Etiket arşivi: Sovyet Devrimi

TÜRKİYE-UKRAYNA-RUSYA DOSTLUĞU 100 YIL ÖNCE BAŞLADI: GENERAL FRUNZE’NİN TÜRKİYE ANILARI

portresiDr. Halit SUİÇMEZ (Mülkiye)

Taksim’deki anıtta Atatürk‘ün arkasında kim var?

Sovyet Devriminin önderlerinden General Frunze var. Kasım 1921- Ocak 1922 arasında bir kurulla Batum’dan yola çıkıp, Trabzon-Samsun-Ankara- Samsun ve tekrar Batum olmak üzere iki aylık muhteşem (görkemli) deneyimlerle dolu bir yolculuk..

Ve Ankara’da Mustafa Kemal ile görüşmeler.. ve Doğu Cephesi’nde Ankara Hükümetinin zaferi.. Lenin-Atatürk dostluğunun temelleri atılıyor.
16 Mayıs 1916’da, Britanyalı diplomat Sykes ile Fransız diplomat Picot, Osmanlı Ortadoğusu’nu emperyalistler arasında paylaştıran gizli bir anlaşmaya imza atmıştı : Sykes – Picot Anlaşması! Peki bu gizli paylaşım anlaşması, dünya kamuoyuna kimlerce ve nasıl açıklanmıştı?
6-7 Kasım 1917’de Bolşeviklerin öncülüğündeki işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesinin ardından, Çarlık tarafından yapılan tüm gizli anlaşmalar dünyaya duyurulmuştu.
İşte Mustafa Kemal-Lenin dostluğunun daha gerideki temelleri.

Rusya’da sınıfsal, Türkiye’de ulusal devrim ve ortak payda;

  • emperyalist saldırganlığa, gericiliğe, feodalizme karşı halkın zaferi.

Doğu Batı Yayınlarınca 3. baskısı Ocak 2022’de yapılan Mihail Frunze’nin Türkiye Anıları muhteşem (görkemli) bir kitap. Kızıl Ordu’nun ve Sovyet Devriminin öncülerinden olan Frunze, Ukrayna Yüksek Heyeti Başkanı olarak Türkiye’ye iki aylık bir yolculuk yapar. Frunze gözlemlerini yazar, dili yalındır, sanki anı değil, klasik Rus edebiyatının canlı gerçekçiliği ile baş başasınızdır.

Kitabın başlarında yazarın olağanüstü güzellikte bir o günkü dünya ve Karadeniz’in iki yakasındaki ekonomi politik gelişmeler analizi vardır.
Hem Sovyet Devrimini hem de Türkiye Kurtuluş Savaşını anlamak bakımından çok önemli bir analizdir (irdelemedir) bu.

Devrimci Hareketin sosyal-sınıfsal içeriği nedir?

Rusya’daki sınıfsal bir devrimdir, Türkiye’deki ise ulusal bir mücadeledir. Yabancı istilacılara karşıdır.
Hareketin dayanağı çoğunlukla, önemli ölçüde Türk subayları, memurlar ve köy ile kentlerin emekçi kitlesi olmuştur.
Sınıfsal gruplar da bu arada daha açık biçimde belirginleşmeye başlar.
Asıl kaynak Anadolu köylüsüdür.
General Frunze bu iki aylık yolculuğuna Batum’dan Trabzon’a gelerek başlar. Batum-Trabzon- Samsun-Ankara ve tekrar Samsun ve Batum’a dönüş gemi ve karayolu ile çok güç koşullarda yapılan bu yolculuk ilginç öğretici deneyimlerle doludur.

Komutan-yazar geçtikleri Türk kentlerinin tarihini, coğrafyasını, bölgelerdeki çatışmaları, emperyalist saldırgan devletlerin Türk-Ermeni-Rum- Kürt çatışmaları çıkarıp Kemal Paşa’nın milli güçleri birleştirmek için verdiği çabayı baltalama uğraşlarını son derece açık ve nesnel gözlemlerle yansıtır notlarına.

Köylülerle- halkla konuşmalar yapar, onlara Sovyet Devrimini, Türkiye ile dostluğu anlatır, geldikleri il-ilçe ve bucaklardaki askeri ve mülki amirlerle dostça yapılan görüşmeleri not eder..
Türk halkının sonsuz direncini, diplerdeki yoksulluğa karşın bitmemiş umudunu görür.
Yazarın hem notları hem de kitaba koyduğu dip notları o günlerin tarihsel ve toplumsal yapısını anlamak açısından son derece değerlidir. Baştan sona bir ekonomi politik dersi gibi okunabilir.

Çünkü saldırgan emperyalist güçler vardır, Türk ulusal kurtuluş savaşını ve Büyük Sovyet Devrimini boğmak istemektedirler. Türkiye’den ve Rusya’dan emperyalizme vurulan bu büyük darbeler 20. yy’ın ilk çeyreğinde yeryüzünde bir güneş gibi parlamaktadır.

  • Daha sonraki süreçte de örnek olacaktır Türk Devrimi ve Ekim Devrimi öbür mazlum ülkelere..

Bugün yine emperyalistlerin kışkırttığı NATO’cu yayılmanın etkisiyle çıktığı anlaşılan Ukrayna-Rusya savaşı hemen son bulmalı ve barış görüşmeleri hız kazanmalıdır.

Türkiye- Ukrayna ve Rusya yüz yıl önceki sağlam dostluğu ve ortaklığı anımsayıp, kurucularına saygı gereği ve halkların geleceği için barışı sağlamalıdırlar. Çünkü

  • Emperyalizm yer yüzünden silinene dek, bu mücadele (savaşım) sürecek..
    =================================

Mülkiye’li dostumz Sn. Dr. Halit Suiçmez’e, bu çok önemli kitap tanıtımı ve hatta mini özeti için teşekkür ediyoruz.

Dr. Ahmet SALTIK
03 Nisan 2022

 

KILIÇDAROĞLU’NUN KERİM DEVLETİ

KILIÇDAROĞLU’NUN KERİM DEVLETİ


Zeki Sarıhan

CHP Kurultayına giderken Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin yeni hedefinin “Kerim Devlet”, Kemal Tahir’in ifadesiyle “Devlet Ana” olduğunu açıkladı ve CHP’nin “6 Ok” undan biri olan Devletçiliğin yeniden tanımlanması gerektiğini söyledi.

Bu sözler, 1960 sonlarında aydınlar arasında çokça tartışılan fakat artık neredeyse unutulmuş olan Kemal Tahir’in Devlet Ana romanındaki tezini hatırlamamıza neden oldu. Tartışmanın ucu Karl Marks’ın 1850’lerde değindiği, fakat daha sonra üzerinde durmadığı  “Asya Tipi Üretim Tarzı”na kadar uzanıyor.

Marks’tan sonra iyice biçimlenen klasik anlayışa göre toplumlar ilkel, köleci, feodal, kapitalist toplum aşamalarından geçmiştir ve kaçınılmaz olarak Sosyalist topluma ulaşılacaktır. Asya Tipi Üretim Tarzı, Çin, Mezopotamya ve Osmanlı İmparatorluğunda uygulanan ve onu Japonya ve Avrupa feodalizminden ayıran bir üretim biçimidir.

İleri sürüldüğüne göre, Japonya ve Avrupa feodalizminde özel mülkiyet esas olduğu halde, Asya Tipi Üretim Tarzı’nda mülkiyet devlete aittir. Devlet, köylerde yaratılan artı ürüne el koyarak bunun bir kısmını kamu işlerine ve hizmetine harcamıştır. (Vikipedi)

Osmanlı ile Avrupa arasındaki bu mülkiyet farkının nedeni şudur: Mezopotamya, Çin gibi coğrafyalarda bireysel üretim yapmak zordur. Büyük akarsuların havzalarında sulu tarım yapabilmek için bireysel çaba yetmez. Bunun yerine nüfusun seferber edilmesi gerekir. Bunu da ancak devlet sağlayabilir.

ASYA TİPİ ÜRETİM TARZI VE DEVLET ANA

Bu tezi geliştirenlerin başında Prof. Sencer Divitçioğlu (1927-2014) geliyor. Kitapları arasında yer alan “Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu” bu konuyu ele alıyor. Marksist romancımız Kemal Tahir de onun önerisi üzerine 1967’de yayımlanan ve ertesi yıl TDK roman ödülüne değer görülen Devlet Ana romanında, konuya Osmanlı Devleti özelinde yer veriyor. Romana göre kuruluş döneminde Osmanlı Devleti her milliyete eşit davranıyor, halkı koruyor ve onlara iyilik yapıyor. Yani evlatları için didinip duran bir ana gibi davranıyor.

Kemal Tahir çok okunan ve sevilen bir romancı olduğu halde, devleti kutsallaştırdığı için bu teze dönemin solcularından çok, devlete her zaman kutsallık atfeden Osmanlıcılar ve milliyetçiler itibar ettiler. Solcular için ise o dönemi Yunus Emre şu dizeleriyle daha gerçekçi anlatıyordu:

Geçti beyler mürveti
binmişler birer ata
Yediği yoksul eti
İçtiği kan olmuştur

Kuşkusuz ki Osmanlı Devleti, henüz sınıflaşmanın keskinleşmediği bir aşiretten doğmuştur. Dönemin bütün devletleri gibi zalimdir, kan emicidir. Onun Avrupa feodalizminden farkı, Avrupa’da yerel senyörler güçlüyken Osmanlı, merkezî bir feodalitedir. Anadolu’da beylikler dönemi sona erdikten sonra Osmanlı’da bu merkeziyetçilik giderek koyulaşmıştır. Eski devrin kalıntıları olarak Avrupa’da feodal beylerin şatoları her yerde görünürken, Osmanlılarda Beylikler dönemi sonrasında böyle eserler görülmez. Avrupa’da yaygın yerel yönetimler, bu yerel iktidarlar temeli üzerine kurulmuştur. Türkiye’de ise Rıdvan Akın’ın TBMM Devleti (1920-1923) adlı kitabında (İletişim Yayınları, 2001) yetkinlikle irdelediği gibi, yerel yönetim anlayışı Sovyet Devrimi’nin de etkisiyle Kurtuluş Savaşı meclisinde planlanmış ve 1921 Anayasası’na da yazılmışken, Tek Parti döneminde bundan vazgeçilmiş, bölünme korkusuyla merkezin gücünü artırma yoluna gidilmiştir.

DEVLETÇİLİK İLKESİNİ GÖZDEN GEÇİRMEK

Kılıçdaroğlu’nun, CHP’nin “6 Oku” ndan biri olan Devletçiliği yeniden yorumlama ve ona “sosyal devlet” biçimi kazandırma niyeti yerindedir. Çünkü Türkiye’de devletçilik, halkı korumanın ve onu kucaklamanın değil, devlet eliyle bir sınıfın zengin edilmesinin adıdır. CHP, şu kadar zamandan beri, bu izlenimi silememiştir. CHP Genel başkanı ve kadrolarının bir bölümü bunun farkındadır.

Konu artık “Asya Üretim Tarzı”nın temellendiği, büyük sulama alanlarının küçük mülkiyetle sulanamadığı ve devletin bundan doğduğu tartışması üzerinden yürütülemez. “Ceberrut devlet”ten “sosyal devlet”e dönülmesi, bugünün de temel ihtiyaçlarındandır.

  • Devleti kutsallaştırarak, devletçilikten burjuvazi için güç toplayanlar, devletten geçinenler ve devletçilik yoluyla yüklerini tutanların devri sona ermelidir.

Marksist tanıma göre devlet, “hâkim sınıfların halk üzerindeki baskı aracı”dır. Bu tanım, bugün de geçerlidir. “Ceberrut Devlet”le “Kerim Devlet” arasındaki fark, bu baskının derecesi kadardır. “Ağalık vermekle olur” atasözünün de özlü biçimde anlattığı gibi “veren” ağaların ağalığı ortadan kalkmaz. Hatta ağanın iktidar süresini uzatır. “Sosyal devlet”, bu ağalara benzer. (23 Temmuz 2020)

 

 

 

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

Prof. Dr. Süleyman Çelik

Sakarya Zaferinin 97. Yıl dönümü, ulusumuza kutlu olsun…

Atatürk, Nutuk’da Sakarya Meydan Muharebesinden şöyle söz eder: “23 Ağus­tos gü­nün­den 13 Eylül gününe ka­dar, bu­gün­ler de dâhil ol­mak üze­re, yir­mi iki gün ve yir­mi iki ge­ce bilâ-fâsıla de­vam eden, Sa­kar­ya Mel­ha­me-i Kübrâ­sı, ye­ni Türk dev­letinin ta­ri­hi­ne; ci­han ta­ri­hin­de en­der olan bü­yük bir mey­dan mu­ha­re­be­si misâli kay­det­ti.” (Nutuk, 1927, s. 449)

Çok büyük ve kanlı savaş anlamına gelen Melhame-i Kübrâ, dinsel öykülerde de geçer ve bazı öykülerde “Kıyamet Savaşı” olarak nitelenen Armageddon ile özdeşleştirilir.

Sakarya Meydan Muharebesi, düşmana öldürücü vuruşun yapılarak kesin zaferin elde edildiği Büyük Taarruz’un gölgesinde kalmıştır. 13 Eylül’ün, art arda büyük ulusal coşku ile anılan / kutlanan 26 Ağustos, 30 Ağustos ve 9 Eylül tarihlerinin hemen ardından gelmesinin de Sakarya Zaferi’nin gölgede kalmasında rolü vardır.

  • Oysa Sakarya Zaferi, Ulusal Kurtuluş Savaşımımızın kaderini değiştiren çok önemli bir zaferdir.

Sakarya Zaferi’ne kadar Milli Mücadele, basit bir isyan hareketi / eşkıyalık olarak görülüyor; işgalci emperyalistler Padişahtan isyanın bastırılmasını istiyorlardı. Padişah, çıkardığı yerel isyanlarla bunu beceremeyince, İngilizlerden lojistik destek sağlayarak, üzerimize Kuvay-ı Muhammediye adını verdiği bir ordu gönderdi, ama gene başaramadı. Bunun üzerine, İngilizler bu işi Yunanlılara (AS: Yunanlar olmalı) yaptırmak istedi ve onları üzerimize saldı.

22 gün, 22 gece aralıksız sürdüğü için dünya savaş tarihine, en uzun meydan muharebesi olarak geçen Sakarya Meydan Muharebesinin kazanılması, Ankara’da bir çete değil, ciddiye alınacak bir “GÜÇ” olduğunu dünyaya kabul ettirdi.

Sovyetler o tarihe kadar, emperyalizme karşı bir mücadele verdiğimiz için bize sıcak yaklaşmış, teşvik etmiş ama yardım etmemişti.

Osmanlı Ordusunun tamamını onlara teslim edecek kadar dost bildiği Almanlar, yenilgiden sonra yüzüne bakmayınca Berlin’den Moskova’ya geçen Enver Paşa, bu kez Bolşeviklere sığınmış ve eğer kendisini destekleyecek olurlarsa Sovyetler Birliğine katılma sözü vermiştir. Bunun üzerine Sovyetler, kullanılmaya elverişli görmedikleri Mustafa Kemal Paşa yerine kullanılmaya hazır Enver Paşa’yı desteklemeye karar vermişlerdir. Enver Paşa Batum’da, derlediği Bolşevik kuvvetlerle Anadolu’ya yürümeyi beklerken Sakarya Zaferi’nin kazanılması Sovyetlerin planlarını değiştirmelerini sağladı.

  • Lenin, “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığı ile, “Mustafa Kemal elbette bir sosyalist değil, ama akıllı bir anti-emperyalist. Başarısı emperyalizme büyük bir darbe olacaktır” dedi ve Ankara’ya yardım emrini verdi.

Sovyet Devrimi’nden sonra Rusya’nın, İngiltere ile 1. Dünya Savaşı öncesi yaptığı gizli anlaşmalar açıklanınca İngilizlerin, parçalanacak Osmanlı topraklarının paylaşımı konusunda herkese mavi boncuk dağıtmış olduğu görüldü. Bunun üzerine Fransa ve İtalya, iki yüzlü İngiltere’ye güvenlerini yitirdiler. Askeri dehasının yanında diplomatik bir dahi de olan Atatürk, bu durumu değerlendirip, Fransa ve İtalya ile anlaşma yaparak İngiltere’yi karşımızda yalnız bıraktı, hatta bu ikisi işgal ettikleri yerlerden çekilirken, bazı malzeme, silah ve cephanelerini de bize bıraktılar.

Ezilen ve sömürülen tüm dünya halkları Sakarya Zaferi’ni kendi zaferleri olarak algıladılar ve Ankara’ya yardım kampanyaları düzenlediler. Başta Hindistan Müslümanları (Pakistanlılar) olmak üzere bazıları önemli maddi destek verirken bazıları da manevi destekleri ile moral verdiler…

Sakarya Zaferi’ne kadar “tüm Anadolu’yu ele geçirip ‘Megalo İdea’yı gerçekleştirerek Bizans’ı yeniden kurmak”, büyük hayali ile yaşayan Yunanlıların (AS: Yunanların) moralleri çöktü. Artık saldırıyı bırakıp kazandıkları toprakları elde tutmak için savunmayı düşünmeye başladılar. Yunanlılarla (AS: Yunanların) birlikte, başta Vahdettin olmak üzere, işbirlikçi hainlerin de moralleri bozuldu

Buna karşılık ordumuzun ve halkımızın morali düzeldi, umudu arttı ve Mustafa Kemal Paşa’ya tüm varlığı ile güvenmeye başladı. Atatürk’ün deyimiyle, “topyekûn savaş” koşulları oluştu. Cephedeki  ordu kadar cephe gerisindeki tüm halk, elinde avucundaki her şeyini verdiği gibi yaşlı çocuk, kadın erkek herkes seferber oldu ve Büyük Zafer’in önü açıldı

Bu konuda güzel bir yazı okuyup daha ayrıntılı bilgi edinmek ve gururlanmak istiyorsanız, sevgili Sinan Meydan’ı öneriyorum:

https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/sinan-meydan/sathi-mudafaa-veya-sangarios-cikmazi-sakarya-destani-2617129/
=================================================
Dostlar,

Sevgili dostumuz, ADD Samsun Şubesi önceki başkanlarından, 19 Mayıs Üniv. Tıp Fak. emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Süleyman Çelik hocamızın iletisini, tatil dönüşü yolculuğumuz nedeniyle yeni gördük ve hemen paylaşıyoruz..

Sakarya Meydan Savaşının 22 gün – 22 gece süren cehennem ortamında gözünü kırpmadan ülkemiz – vatanımız için canlarını feda eden aziiiiiiz şehitlerimizin anısı önünde sonsuz bir minnet ve şükranla eğiliyoruz. Merhum gazilerimizin de..

Tekalif-i Milliye Yasası” insanlık tarihine geçmiştir.  Halkın elinde ne varsa, 2’sinden 1’ini Orduya ödünç vermesi istenmiş ve yoksul Anadolu halkı bu büyük özveriyi üstlenmiştir. Polatlı’ya dek Ankara’ya yaklaşan (75 km) ve Ankara’yı alıp Milli Mücadeleyi bitirmeyi planlayan İngiltere’nin maşası Yunanlar, Sakarya’nın batısına püskürtülmüş, ilerlemeleri durdurulmuştur. Meydan Savaşı’nın top sesleri Ankara’dan duyulmaktadır! 1. Meclis’te Kayseri’ye taşınma tartışmaları yapılabilmiştir.

Bu savaş bir “subay savaşı” oldu adeta.. Ordu’dan kaçanlar, yeterli asker toplayamama… nedenleriyle, ne denli yurtsever subay varsa cepheye sürüldü. Ağır can yitikleri oldu ve bunun 26 Ağustos Büyük Taarruzu sırasında eksikliği çok ağır hissedildi. Arada yalnızca 12 ay var.. Bir ölüm – kalım savaşı için olağanüstü yokluklar ve Osmanlı Saltanatının da düşmanla işbirliği yaparak engellemelerine karşın 200 bine yakın bir ordu toplamak son derece zor oldu.

Mustafa Kemal Paşa‘nın dehası, özverisi, yürekliliği (cesareti) ve görkemli başarısı karşısında şapka çıkarmamak olanaklı mı??

Bu vatan ve bağımsızlık – özgürlük kolay kazanılmadı. Uğruna ödenen bedel, yeryüzünde belki de an ağır bedel oldu. Hiç akıldan çıkarmamak, asla nankör olmamak, vefalı olmak ve tarih bilinciyle ulusal duruş sergilemek, kazanımları her durumda korumak.. tarihsel yükümümüzdür.

Sevgi ve saygı ile. 16 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Tarihin Kilidi Çanakkale


Dostlar,

ADD GYK üyesi Sayın Lütfü Kırayoğlu’nun nefis bir yazısını paylaşmak istiyoruz.
18 Mart yazılarının hepsini aynı günde vermek istemedik. Bu yazı 19 Mart’a kaldı.
Sayın Kırayoğlu’nu kutlayarak ve teşekkür ederek..

Sevgi ve saygı ile.
19 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

===================================

Tarihin Kilidi Çanakkale

portresi

Lütfü Kırayoğlu

Bu gün Çanakkale Zaferinin 99. yıldönümü. Çanakkale için “tarihin kilidi” kavramını ilk kim kullandı? Bilmiyoruz.
Bu denli yerli yerine oturan bir kavram daha zor bulunur. Belki de Çanakkale’ye tam anlamını verdiği için yerini bulmuş bir kavram. Bu adla yapılmış bir de belgesel film var.

Çanakkale tarihte kaç kez kilit rol oynadı? Belki sayısını tam olarak bilmiyoruz.
Ancak tarihin hiçbir döneminde 99 yıl önceki değerde kilit rolünü oynamamıştır.
Akka’lılar Troya önlerine geldiğinde de, Haçlı seferlerinde de, İslam donanması
Bizans seferine çıktığında da, Çaka Bey Ege sularında cirit attığında da,
Venedik donanması Akdeniz’i haraca bağladığında da, Barbaros’un donanması
haçlı donanmasına kök söktürdüğünde de.. Çanakkale bu denli önemli değildi.
Ama her zaman tarihin kilidi oldu.

99 yıl önce ise tarihin akışını tümden değiştirdi.

Alman donanmasına ait 2 zırhlı gemi Goeben ve Breslau (Yavuz ve Midilli)
Çanakkale kilidinin bu tarafına geçerek kendilerini kovalayan İngiliz donanmasından kaçarak kurtuldu. İstanbul limanına geldiklerinde Türk bayrağı çekerek Karadeniz’e açıldılar. Osmanlı üniforması giymiş Alman denizciler, Rusya’nın Odessa ve Sivastopol’ünü bombaladı ve böylece Osmanlı devleti fiilen büyük savaşa dahil oldu.

Her ne kadar kimi tarihçiler savaşa girişimizi İttihat ve Terakki önderlerinin hatası olarak görseler de bu kaçınılmaz bir sondu. Çünkü zaten savaşın esas nedeni
“Osmanlı Devletinin nasıl paylaşılacağı” idi.

Tarihin en kanlı boğuşmalarından biri bir kez daha Çanakkale’de başladı.

Emperyalizm çağının gelmiş geçmiş en büyük donanması, o güne dek görülmüş en ileri teknoloji, Çanakkale önünde acze düşerek çelik yığınına dönüşen hurda olarak
Boğazın sularına gömüldü.

Birinci Paylaşım Savaşı‘na müttefik olarak giren İngiltere, Fransa ve İtalya donanması Boğazları aşıp öbür müttefikleri Rusya ile birleşemeyince tarihin akışı değişerek
Çarlık Rusyası devrildi. Yerine yepyeni bir rejim, Sovyet Devrimi doğdu.
(AS: Ekim 1917)

Çanakkale’den geçit vermeyen Osmanlı Devleti bu görkemli başarıya karşın
savaştan yenik çıkınca da, tarihin ilk Ulusal Kurtuluş Savaşını veren Kemalistler, yeni Sovyetler Birliği’nin desteğini de alarak Emperyalizmi yenilgiye uğrattılar.

Çanakkale önünde başlayan savaş, tarihe 2 yeni devlet, 2 yeni devrim armağan etti.
2 ülke birbirinin yazgısını belirledi. Emperyalizm, bu 2 ülkede 7 yıl içinde 4 büyük yenilgi gördü.

İlkinde 1915’te Çanakkale önlerinde Türk kuvvetlerine yenildi. İkincinde Çanakkale kilidini aşamayan müttefikler Çar kuvvetleri ile birleşemeyince Rusya’nın işçilerine yenildi. Üçüncüde, Beyaz Ordu, Sovyet Kızıl Ordusuna yenildi. Dördüncüde ise
Mustafa Kemal önderliğindeki milli kuvvetler işgal ordularını yendi.

Çanakkale Savaşını en iyi anlatan, İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy’dur. Ne yazık ki ülkemiz devrimcilerinin önemli bir bölümü Ersoy’un dinsel duygularının yoğunluğu nedeniyle O’nu anlayamamışlar, Mehmet Akif Ersoy’a çok bağlı olduğunu
ileri süren kimi dindarlar ise Çanakkale savaşının anti-emperyalist özünü kavrayamamışlardır.

Mehmet Akif, emperyalist güçleri şöyle tanımlamaktadır:

Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!

Ve savaştan yıllar sonra savaşın ortaya çıkardığı büyük kahraman Mustafa Kemal Atatürk, Çanakkale’de yaşamını yitiren işgal güçlerinin yitikleri için tarihin gördüğü
en insancıl ağıdı kitabe olarak savaş alanına ve onların geldiği topraklara dikmiştir.

Kendi topraklarını işgale gelmiş orduların askerleri için 1934’te Atatürk’ün kaleme aldığı sözler savaş tarihinin unutulmaz sayfalarında yerini şöyle almıştır:

  • “Uzak memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar; burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçikle yan yana, koyun koyunasınız.
    Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar; göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra
    artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Savaştan yalnızca 19 yıl sonra işgalcileri böyle yüce bir gönülle anabilmişiz.
Şimdi savaştan 99 yıl sonra bir kez daha anımsatıyoruz:

  • Yine gelirseniz, yine aynı sonla karşılaşırsınız.
    Sizin için yine aynı kitabeyi dikeriz…

(http://www.add.org.tr/index.php/dosyalar/sabit-manset/1472-tarihin-kilidi-canakkale-luetfue-k-rayoglu, 17.03.2014)