Prof.Dr. İzzettin Önder : “Dinsel referans” eleştirisine yanıtımdır


Dostlar
,

Prof. İzzettin Önder hoca (Robert Kolej mezunu), İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü öğretim üyesi idi ve yakın yıllarda emekli oldu (2007). Türkiye’nin yetiştirdiği en nitelikli ve yurtsever aydınlardan biridir.
Yıllarca Cumhuriyet‘teki köşesinde bizleri eğitmiştir.

Türk Tabipleri Birliği’nin Prof. Dr. Nusret Fişek adına verdiği “BİLİM ÖDÜLÜ” ne yaraşır bulunmuştur (2005; belleğimiz bizi yanıltmıyor ise biz de jüri üyesiydik..).

Yıllar önce, “Faiz dışı fazla” kavramını sorduğumuz birkaç iktisatçıdan doyurucu yanıt alamamış (bizim kabahatimiz elbette!), ancak İzzetin hocadan bir çember üzerinde çizimle ne olduğunu kavramıştık. Ülkenin bütçesinden öncelikle borçlarının faizi ayrılacaktı. Kalan bölümden de taştan kan çıkarırcasına tasarruf (!?) edilecek ve borçların takvimlenen bir bölüm ana parası da ödencekti. 2014 bütçesi için bu rakamlar biraz çaba ile bulunabilir ve iktisadi durumumuzun gerçekte ne denli ürkünç (vahim) olduğu görülebilir. Biz yıllarca bu rakamları da vererek konferanslarımızda halkımızı aydınlatmaya çabaladık. “Devlet büyük, küçültülsün..” diyen gafil ve sapkınlara,
hatta kimi hainlere, bu 2 kalemi düştükten sonra devletin bütçesiyle denetlediği fonların
ulusal gelirin 1/4’ünü bile bulamadığını açıkladık. Oysa OECD ülkeleri için bu oran ortalama %45-46 dolayında idi. Türkiye’de ise hemen hemen yarısı.. Bu çarpıcı gerçeği bilmeden iktisatçı olunabilir mi? Ekonomi yazarlığı yapılabilir mi??

Prof. İzzettin Önder’in aşağıdaki yazısı da tam bir beyefendilik ve derinlikli bir entellektüellik örneğidir.

(http://www.odatv.com/n.php?msg=commentsaved&n=ne-akp-ne-cemaat-hicbirine-hakkimi-helal-etmiyorum-2707141200)

İyi ki varsınız Prof. İzzettin Önder hocamız..

Sevgi ve saygı ile.
13 Ağustos 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

===================================================

“Dinsel referans” eleştirisine yanıtımdır  

portresi

 

 

Prof.Dr. İzzettin Önder
Odatv.com, 13.7.14

 

Geçen haftaki “Helal Etmiyorum” başlıklı yazıma bir dosttan, dini referanslar kullandığım iddiası ile fevkalade nazik ifadeler de içeren, bir itiraz geldi. Bu dostu, tatilde olduğumdan teşekkürlerimle ancak kısa olarak yanıtlayabildim. Ancak, hem yanıtımı biraz daha genişletebilmek, hem de itirazı ve yanıtımı diğer dostlarla da paylaşabilmek için bugün yukarıdaki başlıkla bir yazı yazmaya karar verdim. İtiraza konu olan
“Helal Etmiyorum” başlıklı son yazımı, sanırım, burada tekrarlamaya gerek olmadan, doğrudan yanıtıma geçeceğim.                                                                
 
Medya bir iletişim aracı olması hasebiyle, tüm kesimlere hitap edebilmeli, tüm kesimlere ulaşabilmelidir, diye düşünürüm. Böylece, toplum kesimleri arasında fikir alış verişi olur ve bu yolla toplumun parçalara ayrışması ve kutuplaşması önlenebilir. Bunun anlamı,
her fikre eğilmek değil, fakat her fikirdeki insanlarla iletişim kurmaya hazır olmaktır. Bunun aksi tam da AKP zihniyetinin yapmaya çalıştığının bir benzeridir. Farklı kesimlerle iletişime girmeyi reddetmek, bir anlamda onları baskılamakla eş anlamlıdır. Belki de bundan dolayıdır ki, İdris Küçükömer hocanın “Düzenin Yabancılaşması” adlı eserinin çarpıtılarak, bir solcu öğretim üyesinin hangi siyasi grubu sol hangisini sağ olarak nitelediğini yalan-yanlış anlatımlarla toplumun zehirlediğine tanık olmaktayız.

 
Toplumun bir tanımı da kültür(ler) yığını olduğudur. Bir grubun başka bir grupla temas kurması kültürlerin barikatlar olarak kullanılmaması koşuluna bağlıdır. Kültürler barikatlaştıkça toplumlar zıtlaşma ve/veya parçalanma yaşar, bir kesim, diğerini ezer, toplumsal sembiyotik yaşam gerçekleşemez. Bu bağlamda bir noktayı aydınlığa kavuşturmalıyım. “Başörtüsü” sözcüğüne yüklenen anlamla başörtüsüne bu mantıkla karşıyım. Şöyle ki; başörtüsü kavramı, kafaya koyulan eşarp vb. gibi örtü anlamında olmayıp, beynin düşünce kanallarının önündeki engel olarak alındığında, fikirlerin engellenmesi yaşanacağından buna karşı olmak gerekir, diye düşünmekteyim. Beyni baskı altına alan böylesi yasaklayıcı ideoloji, kendisine dogma olarak aşılanan fikirler dışında hiçbir farklı düşünceye açık olamaz. Bu ideolojiye karşı olmalıyız, çünkü bu yöntemle emre itaate hazır kurşun askerler yetiştirilir; bunlar tüm mekanik becerilere sahip olabilmekle beraber, ruhu olmayan askerlerdir!    
 
BİR SİLAHA KARŞI AYNI SİLAHLA MUKABELE EDİLİR    
 
Evet, son yazımın dinsel referans içerdiği iddia edilebilir. Ama biraz dikkatlice okununca, yazıda ele alınan konu dinsel tema ile teğette tutulurken, aslında Aydınlanma ve kişisel sorumluluklara ağırlık verilmiş olduğu görülür. Bir silaha karşı aynı silahla mukabele edilir. Erdoğan devamlı olarak dinsel referanslarla yolunu açmaya çalışırken, yaptığının yanlış olduğu kendi referansları ile anlatılmalı, diye düşünürüm. Bunun da ötesinde, hak ihlali konusu salt dini referans olarak görülmemelidir. Liberalizmin ana kurucularından John Locke, daha 17. yüzyılda bu konuyu piyasa adaleti temelinde incelemiştir. Günümüzde AKP kadrolarının üst kademesi “insan hakkı” yiyerek dünyalığını yaparken, belediye kademelerinde alt-orta kademe elemanları ise, muhtemelen henüz gereği kadar kapitalistleşmemiş ve gözü açılmamış olduğundan olacak, insan hakkı yemiş olmamak için vatandaşa bire-bir hizmette kusur etmemeye çalışmakta ve maalesef, AKP buradan oldukça paye almaktadır.        
 
Yazımdan iki pasaj alarak, hafızamızı tekrar yenilersek, yazının salt dinsel içerikli olmadığı (kaldı ki, akademik anlamda olabilirdi de!) ve işi “vicdan” a bağlayarak,
dinsel söylemle halkı kandırmaya çalışmada dahi nasıl ciddi hata işlendiğini
anlatmaya çalıştığımı göstermek isterim.          

 
Helallik siyasi bir manevra aracı değildir; ciddi bir hesaplaşmadır: Bu hesaplaşmada, karşıtlarla olduğu kadar, hatta ondan da öte, insanın kendi vicdan ve kutsal duyguları ile yapılır. Acaba topluma saçılan bunca usulsüzlük ve telefon konuşmalarının vicdani ve duygusal hesaplaşması nasıl yapılabilir? Hak ihlalini bu denli sık gündeme getirmenin tek mantıklı açıklaması, vicdanların kaynıyor olması ve derin korku ve dehşet algılamasıdır: İktidardan düşersek başımıza ne gelir?”         
 
Vicdan kaynaması ancak tek şekilde sonlandırılır. Bir insanın, kim olursa olsun,
ister cumhurbaşkanı, ister başbakan vicdanını rahatlatmanın tek yolu 
YARGIYA GİTMEKTİR! Yargıyı çeşitli siyasi oyunlarla atlatmak ya da yargıyı vicdanından soyutlamak belki o insana zaman kazandırır, ama vicdanı cehenneme sokar.”      
 
Toplumda sembiyotik yaşam koşulu karşılıklı saygı ve anlayıştır. Ancak bu yöntemle, laiklik ve herkesin duygu ve inancına göre yaşama koşulları garantiye alınmış olabilir.
Bu anlayışta din olgusu, ne farklı çıkar sınıflarından oluşan toplum kesimlerini Thomas H. Marshall’ın 
“yurttaşlık” bilinci benzeri dokusal yapı içinde birleştiren, ne de Marksist yaklaşımda verildiği şekliyle bireylere ve toplumlara narkoz olarak aşılanan bir ideolojik doku olarak değil, daha çok Carl G. Jung’un “Psikoloji ve Din” başlıklı kitabında anlatımı çerçevesinde yorumlanarak ele alınmıştır. Umuyorum değerli eleştirel dostumuzu ve muhtemel diğer eleştirel yaklaşım yapan dostları tatmin edebilmişimdir.

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir