Etiket arşivi: Robert Kolej

Direnişin 500. gününde Boğaziçi

Doç. Dr. Mehmet KABASAKAL
Boğaziçi Üniv. Siyaset Bilimi Öğr. Üyesi

20 Mayıs 2022 Cumhuriyet

1980 sonrası ilk kez askeri yönetim Boğaziçi Üniversitesi’ne dışarıdan bir rektör atamıştı. Yıllar sonra darbelere karşı olduğunu iddia eden bir yönetim yasayla değil, KHK yoluyla yine dışarıdan bir rektör atadı.

  • Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinin, öğrenci ve mezunlarının rektör atamalarına karşı direnişi sürüyor. 18 Mayısta 500 gün oldu.

BÜ mezunları her hafta “kayyum yönetimi kabul etmeyeceklerini ve direnişten vaz geçmeyeceklerini” belirterek sanal nöbetle destek veriyorlar. Bu haklı demokratik direniş akademik dünya yanında toplumdan da destek görüyor, ödüller alıyor.

SODEV’in,  Halkevlerinin, İnsan Hakları Derneği’nin “ödülleri” Boğaziçi direnişçilerine verildi.

Bir ödül de “2021 Akademik Özgürlük Ödülü” adıyla Kuzey Amerika Ortadoğu Çalışmaları Derneği’nden geldi. Destek yeni ödüllerle devam ediyor. KONDA’nın bir araştırmasına göre halkın %80’i öğretim üyelerini haklı buluyor. Halkın %83’ü, rektörleri öğretim üyelerinin belirlemesinin doğru olduğuna inanıyor.

ÖĞRENCİLERİN DURUŞU

Boğaziçi Üniversitesi 1971 yılında Robert Kolej Yüksek Okulu’nun özerk bir üniversiteye dönüşmesiyle kurulmuştu. 1863’te kurulan Robert Kolej’in Amerikalı mütevellileri 1960’ların ortalarında yüksek okulu kapatmayı düşünüyorlardı. Mütevelli heyetinin çalışmaları, öğrencileri ve ilerici öğretim üyelerini bir araya getirdi. Öğrenciler, 25 Eylül 1970’te neredeyse tüm öğrencilerin katıldığı forumda beş günlük boykot kararı almış, Mütevelli Heyetine “tepeden inmeci” yaklaşımı kınayan bir mektup göndermişlerdi. Milliyet gazetesine de boykotu nedenleriyle anlatan bir yazı gönderilmişti. Öğrenci Birliği, Yüksek kısmın öğrencisi alınmayarak 1975 yılına kadar tasfiye edilmesini, “Türk eğitimine indirilen bir darbe” olarak görmekteydi. Öğrenciler yüksek okulun “özerk Türk üniversitesine” dönüştürülmesi mücadelesine destek için kamuoyuna yönelik yoğun bir çalışmaya girdiler. Öğrenci birliği kurulacak üniversite için fizibilite çalışması bile yaptı. Kamuoyunu ve karar alıcıları etkilemek amacıyla boykotun yanı sıra İstanbul ve Ankara’da yürüyüşler düzenlediler.

İPEKÇİ’NİN DEĞERLENDİRMESİ

Ankara yürüyüşünün gerçekleştirildiği 19 Kasımda Abdi İpekçi, Milliyet gazetesindeki köşesinde altı gün yayımlanan yazı dizisinde Robert Kolej sorununu bütün boyutlarıyla ele aldı:

“Ülkemizde eğitim kuruluşlarına ihtiyacın hızla arttığı bir dönemde hele Robert Kolej standardında bir kuruluşun kapanması büyük bir kayıp olacaktı. Buna karşılık okulun, özelliklerini yitirmemek kaydıyla Türk yönetimine geçmesinde yarar ve hatta zorunluluk vardı.”

İpekçi altı bölümlük yazısını öğrencilerin tutumuna değinerek söyle noktalıyordu:

“Bu öğrenciler her zaman takdirle anılması gereken örnek bir davranış göstermektedirler. Zira kendileri için değil, kendilerinden sonra gelecekler için savaşmaktadırlar. Boykotları, yürüyüşleri, kolay sınıf geçmek gibi isteklerle değil, Türk eğitim sistemine bir kuruluşun kazandırılması yüksekokulun muhafazası amacıyla düzenlenmektedir.”

Özetle, Boğaziçi Üniversitesi kolay kurulmadı. Öğrenciler Ankara’da, İstanbul’da yürüyüşlerle kamuoyu desteği oluşturarak mütevelli heyetinin bazı üyelerini yanlarına çektiler, ardından devlet nezdinde çalışmalara giriştiler. Sonuçta Robert Kolejin lise kısmı Arnavutköy kampusunda birleşti, Bebek Kampusu zamanın Milli Eğitim Bakanı Şinasi Orel’in desteği ile üniversiteye dönüştü ve Türkiye nitelikli eğitim veren bir Türk üniversitesine kavuştu.

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki özerk üniversite mücadelesi Türkiye’nin demokrasi sorununun bir parçasıdır ve 51 yıl önceki gibi başarıyla sonuçlanacaktır.

1915 ERMENİ TEHCİRİ -ZORUNLU GÖÇÜ- ÜZERİNE KISA NOTLAR…

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...

Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

Vatandaş soruyor. ” Hocam, Osmanlı Devleti Döneminde, 1915 yılında meydana gelen Ermenilerle ilgili bu Tehcir ya da zorunlu göç olayı nedir? Neden 24 Nisan tarihi kullanılıyor? Acaba bir soykırım söz konusu olabilir mi? Kısaca anlatabilir mısınız?”
Açıklamaya çalışayım :

1- 1915 Yılı, dört yıl süren l. Dünya Savaşının 2. yılıdır. Osmanlı Devleti Almanlarla işbirliği içindedir. Osmanlı ordusu Almanların yönetim ve denetimindedir. İngiltere, Fransa, İtalya. Çarlık Rusyası… karşı saftadır. Amerika Birleşik Devletleri savaşa dahil değildir. Osmanlı Devletinin, Batılı emperyalist devletler tarafından parçalanma planları yapılmıştır. Fakat bu parçalanmada alınacak paylar konusunda tam bir anlaşma yoktur.

2- 1789 Fransız İhtilali‘nden sonra dünyada koyu bir merkeziyetçilik, ulusçuluk ve ırkçılıkla bütünleşmiş milliyetçilik akımları doğmuş ve egemen olmuştur. Milliyetçilik dürtüsünü kullanan Yunanlar, Bulgarlar…bağımsızlık kazanarak ayrı devletler kurmuş ve Osmanlı devletinden ayrılmışlardır.

3- Ermeniler de aynı milliyetçilik duygularını kullanarak, Batılı Devletlerin desteği ile, bağımsız bir Ermeni devleti kurmak istemektedir. Fakat kimi koşullar Ermenilerin aleyhinedir. Şöyle ki:

A-Önce Ermeniler Devlet kurmak istedikleri altı Doğu vilayetinin (Vilayet-i Sitte) içinde nüfus çoğunluğuna sahip değillerdir. Anadolu’nun birçok yerinde dağınık olarak yaşamaktadırlar.

B- Ermeniler, genelde Hristiyan inancında olmakla birlikte, farklı mezheplere bölünmüşlerdir. Protestan Ermeniler İngilizlerin, Katolik Ermeniler Fransızların, Ortodoks Ermeniler de Rusların denetiminde gibidir. Bu durum Emperyalistleri, kendi aralarında anlaşarak bağımsız bir Ermeni Devleti kurulması konusunda anlaşmazlıklara sürüklemektedir. Özellikle de İngiltere ve Rusya bu konuda tam bir anlaşmazlık içindedir.

4- O devrin Ermeni aydınlarının merkez siyasal örgütlenme yeri İstanbul, özellikle de Robert Kolej’dir (şimdiki Boğaziçi Üniversitesi). Batılı emperyalist devletlerle olan ana bağlantısı İstanbul’daki Ermeni aydınları sağlamakta, Anadolu’daki ayrılıkçı Ermeni örgütlerine (Hınçak ve Taşnak) talimatlar yine İstanbul’daki bu merkezi Ermeni örgütünden gitmektedir.

Osmanlı Devletine karşı, özellikle Doğu Anadolu illerinde isyan başlatarak terör ve kıyım hareketlerini de bu örgütler yapmaktadır. Başka bir söyleyişle, Osmanlı Devleti bir yandan dış düşmanla savaşırken öbür yandan içerde Ermeni İsyanı ve Ermenilerin düşmanla işbirliği yapması ile karşı karşıyadır…

5- Osmanlı Devleti, 24 Nisan 1915’te, İstanbul’daki Ermeni liderleri ile Anadolu’daki Ermeni örgütleri arasındaki iletişimi koparmak için İstanbul’daki merkezi Ermeni örgütü üyelerini tutuklamıştır. Arkasından da savaş açısından stratejik önemde olan ve düşmanla işbirliği olanağı bulunan kimi Ermeni nüfusu, yine Osmanlı toprağı olan başka yerlere zorunlu göçe mecbur etmiştir.

Bu zorunlu göçe tâbi tutmada o dönemin Osmanlı Ordusunu yöneten üst rütbeli Alman subayların öneri ve telkinleri olduğu da bilinmektedir. Ermeni ayrılıkçı liderleri 24 Nisan 1915’te tutuklandığı için, Ermeniler bu günü sözde soykırım günü kabul etmişlerdir.

6- Hastalıklar, eşgüdüm eksik ve yanlışları, güvenlik güçlerinin göç ettirilen Ermenilere karşı kimi yerel aşırılıkları, yine kimi çete gruplarının göç kafilelerine baskınları, yerel halkla karşılıklı vuruşmalar, devrin ulaşım araçlarının kıtlığı ve yetersizliği… birçok ölüm ve yitiklerin ana nedenidir.

Günümüzden 18 yıl kadar önce tarafımdan yapılan bir araştırmaya göre de bu zorunlu göç (tehcir) olayında Ermenilerin insan yitiği kestirimle 650.000, Türk tarafının Ermeni terör örgütlerince yitiği ise yaklaşık 200.000 dolayındadır. Bu sayıları, yani Ermeni nüfus yitiklerini bir milyona, hatta bir buçuk milyona çıkartan abartılı araştırmalar da vardır.

7- Peki Osmanlı Devleti’nin Tehcir olayı bir soykırım sayılır mı?

Soykırım sözcüğü Birleşmiş Milletlerin 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde tanımlanmıştır. Bu Bildirge’ye göre:

A- Soykırım olayı niceliksel, sayısal değil, niteliksel bir tanımdır. Toptan (topyekun) yok etme kastı ve amacına yöneliktir. Herhangi bir ülkenin kendi yurt savunmasına yönelik bir savaşta milyonlarca insanın öldürülmesi soykırım değildir. Fakat dinini, inancını, fikirlerini, mezhebini, soyunu, derisinin rengini… beğenmediğiniz kişi, aile, kabile, topluluk ve toplumları burada sayılan nedenlerle yok etmek ya da yok etmeye çalışmak bir soykırımdır.

Örneğin Alman Yahudilerinin Alman devletine karşı hiçbir ayrılıkçı, siyasal bölücü, düşmanca etkinlikleri olmadığı halde; salt Yahudi soyu ve Musevi inancında oldukları, yapılan ve yapılacak evliliklerle, Alman soyunu kirletecekleri nedenleriyle öldürülmeleri ya da fırınlarda yakılmaları tam bir soykırım (genosit) olayıdır.

Ayrıca Birleşmiş Milletlerin soykırım suçları ile ilgili kararları hukuken geriye yürümez.

B- Soykırım eylemine resmî devlet eliyle karar verilmesi ve gerçekleştirilmesi siyasal bir karardır. Ancak soykırımın belge ve kanıtlara dayalı olarak mahkemelerce saptanması ve onaylanması hukuksaldır. Yargı kararları ile hukuksal olarak saptanmayan ya da saptanamayan olgular soykırım sayılmaz. Yani soykırım, yargı kararları ile onaylanmış olguları kapsar.

8- Peki Osmanlı Devletinin Ermenileri zorunlu göçe tâbi tutması ve bu olayla ilgili olarak yüzbinlerce Ermeni vatandaşının yaşamını yitirmesi soykırım mıdır?

A- Osmanlı Devleti, Kendi Ermeni yurttaşlarını, nedensiz yere, durup dururken, salt Ermeni kökenli oldukları için değil; Osmanlıya, kendi ülkesine isyan ettikleri ve düşmanla işbirliği yaparak devlete ihanet ettikleri için zorunlu göçe tâbi tutmuştur. Eğer bu hareket bir soykırım amacı taşısaydı tüm Ermeni halkını kapsar ve Ermeni nüfus Osmanlı yurttaşlığından çıkarılırdı. Halbuki Ermenilerin tümü değil, yalnızca isyan bölgesindeki Ermeniler göç ettirilmiştir.

B- Ermeni Tehcirinden sonra İngilizler İstanbul’u işgal etmiş, tehcir kararı veren İttihat Terakki Partisi yetkililerini ve tehcire neden olduğuna inandıkları 150 kişi dolayında Osmanlı yetkilisini Malta’ya sürmüş, yargılamış, tüm Osmanlı resmi belgeleri ellerinde olduğu halde soykırıma yönelik hiçbir belge ve kanıt bulamamışlardır.

Sonuç olarak, Osmanlıların Ermenilere soykırım yaptığına ilişkin, mahkemelerce karara bağlanmış hiçbir hukuksal kanıt yoktur.

C- Türkiye tarafı tüm Osmanlı resmi belge arşivlerini bağımsız uzman tarihçilerin incelemesine açmayı kabul ettiği halde, Ermenistan bu incelemeyi kabul etmemiştir. Böylece tarihsel ve bilimsel doğrulardan kaçınmıştır.

Genel sonuç şudur                            :

Osmanlı Devleti yöneticilerinin Ermeni nüfusunun bir kesimini kendi toprakları içindeki başka bölgelerde yurtlandırmak üzere zorunlu göçe tâbi tutması asla bir soykırım değildir. Kendi siyasal varlığını koruma ve vatanını savunma istencinin (iradesinin) doğal sonucudur. Her devletin kendi varlığını koruma hakkı vardır ve bu hak doğaldır.

Önce Avrupa’daki birçok devletin, ardında ABD’nin yetkili organlarının, daha sonra da ABD devlet başkanının Osmanlı Devleti’nin soykırım yaptığına ilişkin açıklama ve kararları bilimsel, tarihsel, hukuksal ve ahlâksal değil siyasaldır. Sevr Anlaşmasını yeniden diriltmeye ve gündeme taşımaya yöneliktir.

Aydınlarımızın büyük bir bölümü de içinde, birçok konuda olduğu gibi, Türkiye halkı bu konuda da yeterli ve doğru bilgiye sahip değildir. Günümüzün siyasal iktidarı da eskiden beri Türkiye’yi yöneten siyasal iktidarların Osmanlı dönemindeki Ermeni tehciri konusunda yeterli, tutarlı, hem iç ve hem de dış kamuoyunu bilgilendirecek bilimsel, belgeli, etkili, kalıcı , sistematik ve uzun erimli bir stratejisi ve politikası eksiktir ve yetersizdir.

Başta ABD olmak üzere, Batılı Emperyalist devletlerce, Ermenilere yapıldığı varsayılan sözde soykırım savının gelecekte nelere neden olabileceği ayrı bir yazı konusudur. Türkiye’nin mutlaka hemen, ivedi (acil) ve yeniden yeni bir yaklaşım ve stratejiye gereksinimi vardır.
Bu iş savsaklamaya ve aymazlığa gelmez.
=========================================

ANADOLU KARDEŞLİĞİ

Bilmek istiyorsan kimliğimizi,
Biz Anadolu’nun kardeş halkıyız.
Öğrenmek istersen kültürümüzü,
Biz Anadolu’nun kardeş halkıyız.
Xxx
Tarihimiz, kültürümüz ortaktır,
Bilincimiz, kaderimiz ortaktır,
Sevincimiz, kederimiz ortaktır,
Biz Anadolu’nun kardeş halkıyız.
Xxx
Anadolu güneşinde kavrulduk,
Ekin olduk, harman olduk, savrulduk;
Aynı kültür kodlarıyla evrildik,
Biz Anadolu’nun kardeş halkıyız.
Xxx
Dört kutsal kitabın özetiyiz biz,
Adem peygamberin milletiyiz biz,
Ortak bir bilincin hikmetiyiz biz,
Biz Anadolu’nun kardeş halkıyız.
Xxx
Türk’ü, Kürt’ü, Alevi’si, Sünni’si,
Ortak toprak, ortak tarih bilgisi,
Bizi birleştirir insan sevgisi,
Biz Anadolu’nun kardeş halkıyız.
Xxx
Dirliği birlikte bulanlardanız,
Bayrağına sadık kalanlardanız,
Düşmanına korku salanlardanız,
Biz Anadolu’nun kardeş halkıyız.
Xxx
Çok dinli, çok dilli, tek yürekliyiz,
Göçebe değiliz, kadim köklüyüz,
Yunus Emre sentezinde saklıyız,
Biz Anadolu’nun kardeş halkıyız.
Xxx
Tek ağacın uzun, kısa dalıyız,
Tek bahçenin bin bir çeşit gülüyüz,
İnsan sıfatının birlik yoluyuz,
Biz Anadolu’nun kardeş halkıyız.
Xxx
Birliğin sırrını bilenlerdeniz,
Birlik yemininde kalanlardanız,
Yurt için birlikte ölenlerdeniz,
Biz Anadolu’nun kardeş halkıyız.
Xxx
Aklın ve bilimin rotasındayız,
Uygarlık, adalet potasındayız,
Kemal Atatürk’ün kotasındayız,
Biz Anadolu’nun kardeş halkıyız.
Xxx
Bu toprağın kadim bilgeleriyiz,
Hak, hukuk, adalet ilkeleriyiz,
Sağlam bir kültürün halkalarıyız,
Biz Anadolu’nun kardeş halkıyız.
Xxx
Halil Çivi der ki diktir başımız,
Laik Cumhuriyet temel taşımız,
Gerçek demokrasi ortak aşımız,
Biz Anadolu’nun kardeş halkıyız.
Xxx

 

 

Prof. Dr. Halil Çivi
24 Nisan 2021
Doğanbey, Seferihisar – İZMİR

BOĞAZ İÇİNDE KAVGA VAR

BOĞAZ İÇİNDE KAVGA VAR

portresi

Av. A. Erdem AKYÜZ
Hukukun Egemenliği Derneği Gn. Bşk.

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Türkçe’nin harika deyimlerinden biri de “boğaz içinde kavga var’dır.”

Bu söz; yemek sırasında, özellikle acıkmış bir insanın, acele bir şekilde ve iştahla yemek yemesi nedeniyle, başka bir şeye dikkat etmemesi veya kendisine yöneltilen bir soruya yanıt verememesi üzerine söylenir. O anda acele ve iştahla yemek yediği için başka bir şeyle ilgilenemediğini, cevap veremediğini ifade eder.

Ama şu anda, gerçekten “Boğaziçinde” yani Boğaziçi Üniversitesi’nde” kavga vardır.

Boğaziçi Üniversitesi’nin temelleri 1863 yılında, Robert Kolej’in İstanbul’da kurulmasıyla atılmış ve kolejin kampüsü olarak kullanılan alana kurulmuştur. Kampüs’de tarihi binaları birbirine bağlayan, yapımı 1800’lere uzanan ve hatta karşı yakaya geçtiği söylenen tarihi tüneller vardır. Tünellerin; binanın ısınma ve su ihtiyaçlarını karşılamak ve doğal afetlere karşı korunak olarak yapıldığı söylenmektedir.

Ancak Boğaziçindeki “kavganın nedeni”, yemek veya tünellerden değil; rektör seçiminden kaynaklanmaktadır.

Üniversitelerde Rektörlük ataması öncesinde, o üniversitenin öğretim üyeleri arasında seçim (AS: eğilim yoklaması) yapılmakta ve en çok oy alan üç adaydan biri Cumhurbaşkanı tarafından Rektör olarak atanmaktaydı. (AS: YÖK’e Üniversiteden 6 ad bildiriliyor, YÖK CB’na 3 ad sunuyordu..)

Gerçi önceki uygulamalarda, en yüksek oy alanın değil, en az oy alan adayın bile atandığına tanık olmuştuk ancak “bu kez” seçime giren adaylardan hiçbirinin atanmadığına tanık olduk.

Boğaziçi Üniversitesinde Rektörlüğün boşalması üzerine, yeni rektörün belirlenmesi için 403 öğretim üyesinin katılımı ile seçim yapılmış ve adaylardan Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu, rekor düzeyde % 86 oranında, 348 oy alarak seçimi kazanmıştı. Öbür adaylardan 2. sırada gelen aday ancak 40 oy, kalan dört aday ise 1’er oy almışlardı. Böylece en yüksek oy alan üç adayın adı belirlenerek, Rektör seçiminin bu üç aday arasından yapılması işlemi kesinleşmişti.

Aradan aylar geçmesine karşın Rektör seçimi (AS: ataması) yapılmamış ve yaklaşık dört ay sonra, mevzuatta yapılan bir değişiklik ile (AS: OHAL KHK’si ile!), “bundan sonra” yapılacak Rektör atamalarının; öğretim üyelerinin seçimi sonucu belirlenecek üç aday arasından değil, doğrudan YÖK’ün belirleyeceği üç aday arasından C. Başkanınca seçilmek suretiyle yapılacağı hükmü getirilmişti.

Önceki mevzuata uygun şekilde seçim (AS: eğilim yoklaması!)  yapılmış, yapılan oylama sonucu adaylar (AS: 6 aday) belirlenmiş, bu adaylar YÖK’e ve atamayı yapacak makama (YÖK tarafından 3’e indirilerek) bildirilmişken, daha sonra mevzuat değiştirilerek ve önceki işlemler hiç yapılmamış sayılarak, daha önce adı hiç geçmeyen, önseçime girmeyen bir öğretim üyesi yeni rektör olarak atandı.

Her işlem yapıldığı tarihteki yasal mevzuata tabidir ve o tarihde geçerli olan yasa ve hukuk hükümlerine göre çözümlenir ve karara bağlanır. İşlem tarihinden sonra çıkarılan yasa ve hukuk hükümleri, ancak bu yeni yasal mevzuatın yürürlüğe girdiği tarihden sonraki işlemler için geçerlidir. Önceki işlemlere uygulanamaz. (AS: Kural olarak böyle..)

Daha önce yapılan bir seçim varken ve adaylar belirlenmişken, hiç seçime girmemiş ve aday olmamış bir kişinin, daha sonra çıkarılan değişik bir mevzuata göre yapılan atama işlemi hukuka uygun değildir.

Ayrıca Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK’ların) “yasal statüsüne de dikkatle bakmak” gerekir. Olağanüstü Hal (OHAL) KHK’leri, OHAL ilanını gerektiren konularla sınırlıdır. Olağanüstü Hal ilanını gerektiren terör ve benzeri olaylarla hiç ilgisi olmayan, Üniversitelerde Rektör seçimi gibi öğretim faaliyetleri ile ilgili bir konuda KHK çıkarılamaz. Çıkarılan KHK’ların, Anayasa’ya aykırılığı nedeni uygulanmaması ve iptali gerekir.

Ancak bu seçim sonucu hiç alışık olmadığımız, etik ve örnek bir uygulama olarak, en çok oy alan Sayın Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu istifa ederek akademik kariyerini sonlandırmıştır.

Yani halk deyimi ile “Boğaziçi’nde kavga vardır” ve devam etmektedir.

Bu çekişmenin; hukukun temel ilkeleri çerçevesinde çözülmesini dilek ve temenni etmekteyiz.
==========================================
Dostlar,

Bu sorunu önceki gün de yazdık sitemizde :

Boğaziçili öğrencilerden rektör protestosu

Artık Türkiye’de tam bir kuralsızlık (anomi) egemen kılınmıştır AKP – RTE’nn sürüklemesi ve dayatması ile; bilerek ve isteyerek.. Eski deyimle taammüden, kasıtla, tasarlayarak! Oysa taa Antik Yunan’da Plato – Aristo –hatta öncülleri– Site’de (Atina vd.) kamusal düzeni sağlamak için yazılı hukuk normlarına gereksinim olduğunu, bu normların nasıl çıkarılması gerektiğini, içeriklerinin ne yönde ve hangi ilkelere dayanması gerektiğini… kapsamlı olarak yazmışlardır.

15. yılına giren AKP – RTE tek başına iktidarı ile 2500 yıl öncesinin bile gerisine düşen bir hukuk (hukuksuzluk!) düzenini (!) Türkiye asla hak etmemektedir. Erdoğan, toplumdaki kutuplaşmayı – gerilimi bilerek beslemektedir ve sözde düşmanlar yaratarak kendi oy tabanını sıkılamak (konsolide etmek) dürtüsüyle davranmaktadır anlaşılan. Kazanılmış hak denen bir kadim hukuk kuralı da kökten değersiz anlaşılan.. OHAL KHK’sı öncesi 12 Temmuz 2016’da seçilen Prof. Gülay Barbarosoğlu’nun kazanılmış hakkı söz konusu. Erdoğan 4 aydır kendisine sunulan 3 addan birini seçmeyi de ayaklarının altına almış ve aday bile olmayan bir öğretim üyesini, uygulanamayacak bir hukuk normunu (OHAL KHK’sı ile değiştirilen rektör atama kuralı) kullanarak atamıştır.

R.T. Erdoğan’ın bu davranışı tümüyle keyfidir, kural tanımazlıktır. Oysa Anayasaya ve hukuka uygun davranacağına ilişkin yemin ederek milletvekili ve 10 Ağustos 2014’te de 12. CB olmuştu. Erdoğan açıkça suç işlemektedir. Tüm ülkeye hukuk tanımaz davranışları ile kötü örnek olmaktadır. Hangi yakıcı gündemi, kaç gün örtebilecektir bu son manevra ya da ritüel??

Erdoğan ne yapmak istiyor?? Ülkeyi nereye dek gerecek? Bu kurgulu germe politikası (politikasızlığı!) hangi sınıra dek işletilebilir; sonra döner bumerang gibi sahibini vurur??

Erdoğan neden ve nasıl bunca pervasız olabiliyor? Partisi AKP’nin bir Eskişehir milletvekilinin kardeşi olan öğretim üyesini Boğaziçi gibi uluslararası ünü olan saygın bir üniversiteye tepeden inme atıyor?? Anayasayı, yasayı, Hukuku geçtik.. Etiği de ayaklar altına aldık.. Bir Müslüman böylesine açık hak yiyebilir mi?? % 86 oy alan Sn. Barbarosoğlu’nun yenen hakkı ne olacaktır?

Erdoğan Anayasada salt “vatan hainliği” ile suçlanabileceği bunun da ancak 550 milletvekilinin 3/4’ünün oyu ile yapılabileceğine mi güveniyor?? (Anayasa md.  105/son). O kritik eşiğe gelene dek, “meşruiyet sınırı” nın aşılabileceğini hiç düşünmez mi Erdoğan? Bu üstün hukuk kuralının anılan Anayasa maddesini çiğnemekten daha ağır olduğunu görmez mi?

YÖK Başkanı istifa etmeyi düşünür mü onuruyla?? Hatta YÖK Genel Kurulu üyelerinin tümü!?.

%86 oy alan Prof. Barbarosoğlu neden hukuksal savaşımı seçmez de emekli olur??

Tepeden indirilen, aday bile olmayan, AKP vekilinin kardeşi hoca rektörlüğü kabul edecek midir?? Onrlu bir dik duruş sergileyebilecek midir yoksa önceden iş pişirilmiş midir??

Üniversite bahçesinde protesto amaçlı yürümek isteyen öğrenci ve hocalara polis neden zor kullanarak engel olur? Şiddet kullanılmayan bu yerden göğe meşru ve medeni yürüyüşün hangi hukusal sakıncası, mevuata aykırılığı vardır??
Ayrıca polisi üniversite yerleşkesine hangi yetkili çağırmıştır??

Sorular uzayıp gidiyor..
Erdoğan her fırsatta “milleti – cumhuru” kutsuyor (!??).. “Başkanlık için millete gidelim..” diyor. Boğaziçi Üniversitesi’nin 400’ü aşan hocası kendi rektörlerini demokratik biçimde seçme yetisinden yoksun mudur? Erdoğan tek başına bu hocalardan daha demokratik bir seçim mi yapmış olmaktadır?? Yoksa demokrasi treninden inmiş midir??

Erdoğan bir kez daha gerçek yüzünü dışavurmuştur. Koyu ve mutlak bir tek adam yönetimi ve demir yumruğudur gönlünden geçen ve kafasına koyduğu.. Gücüne en küçük bir ortak ve gölgeyi asla istememektedir. Faşist rejimden de öte. Hatta 2. Abdülhamit’ten daha çok yetkiyle Türkiye’yi otoriter – totaliter bir dinci rejimle mutlak bir keyfilikle, Halife – Sultan özlmiyle yönetmek istemektedir, yönetmektedir!

TBMM adeta sürgündedir..
Ülkenin önemli – önemsiz sorunları artık kaçak sarayda, 2300 katılımcı ile konuşulmaktadır.

Erdoğan sabırları zorlamakta ve ülkemizde bir çatışmayı tohumlamaktadır.

Bunlar açık suçtur, Anayasadaki parlamemter rejim, anayasa çiğnenerek fiilen (de facto) rafa kaldırılmıştır ve Adalat Bakanı hiç sıkılmadan Anayasayı fiili duruma uydurmaktan söz etmektedir. Bu hem suç itirafıdır hem de RT Erdoğan’ı ihbar etmektir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçmek zorundadır.

Boğaziçi Üniversitesi’ne yaptığı ve hukuksal olarak pek çok gerekçeyle çok açık aykırılık yüzünden “yok hükmünde” olan bu son atamasını geri çekmelidir. Zararı yok, bir kez daha “kandırıldım; Boğaziçi Üniversiteliler, Prof. Barbarosoğlu, milletim ve Rabbim beni bir kez daha affetsin..” desin ve yanlıştan dönsün..

Bu arada adları YÖK’e bildirilen öbür 2 ad bu atamanın iptali için Danıştay’da dava açmalıdır. Bu idari işlem Erdoğan’ın tek başına yaptığı bir işlem değildir, zincirleme işlemin son halkasıdır ve daha önce oluşan Danıştay içtihatlarına göre dava edilebilir durumdadır. Öğretim üyeleri dernekleri de dava ehliyetine sahiptirler. Sanırız Türkiye Barolar Birliği de dava açabilir..

“Artık yeteeeeeer!!!!”
“Artık yeteeeeeer!!!!”
“Artık yeteeeeeer!!!!”

diye haykırıyor milyonlarca insan Türkiye’de.. AKP – RTE bu feryat ve çığlıkları duymaz ve görmez mi? Yoksa istedikleri bu mudur gerçekte ?? Hangisi, hangisi??

Unutulmasın ki; en koyu karanlık ve en uzun gecelerin bile sabahı vardır.. Her şeye karşın sabah güneş gene doğacaktır.. En uzun kışlar bile bahara – yaza gebedir.. AKP – RTE, artık fren yapılması gereken kırmızı çizgileri kezlerce ve fütursuzca çiğnemeye derhal son vermelidir.

Sevgi ve saygı ile.
15 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

Prof.Dr. İzzettin Önder : “Dinsel referans” eleştirisine yanıtımdır


Dostlar
,

Prof. İzzettin Önder hoca (Robert Kolej mezunu), İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü öğretim üyesi idi ve yakın yıllarda emekli oldu (2007). Türkiye’nin yetiştirdiği en nitelikli ve yurtsever aydınlardan biridir.
Yıllarca Cumhuriyet‘teki köşesinde bizleri eğitmiştir.

Türk Tabipleri Birliği’nin Prof. Dr. Nusret Fişek adına verdiği “BİLİM ÖDÜLÜ” ne yaraşır bulunmuştur (2005; belleğimiz bizi yanıltmıyor ise biz de jüri üyesiydik..).

Yıllar önce, “Faiz dışı fazla” kavramını sorduğumuz birkaç iktisatçıdan doyurucu yanıt alamamış (bizim kabahatimiz elbette!), ancak İzzetin hocadan bir çember üzerinde çizimle ne olduğunu kavramıştık. Ülkenin bütçesinden öncelikle borçlarının faizi ayrılacaktı. Kalan bölümden de taştan kan çıkarırcasına tasarruf (!?) edilecek ve borçların takvimlenen bir bölüm ana parası da ödencekti. 2014 bütçesi için bu rakamlar biraz çaba ile bulunabilir ve iktisadi durumumuzun gerçekte ne denli ürkünç (vahim) olduğu görülebilir. Biz yıllarca bu rakamları da vererek konferanslarımızda halkımızı aydınlatmaya çabaladık. “Devlet büyük, küçültülsün..” diyen gafil ve sapkınlara,
hatta kimi hainlere, bu 2 kalemi düştükten sonra devletin bütçesiyle denetlediği fonların
ulusal gelirin 1/4’ünü bile bulamadığını açıkladık. Oysa OECD ülkeleri için bu oran ortalama %45-46 dolayında idi. Türkiye’de ise hemen hemen yarısı.. Bu çarpıcı gerçeği bilmeden iktisatçı olunabilir mi? Ekonomi yazarlığı yapılabilir mi??

Prof. İzzettin Önder’in aşağıdaki yazısı da tam bir beyefendilik ve derinlikli bir entellektüellik örneğidir.

(http://www.odatv.com/n.php?msg=commentsaved&n=ne-akp-ne-cemaat-hicbirine-hakkimi-helal-etmiyorum-2707141200)

İyi ki varsınız Prof. İzzettin Önder hocamız..

Sevgi ve saygı ile.
13 Ağustos 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

===================================================

“Dinsel referans” eleştirisine yanıtımdır  

portresi

 

 

Prof.Dr. İzzettin Önder
Odatv.com, 13.7.14

 

Geçen haftaki “Helal Etmiyorum” başlıklı yazıma bir dosttan, dini referanslar kullandığım iddiası ile fevkalade nazik ifadeler de içeren, bir itiraz geldi. Bu dostu, tatilde olduğumdan teşekkürlerimle ancak kısa olarak yanıtlayabildim. Ancak, hem yanıtımı biraz daha genişletebilmek, hem de itirazı ve yanıtımı diğer dostlarla da paylaşabilmek için bugün yukarıdaki başlıkla bir yazı yazmaya karar verdim. İtiraza konu olan
“Helal Etmiyorum” başlıklı son yazımı, sanırım, burada tekrarlamaya gerek olmadan, doğrudan yanıtıma geçeceğim.                                                                
 
Medya bir iletişim aracı olması hasebiyle, tüm kesimlere hitap edebilmeli, tüm kesimlere ulaşabilmelidir, diye düşünürüm. Böylece, toplum kesimleri arasında fikir alış verişi olur ve bu yolla toplumun parçalara ayrışması ve kutuplaşması önlenebilir. Bunun anlamı,
her fikre eğilmek değil, fakat her fikirdeki insanlarla iletişim kurmaya hazır olmaktır. Bunun aksi tam da AKP zihniyetinin yapmaya çalıştığının bir benzeridir. Farklı kesimlerle iletişime girmeyi reddetmek, bir anlamda onları baskılamakla eş anlamlıdır. Belki de bundan dolayıdır ki, İdris Küçükömer hocanın “Düzenin Yabancılaşması” adlı eserinin çarpıtılarak, bir solcu öğretim üyesinin hangi siyasi grubu sol hangisini sağ olarak nitelediğini yalan-yanlış anlatımlarla toplumun zehirlediğine tanık olmaktayız.

 
Toplumun bir tanımı da kültür(ler) yığını olduğudur. Bir grubun başka bir grupla temas kurması kültürlerin barikatlar olarak kullanılmaması koşuluna bağlıdır. Kültürler barikatlaştıkça toplumlar zıtlaşma ve/veya parçalanma yaşar, bir kesim, diğerini ezer, toplumsal sembiyotik yaşam gerçekleşemez. Bu bağlamda bir noktayı aydınlığa kavuşturmalıyım. “Başörtüsü” sözcüğüne yüklenen anlamla başörtüsüne bu mantıkla karşıyım. Şöyle ki; başörtüsü kavramı, kafaya koyulan eşarp vb. gibi örtü anlamında olmayıp, beynin düşünce kanallarının önündeki engel olarak alındığında, fikirlerin engellenmesi yaşanacağından buna karşı olmak gerekir, diye düşünmekteyim. Beyni baskı altına alan böylesi yasaklayıcı ideoloji, kendisine dogma olarak aşılanan fikirler dışında hiçbir farklı düşünceye açık olamaz. Bu ideolojiye karşı olmalıyız, çünkü bu yöntemle emre itaate hazır kurşun askerler yetiştirilir; bunlar tüm mekanik becerilere sahip olabilmekle beraber, ruhu olmayan askerlerdir!    
 
BİR SİLAHA KARŞI AYNI SİLAHLA MUKABELE EDİLİR    
 
Evet, son yazımın dinsel referans içerdiği iddia edilebilir. Ama biraz dikkatlice okununca, yazıda ele alınan konu dinsel tema ile teğette tutulurken, aslında Aydınlanma ve kişisel sorumluluklara ağırlık verilmiş olduğu görülür. Bir silaha karşı aynı silahla mukabele edilir. Erdoğan devamlı olarak dinsel referanslarla yolunu açmaya çalışırken, yaptığının yanlış olduğu kendi referansları ile anlatılmalı, diye düşünürüm. Bunun da ötesinde, hak ihlali konusu salt dini referans olarak görülmemelidir. Liberalizmin ana kurucularından John Locke, daha 17. yüzyılda bu konuyu piyasa adaleti temelinde incelemiştir. Günümüzde AKP kadrolarının üst kademesi “insan hakkı” yiyerek dünyalığını yaparken, belediye kademelerinde alt-orta kademe elemanları ise, muhtemelen henüz gereği kadar kapitalistleşmemiş ve gözü açılmamış olduğundan olacak, insan hakkı yemiş olmamak için vatandaşa bire-bir hizmette kusur etmemeye çalışmakta ve maalesef, AKP buradan oldukça paye almaktadır.        
 
Yazımdan iki pasaj alarak, hafızamızı tekrar yenilersek, yazının salt dinsel içerikli olmadığı (kaldı ki, akademik anlamda olabilirdi de!) ve işi “vicdan” a bağlayarak,
dinsel söylemle halkı kandırmaya çalışmada dahi nasıl ciddi hata işlendiğini
anlatmaya çalıştığımı göstermek isterim.          

 
Helallik siyasi bir manevra aracı değildir; ciddi bir hesaplaşmadır: Bu hesaplaşmada, karşıtlarla olduğu kadar, hatta ondan da öte, insanın kendi vicdan ve kutsal duyguları ile yapılır. Acaba topluma saçılan bunca usulsüzlük ve telefon konuşmalarının vicdani ve duygusal hesaplaşması nasıl yapılabilir? Hak ihlalini bu denli sık gündeme getirmenin tek mantıklı açıklaması, vicdanların kaynıyor olması ve derin korku ve dehşet algılamasıdır: İktidardan düşersek başımıza ne gelir?”         
 
Vicdan kaynaması ancak tek şekilde sonlandırılır. Bir insanın, kim olursa olsun,
ister cumhurbaşkanı, ister başbakan vicdanını rahatlatmanın tek yolu 
YARGIYA GİTMEKTİR! Yargıyı çeşitli siyasi oyunlarla atlatmak ya da yargıyı vicdanından soyutlamak belki o insana zaman kazandırır, ama vicdanı cehenneme sokar.”      
 
Toplumda sembiyotik yaşam koşulu karşılıklı saygı ve anlayıştır. Ancak bu yöntemle, laiklik ve herkesin duygu ve inancına göre yaşama koşulları garantiye alınmış olabilir.
Bu anlayışta din olgusu, ne farklı çıkar sınıflarından oluşan toplum kesimlerini Thomas H. Marshall’ın 
“yurttaşlık” bilinci benzeri dokusal yapı içinde birleştiren, ne de Marksist yaklaşımda verildiği şekliyle bireylere ve toplumlara narkoz olarak aşılanan bir ideolojik doku olarak değil, daha çok Carl G. Jung’un “Psikoloji ve Din” başlıklı kitabında anlatımı çerçevesinde yorumlanarak ele alınmıştır. Umuyorum değerli eleştirel dostumuzu ve muhtemel diğer eleştirel yaklaşım yapan dostları tatmin edebilmişimdir.

The Young Atatürk: From Ottoman Soldier to Statesman of Turkey


Dostlar
,

AÜTF‘den (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi) 4. sınıf öğrencimiz sevgili Arda Civelek,
bu yaz ATATÜRK hakkında önemli bir İngilizce yapıt okudu (Robert Kolej mezunudur). Bize de söz edince bir tür başına iş açtı. Bu değerli kitabın kısa bir özetini rica ettik. Sağolsun üşenmeden yaptı ve pdf olarak yolladı.

Can düşmanı, sırtlarını yere getirdiği Batılılar bile, Mustafa Kemal Paşa‘nın
büyük idealleri ve benzersiz görkemli başarısı önünde şapka çıkarıyor,
gerçekleri teslim ediyorlar.

Yaşamlarını, dünyaya gelmelerini bile Atatürk’e borçlu ülkemizden birilerinin
-epeyce birilerinin galiba!?- başta tarih bilgisi ekikliği ve türevi tarih bilinci yoksunluğu nedenli olmak üzere nankörlüğü ve vefasızlığı anlaşılır gibi değil.. Yazıklar olsun..

Söz konusu kitabın adı;

  • The Young Atatürk: From Ottoman Soldier to Statesman of Turkey
    (George G. Gawrych, London/NewYork: IB Tauris, 2013, (xiv) + 267 pp).

Okumak için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Gawrych-Atatürk

Gawrych_The_Young_ATATURK

Teşekür ederiz sevgili Arda Civelek’e..

Daha kapsamlı bir özet, hatta tam çeviri
neden olmasın sevgili Arda??
Bir de Cumhuriyet KİTAP ekine
tanıtım yazısı yazılabilir


Sevgi ve saygı ile.
Datça, 13.9.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net