatta bu hakkı ezilenlerin elinden almaya çabalamışlardır. Nitekim 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, direnme hakkından söz etmemekle 1789 Bildirisinin çok gerisine düşmüştür. 1948 tarihli metin, bu bildiriyi imzalayan devletlere metinde yer alan hükümleri uygulama yükümlülüğü getirirken, 1789 bildirisi doğrudan doğruya “baskıya karşı direnme hakkını” yurttaşlara tanımıştır.
Ne var ki, özgürlüğe aşık uluslar anayasalarında, yasalarında, bildirgelerinde yazsa da yazmasa da baskıya boyun eğmeyi reddederek direnme haklarını kullanırlar. Tarih bunun büyük ve şanlı örnekleriyle doludur.
Türk ulusu da tarihten gelen özgür ve bağımsız yaşama geleneğini sürdürmüş, geçen yüzyılın başında bütün ezilen uluslara örnek olacak bir direniş sergiledikten sonra, günü geldiğinde içeride kendilerine baskı uygulayan yöneticilerine karşı da direnme hakkını kullanarak baş kaldırmıştır.
Yurdumuzda bundan tam 60 yıl önce yaşanan 27 Mayıs Devrimi de böyle bir başkaldırının özgün örneğidir. “Kahrolası diktatörler” marş ve sloganları ile ayağa kalkan Türk ulusu, 27 Mayıs 1960 sonrası oluşturulan Kurucu Meclisin yaptığı 1961 anayasasının başlangıç bölümündeki ilk cümleye; “Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan, Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti” ifadesini koymuştur.
Özgürlükçü 1961 anayasası yürürlükte kaldığı sürece halka baskı uygulayanları rahatsız etmiş, 12 Mart 1971 darbesi ile kuşa döndürülmüş (AS: 35 maddesi değiştirilerek), sonunda 12 Eylül 1980 darbesi ile de tümüyle kaldırılmıştır.
Yürürlükteki yasalar içinde direnme hakkı kavramı geçmese de tarihi boyunca baskılara boyun eğmemiş Türk Ulusu, bu hakkı günü geldiğinde kullanmıştır. Tandoğan Meydanında, Çağlayan’da, Gündoğdu Meydanında ve yurdun pek çok yerinde gerçekleşen büyük eylemler demokrasi düşmanlarını ürkütmüş ve ardından gelen kumpas davaları ile Türkiye Cumhuriyeti Devletini ele geçirmek için huruç harekatına girişilmiştir. Türk ulusu bu huruç harekatına boyun eğmemiş, Türk Ordusunun ve yurtsever aydınların hapsedildiği Silivri zindanlarının önünde direnme hakkını kullanmıştır. Taksim Gezi Parkı kışkırtması sonrasında yurdun hemen her yerinde milyonlarca insan yine direnme hakkını kullanarak sokaklara dökülmüştür.
Türk ulusu 15 Temmuz 2016’da girişilen hain FETÖ’cü Amerikancı darbe girişiminde de direnme hakkını kullanırken, bu hakkın anayasada ya da öbür yasalarda yazılı olup olmadığına bakmaksızın ayağa kalkmıştır. Nitekim, darbe girişimi sonrası 16 Temmuz öğleden sonra olağanüstü toplanan TBMM Genel Kurulu, Meclis Başkanı ve Mecliste gurubu bulunan 4 siyasal partinin genel başkanlarının da imzasının bulunduğu bir açıklamada direnme hakkından söz etmekte, ortak açıklamanın son bölümünde “Darbeye direnirken vefat eden şehitlerimizi, saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz.“ denmektedir. Yine aynı gün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada “Ve demokrasi aynı zamanda hukuku ve demokrasiyi katledenlere karşı direnme hakkı demektir” söylemiyle Türk ulusuna seslenmektedir.
Direnme hakkı kavramı karşısında tüyleri diken diken olanlar unutmasınlar ki; Türk ulusu gelecekte de her türlü baskıya karşı direnme hakkını yine tereddütsüz kullanacaktır.
Ancak direnme hakkını kullanabilen uluslar bu hakkı anayasalarına yazdırabilirler.

Siyasi ayak açıkta!

Siyasi ayak açıkta!

FİKRİ SAĞLARFİKRİ SAĞLAR
BİRGÜN
11.02.2020

 

15 Temmuz 2016 hain FETÖ kalkışmasının üzerinden neredeyse 4 yıl geçti. Bu süreçte başta Türkiye’nin rejimi olmak üzere çok şey değişti.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında;

– laik demokrasi askıya alındı,
– sosyal hukuk devletinden vazgeçildi,
– ekonomi çöktü ve
– ülkede paylaşım adaleti kalmadı
– dolayısıyla siyasete olan güven de yok oldu.

– yargı, yasama ve yürütme tek elde toplandı…
– üstelik bu tek adam AKP’nin genel başkanı.
– Artık kentin AKP’li il başkanını, valisini, Cumhuriyet Başsavcısı’nı ve yüksek yargı organlarını da aynı kişi belirliyor.

  • Yani şimdi, ülkeyi tek kişi istediği gibi yönetiyor.

Bu 4 yıl içinde FETÖ mensubu binlerce hâkim, savcı, general, amiral, subay, asker, akademisyen, bürokrat ya da iş insanı yakalandı. Yargılandı. Tutuklandı.

  • Ama FETÖ’cü siyasi ayak bulunamadı!?

Devlette Generali, hâkimi, savcı ya da müsteşarı, daire başkanı, amir ya da memuru görevlendiren, tayinlerinde imza atan siyasiler nerede?

Bu soruyu iktidar hiç yanıtlamadı!

İlker Başbuğ’un; Meclis’ten bir gecede geçirilen, “Asker kişilerin Özel Yetkili Mahkemelerde (ÖYM) yargılanmasına ilişkin yasayı kim hazırladı? Sorusuyla birlikte siyasi FETÖ’cüler ülke gündemine yeniden oturdu!
Ve bu Gündem AKP ve MHP’de müthiş telaş yarattı.

Öncelikle AKP ve MHP, TBMM’de kurulan “15 Temmuz Komisyonu Raporunu” neden AÇIKLANMADIĞININ hesabını vermelidir! Kumpas davaları mağduru ve 26. Dönem İstanbul Milletvekili Dursun Çiçek’in bu konuda gönderdiği iletiyi sizle paylaşmak isterim.

Sevgili Sağlar;

İlker Başbuğ’un talep ettiği açıklamadan önce, ÖYM yasasının çıkarılış sürecini hatırlayalım.

– 12 Şubat 2009 günü Taraf Gazetesi, askerlerin sivil savcılar tarafından soruşturulması için bir yazı kampanyası başlatır…
– 26 Haziran 2009 günü gece baskını ile AKP, TBMM’de CMK/250 son maddede değişiklik yapan “Asker kişilerin sivil mahkemelerde yargılanmasını” sağlayan yasayı Meclisten geçirir.

21 Ocak 2010 günü Taraf Gazetesinde Sahte Balyoz belgeleri yayınlanır.
Savcılar soruşturma başlatır. Sonrasında havuz medyasının adeta linç eden
yalan haberleriyle birlikte davalar sürer.

  • 17-25 Aralık 2013’de FETÖ AKP iktidarını da hedef alınca,
  • milletvekili ve Başbakan danışmanı Yalçın Akdoğan, Erdoğan adına “Türk Ordusuna kumpas kurulduğunu” açıklar, Böylece Kumpas Davaları çöker!

*****
Dursun Çiçek iletisinde, bu kumpası kuran FETÖ’nun siyasi ayağının bulunması için ANKARA CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINA Suç Duyurusunda bulunduğunu da eklemiş.

Dilekçe özetle şöyle;

“… Binlerce masum askeri ve Cumhuriyet aydınını emperyalizmin maşası FETÖ’nün talimatlarına göre yıllarca mağdur eden ve devlet kadrolarından tasfiye eden FETÖ yargısına mahkûm eden ve anayasaya açıkça aykırı olan söz konusu gece yarısı FETÖ Operasyonunun gerçekleşmesinde özel bir çaba gösteren; dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin-Hatay, TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İYİMAYA-Ankara, Kanun Telifinde imzası bulunan Bekir Bozdağ-Yozgat, Ahmet Aydın-Adıyaman, A. Müfit Yetkin-Şanlıurfa, Mustafa Elitaş-Kayseri, Yahya Doğan-Gümüşhane, Mehmet Ceylan-Karabük hakkında soruşturma açılmasını, FETÖ suç örgütünün yargı ayağındaki militanlarının istismar ettiği söz konusu önerge ile ilgili olayın arka planının ve hazırlık safhasında görev alanlarının açığa çıkarılmasını,

Eli kanlı FETÖ suç örgütünün TSK içinde yargı operasyonları ile icra ettiği tasfiyelerle kendi militanlarına yer açması ile 15 Temmuz kanlı darbe girişimine giden süreçle ilgili “Deliler” bölümünde yer alan çoğu yargı kararı haline gelen somut ve hukuki delillerin toplanmasını ve değerlendirilmesini,

Emperyalizmin hizmetinde olduğu yargı kararları ile kesinleşen FETÖ suç örgütünün, 15 Temmuz kanlı darbe girişimine giden hain süreçte, darbe girişimine yönelik en önemli ve somut eylemlerinin başında gelen söz konusu gece yarısı FETÖ destekli operasyonda görev aldığı TBMM Tutanağı ile sabit olan FETÖ suç örgütünün siyasi ayağı hakkında dava açılmasını saygı ile arz ve talep ederim.

Her şey açık!

Dünya düz, yargı bağımsızdır…

Dünya düz, yargı bağımsızdır…

Tuncay MOLLAVEİSOĞLU
(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)
​Dünyamızın uzay boşluğunda asılı fotoğraflarını yayınlayan NASA‘ya fotoşopçu dedi… NASA, aslında düz olan yerkürenin fotoğraflarında oynama yapıyormuş! “Dünya yuvarlaktır” diyenlerin tamamını ise Mason ilan etti… AKP Gençlik Kolları yöneticisinin dünyanın düz olduğunu savunan açıklamaları sosyal medyayı salladı.
“Bu çağda nasıl bir cehalet?” diye düşünürken sosyal medya hesabımın altına gelen bir yorum beni daha da şaşkınlığa sürükledi. Bir takipçim, Kuran’da da dünyanın düz olduğunun yazılı olduğunu öne sürerek AKP’li yöneticiyi savundu.
Bu iki olay, memleketin içinde bulunduğu cehennemi cehaletin özetidir…
Bilimi reddeden, sorgulamayan, kulaktan dolma, üfürükçü cemaatlerden sızma bilgilerle çocukların zihinlerini ele geçiren, iradelerini ellerinden alan bir sistem bu…
Biri bilimi reddediyor; defalarca ispatlanan, insanlığın gözüne sokulan gerçeği yok sayıyor, diğeri de dünyanın düz olduğunu, yüce dinimizin Kitabına atıfta bulunarak ispata çalışıyor!
AKP Gençlik kolları yöneticisinin “dünya düzdür” açıklaması, iktidarın Türkiye’yi sürüklediği Ortaçağ karanlığından kalma… Bir anlamda bu kafaya uygun bir bilimsel tez!
Türkiye’nin tüm sosyal, ekonomik, siyasal birikimlerini süpürerek ülkemizi çağdaş dünya liginden geriye düşürmeye çabalayan bir yönetim var…
Dini safsatalar gericileşmenin bir kaldıracı olarak kullanılıyor. Sosyal medya takipçimin, belli ki hiç bilmediği Kur’an’a dayanarak “dünya düzdür” demesi gibi…
*
NASA dünyanın fotoğraflarında fotoşop yapmıyor ancak “yeni Türkiye”yi kurmaya kalkanlar hem dinimizde hem de yakın tarihimizde en acımasız fotoşopları kullanıyor…
Mesela FETÖ’ye makyajın, fotoşopun kralını yapanlar bunlardı…
Dinimizin yasak saydığı en büyük günahları, ‘türban filtresi’ ile örtmeye çalışan bunlardı…
Kumpas davalarında generalleri terörist, teröristi gizli tanık yapanlar da…
Fotoşopun, makyajın, sahteciliğin en derinini çocukların zihinlerinde yapıyorlar şimdi…
Milli Eğitim Bakanlığı’na din simsarı vakıf ve dernekleri sokanlar bunlar…
Yazarken dahi elimi titreten çocuk tacizleri;
Karanlık odalarda, sözde yurt ve eğitim kurumlarında çocuklara tecavüzler
Makyajın bin türlüsü bu vakıf ve derneklerde…
*
Ayrıca bağış adı altında para toplayıp gemicik satın alanları da var!
Sorumluları Almanya’da mahkum edilirken Türkiye’de üzeri örtülen bir yardım derneği vardı… Benim programlarımı takip edenler bilir… Camilerden, kadınların ev toplantılarından altınlar ve paralar nasıl toplanmıştı?!
Para toplayanlar yoksulluğu fotoşop yapmışlardı yolsuzluklarına…
*
Bir de tarihin makyajcıları var…!

Fesli meczubun yalanları devletin zirvesine kadar uzanıyor…
Camilerin ahıra çevrildiği iddiası yine gündemde..
Kitaplarında bu iddiaları belgeleri ile yalanlayan değerli dostum, tarihçi Sinan Meydan ile konuşuyorum;

  • “Atıl ve boş durumdaki az sayıda bazı camiler depo olarak kullanılmıştır. Asla, ahır ya da eğlence merkezi olarak kullanılmamıştır! İsmet İnönü, 2. Dünya Savaşı’nın devam ettiği 1939-46 yılları arasında muhtemel bir saldırıda camilerin hedef alınmayacağını düşünerek, müzelerimizdeki “tarihi” ve “dini” eserleri, zarar görmemeleri için bazı camilere koydurmuştur. Bunlar arasında Kutsal Emanetler, Hz. Muhammed’in sancağı, kılıcı, Hz. Osman’ın kanlı Kuran’ı Kerim’i gibi dinsel ve tarihi değeri olan eşyalar vardır. Atıl durumdaki bazı camiler bu değerlerin deposu olarak bir dönem kullanılmıştır.” diyor.
Yakın tarihimizi fotoşopsuz, makyajsız öğrenmek için Sinan Meydan’ın kitaplarını öneriyorum.
Bu durumda İnönü’yü suçlayan zihniyetin, kutsal emanetlere gösterdiği hassasiyet için şükran duyması gerekmez mi?
*
Danıştay Başkanı Zerrin Güngör Habertürk yazarı Nagehan Alçı’ya “Bakın, yargı taraflı deniliyor. Ben Danıştay Başkanı olarak sizi temin ederim ki yargı şimdiye kadar hiç bu kadar bağımsız ve tarafsız olmamıştı…” demiş. (AS : Şaşılacak şeydir ki; VP Gn. Bşk. Doğu Perinçek de benzer sözlerle yargının son 50 yılın altın dönemini yaşadığını ileri sürebiliyor!!?)
Son söz olarak şunu söylemeliyim;
Türkiye’de yargı bağımsızlığı, dünyanın düz olduğu gerçeği kadardır
(YENİÇAĞ Gazetesi, 03.09.2017, http://www.yenicaggazetesi.com.tr/dunya-duz-yargi-bagimsizdir-44092yy.htm)
==========================================
Dostlar,
Çooook  teşekkürler değerli ve yürekli araştırmacı gazeteci – yazar Tuncay MOLLAVEİSOĞLU.. AKP Gençlik Kolları Yöneticisinin safsatasını hurafesini biz de yazacaktık ki, siz harika biçimde işlediniz. İşte AKP tabanı bu durumda. AKP = RTE iftihar edebilir, zaten açıkça itiraf ediyorlar eğitim düzeyi yükseldikçe oy oranlarının düştüğünü.. Bu durumda AKP = RTE oyları düşmesin diye halkın eğitim düzeyinin iyileşmesi için çaba göstermeyecek demektir; dahası, halkı bilimsel eğitimden koparıp din adına hurafelere boğması daha da etkili bir çare olabilir AKP’nin oyları azalmasın diye.. Türkiye feda edilerek AKP = RTE iktidarını sürdürmek.. Bu mudur size düşen misyon?!?

TÜBİTAK’ın dışladığı projeler Dünya çapında dereceye giriyor ama TÜBİTAK yönetimi utanmadan görevde ve siyaset kurumu da onları orada tutuyor..PISA yarışmalarında giderek geriliyoruz; 4+4+4 kepazeliği 2012’de başlatıldıktan sonraki 2015 PISA yarışmalarında iyice dibe vurduk..
IHL mezunları son üniversite yerleştirmelerinde 240 bini aşkın mezununun ancak 40 binini üniversiteye yerleştirebildi.. Orada da tercih sıralamasına ayrıca bakmak gerek.
Diyanet ve TRT, halkın vergileri ile hurafe üreterek halkın beynini yıkamakta..
Milli Eğitim müfredatı / öğretim programlarını iyice dincileştirerek bir anlamda tüm okulları İHL’ye dönüştürdü ve CİHAT konuları programa konarak ülke inanç ayrımı ile iç savaşa sürüklenebilir!..
Kurban Bayramı gerekçesiyle akıllara seza, dünyada örneği olmayan 10 koca gün tatil ve AKP’nin sahiplendiği her yıl onarılan bölünmüş yollarda her gün 10’un altına inmeyen trafik cinayetlerine kurban edilen gariban yurttaşlar…

Tek bir yönetici de çıkıp KURBAN’ın hayvan boğazlamak anlamında olmadığını söylemedi..

İlahiyat fakülteleri sus pus!?

Dışarıdan et ve canlı hayvan ithal eden Türkiye
, hayvan varlığının (42 milyonu küçük baş, 50 milyon dolayında) yaklaşık 4 milyonunu 4 günde feda ediyor.. Kıyma makinelerine, derin dondurucuya necip Müslüman halkımız ”Kurban bayram” öncesi hücum ediyor??!!

Kim kimi kandırıyor?
Bu aklımızla Allah’ı mı kandırıyoruz; halkı ALLAH ile mi kandırıyoruz??
Ve ardından ”elhamdülüllah Müslümanız” deyip kendi gibi olmayanları dışlayıp ötekileştiriyor muyuz??
Ve dahi, neciiiiiiiiiiiiiipler necibi, kör cehalet kuyusuna ittiğimiz milyonlardan ”alnı secde görüyor’ diye ”sandıkları patlatan” (!?) oylar alıp iktidara el mi koyuyoruz pupa yelken din devletine doğru??

Bu iğrenç ortaoyununu 21. yy’ın şafağında Türkiye coğrafyasında, kadim Anadolu halkına daha ne denli dayatabileceğinizi düşünüyorsunuz behey gafiller??
Sevgi ve saygı ile. 03 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
Not : Şaşılacak şeydir ki; VP Gn. Bşk. Doğu Perinçek de benzer sözlerle yargının son 50 yılın altın dönemini yaşadığını ileri sürebiliyor!!?