Zeki Sarıhan : TAŞ HAVADA DURUR MU?

TAŞ HAVADA DURUR MU?

portresi

Zeki Sarıhan
Ayvalık,7 Ağustos 2016

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Başımıza gelen bunca belalar da kanıtlıyor ki Türkiye halkının halletmesi gereken üç sorunu var.

Biri Bağımsızlıktır ki bizim hem güvenliğimizi sağlar, hem bizi gönençli kılar, hem de milletçe bize onur kazandırarak başımızın göğe ermesine sebep olur.

Biri Aydınlamadır ki, bizi modernleştirir, bilimsel düşünmemizi sağlar. Sorunların altından kalkmamızı kolaylaştırır. Aynı zamanda özgürleştirir.

Biri Halkçılıktır ki, ulusal geliri adil dağıtır ve halka iktidar yollarını açar.

Türkiye halkı esaslı bir aydınlamadan geçmemiştir.

Aydınlanma bilimsel esaslara göre düzenlenmiş ve bilimi kılavuz kabul eden eğitim yoluyla gerçekleşir.

Halkımızın büyük bölümü hiçbir okul eğitiminden geçememiştir. Önemli bir bölümü ancak ilkokul eğitiminden, bir kısmı da orta, lise ve yüksek öğrenimden geçmiştir. Fakat verilen eğitimin de her türlü hurafeyi bertaraf ettiği, cehaleti yok ettiği söylenemez.

1959-60 yıllarında olmalıydı. Daha öğretmen okulunun orta okul sınıflarındaydım. Köyde sayısız batıl inanç içinde şöyle bir inanç duydum :

Mekke yolunda havada duran bir taş varmış. Bu taş, Hazreti Muhammed’in göğe çıkarken üstüne çıktığı taşmış. Peygamber yükselirken (nedense) taş da arkasından yükselmeye başlamış. Peygamber (gene nedense) ona:

“Dur ya Esvet!” demiş! Taş öylece havada durmuş. Hâlâ da havada duruyormuş. Bu hikâyeyi duyunca hiç ikirciklenmeden:

— Olamaz! diye itiraz ettim. Taş havada durmaz!
— Öyle deme kâfir olursun! dediler.
— Durmaz, çünkü hem hava basıncı, hem yer çekimi var.
— Allah isterse durdurur, dediler.
— Durduramaz, dedim. Çünkü evrenin yasaları var. Bu yasalar bozulmaz.

Sonra tanık aramaya başladık. Bu taşı gören var mıydı? Hacca giden birkaç kişi bulduk. Onlar bu taşı görmediklerini, çünkü yollarının oradan geçmediğini söylediler. Ama başka bir yolun üzerindeymiş, insanlar altından geçerken korkmasın diye altına ona değmeyecek biçimde direk de dikmişler…

–Var mısınız, dedim. Diyanet İşleri Başkanlığına bir yazı yazıp soralım.

Bu isteğime karşı gelmediler. Ne de olsa soracağımız yer Diyanet İşleri Başkanlığı idi. Ben Diyanetten “Evet böyle bir taş var” diye yanıt gelmeyeceğine yüzde yüz emindim. “Yok” demesi köydeki bir kör inancın yıkılmasına hizmet edecekti. Mektupta tartışmamızı aktararak yanıt beklediğimizi söyledim. Ne yanıt geldi sanırsınız? Hiçbir yanıt gelmedi… Diyanet mektubumuzu ciddiye mi almamıştı yoksa köylülerdeki bu boş inancın yıkılmasını mı razı olmamıştı, bilmiyoruz.

İneğimiz hastalanıp sütten kesildiği zaman annem elime bir mısır kellesi tutuşturarak bunu Fadik Abu’ya gönderirdi. Fadik Abu’nun okuduğu mısır, ineğin yalına katılacak ve ineğimiz şifa bulacaktı! Annemin hatırı için mısırı okutarak getirir fakat konuyu annemle tartışmaktan da geri durmazdım. Bir insana okunup üflemenin bazı hastalıklarda hasta üzerinde psikolojik bir etkisi olabilirdi ama inek yediği mısıra okunduğunu bile bilmiyordu… Zavallı anneciğim ve annelerimiz, köylerde veteriner vardı da ineklerini ona göstermekten kaçınıyor değillerdi. Çaresizdiler.
*****

Geçirdiğimiz son felaket ve karşı karşıya olduğumuz tehlike gösteriyor ki okumak cehaleti yok edememiş. Üniversite bitirmiş, hatta unvan almış nice insan var ki, Evrim Kuramı‘nın yanlış olduğunu kanıtlama peşinde. Fetullahçılar okunmuş doların sihrine inanıyor ve Ankara Belediye Başkanı Fetullahçıların insanları cinler yoluyla elde ettiğini ileri sürüyor!

Böyle insanların hangi bilimi geliştireceklerini umarsınız? Tıp mı, fizik mi, kimya mı, biyoloji mi? Onların yazacağı tarihten ne hayır gelir? İşte yönetim anlayışlarının bizi nereye getirdiği ortada. Bunların alayı şimdi ülkeyi yönetiyor. Eğitim programlarını saptıyor. Halkın geleceğini belirliyor.

=========================================

Dostlar,

Sayın Zeki Sarıhan‘a dinlencesinde bile durmaksızın Aydın sorumluluğu gereği çabasını sürdürdüğü için teşekkür ederiz. Önemli bir saptamada bulunuyor ve sorunlarımızı 3 temel alanda özetleyerek sunuyor :

1. Bağımsızlık
2. Aydınlanma
3. Halkçılık..
*****
Biz ise soruna ve çözümüne daha geniş kapsamlı, Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün “6 OK” sistematiği ile bakıyoruz.. Şöyle ki :

6_OK_ve_ AYDINLANMA

Görüldüğü gibi bir düşünsel – ideolojik bütünlük içinde önemli 3 adım ya da halka olarak görüyoruz. Sn. Sarıhan’ın dile getirdiği 3 ilke kendi başına, bir ideolojik bütüncüllük içinde uygulama olanağı bulabilir ve etkili olabilir ancak..

Türkiye’nin, Türk Ulusu’nun – Türkiye halkının kurtuluşu KEMALİZM‘dedir..
Büyük ATATÜRK’ün uygarlaşma tasarımıdır..

Türkiye oraya gidecektir, gitmelidir..

Sevgi ve saygı ile.
07 Ağustos 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Prof. Dr.Rennan PEKÜNLÜ : Berkeley ve Harun Yahya kardeşliği


Berkeley ve Harun Yahya kardeşliği

portresi

 

Prof. Dr.Rennan PEKÜNLÜ
Foça Cezaevi
AYDINLIK 
gazetesi portalı, 8.2.15

 

Subjektif idealizm evreni bir algılar bütünü olarak betimler. Algıları tanrı yaratmıştır.
İnsanın nesnel gerçekliği yoktur; beyinin kendisi bir algıdır. Algılanan dış dünyadaki he rşey tanrı tarafından yaratılmıştır. Algılayan ise ruhtur. Evren denen bütünsel olgu içinde bir olayı
bir başka olayın izlemesi Tanrının istemi doğrultusunda gerçekleşir.
Tanrı sürekli yeni algılar yaratır.

Günümüz Türkiyesinde subjektif idealizm yükselişe geçme çabasında!
Kullandıkları genel yöntem astrolojide ve doğal teolojide kullanılan yöntemdir: bilim alanındaki son bulguları dizgelerine yamayarak, bilimin saygınlığından yararlanmak, bilimsel bulguları tanrının varlığını, iyiliğini ve gücünü kanıtlamada kullanmak, mistisizmi ve okültizmi yaygınlaştırarak kitleleri uyutmak.

SUBJEKTİF İDEALİZME GEÇİT YOK !

Bu felsefede nesnel evrenin gerçekliği yadsınır; özdek yadsınır. Subjektif idealizm evreni
bir algılar bütünü olarak betimler. Algıları tanrı yaratmıştır. İnsanın nesnel gerçekliği yoktur; insanın algılayıcı organı beyindir ama onun da nesnel gerçekliği yoktur. Beyinin kendisi bir algıdır. Algılanan dış dünyadaki her şey tanrı tarafından yaratılmıştır. Algılayan ise ruhtur. Evren denen bütünsel olgu içinde bir olay bir başka olayı izler. Ancak bu olaylar dizisi nedensellik ilkesi bağlamında değil, Tanrının istemi doğrultusunda gerçekleşir. Tanrı sürekli yeni algılar yaratır. Bu açıdan bakıldığında, subjektif idealist dizgede evren “açık” sanılır.
Oysaki yeni algıları sunanlar özgür istençlerinin güdüsüyle etkinliklerde bulunan insanlar değildir, “rahman ve rahim olan tanrıdır”!

Spinoza’dan, Leibniz’den, Berkeley’den, Hume’dan, Avenarius’dan Mach’dan ve biraz da günümüz protestan teologlarından olan Conrad Hyers’den derlenen savlarla oluşturulan
bu eklektik felsefi dizgenin omurgasını Berkeley’in görüşleri oluşturmaktadır. George Berkeley (1685 – 1753) özdeğin varlığını yadsıyan felsefi dizgesiyle ünlüdür. 1734 yılında Cloyne bişopu olan bu filozof – din adamının özdeğin varlığına karşı geliştirdiği savlar,
The Dialogues of Hylas and Philonous adlı kitapta yayınlanmıştır.

BENZERLİK ÖTESİNDE AYNILAR 

Bir 17. – 18. yüzyıl bişopuna görünen “gerçeklerle” Harun Yahya ve Bilim Araştırma Vakfı (BAV) yazarlarına görünen “gerçeklerin” bu denli benzeşmesi oldukça şaşırtıcı.
Harun Yahya ve BAV yazarlarının herbiri sanki “reenkarnasyona” uğramış Berkeley!
İlgili okura, Bertrand Russell’ın Türkçeye de çevrilmiş olan “The History of Western Philosophy” adlı kitabının Berkeley bölümünü okumalarını salık veririm. Berkeley ve
BAV yazarlarının savlarının, benzerliğine demeyeceğim, aynılığına dikkat ediniz!
Bu savların hepsinin yanlışlığı ( fallacies) gösterilmiş, idealist dizgeler yadsınmıştır.
Popper’ın dediği gibi, “Tüm idealist dizgeler kendi kendini çürüten felsefi dizgelerdir”. Okuyucunun, bu antik değeri olan ancak yeniymiş gibi sunulan çürütülmüş felsefi dizgelere karşı savunmasız kalmaması gerekiyor.

BAV bildirilerinin hepsinde, Evrim Kuramı‘na karşı geliştirilen bir sav ön plana çıkmaktadır:

“Bir kuram, hipotez veya varsayım gözlem, deney veya bulgularla kanıtlanmadıkça doğru değildir”. Bu sav biraz düzeltmeyle doğru bir biçem kazanabilir. Kanıt sözcüğü bilim dünyasının değil matematik dünyasının bir sözcüğüdür. Matematik bir bilim dalı değildir. Hem matematiğin hem de bilim dünyasının kullandığı ortak kavramlar vardır; ancak bilim dünyasında matematik dünyasının bir kavramı olan kanıt pek kullanılmaz. Matematikte doğruluğunu kendi içinde barındıran hipotezlerden yola çıkarak bir teoremi kanıtlarsınız ve dosya “kapanır”. “Kapalılık” felsefi anlamda kapalılıktır. Zaman içinde o teoreme yeni aksiyomlar, türetimler girmez;
ondan yeni bilgiler, öngörüler çıkmaz. O teorem, tüm zamanların kusursuz bir yapısıdır artık. Matematiğin kötü ellerde hortlayan ve doğa bilimlerini olumsuz yönde etkileyen yanı da burada, “kusursuzluğunda” yatmaktadır.

KÖLE SAHİBİNİN GÖRÜŞÜ

Yukarıda adı geçen kitapta Bertrand Russell, “Matematik, hem tanrısal ve ‘tam gerçeğe’ olan inancın hem de süper duyusal ve düşünsel dünyaya olan inancın kaynağıdır.”
saptamasını yapıyor. Matematik, usa vurmadaki “kusursuzluğun” duyu organlarımızla algıladığımız cisimlere değil, yalnızca ereksel olana uygulanabileceğini söyler. Bu ilkeden yola çıkanlar, düşüncenin daha asil, düşüncedeki nesnelerin duyu organlarınca algılanan nesnelerden daha gerçek olduğunu savunmaktadırlar. Savundukları görüş platocu düalist görüştür:
Bu evreni ancak salt usa vurma yeteneği gösterebilenler anlayabilir. Bu nedenle bu kişilerin diğerleri üzerine baskı kurmaya hakkı vardır; tıpkı ruhun beden, cennetin Yer, köle sahibinin köle ve tarikat şeyhinin de cemaati üzerinde hakkı ve üstünlüğü olduğu gibi!
Bu görüş, köle sahibinin dünya görüşüdür.

Evet, bir bilim dalı olmayan matematikte doğruluğunu kendi içinde barındıran önermelerden yola çıkılır; bunlara aksiyom denir. Bu önermelerin usa yatkın olmaları, nesnel gerçekliğin herhangi bir öğesiyle örtüşüyor veya benzeşiyor olması gerekmez. Önemli olan öncül ile kanıtın çelişmemesidir. Fizik, kimya, dirimbilim, gökbilim, vb. bilim dallarındaysa, gözlem veya deneylerden türetilen ilk ilkelerden, hipotez veya varsayımlardan yola çıkılır. Bir kuramı oluştururken kullanılan ilk ilkelerin, hipotezlerin gözlemlerden türetilmiş olması istenen
bir durumdur. Ancak özellikle evrenbilim ve parçacık fiziğinde bugün bu ilke ne yazık ki çiğnenmiş, bu iki bilim dalı metafizik öğelerle, hayaletlerle dolmuştur. Aşağıda ayrıntılarıyla değineceğiz.

Bilimde ‘son bilgi’ yok!

Gözlem ve deneylerden türetilmiş olan hipotezler temelinde yükselen kuramlar birçok fiziksel süreci açıklamanın yanı sıra bir dizi öngörülerde de bulunmalıdır. Bu öngörülerin doğruluğunu sınayacak olanlar yine gözlem ve deneylerdir. Gözlem ve/veya deneyler öngörüler doğrultusunda sonuçlar verirse, “kuram kanıtlandı” denmez, “kuram gözlemlerle tutarlıdır” denir. Çünkü yukarıda da değindiğimiz gibi, kanıt sözcüğü felsefi anlamda kapalılığı anlatır.
O alanda “doğruyu” bulmuş olan bilim dalı daha fazla ilerleyemez; “son bilgiye” ulaşmıştır, kapalıdır; yeni bilgilere, olaylara, süreçlere yer yoktur. Hem mantığımız hem sağduyumuz
hem de deneyimlerimiz “son bilgi” saplantısına kapılmanın doğru olmadığını söylüyor.

Evet, evrenin yeni bilgilere, olaylara ve süreçlere “açık” olduğu ilkesi bilimin onadığı bir ilkedir. Bu nedenle bilimsel kuramlar, soyut bir kavram olan “mutlak doğru”ya yaklaştırmalar dizisi olarak alınır. Dizinin bir sonraki öğesi bir öncekinden daha “iyidir”. İyiliği, hem daha çok olayı açıklamasında hem de daha ayrıntılı gözlemlerle tutarlı olmasında yatar.

ESKİ SINANACAK YENİSİ DOĞACAK

“Mutlak doğru”ya giden bir dizinin öğesi olmak, o kuramı kanıtlanmış olarak değil “yanlışlanabilir” olarak betimlememizi dayatır. Bir kuramın yanlışlanabilirliği o kuramın olumsuzluğuna, işe yaramazlığına değil, tam tersine verimliliğine, doğurganlığına işaret eder. Çünkü dizinin en yeni ve en iyi öğesi olan kuram, onu doğuran eskisinin öngörülerinin sınanmasıyla gerçekleşir. Dizinin bir önceki öğesi olan eski kuramın öngörülerinin sınanması için geliştirilen ve yeni teknolojiyle donanmış olan bilimsel aygıtlar yeni süreçlerin, olayların ve ilişkilerin ortaya çıkmasına neden olur. Yeni ilişkiler yeni hipotezlere ve bu hipotezler temelinde yükselen yeni kuramlara götürür. Yanlışlanan kuramın doğurganlığı burada yatar.
Karl Popper’ın geliştirmiş olduğu yanlışlanabilirlik ilkesi materyalist felsefenin yadsımanın yadsıması ilkesini andırmaktadır.

===================================

Dostlar,

“Betz hücrelerine” sağlık Rennan hoca...

Karl Popper Alman kökenli bir ABD’li felsefecidir.
1930’larda “YANLIŞLAMACILIK Kuramı”nı geliştrmiştir.
Buna göre, bir Hipotez, kural olarak, incelenen 2 değişken arasında
(Bağımlı ve Bağımsız değişkenler) bir “bağ-ilişki olmadığı” biçiminde kurulmalıdır.
“Ho Hipotezi” nin Evrensel şablonu;

“2 Değişken ilişkisizdir” biçimindedir.

Hipotez kurulacak, deney – gözlem ile sınanacak ve bir yargıya varılacaktır.
Araştırıcılar, tüm çabalarına karşın bu Ho Hipotezini (Farksızlık Hipotezi)
“Yanlışlayamazlar ise”, çaresiz kaldıklarında,
“Eh ne yapalım, 2 Değişken ilişkiliymiş..” yargısına dolaylı olarak varacaklardır.

Bu yaklaşım, 2 değişken arasında bağ – ilişki kurmaya baştan (a priori) yatkınlığımız nedeniyle bizi bilimsel yanılgıdan (Bias) koruyucu işlev görecektir.

Böylelikle, gerçekte Evren’de (Dünyamızda..) olmayan bir ilişkiyi – bağı incelenen değişkenler üzerinden yanılarak kurma gibi bir hataya “Tip 1 hata, alfa hata)” düşülmemiş olacaktır.

Gerçekte Evren’de, o modelde sınanan 2 değişken arası bağ var ise,
bu da Ho hipotezi reddedildiğinde, Seçenek (Alternatif) hipotez kabul edilerek kanıtlanacaktır. Böylelikle Evren’de gerçekte varolan bir ilişkiyi bilimsel hata ile atlama – yakalayamama yanılgısından da sakınılmış olacaktır (Tip 2 Hata, Beta Hata).

Bu çok değerli katkılar, günümüzde de Çıkarımsal İstatistik’te (Inferential Statistics)
temel akıl yürütme araçları olarak nerdeyse 80 yıldır kullanılagelmektedir.

Felsefe‘nin Matematiğe, İstatistiğe, Bilimsel yöntem ve araçlara paha biçilmez bir katkısıdır.

Karl Popper ve benzeri tüm bilim emekçilerine;
O arada Foça Cezaevinde 27 Kasım 2014’ten bu yana 74 gündür Türban bahanesiyle
laiklik karşıtı gerici anlayışça tutsak alınan Prof. Rennan Pekünlü Hoca’ya
saygı ve sevgi dolu selam olsun.
.

Not : Daha fazla bilgi için

“Well-known, So Called “p” Value / Şu Ünlü “p” Değeri”(http://ahmetsaltik.net/2012/06/01/well-known-so-called-p-value-su-unlu-p-degeri/)

Ve Halk Sağlığı Açısından Temel Biyoistatistik İlke ve Kavramlar
(http://ahmetsaltik.net/?s=Biyoistatistik+Kavram+ve+Ilkeler)

başlıklı dosyalarımızı çağırabilirsiniz.

Sevgi ve saygı ile,
08.02.2015

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Darvin der ki…

Dostlar,

EVRİM KURAMI‘nı bilim dünyasına armağan eden öncü ve yürekli bilim insanı, araştırmacı Charles Darwin, uzun yıllar süren saha gözlemleri, araştırmaları sonunda “Kuram”ını (Teorisini) üretti. Darvin’in bilimsel bulguları bilimsel bir kuram (teori) olarak yazıldı, bilim dünyasına sunuldu (1858) ve aradan geçen uzun yıllar (155 yıl!) bu bulguları sürekli doğruladı. Böylelikle kuram, giderek EVRİM YASASI oluştu. İzleyen dönemlerde bilimsel çalışmalar Darvin’in bulgularını desteklemese idi, önermeler KURAMLAŞAMAYACAK, bilim tarihine armağan edilecekti.

Charles Darwin ve Alfred Russel Wallace, birbirinden bağımsız olarak geliştirdikleri, “Doğal Seçilimle Evrim Kuramı”na ilişkin makalelerini Londra’daki ünlü bilim derneği Linnean Society’nin Temmuz 1858’deki bir oturumunda birlikte sundular. (http://user.tninet.se/~owl390d/dog_yasa/darwinkr.htm, 25.8.13)

    Özetle Darvin dedi ki:

Yeryüzünde canlılar birden bire bu görece “gelişkin” biçimleriyle yaratılmadı.. Koaservat denilen protein moleküllerinden milyonlarca yıl içinde evrimleşerek günümüzdeki durumlarına geldiler ve

.. bu böyle sürecek..

Darvin şunu DEMEDİ : İnsan maymundan geliyor; insanın atası maymundur!

    Darvin dedi ki :

“İnsan ve maymunun atası ortak.. Ortak atadan evrimleşerek geliyorlar.”

*****

Bilimsel akıcılıktan ve bilimsel düşünüş biçiminden, bilimsel araştırma yöntembilgisinden – yöntembiliminden nasibini alamamış, bilim terbiyesi görmemiş birileri ise konuyu inanç alanına taşıyarak yozlaştırma çabasında..

Oysa bilim sonuna dek en küçük ayrıntıyı sorgular, en küçük çelişkiyi eleştirir..

Ya inanç?? Adı üstünde, sorgulamadan inanılır, tartışılmaz, iman edilir.

Aradaki temel fark bu..

Türkiye’den bir muhterem zat bu konularda sayısı onları geçen kitap yazabiliyor.
Konuya ilişkin bir bilimsel eğitimi, diploması olmaksızın!? Bu bilgiler vahiy mi?

Günümüzde EVRİM, Biyolojinin bir ileri uzmanlık alanı.
Örn. Prof. Ali Demirsoy gibi, Prof. Aykut Kence.. gibi ömrünüzü vereceksiniz ki Evrim’i anlaya ve hakkında kitap yazabilesiniz!

Kalitim_ve_Evrim_Ali_Demirsoy

Aradan geçen 155 yılda, insanın – canlılığın evrimi ile ilgili süreklilik gösteren fosil serileri bulunujp çıkarılmıştır. Bilimi ve inancı karıştırmayanlar, net olarak Evrim Kuramı’nın kanıtlandığını ve Evrim Yasası’na dönüştüğünü görmektedirler.

Kimi yobazlar ie bilinen arkayik tutumlarını sürdürmekteler.

– Fakat EVRİM bir inanç alanı olgusu – kavramı değil.
– EVRİM Bilimsel bir gerçek.

Zurafaaların_boynu_uzuyor

İnsanlar eğitimsiz bırakılarak bilimin aydınlığından uzak daha ne denli tutulabilir?
Bu davranışın Roma’da Spartaküs ve kölelere uygulananlardan ne farkı var??

Ama bilimin ışığı o yarasaları da hizaya getirecek..

* İnsanlığı bilim özgürleştirecek..

* Demokrasi ve insan haklarının da omurgası hiç kuşku yok;
özgür ve insanlığın hizmetindeki bilim olacak..

Darvin çok önemli bir şey daha söylüyor.. O da aşağıdaki posterin üzerinde..
Bu bilgece öğütten çok dersler çıkarılmalı; TAVUK TOPLUM olmamak için..

Darvin_der_ki

Ünlü İngiliz tarihbilimci Arnold Toynbee‘ye de nesnelliği ve onun ürünü gerçekçi vefası için teşekkür ederiz.. Büyük ATATÜRK‘ün hakkını aklı başında yabancılar öncelikle teslim ediyor.. Dahası şapka çıkararak selamlıyorlar.. Bizdeki 3,5 zibidiye ne demeli??

Ne demişti Mustafa Kemal Paşa ?

* “Dünyada her şey için, maddiyat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir; bilim ve fennin dışında kılavuz aramak aymazlıktır, bilgisizliktir, doğru yoldan sapmaktır.”
(22.09.1924, Samsun öğretmenleriyle konuşma, 1925, Atatürk’ün M.A.D. s. 19)

Sevgi ve saygı ile.
Tekirdağ, 25.8.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Ataol BEHRAMOĞLU : “Yukarıdaki Allah”…

Ataol BEHRAMOĞLU
file:/Users/apple/Desktop/1412%20pazar/indd/14PD02/%2014%20NISAN%202013:KELLE%20FOTOLAR:DATAOL.jpg

“Yukarıdaki Allah”…

Sesin tınısındaki ikiyüzlülük, riya; şivedeki lumpen bozulma hâlâ kulaklarımda…

Konuştukları neydi, bilmiyorum. Yanımdan geçen ya da yanlarından geçtiğim iki kişiden birinin, galiba daha hırpani kılıklısının söylediği sözlerin bir bölümü çarpmıştı kulağıma…

Bedenini yere doğru eğip başını hafiften göğe doğru kaldırarak kurduğu cümlenin
ilk sözcükleri şöyleydi: “Yukarıdaki gurban olduğum Allah…”

Bu sözlerde beni tedirgin eden şey neydi? İçerik mi? Söyleyen kişinin sesinin tınısından, söyleyiş biçiminden taşan riya mı? Bu sözlerin bir sokak konuşmasında uluorta söylenişi mi? Sanırım hepsi birden… Ama yine de içerikten çok, söyleyişteki tonlama…

Tanrı kavramının böylesine ayağa düşürülmüş olması….

Diyelim ki yine bir halk insanı, bir haksızlığı dile getirerek ilenirken, dertlenirken, sayısız kez tanık olduğumuz böyle bir cümle kurmuş olsun… Yine tedirgin olur daha da çok üzülürdüm. Ama bu kez tedirginlik ya da üzüntümün nedeni, biçim değil, içerik olurdu.
Haksızlıklara karşı çıkmanın yolu onları Tanrı’ya havale etmek değil, onlara karşı savaşmak olduğundan…

***

İnsanlar uğradıkları ya da tanık oldukları haksızlıkların giderilmesini, cezalandırılmasını Tanrı’ya havale ederken bunu çaresizlik, bilinçsizlik gibi nedenlerle yaparlar…
Burada irdelemek istediğim konu bu değil… Yukarıdaki örnekle anlatmak istediğim, özellikle son zamanlarda, Tanrı’yla, dinle, bu türden kutsallıklarla ilgili konuların ve sözlerin tam anlamıyla ayağa düşürülmüş olması…

Günlük yaşam konuşmalarımızda “şükür”den, “kısmet”ten, “Allah’ın izniyle”den, “yukarıdaki Allah”tan geçilmez oldu… Birkaç gün önce İstanbul trafiğiyle boğuşarak havaalanına ulaşmaya çalışırken içinde bulunduğum otobüsün sürücüsü ve yakın koltuklardaki birkaç yolcu, ağız birliği etmişçesine, Allah’ın izniyle, Allah kısmet ederse, evvel Allah inşallah, kısmetse, alana zamanında ulaşacağımızı söylüyorlardı….

Konuşmalarda trafiğin neden bu duruma gelmiş olduğuna, nasıl çözümlenebileceğine ilişkin tek bir sözcük, bir düşünce kırıntısı yoktu…

***

Allah yukarıda mı, aşağıda mı, güneşin çevresinde dönüp duran gezegenimizin yukarısı nere, aşağısı nere?

Yerçekimi sayesinde ayaklarıyla yere çakılı olan bizler, gezegenimizle birlikte dönmekteyken hangi durumlardan geçmekteyiz?

Bu durumda bazen yukarıdaki Allah tepemizin altında mı kalıyor?
Kapı komşusundan söz eder gibi yukarıdaki Allah’tan söz eden insanlarımızla
böyle şeyler konuşmanın bir yararı olmayacağı gibi başınız derde de girebilir…
Bu insanlar, sadece, sıradan yurttaşlarımız mı?
Bir gazete haberinden öğrendiğimize göre, birkaç hafta önce bir öğrenci yurdunun açılışı için bir üniversiteye giden Gençlik ve Spor Bakanı sıfatlı kişi, “Evrim” konusunda uygulanmaya başlanan sansüre ilişkin olarak kendisine soru yönelten öğrenciyi
şöyle yanıtlıyor:

  • “Evrimi tabii ki sansürleyeceğim. Sen evrime mi inanıyorsun?
    Maymundan mı geldin? Yukarıda Allah var.”

Maymundan gelmedik belki… Fakat bütün bir toplumca maymun türünden
daha aşağılara doğru yol almakta olduğumuzda kuşku yok…

ataolb@cumhuriyet.com.tr, 14.4.13

Sayın Behramolu’na katkı :

Charles Darwin‘in “Evrim Kuramı”;

  • insanların maymun soyundan geldiğini savlamıyor

Charles Darwin‘in “Evrim Kuramı”;

  • İnsan ve maymunun “ortak ata”dan geldiklerini,
    “atalarının ortak” olduğunu savlıyor.

Charles Darwin‘in “Evrim Kuramı”;

  • İnsan ve maymun türü, “ortak atadan” evrimleşerek farklılaşmışlardır.. diyor.

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 16.4.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

 

 

Evrim Kuramı / The Theory of Evolution (Prof.Dr.A. Nihat Bozcuk)

Dostlar,

Prof. Dr. Ali Nihat Bozcuk hocamızın “EVRİM”  konulu konferansının power point yansılarını paylaşmak istiyoruz…

İzlemek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Evrim_Kurami_Prof._Dr._Nihat_Bozcuk

Sevgi ve saygı ile,
26.06.2012 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net