Prof. Dr. Ali Nihat Bozcuk’u yitirdik…


Prof. Dr. Ali Nihat Bozcuk’u yitirdik…

Dostlar,

Ağabeyimiz, Hacettepe Tıp’tan hocamız, ADD’den dava arkadaşımız, dostumuz,
örnek hümanist insan ve yurtsever, katıksız Atatürkçü, seçkin Biyolog, bilim insanı….

Sevgin (aziz) Prof. Dr. Ali Nihat Bozcuk‘u yitirmiş olmanın derin acısı içindeyiz..
Üyesi olduğu Ulusal Eğitim Derneği ve yazarlarından olduğu Öğretmen Dünyası Dergisi aşağıdaki iletiyi paylaşıyor… Fotoğrafları da biz ekledik.. 2 foto bizim arşivimizden.
30 Mayıs 2009’da Ulusal Eğitim Derneği’nde bizim ricamız ile “EVRİM” konusunda
konferans verirken çekmiştik.

Bu konferansın power point yansılarını web sitemizde daha önce paylaşmıştık :

http://ahmetsaltik.net/2012/06/27/evrim-kurami-the-theory-of-evolution-prof-dr-a-nihat-bozcuk/

O sunu sırasında ses kaydı da almıştık… (yaklaşık 50 MB)
Ancak sitemize birkaç kez denememize karşın yükleyemedik..
Olasılıkla web siremizin dosya büyüklüğü sınırı sorunu olmalı..

Bir kez daha söyleyelim ki, Charles Darwin’in EVRİM Kuramı insan soyunun maymundan geldiğini savlamıyor (iddia etmiyor)..

EVRİM Kuramı İnsanın ve Maymunun “ortak atadan” geldiğini ileri sürüyor ve
tüm bilimsel kanıtlar bu savı destekliyor..

Öyle ki, Katolik Kilisesi bile giderek bu Evrim tezine yaklaşıyor! Türkiye’de kimi takma adlarla Evrim karşıtı bir yığın safsata yazanların kulakları çınlasın..
Bilerek ve kasten çarpıtıyor ve insanlığın aydınlanmasını engellemeye çabalıyorlar..
Nereye dek??
Gün gelecek, Bilimin gür ışığı onları da aydınlatacak..
****

Prof. Nihat Bozcuk Yerinin doldurulması öyle zor, öyle zor ki…

Başta ailesi, tüm sevenlerine ve ülkemize başsağlığı diliyoruz..

Sevgi ve saygı ile,
22.02.2015

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

portresi1

Hacettepe Üniversitesinden emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Nihat Bozcuk‘u
21 Şubat 2015 günü yitirdik.
 

portresi2

Naaşı, 23 Şubat Pazartesi günü önce saat 10.00’da Hacettepe Üniversitesi
Beytepe Yerleşkesi Biyoloji Bölümünde düzenlenecek törenden sonra
öğle namazında Karşıyaka mezarlığında toprağa verilecektir.
Evrim Konf. Ulusal Eğ Drn. Mayıs 2009-1jpg(30 Mayıs 2009’da Ulusal Eğitm Derneği’mde bizim ricamızla
EVRİM konferansını sunarken; Ahmet Saltık arşivi)
 
Ailesinin, sevenlerinin başı sağ olsun.
 
Evrim Konf. Ulusal Eğ Drn. Mayıs 2009-2
(30 Mayıs 2009’da Ulusal Eğitm Derneği’mde bizim ricamızla
EVRİM konferansını sunarken; Ahmet Saltık arşivi)
ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ – ÖĞRETMEN DÜNYASI DERGİSİ 

DÜNYA BARIŞ GÜNÜ

Dostlar,

Sn. Prof. Dr. D. Ali Ercan hocamız yine çook hoş bir derleme göndermiş..

DÜNYA BARIŞ GÜNÜ.. 

Paylaşalım ve yepyeni bilgiler edinelim.

Sn. Ercan’a da teşekkürlerimizle..

Değerli yazısına bir tümce ile katkı vermek isteriz :

  • “Kalıcı ve evrensel bir barış, ancak sosyal adalet temelinde kurulabilir.”
    Filadelfiya Bildirgesi -1944

Sevgi ve saygı ile.
25.8.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

======================================

DÜNYA BARIŞ GÜNÜ
Ali_Ercan_portresi
Prof. Dr. D. Ali Ercan
Satır içi resim 1

Hitler faşizminin 1939 yılında Polonya’yı işgal ederek 2. Dünya Paylaşım Savaşını başlattığı tarih olan 1 Eylül “dünya barış günü” olarak kutlanıyordu; ancak SSCB’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra BM kararı ile Birleşmiş Milletler
Genel Kurulunun açılış günü olan 21 Eylül “Uluslararası Barış Günü” ilan edildi.
Her 21 Eylül’de, Birleşmiş Milletler Merkezinde, Savaşlardaki insani kıyımın anısına Japonya tarafından yaptırılmış olan “Barış Çanı”, 21 Eylül “Uluslararası
Barış Günü”
 çalınıyor. Bu çan, dünyanın tüm ülkelerinden çocukların bağışladıkları
bozuk paralardan üretilmiş.

Çanın üzerine, 世界絶対平和萬歳 (“Çok Yaşa Mutlak Barış”) sözleri var..

New York’ta Birleşmiş Milletler binası önündeki Barış çanı

Satır içi resim 2

1 Eylül ya da  21 Eylül, fark etmez, yılda yalnızca bir gün bile olsa, barışı anmak
insanlık için bir gelişim sayılmalı; çünkü başta su, hava ve toprak olmak üzere yaşamın tüm gerekli altyapısı geriye dönüşsüz bir bozulum içinde. Sınırlı dünya nimetlerinin
adil olmayan paylaşımı da insanlar arasında sürekli artan bir gerilim yaratmaya ve gizli/açık mücadele veya savaş nedeni olmaya devam ediyor. Öte yandan müthiş bir hızla üremeye devam eden insanlık, gezegeni yalnızca kendi türü için değil, öbür bütün canlı türleri için de yaşanamaz duruma getiren olumsuz davranışlarını pervasızca, sorumsuzca sürdürüyor.

Özetle; bu gezegen üzerinde yaşam savaşımı gittikçe zorlaşıyor.
Peki bu durumda Japon Çanının üzerinde yazılı  “mutlak barış” nasıl gerçekleşecek?

Pek net olarak tasarlanamayan “Barış” kavramı çok daha somut görüntüsüyle “Savaş” diye bildiğimiz olgunun antitezidir. Bir başka anlatım ile (iki sistem (örn. iki ulus) arasındaki çıkar dengesinin kurulduğu, korunduğu duruma “barış durumu” diyoruz.  Dengesizliğin sürdüğü, çıkarlar çatışmasının öldürücü silahlarla sürdürülmesi ise “savaş durumunu” temsil ediyor. Ancak, uluslararası “şerefli ve adil barış” “her ne pahasına olursa olsun, yeter ki çatışma olmasın” mantığı ile, bireysel özgürlükler ve
ulusal bağımsızlıktan ödün verilerek oluşturulacak yapay bir sessizlik ortamı da değildir.

Tarihte savaşlar, devletlerin veya siyasal örgütlenmelerin aralarında çözümleyemedikleri anlaşmazlıkları güce ve şiddete dayanarak çözmek girişimleri olarak karşımıza çıkıyor. Savaş ve Politika arasındaki ilişkiye de­ğinen ve savaşı “siyasal bir araç” olarak gören  Prusyalı devlet adamı General Karl von Clausewitz‘e göre, “savaş, (uluslararası)
politikanın  bir başka biçimde sürmesidir.” 

İnsanlık tarihi boyunca savaş, top­lumlar arasındaki bunalımlarda sonuç ala­bilmek için
“en son başvurulan yol” olmuştur. Ancak  çağımızın yönetsel paradigması olan “Demokrasi”nin (kötü) ürünü birtakım yeteneksiz, aferist (işgüzar, işbirlikçi), opportünist (fırsatçı), egoist (bencil), popülist (halk yalakası) sıradan insanların hemen bütün ülkelerde politik güçleri ellerine geçirmesiyle, anlaşmazlıkların çözümünde
kaba güç kullanımı, yani “savaş” neredeyse ilk seçenek haline gelmeye başlamıştır.

İster lanetlensin, ister kutsansın, Savaş bir ölüm makinesidir. 1. Dünya Paylaşım Savaşında yaklaşık 10 milyon,  2. Dünya Paylaşım Savaşında 50 milyon insan yaşamını yitirmiştir. Bunların yarısı sivil insanlardı. Çanakkale Savunmasında İngiliz ve Fransız   Donanmalarının 2-3 nükleer bomba eşdeğerindeki bombardımanları altında ölen askerlerimizin sayısı 200 bin dolayındadır. Osmanlı ordusunun 1913-18 arası bütün cephelerde yitirdiği asker sayısı 1 milyona yakındır. O zamanlar toplam nüfusun 12 milyon olduğunu düşünecek olursak, Anadolu’da 18-28 yaş arası erkeklerin 6’da 1’i savaşlarda ölmüş demektir. Büyük Atatürk,

  • “Ülkeyi ve Ulusu Savunmak zorunlu olmadıkça savaş bir cinayettir.”
    demiştir.

Tarihte doğrudan askerlerin ve orduların hedef olduğu savaşlar, günümüzde daha çok sivil halkı ve çocukları hedef almaktadır. Askerden çok siviller ölmekte, çevre ve yaşam kaynakları büyük yıkıma uğramaktadır. ABD’nin Irak seferinde ölen yaklaşık 10 bin Amerikan askerine ve 50 bin Iraklı askere karşın, ölen Iraklı sivillerin sayısı 200 binin üzerindedir. Bundan sonra da nerede ve nasıl olursa olsun meydana gelecek
“sıcak” savaşlarda askerlerin 5-10 katı sayıda siviller ölecektir.

  • Yani çağımızın Savaşları, gerçekten masum insanları hedef alan bir cinayettir.

Doğada tüm canlıların yaşam savaşımında (mücadelesinde) sınırlı yaşam kaynaklarına sahip olmak, yarışın temel gerekçesidir.*

Bunların başında yaşam alanı olan topraklar, ardından sular geliyor.. Çağımızda bunlara enerji kaynakları, ve endüstrinin temel girdileri olan madenler de eklendi. Her ne olursa olsun çıkar çatışmalarının temel nedeni aşırı nüfustur. Dünya nüfusu bugün 7 milyarı aşmış ve her gün 200 bin kişi artmaktadır. (Doğanların ve ölenlerin farkı. Kara bir mizah ama, teşbihte hata olmaz, günde 2 atom bombası atılsa insanlığın nüfusu ancak sabit kalacak) Türkiye’nin nüfusu da her gün 3 bin artmaktadır.

Yalnızca nüfus artmakla kalmıyor, aynı zamanda dünyaya egemen serbest piyasa ekonomisinin dayatması ve yönlendirmesiyle savurganlık ve adam başına tüketim oranları da artıyor. Öte yandan, yaklaşık 1 milyar insan açlık çekiyor, her 10 kişiden biri yeterli temiz suya erişemiyor. Türkiye’de resmi rakamlara göre nüfusun %5’i
(benim hesaplarıma göre bunun iki katı!) açlık sınırında yaşıyor.
Tüm bu olumsuzlukları gidermenin yolu, yani

  • gerçek barışa giden yol; öncelikle nüfusun azaltılmasından geçiyor.

Bugün Çin’de olduğu gibi tüm dünyada ciddi olarak,

  • “Kadın başına bir çocuk!”

uygulamasına geçilse, belki 22. yüzyılın ortalarında, bu gezegenin gerçekten taşıyabileceği bir düzeye, 1-2 milyar düzeyine inilmiş olur. Aksi takdirde doğa kendi dayatmasını zaten acımasızca uygulayacak, olumsuz iklim koşullarından kaynaklanan kuraklıklar, susuzluk, açlık ve salgın hastalıklar nedeniyle insanlığın çok büyük bir bölümü kıyıma uğrayacaktır.

İnsanların kendi aralarında olması gereken barıştan çok daha önemlisi,
doğa ile barışık yaşamanın gerekliliği de acı bir ders olarak öğrenilecektir.

Eğer insanlık, hem kendi türünün ve de öbür canlı türlerinin sonunu bir an önce getirmek istemiyorsa, aptalca üretim, haksız paylaşım ve savurgan tüketim sarmalından (şeytan üçgeninden) kurtulmalı, kulaklara çok hoş gelen bir saçmalığı, kapitalizmin uydurması olan “sürdürülebilir kalkınmak” saçmalığını terk ederek, ortak gezegenimiz üzerinde “sürdürülebilir yaşam biçimi” aranışında olmalıdır ve bu temel üzerinde
yeni bir ortak kültürü mutlaka geliştirmelidir; Amaç her şeyden önce

  • mutfak ve lavabo arasında biyolojik atık borusu halinden kurtulmak,

doğayla, evrenle barışık ve tüm insanlıkla uyumlu yaşamın yollarını bulmak olmalı,
amaç “insani gelişim” olmalıdır.

Birleşmiş Milletler tarafından Gelir, gelir dağılımı, eğitim, bilim, teknoloji ve sanatsal üretim ve sağlık etmenleri göz önüne alınarak yapılan bir değerlendirmeye göre ortalama insani gelişmişlik sıralamasında Türkiye maalesef  (HDI 0,70) puvanıyla dünyada 90.. sıradadır.
(90-100 arasında değişiyor)
 

Dünyada şimdiye dek hep “si vis pacem para bellum” felsefesiyle hareket edildi;
yani “barış istiyorsan savaşa hazır ol” dendi.  Ancak “si vis pacem, para justitiam” demek yani “Barış istiyorsan adalete, adil olmaya hazır ol” demek,
bence
çok daha yerinde olurdu; ama, bunun için de bir paradigma değişikliği gerekli; egemenlerin hukuku yerine küresel adaleti ve küresel barışı sağlayacak evrensel akılcı hukukun egemenliğine geçiş gereklidir. İnsanlık, her şey çok geç olmadan,
bunu becerecek olgunluğa erişebilir mi? temel soru(n) budur.

Tarih boyunca bilimin ve bilge kişilerin uyarıları ve yönlendirmelerine karşın ilkel içgüdüsel davranışları sergilemeyi sürdüren insanlığın genel gidişatına ve gelinen noktaya bakılırsa, savaş maalesef bir realite barış ise bir hayal olarak düşünülebilir; ancak gerçek insanlık idealini yaşatmak isteyenler her şeye karşın bu hayalin gerçekleşmesi için, gerçek barış için, mutlak barış için aydınlatmaya, uyarmaya, ve “barışçıl mücadele”ye devam etmeliler.

“Yurtta barış, Dünyada barış” diyen “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir” diyen büyük önder  Atatürk’ün yolundan gidenlere de bu yaraşır. æ
_______________________________

Thomas Malthus.jpg

T.R. Malthus 

Çarpıcı bilimsel düşünceleriyle çağının entellektüellerini etkileyen ingiliz ekonomisti Thomas R. Malthus’un (1766-1834) doğada aritmetik dizi ile artan besin kaynaklarının geometrik dizi ile artan tüketici nüfusuyla aynı oranda çoğalmadığı
ve bu nedenle “besin kaynakları için sürekli ve acımasız bir kavganın doğal olduğu” yönündeki tezi, özellikle Charles Darwin (1809-1882) ve Alfred Russel Wallace
(1823-1913) gibi 
“evrim” biyologlarının geliştirdiği “doğal seçilim kuramı
 için esin kaynağı olmuştur.

C. Darwin  ve  A. R. Wallace 

  Dosya:Alfred Russel Wallace.jpg

Evrim, Beyin Yaşımız ve…

Evrim, Beyin Yaşımız ve…

Dostlar
,

Sayın Prof. Dr. D. Ali Ercan hocamız aşağıdaki iletiyi paylaştı..
Sayı oyununda, yetkin bir matematikçi olan Sn. Ercan’ın “beyin yaşı” kronolojik yaşının yarısı çıkmış.. ve Ali hoca esprisini patlatmış :

  • Demek ki beynimin yarısını kullanıyorum..

Biz de yanıtlayalım :

1. Gerçekte insanlar beyin kaynaklarının (potansiyelinin) çok küçük bir bölümünü (<%10) kullanmaktalar. Bu bağlamda siz yarıya yaklaşıyorsanız bu “Evrim” ötesi bir durum.

2. Daha klasik bir itiraz : “İşleyen demir ışıldar”.. Keşe tüm insanlarımız sizin gibi “sorgulayan aklı” kullanabilme becerisi kazandıran bir eğitim alabilseydi.

3. Böylesine “iyi” bir beynin uluslararası topluma ağır sorumlulukları var.
Önce kendi toplumundan başlayarak.. Hele hele Türkiye’nin bu çoooooook zor -ama mutlaka geçecek- dönemlerinde..

Teşekkür ederiz Ali hocaya ve akıl sağlığının bir bütün olduğunu, bir hekim dostu olarak bilgisine sunmak isteriz.

  • Bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam iyilik durumu..

DSÖ’nün (Dünya Sağlık Örgütü) tanımı 1947’den beri böyle.

Üstelik Türkiye’yi de bağlamakta.
Çünkü Türkiye o tarihte DSÖ’ye üye oldu; üyeliğin yolu da, DSÖ Ana Sözleşmesi‘ne göre, DSÖ Ana Sözleşmesi’ni yasal metin olarak kabul etmekti. (Anaysa md. 90/son)

Türkiye bu yasal işlemi o yıl (1947), 5062 sayılı yasa ile tamamladı.

Daha sonra aynı tanım, şanlı 27 Mayıs Devrimcilerinin ülkemize armağanı olan
224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Yasa‘da de yer aldı.
(Şimdilerde bu yasa AKP’nin kökü dışarıda SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM masallarıyla tar-u mar edlmiş durumda..)

Sevgi ve saygı ile.
14.7.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=====================================

Değerli arkadaşlar,

Portresi_gulumseyen

Aşağıdaki erişkeye (A. Saltık : Ali hoca sağolsun, “link” yerine bizim önerimiz olan bu sözcüğü kullanıyor..) tıklayarak,
Sayı oyununa girin. Bu bir dikkat oyunu.

Start’a basarak oyunu başlatın. Ekranda bir saniye gösterilen ve sonra silinen rakamları verilen süre içinde küçükten büyüğe doğru tıklayabilirseniz puvan alıyorsunuz;
sonuç size “beyin yaşınızı” verecek. Benimki 35 çıktı…
(demek ki beynimi %50 kullanmamışım..  :))   æ

Not : Bunu insansı maymunlar (A. Saltık : Hominoid’ler)
12 sayıya dek hatasız (!) yapabiliyorlarmış. 
 
SÖZ MAYMUNDAN AÇILMIŞKEN…
 
Değerli arkadaşlar,  

Aşağıdaki Tabloda Toplumlarda Evrim gerçeğinin kabul ediliş oranları bazı Batı Ülkelerine göre sıralanmış. Türkiye ve ABD sonlarda.  (Japonya’da %80 üzerinde) Türkiye’de “Evrim gerçektir” diyenler %25 oranındaymış (şaşırdım doğrusu,
ben %20’yi geçmez düşüncesindeydim.) Halkımızın yarısı Evrimi reddediyor;
kalan %25’i ise arada kalmış. Aslında siyasal tabloya da uygun bir sonuç bence.. æ

Ataol BEHRAMOĞLU : “Yukarıdaki Allah”…

Ataol BEHRAMOĞLU
file:/Users/apple/Desktop/1412%20pazar/indd/14PD02/%2014%20NISAN%202013:KELLE%20FOTOLAR:DATAOL.jpg

“Yukarıdaki Allah”…

Sesin tınısındaki ikiyüzlülük, riya; şivedeki lumpen bozulma hâlâ kulaklarımda…

Konuştukları neydi, bilmiyorum. Yanımdan geçen ya da yanlarından geçtiğim iki kişiden birinin, galiba daha hırpani kılıklısının söylediği sözlerin bir bölümü çarpmıştı kulağıma…

Bedenini yere doğru eğip başını hafiften göğe doğru kaldırarak kurduğu cümlenin
ilk sözcükleri şöyleydi: “Yukarıdaki gurban olduğum Allah…”

Bu sözlerde beni tedirgin eden şey neydi? İçerik mi? Söyleyen kişinin sesinin tınısından, söyleyiş biçiminden taşan riya mı? Bu sözlerin bir sokak konuşmasında uluorta söylenişi mi? Sanırım hepsi birden… Ama yine de içerikten çok, söyleyişteki tonlama…

Tanrı kavramının böylesine ayağa düşürülmüş olması….

Diyelim ki yine bir halk insanı, bir haksızlığı dile getirerek ilenirken, dertlenirken, sayısız kez tanık olduğumuz böyle bir cümle kurmuş olsun… Yine tedirgin olur daha da çok üzülürdüm. Ama bu kez tedirginlik ya da üzüntümün nedeni, biçim değil, içerik olurdu.
Haksızlıklara karşı çıkmanın yolu onları Tanrı’ya havale etmek değil, onlara karşı savaşmak olduğundan…

***

İnsanlar uğradıkları ya da tanık oldukları haksızlıkların giderilmesini, cezalandırılmasını Tanrı’ya havale ederken bunu çaresizlik, bilinçsizlik gibi nedenlerle yaparlar…
Burada irdelemek istediğim konu bu değil… Yukarıdaki örnekle anlatmak istediğim, özellikle son zamanlarda, Tanrı’yla, dinle, bu türden kutsallıklarla ilgili konuların ve sözlerin tam anlamıyla ayağa düşürülmüş olması…

Günlük yaşam konuşmalarımızda “şükür”den, “kısmet”ten, “Allah’ın izniyle”den, “yukarıdaki Allah”tan geçilmez oldu… Birkaç gün önce İstanbul trafiğiyle boğuşarak havaalanına ulaşmaya çalışırken içinde bulunduğum otobüsün sürücüsü ve yakın koltuklardaki birkaç yolcu, ağız birliği etmişçesine, Allah’ın izniyle, Allah kısmet ederse, evvel Allah inşallah, kısmetse, alana zamanında ulaşacağımızı söylüyorlardı….

Konuşmalarda trafiğin neden bu duruma gelmiş olduğuna, nasıl çözümlenebileceğine ilişkin tek bir sözcük, bir düşünce kırıntısı yoktu…

***

Allah yukarıda mı, aşağıda mı, güneşin çevresinde dönüp duran gezegenimizin yukarısı nere, aşağısı nere?

Yerçekimi sayesinde ayaklarıyla yere çakılı olan bizler, gezegenimizle birlikte dönmekteyken hangi durumlardan geçmekteyiz?

Bu durumda bazen yukarıdaki Allah tepemizin altında mı kalıyor?
Kapı komşusundan söz eder gibi yukarıdaki Allah’tan söz eden insanlarımızla
böyle şeyler konuşmanın bir yararı olmayacağı gibi başınız derde de girebilir…
Bu insanlar, sadece, sıradan yurttaşlarımız mı?
Bir gazete haberinden öğrendiğimize göre, birkaç hafta önce bir öğrenci yurdunun açılışı için bir üniversiteye giden Gençlik ve Spor Bakanı sıfatlı kişi, “Evrim” konusunda uygulanmaya başlanan sansüre ilişkin olarak kendisine soru yönelten öğrenciyi
şöyle yanıtlıyor:

  • “Evrimi tabii ki sansürleyeceğim. Sen evrime mi inanıyorsun?
    Maymundan mı geldin? Yukarıda Allah var.”

Maymundan gelmedik belki… Fakat bütün bir toplumca maymun türünden
daha aşağılara doğru yol almakta olduğumuzda kuşku yok…

ataolb@cumhuriyet.com.tr, 14.4.13

Sayın Behramolu’na katkı :

Charles Darwin‘in “Evrim Kuramı”;

  • insanların maymun soyundan geldiğini savlamıyor

Charles Darwin‘in “Evrim Kuramı”;

  • İnsan ve maymunun “ortak ata”dan geldiklerini,
    “atalarının ortak” olduğunu savlıyor.

Charles Darwin‘in “Evrim Kuramı”;

  • İnsan ve maymun türü, “ortak atadan” evrimleşerek farklılaşmışlardır.. diyor.

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 16.4.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net