BU SEÇİMDEN SEÇİM ÇIKMAZ

BU SEÇİMDEN SEÇİM ÇIKMAZ

Av. A. Erdem Akyüz
Hukukun Egemenliği Derneği

Onursal Genel Başkanı

Seçimler gelecek sene 2019 yılının Ekim ayında yapılacak iken, bu sene Ağustos’ta yapılsın dendi. Bir karar çıktı, Ağustos’tan da daha önceki bir tarihe alınarak 24 Haziran 2018’de yapılması kararlaştırıldı. Nerede ise haftaya yapılsın diyeceklerdi. Hatta ve hatta sünnet düğünü gibi “oldu da bitti maşallahseçimler geçen hafta yapıldı, sonuçları da şunlardır denecekti. Belki o da olacak.

APARTMAN YÖNETİCİSİ

Bir apartmana yönetim kurulu ve yönetici seçmek için bile 15 gün öncesinden, seçmenlerin yani kat maliklerinin eline geçecek şekilde tebligat yapılması zorunludur. Seçimden 15 gün önce eline geçmesi için, ondan da bir 15 gün önce duyuruyu yollamak gerekir. Yani apartmana yönetici seçmek için, seçimden 1 ay önce duyuru yapılacaktır. Türkiye’de 60 milyon dolayında seçmeni olan bir ülkede, seçimden yalnızca 2 ay önce karar almak ve duyuru yapmak yeterli görülüyor. Sekiz daireli bir apartmana yönetici seçmek gibi. El insaf…

BAYRAM DEĞİL SEYRAN DEĞİL

Bayram değil, seyran değil; ne oldu da birdenbire “erkenin de erkeni seçim” gündeme geldi. Hani bütün dünya bize gıpta ediyordu. Ekonomik, politik, sosyal işler tıkırında gidiyordu. Ne oldu da birden bire daha da erkene alınan seçimler gündeme geldi ve olup bittiye bağlandı. İşte, işin asıl can alacak sorusu budur.

MİLLETVEKİLLİĞİ ADAYLIĞI

Milletvekilliği adaylığı için 6 gün gibi kısa bir süre veriliyor. Bu kısa süre içinde devlet memuru olanlar istifa edecekler, belgelerini hazırlayacaklar, binlerce lira adaylık ücretini yatıracaklar, başvurularını yapacaklar. Bir apartmana yönetici olmak veya muhtar adayı olmak için bile daha çok düşünme süresi verilirken, böylesine ciddi bir sorunda, bu süre yeterli değildir. Aday olmayı rüyalarında mı görüp karar verecekler veya önceden söz alanlar mı aday olacaklar.

CUMHURBAŞKANLIĞI ADAYLIĞI

Cumhurbaşkanlığı adaylığı ise daha da garip bir sorun. Koskoca Türkiye Cumhuriyetinde, Cumhurbaşkanlığı gibi büyük bir makama aday olmak için öngörülen süre, 1 Mayıs ile 5 Mayıs arasında yalnızca 6 gün.  Toplanacak 100.000 imza ile aday olmak için öngörülen süre ise 4 Mayıs ile 9 Mayıs arasında gene yalnızca 6 gün. Düşünün 100.000 kişi seçim kurulları önünde toplanacak, ellerinde nüfus kağıtları, bir kişiyi Cumhurbaşkanı olabilmesi için aday gösterecekler. Bir düşünün… Bu günden kuyruğa girsek bile…Bu kişilerin kapıda beklemesi, kontrol kabininden geçmeleri, nüfus kağıtlarının kontrol edilmesi, bir memur tarafından incelenerek, konuşularak yazılması, imza edilmesi bile bu kadar kısa içinde bitirilemez.

Ve hele bir de, yeterli imza toplandıktan sonra, tam son gün; bir kişinin imzasını geri çekmesi veya nüfus kağıdının sahte olduğunun anlaşılması, imzasının o kişiye ait olmadığının anlaşılması halinde ne olacak. Böyle bir durum kasıtlı olarak bile yaratılabilir. Ayrıca aday olma süresi ile imza toplama süresi çakışıyor. Oysa hukukta asıl olan, bir süre bittikten sonra öbürünün başlamasıdır. Yani, neresi doğru ki, burası doğru olsun diyelim.

RAMAZAN SEÇİMİ

Seçimin iki aylık gibi kısa süresinin son ayı Ramazan’a denk geliyor. Bir ay boyunca televizyon ve gazetelerde sabah duaları ile yönlendirmek, aç karnına akşamı beklemek, iftar vakti duaları, teravih namazları, sahura kalkılması ve gece yarısı telkinleri, seçimden bir hafta önce yaşanacak Ramazan-Şeker Bayramı, bayram namazı, bayram duaları, bayram ziyaretleri… ve sonrasında buyrun “Sandık başına”.

  • Bir din devletinde bile, “din ile devlet işleri” bu kadar birbirine karıştırılmaz.

ÖĞRENİM, O DA NE DEMEK

Daha önceden açıklanan eğitim ve öğrenim programına göre, tam seçim günlerinde “Üniversite giriş sınavları” vardı. Bu sınavlar erteleniyor. Milyonlarca öğrenci, büyük bir gerginliğe itiliyor. Sandıkta görev alacak öğretmenler var. Bu yüzden “bütün okullar”, birbirini izleyen kısa aralıklarla birer hafta boyunca, toplam 2 hafta kapatılıp öğrenime ara verilecek. Milyonlarca öğrencinin eğitimi, öğrenimi aksayacak. Kime ne?… Öğrenim de ne ki?…

ŞİMDİ SÖYLEYİN BAKALIM!

Tabii artık alınan ve eleştirilen öbür kararlar, etkisini yitiriyor :

  • Fazladan bastırılan binlerce oy pusulası ve zarfı,
  • mühürsüz oy, mühürsüz zarf, taşımalı sandık,
  • binlerce Arap göçmene verilen seçme ve seçilme hakkı,
  • sandık başına polis çağırarak müdahale olanağının sağlanması,
  • sandık kurullarının seçimle değil, doğrudan atama ile getirilmesi,
  • yalnız kazanca dayalı şirket ortaklığı gibi seçim ittifakı, üstüne üstlük bir de “OHAL” var…
    daha neler, neler…
    Şimdi söyleyin bakalım “Bu seçimden seçim çıkar mı?” Çıkmazsa “Ne çıkar?”
    ==========================================

    Teşekkürler değerli dostumuz Av. A. Erdem Akyüz..

Sevgi ve saygı ile. 27 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı – AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

BİLİRKİŞİ, ARABULUCU, UZLAŞTIRICI

BİLİRKİŞİ, ARABULUCU, UZLAŞTIRICI..

erdem akyüz ile ilgili görsel sonucu

Av. A. Erdem Akyüz

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Mahallemizdeki “Adalet Teyze” süslenip püslenip, misafirliğe gidiyor. Biz ülkenin temeli olan adaleti, soyup soğana çevirip, sokağa atıyoruz.

         Adaletin organları parçalara bölündü. Başkent Ankara’da tümüyle göçmen durumuna düştü. Bırakın Adalet binası olmayı, sağlıklı yaşama koşulları bile olmayan çeşitli binalara taşındı. Şimdi de bu bölünme; “bilirkişi, arabulucu, uzlaştırıcı” evrelerine girdi.

         Adalet güzelleşmedi ama özelleşti. Bunun sakıncaları uzun vadede görülecektir.

         BİLİRKİŞİLİK

         Bilirkişilik kurumu esasen çok eleştirilen, çok sakıncaları görülen ve hatta terkedilmek istenen bir kurumdu. Her davada, hukuki değerlendirmelerde bile dosya çeşitli kereler bilirkişilere yollanıyordu. Çelişkili raporlar veriliyordu.

         ARABULUCUK

         Yetmedi, üstüne “arabulucuk” eklendi. Yeni İş Mahkemeleri Kanunu ile işçilerin, çalışanların haklarını talep etme ve korunmaları daha çetrefil ve zor hale getirildi. Mahkemeler devreden çıkarıldı, yargı özelleştirildi. Devreye yeni ve özel bir kurum olan “arabulucu denen kişiler” sokuldu.

UZLAŞTIRICI

Bu da yetmedi, işin tuzu biberi gibi, üzerine “uzlaştırmacı” tozu serpildi. Üstelik, bir yargı organı gibi çalışıp karar verecek olan uzlaştırmacılar, hukuk kökenli olmayabilecek.

Marka ve patent Avukatlığında”, hukukçuların önüne engeller konulmuştu, şimdi ikinci, üçüncü engeller geliyor.

Okuduğu Siyasal, İşletme, İdare, İktisat gibi bir diğer üniversitede veya açıköğretimde, “iki tane” hukuk dersini okumuş olmak, uzlaştırmacılık için yeterli görülüyor. Şaka değil, iki tane hukuk dersi yeterli görülüyor.

Uzlaştırıcılar 36 saat teorik, 12 saat uygulama olmak üzere toplam 48 saat örgün veya uzaktan eğitim görecekler, al sana uzlaştırmacı. Sürücü kursları bile daha zor ve ciddi bir eğitim isterken, uzaktan veya videolu eğitim ile adalete hizmet yeterli görülüyor.

Fazlasına gerek yok. Avukata, Savcıya, Hakime gerek yok.
O zaman “kapatın mahkemeleri” gitsin.
Taraflar uzlaşsa da, uzlaşmasa da, uzlaştırmacı parayı alıyor ve ücretini devlet ödüyor.
Yani olaydan hiç haberi olmayan manav Hüseyin veya çiftçi Mehmet Ağanın cebinden para çıkıyor. Uzlaştırmaya yollanacak 600.000’den çok dosya var.

Yapılan hesaplara göre; ayda 40 dosya alan bir uzlaşmacı, hiç başarı sağlamasa bile ayda 6.000 TL, tamamını uzlaştırırsa ayda 16.000 Tl. para kazanacak. Maalesef bu kurumlar “ekmek kapısı gibi” görülüyor. Tabii uzlaştırmacının seçimi, kişiliği, niteliği, tarafları nasıl uzlaştıracağı, neleri önereceği; sanığın, suçtan zarar görenin nasıl tatmin edileceği hepsi bilinmeyen ucu açık konular.

Üstelik özel bir nitelik taşıyan bu uygulamalar “zorunlu” hale getiriliyor.

Adalet, “Adalet Teyze” gibi güzelleşmedi ama “özelleşti.”
Sokağa düştü..
================================
Dostlar,

AKP adaleti de özelleştirmekte!..

Zaten harçlar, mahkeme giderleri… çok artmış, gariban yurttaş yargıya da başvuramaz duruma düşürülmüştü…

Türkiye’nin temeli çatırdıyor.. Artık Adalet ülkenin temeli değil mi) !?

Anayasa md. 36 :

XIII.  Hakların korunması ile ilgili hükümler

  1. Hak arama hürriyeti

   Madde 36 – Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.
Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.

Böylece arkadan dolanarak Anayasa’nın 36. maddesi de hükümsüz bırakılmış oluyor..

Yazık…

Sevgi ve saygı ile. 27 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Not : Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgile Fakültesi’nde (Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü) 2 değil 10’u aşkın hukuk dersi aldık :

1. Hukukun Temel Kavramları
2. Anayasa Hukuku
3. Borçlar Hukuku
4. Medeni Hukuk
5. Eşya Hukuku ve Miras Hukuku
6. Ceza Muhakemeleri Hukuku
7. Ceza Hukuku
8. İdare Hukuku (2 yarıyıl)
9. Vergi Hukuku
10. Devletlerarası Özel Hukuk (Vatandaşlık Hukuku)
11. Uluslararası Hukuk
12. İdari Yargılama Usulü Hukuku (2 yarıyıl)

KARANFİLLERİN AĞLADIĞI GECE KARA OCAK – QARA JANVER

KARANFİLLERİN AĞLADIĞI GECE
KARA OCAK – QARA JANVER

……………….
“Qərənfili qara rəngə boyayanda ürəyim qan ağlayır”

Bu il Azərbaycanın azadlıq mübarizəsinin ən qanlı səhifələrindən biri olan
20 Yanvar faciəsinin 27 illiyi qeyd edilir.
(Azerbaycan basınından)
………………
19/20 Ocak 1990’da, Ermenilerin tahrik ve teşviki sonucu, yabancı askerler tarafından, Azerbaycan’da çok sayıda Azeybaycan Türkünün ölümü ile sonuçlanan “BAKÜ KATLİAMI” yaşanmıştır. Olayın gerçek nedeni; Ermenilerin artan toprak istemleri ve haksız tahrikleri olmuştur. Olaylar sonrasında Azerbaycan sokaklarındaki kanların üzerine “karanfil çiçekleri” atılması sonucu, karanfil’in katliamla özdeşleşmesinden ötürü bu gün “Karanfilin ağladığı gece” olarak anılmaktadır.

  • Yüzbinlerce Azeri Türk’ü, anayurdu olan Karabağ’dan zorunlu göçe tutularak
    etnik bir temizlik yapılmıştır.

20 Ocak ve onun devamı olan Dağlık Karabağ’da 26 Şubat 1992’de yaşanan “HOCALI KATLİAMI da” bu sürecin devamı ve Azerbaycan Türklerine uygulanan soykırımdan başka bir şey değildir. Bunu bütün dünyaya duyurmak ve paylaşmak borcumuzdur.
Azerbaycan bağımsızlık hareketinin simgesi de olan bu günün yirmi yedinci yılını yaşamaktayız.
Kardeşlerimizin acılarını paylaşırız.

Av. A. Erdem Akyüz
==============================
Dostlar,

Her kim ki insana kıyar, insanlıktan düşer..
Yapanı – edeni kim olursa olsun insana kıyan, cana kıyan tüm eylemleri gerekçelerinden bağımsız olarak kınıyor ve lanetliyoruz..

Tek 1 istisna kişilerin ve toplumların meşru savunma zorunluğu olabilir.
Meşru savunmayı ve koşullarını, sınırlarını Ceza Yasaları belirlemektedir.
Meşru savunmanın öznesinin “milletler – uluslar” olması durumunda ise sınırı ve ölçüyü,
bir asker olmasına karşın Mustafa Kemal ATATÜRK’ümüz koymuştur :

  • “Bir milletin yaşamı tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir…”

Azeri kardeşlerimizin acısı acımız, davaları davamızdır.
Uluslararası sistemin sorunu çözmedeki “başarısını” gönülden kutluyoruz..
Yaşasın emperyalizmin iki yüzlülüğü (!); Emperyalizm de her nereden kaynaklıysa..

*****
Bu arada TBMM’de CHP’nin 3 kadın milletvekiline hatta 1 kolu ve 1 bacağı protez (takma) olan 4. CHP’li kadın vekile AKP’li kadın milletvekillerinin (!?) ilkel ve vahşi saldırısını
nereye koymalı??

AKP’liler çaresizliğin vahşi saldırganlığı sarmalına dolandılar..
340+ oyla diktatörlük maddeleri geçiriyorlar sadık stepneleri MHP ile ama gene de
korku dağları sarmış.. En küçük bir hatada – kazada Saray sakinine nasıl hesap vereceklerinin paniği içindeler.

Bizim söyleyip yazacaklarımız pek önemli olmayabilir ama zerrece kuşkumuz yok ki; tarih ve uygarlık TBMM’de bu kadına yönelik eylemleri yapanları, izleyenleri, engellemeyenleri ve de azmettirenleri lanetleyecek! Üstelik 1 kolu ve 1 bacağı protez (takma) olan kadın vekile
(Şafak Pavey)  bile! Lanetleme fiili bile hafif kalıyor..

Dertleri halk oylamasında safları sıkılaştırmak mı?? Bu halk o denli aptal mı??
Bu arada Saray sakini neden ağzını açmaz ve olup biteni kınamaz, vekillerini frenlemez??
Bu halkı kutuplaştırma değil de nedir?
AKP – RTE bir yandan 2. Kurtuluş Savaşından söz edecek bir yandan da Padişahlık dayatması ile Ulusu birbirine düşmanlaştırarak kutuplaştıracak? Bu nasıl derin bir tutarsızlıktır??
İnsanın sorası geliyor :

  • Yoksa asıl amaç bu ve sonrası mıdır???

    Sevgi ve saygı ile.
    19 Ocak 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

BOĞAZ İÇİNDE KAVGA VAR

BOĞAZ İÇİNDE KAVGA VAR

portresi

Av. A. Erdem AKYÜZ
Hukukun Egemenliği Derneği Gn. Bşk.

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Türkçe’nin harika deyimlerinden biri de “boğaz içinde kavga var’dır.”

Bu söz; yemek sırasında, özellikle acıkmış bir insanın, acele bir şekilde ve iştahla yemek yemesi nedeniyle, başka bir şeye dikkat etmemesi veya kendisine yöneltilen bir soruya yanıt verememesi üzerine söylenir. O anda acele ve iştahla yemek yediği için başka bir şeyle ilgilenemediğini, cevap veremediğini ifade eder.

Ama şu anda, gerçekten “Boğaziçinde” yani Boğaziçi Üniversitesi’nde” kavga vardır.

Boğaziçi Üniversitesi’nin temelleri 1863 yılında, Robert Kolej’in İstanbul’da kurulmasıyla atılmış ve kolejin kampüsü olarak kullanılan alana kurulmuştur. Kampüs’de tarihi binaları birbirine bağlayan, yapımı 1800’lere uzanan ve hatta karşı yakaya geçtiği söylenen tarihi tüneller vardır. Tünellerin; binanın ısınma ve su ihtiyaçlarını karşılamak ve doğal afetlere karşı korunak olarak yapıldığı söylenmektedir.

Ancak Boğaziçindeki “kavganın nedeni”, yemek veya tünellerden değil; rektör seçiminden kaynaklanmaktadır.

Üniversitelerde Rektörlük ataması öncesinde, o üniversitenin öğretim üyeleri arasında seçim (AS: eğilim yoklaması) yapılmakta ve en çok oy alan üç adaydan biri Cumhurbaşkanı tarafından Rektör olarak atanmaktaydı. (AS: YÖK’e Üniversiteden 6 ad bildiriliyor, YÖK CB’na 3 ad sunuyordu..)

Gerçi önceki uygulamalarda, en yüksek oy alanın değil, en az oy alan adayın bile atandığına tanık olmuştuk ancak “bu kez” seçime giren adaylardan hiçbirinin atanmadığına tanık olduk.

Boğaziçi Üniversitesinde Rektörlüğün boşalması üzerine, yeni rektörün belirlenmesi için 403 öğretim üyesinin katılımı ile seçim yapılmış ve adaylardan Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu, rekor düzeyde % 86 oranında, 348 oy alarak seçimi kazanmıştı. Öbür adaylardan 2. sırada gelen aday ancak 40 oy, kalan dört aday ise 1’er oy almışlardı. Böylece en yüksek oy alan üç adayın adı belirlenerek, Rektör seçiminin bu üç aday arasından yapılması işlemi kesinleşmişti.

Aradan aylar geçmesine karşın Rektör seçimi (AS: ataması) yapılmamış ve yaklaşık dört ay sonra, mevzuatta yapılan bir değişiklik ile (AS: OHAL KHK’si ile!), “bundan sonra” yapılacak Rektör atamalarının; öğretim üyelerinin seçimi sonucu belirlenecek üç aday arasından değil, doğrudan YÖK’ün belirleyeceği üç aday arasından C. Başkanınca seçilmek suretiyle yapılacağı hükmü getirilmişti.

Önceki mevzuata uygun şekilde seçim (AS: eğilim yoklaması!)  yapılmış, yapılan oylama sonucu adaylar (AS: 6 aday) belirlenmiş, bu adaylar YÖK’e ve atamayı yapacak makama (YÖK tarafından 3’e indirilerek) bildirilmişken, daha sonra mevzuat değiştirilerek ve önceki işlemler hiç yapılmamış sayılarak, daha önce adı hiç geçmeyen, önseçime girmeyen bir öğretim üyesi yeni rektör olarak atandı.

Her işlem yapıldığı tarihteki yasal mevzuata tabidir ve o tarihde geçerli olan yasa ve hukuk hükümlerine göre çözümlenir ve karara bağlanır. İşlem tarihinden sonra çıkarılan yasa ve hukuk hükümleri, ancak bu yeni yasal mevzuatın yürürlüğe girdiği tarihden sonraki işlemler için geçerlidir. Önceki işlemlere uygulanamaz. (AS: Kural olarak böyle..)

Daha önce yapılan bir seçim varken ve adaylar belirlenmişken, hiç seçime girmemiş ve aday olmamış bir kişinin, daha sonra çıkarılan değişik bir mevzuata göre yapılan atama işlemi hukuka uygun değildir.

Ayrıca Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK’ların) “yasal statüsüne de dikkatle bakmak” gerekir. Olağanüstü Hal (OHAL) KHK’leri, OHAL ilanını gerektiren konularla sınırlıdır. Olağanüstü Hal ilanını gerektiren terör ve benzeri olaylarla hiç ilgisi olmayan, Üniversitelerde Rektör seçimi gibi öğretim faaliyetleri ile ilgili bir konuda KHK çıkarılamaz. Çıkarılan KHK’ların, Anayasa’ya aykırılığı nedeni uygulanmaması ve iptali gerekir.

Ancak bu seçim sonucu hiç alışık olmadığımız, etik ve örnek bir uygulama olarak, en çok oy alan Sayın Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu istifa ederek akademik kariyerini sonlandırmıştır.

Yani halk deyimi ile “Boğaziçi’nde kavga vardır” ve devam etmektedir.

Bu çekişmenin; hukukun temel ilkeleri çerçevesinde çözülmesini dilek ve temenni etmekteyiz.
==========================================
Dostlar,

Bu sorunu önceki gün de yazdık sitemizde :

Boğaziçili öğrencilerden rektör protestosu

Artık Türkiye’de tam bir kuralsızlık (anomi) egemen kılınmıştır AKP – RTE’nn sürüklemesi ve dayatması ile; bilerek ve isteyerek.. Eski deyimle taammüden, kasıtla, tasarlayarak! Oysa taa Antik Yunan’da Plato – Aristo –hatta öncülleri– Site’de (Atina vd.) kamusal düzeni sağlamak için yazılı hukuk normlarına gereksinim olduğunu, bu normların nasıl çıkarılması gerektiğini, içeriklerinin ne yönde ve hangi ilkelere dayanması gerektiğini… kapsamlı olarak yazmışlardır.

15. yılına giren AKP – RTE tek başına iktidarı ile 2500 yıl öncesinin bile gerisine düşen bir hukuk (hukuksuzluk!) düzenini (!) Türkiye asla hak etmemektedir. Erdoğan, toplumdaki kutuplaşmayı – gerilimi bilerek beslemektedir ve sözde düşmanlar yaratarak kendi oy tabanını sıkılamak (konsolide etmek) dürtüsüyle davranmaktadır anlaşılan. Kazanılmış hak denen bir kadim hukuk kuralı da kökten değersiz anlaşılan.. OHAL KHK’sı öncesi 12 Temmuz 2016’da seçilen Prof. Gülay Barbarosoğlu’nun kazanılmış hakkı söz konusu. Erdoğan 4 aydır kendisine sunulan 3 addan birini seçmeyi de ayaklarının altına almış ve aday bile olmayan bir öğretim üyesini, uygulanamayacak bir hukuk normunu (OHAL KHK’sı ile değiştirilen rektör atama kuralı) kullanarak atamıştır.

R.T. Erdoğan’ın bu davranışı tümüyle keyfidir, kural tanımazlıktır. Oysa Anayasaya ve hukuka uygun davranacağına ilişkin yemin ederek milletvekili ve 10 Ağustos 2014’te de 12. CB olmuştu. Erdoğan açıkça suç işlemektedir. Tüm ülkeye hukuk tanımaz davranışları ile kötü örnek olmaktadır. Hangi yakıcı gündemi, kaç gün örtebilecektir bu son manevra ya da ritüel??

Erdoğan ne yapmak istiyor?? Ülkeyi nereye dek gerecek? Bu kurgulu germe politikası (politikasızlığı!) hangi sınıra dek işletilebilir; sonra döner bumerang gibi sahibini vurur??

Erdoğan neden ve nasıl bunca pervasız olabiliyor? Partisi AKP’nin bir Eskişehir milletvekilinin kardeşi olan öğretim üyesini Boğaziçi gibi uluslararası ünü olan saygın bir üniversiteye tepeden inme atıyor?? Anayasayı, yasayı, Hukuku geçtik.. Etiği de ayaklar altına aldık.. Bir Müslüman böylesine açık hak yiyebilir mi?? % 86 oy alan Sn. Barbarosoğlu’nun yenen hakkı ne olacaktır?

Erdoğan Anayasada salt “vatan hainliği” ile suçlanabileceği bunun da ancak 550 milletvekilinin 3/4’ünün oyu ile yapılabileceğine mi güveniyor?? (Anayasa md.  105/son). O kritik eşiğe gelene dek, “meşruiyet sınırı” nın aşılabileceğini hiç düşünmez mi Erdoğan? Bu üstün hukuk kuralının anılan Anayasa maddesini çiğnemekten daha ağır olduğunu görmez mi?

YÖK Başkanı istifa etmeyi düşünür mü onuruyla?? Hatta YÖK Genel Kurulu üyelerinin tümü!?.

%86 oy alan Prof. Barbarosoğlu neden hukuksal savaşımı seçmez de emekli olur??

Tepeden indirilen, aday bile olmayan, AKP vekilinin kardeşi hoca rektörlüğü kabul edecek midir?? Onrlu bir dik duruş sergileyebilecek midir yoksa önceden iş pişirilmiş midir??

Üniversite bahçesinde protesto amaçlı yürümek isteyen öğrenci ve hocalara polis neden zor kullanarak engel olur? Şiddet kullanılmayan bu yerden göğe meşru ve medeni yürüyüşün hangi hukusal sakıncası, mevuata aykırılığı vardır??
Ayrıca polisi üniversite yerleşkesine hangi yetkili çağırmıştır??

Sorular uzayıp gidiyor..
Erdoğan her fırsatta “milleti – cumhuru” kutsuyor (!??).. “Başkanlık için millete gidelim..” diyor. Boğaziçi Üniversitesi’nin 400’ü aşan hocası kendi rektörlerini demokratik biçimde seçme yetisinden yoksun mudur? Erdoğan tek başına bu hocalardan daha demokratik bir seçim mi yapmış olmaktadır?? Yoksa demokrasi treninden inmiş midir??

Erdoğan bir kez daha gerçek yüzünü dışavurmuştur. Koyu ve mutlak bir tek adam yönetimi ve demir yumruğudur gönlünden geçen ve kafasına koyduğu.. Gücüne en küçük bir ortak ve gölgeyi asla istememektedir. Faşist rejimden de öte. Hatta 2. Abdülhamit’ten daha çok yetkiyle Türkiye’yi otoriter – totaliter bir dinci rejimle mutlak bir keyfilikle, Halife – Sultan özlmiyle yönetmek istemektedir, yönetmektedir!

TBMM adeta sürgündedir..
Ülkenin önemli – önemsiz sorunları artık kaçak sarayda, 2300 katılımcı ile konuşulmaktadır.

Erdoğan sabırları zorlamakta ve ülkemizde bir çatışmayı tohumlamaktadır.

Bunlar açık suçtur, Anayasadaki parlamemter rejim, anayasa çiğnenerek fiilen (de facto) rafa kaldırılmıştır ve Adalat Bakanı hiç sıkılmadan Anayasayı fiili duruma uydurmaktan söz etmektedir. Bu hem suç itirafıdır hem de RT Erdoğan’ı ihbar etmektir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçmek zorundadır.

Boğaziçi Üniversitesi’ne yaptığı ve hukuksal olarak pek çok gerekçeyle çok açık aykırılık yüzünden “yok hükmünde” olan bu son atamasını geri çekmelidir. Zararı yok, bir kez daha “kandırıldım; Boğaziçi Üniversiteliler, Prof. Barbarosoğlu, milletim ve Rabbim beni bir kez daha affetsin..” desin ve yanlıştan dönsün..

Bu arada adları YÖK’e bildirilen öbür 2 ad bu atamanın iptali için Danıştay’da dava açmalıdır. Bu idari işlem Erdoğan’ın tek başına yaptığı bir işlem değildir, zincirleme işlemin son halkasıdır ve daha önce oluşan Danıştay içtihatlarına göre dava edilebilir durumdadır. Öğretim üyeleri dernekleri de dava ehliyetine sahiptirler. Sanırız Türkiye Barolar Birliği de dava açabilir..

“Artık yeteeeeeer!!!!”
“Artık yeteeeeeer!!!!”
“Artık yeteeeeeer!!!!”

diye haykırıyor milyonlarca insan Türkiye’de.. AKP – RTE bu feryat ve çığlıkları duymaz ve görmez mi? Yoksa istedikleri bu mudur gerçekte ?? Hangisi, hangisi??

Unutulmasın ki; en koyu karanlık ve en uzun gecelerin bile sabahı vardır.. Her şeye karşın sabah güneş gene doğacaktır.. En uzun kışlar bile bahara – yaza gebedir.. AKP – RTE, artık fren yapılması gereken kırmızı çizgileri kezlerce ve fütursuzca çiğnemeye derhal son vermelidir.

Sevgi ve saygı ile.
15 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com