Yaş sebze ve meyvede fiyatlar düşer mi?

Aslında iki fiyat var. Biri çiftçi eline geçen fiyat- ki çok düşük- diğeri ise tüketicinin ödediği fiyat… Sözü edilen daha çok bu! Tüketici çiftçinin eline geçen fiyatın dört beş mislini  ödüyor. Arada aracılar keyif çatıyor.

Geçen yazımda tüketicinin ödediği fiyatların düşmesi ile ilgili ortaya atılmış olan fantezilerden söz etmiş idim. Örneğin 2010 yılında hâl yasası çıkarken fiyatlar düşecek denmişti.
Olmadı, arttı. Sonra Sudan’dan toprak kiralama fantezisi çıktı.
Sudan’da üretim gerçekleşirse fiyatlar düşer ama tüketicinin değil, çiftçinin eline geçen fiyatlar.
Devlet kurumları Sudanlının topraklarını elinden alıp işadamlarımıza verecek.
Buradan ne tüketiciler ne üreticiler bir şey kazanmaz.

Şimdi yeni bir fantezi çıktı. Yaş sebze ve meyvede büyük bir kayıp ve israf olduğu biliniyor.
Bu önlenecek ve tüketici fiyatları düşecekmiş. Hayır, bu kaybı ve israfı küçümsüyor değiliz.
Ancak önlenirse tüketicinin ödediği fiyatların düşeceği kanısında değiliz.
Üretici fiyatları ise düşebilir bile.
Birleşmiş Milletlere ait FAO (Food and Agricultural Organisation- Tarım ve Gıda Örgütü) bu konuda araştırmalar yapıyor.
Dünyada gıdada israf ve kayıp bu örgüte göre sebze, meyve, patates gibi ürünlerde yüzde 45 dolaylarında. Diğer ürünlerde de oranlar çok yüksek.

Bu şunu gösteriyor: Bu gıdalar kaybedilmeseydi yaklaşık bir milyara yakın insan, yani açların  tamamı doyardı. Ülkemizde de durum korkunç.

Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Türkiye’de 2015 verilerine göre, yaş meyve ve sebzenin yaklaşık 100 milyar TL’lik bir işlem hacmine sahip olduğunu bunun %25’inin zayi olduğunu açıklamıştı. Bu konuda birçok önlemler alınabilir. Ancak bu kaybın önemli bir kesiminin var olan ekonomik sistemden yani kapitalizmden kaynaklandığını eklemeliyiz.

Örneğin bahçeden ürünü hasat ederek alan aracılar çok küçük kusurlu ürünleri ağaçta bırakıyor ve bunlar çürümeye terk ediliyor. Ancak ürünlerde tarım ilacı kalıntısı var mı yok mu konusu güme gidiyor. Yani kalite anlayışı değişik!

Taze sebze ve meyvede epeydir marketler hâkim.
Gerekli önlemler alınsa ve pazara giden ürün artsa bu marketler neden daha ucuza ürün alsınlar? Nasılsa pazara hâkimler, hem çiftçiye hem de tüketiciye istediği fiyatı empoze edebilirler.

Adana’dan Seyhan Ziraat Odası 2. Başkanı ve Adana Hal Hakem Heyeti Başkan Vekili Cahit İncefikir Çukurova Deltası Gazetesi’ne açıklamış (Temmuz 2017):

“Marketler, üreticiden kendi kurdurdukları tedarik firmalarına satın aldırıyor. Daha sonra kendilerine ait olan bu firmalar yine kendi market zincirlerine satış yapıyor. Aracı oluşturup fiyat farkının oluşmasında ciddi etken oluyorlar”

Tüketicinin yüksek fiyatlar ödediği görülüyor mu? Evet!
Ancak, çiftçinin eline çok düşük fiyatlar geçtiği ıskalanıyor.
Çözüm olarak ekonomik kaynaklı bir soruna teknik bir çözüm bulunmaya çalışılıyor.
Öyle bir teknik sorun var -her ne kadar bunun da sosyo-ekonomik temelleri olsa bile- ancak bunun çözümü sebze ve meyvede tüketicinin ödediği fiyatları düşürmeyecek.
================================

Teşekkürler değerli dostumuz Prof. Dr. Tayfun Özkaya..

Tarladan – sofraya saadet zincirini deşifre etmeye devam..

Üretici – tüketici kooperatiflerini öne çıkarmaya da!

Sevgi ve saygı ile. 07 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Tarım işçileri daha ne kadar eziyet çekecek?

Tarım işçileri daha ne kadar eziyet çekecek?

Prof. Dr. Tayfun Özkaya

Prof. Dr. Tayfun Özkaya
08 Eylül 2017, YURT Gazetesi

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Tarım işçileri daha ne kadar eziyet çekecek? Çanakkale Adalet Kurultayında tarım işçileri konusunda da bir çalıştay yapıldı. Bu alanda da derin bir sömürü var. Alışılmış da olsa dayı- başı veya elçiler denilen aracılar işçinin aldığı ücrete % 40’ına varan oranlarda el koyuyorlar. Bakanlıkların bu konuya buldukları çözüm ise bunları resmileştirmek. Örneğin bu yıl tarım işçileri konusunda başbakanlık tarafından yayınlanan genelgenin 13. maddesinde bu aracılık işinin özel istihdam büroları veya İŞKUR’a kayıtlı tarım aracıları ile yapılmasının teşvik edileceği yazılmıştır.
(Mevsimlik Tarım İşçileri Hakkında Başbakanlık Genelgesi http://www.basbakanlik.gov.tr/genelge_pdf/2 017/2017-24931.pdf)

Bu bir çözüm olamaz. Sömürüyü resmileştirmeye yol açar. Katılımcılar bu konunun sendika veya dernek şeklinde işçilerin kendi kuruluşları tarafından halledilmesi gerektiğini önerdiler.

Tarım işçilerinin kaldığı geçici alanlardaki durumu oldukça vahim. Bu konuda katılımcılar çeşitli bilgiler verdiler. Doğru dürüst bir tuvalet, içilebilecek sağlıklı su, elektrik olmayan yerler çoğunlukta. Sağlık hizmetleri perişan. Ancak 19 Nisan 2017’de Resmi Gazetede yayınlanan bu genelgeye bakarsanız Valiliklerin sel tutmayan, elektriği, suyu, kanalizasyonu olan geçici yerleşim alanlarının oluşturulmasını öngörmüştür. Buralara sağlık hizmeti getirilmesi de bu genelgede yazılmış. Genelge böyle ama gerçek böyle mi? Ne yazık ki değil. Uludağ Tıp Fakültesinde öğretim üyesi olan Prof. Kayıhan Pala Bursa’da yaptıkları araştırmada bu genelgeye rağmen 2012’de Bursa’da hiçbir geçici yerleşim alanında elektrik olmadığını, sonradan bazılarına elektrik geldiğini ama çadırlara elektrik alınamadığını, ikametgâh belgesi istendiğini söyledi. Pala sekiz yıldır sağlıklı su sağlanamadığını, Bursa’ya yılda 10 bin mevsimlik tarım işçisi geldiğini, ildeki geçici yerleşim alanları sorununun çözümü için 10 milyon TL’nın yeteceğini hesapladıklarını belirtti.

Tarım işçilerinin çoğu Güneydoğu Anadolu’dan geliyor ve çoğu ya topraksız veya çok az toprak sahibi. Bu bölgede gerçek bir toprak reformu yapılması gerektiğini belirttik. Bu bölge içinde ücreti belirleyen, dinbaz örgütlenmeleri destekleyen ağalar var olan düzenden çok yararlanıyor.

  • Toprak reformu çağdışı gericiliğin de darbe almasına yol açacaktır.

Suriye’li göçmenler de tarım işçisi olmakta ve bunlar çifte sömürülüyor. Bunların sağlık sorunları daha da ağır. Ülkemizde yok olmuş olan şark çıbanı bile bu işçiler arasında görülüyor. Kamunun tarım işçilerinin sorunlarını çözmek için ulaşım da içinde olmak üzere bir sistem getirmesi gerektiği üzerinde duruldu.
======================================
Dostlar,

Sayın Prof. Dr. Tayfun Özkaya dostumuzun (Ege Üniv. Ziraat Fak. Tarım Ekonomisi Bl.) insan duyarlığı ve bilim insanı kimliği ile YURT Gazetesinde yazageldikleri çok öğretici ve yol gösterici. Biz ara ara yazılarını sitemizde paylaşıyor ve kendisinden öğreniyoruz. Bu makaleleri başta AKP iktidarı olmak üzere ilgili çevrelerin özenle izlemesini, yararlanmasını öneririz.

Suriyeli göçmenlerin sağlık sorunları da öbür pek çok temel – yakıcı sorunları gibi çözülebilmiş değil.. 2011’den bu yana harcandığı ileri sürülen birkaç on milyar dolara karşın!? Bu kitle dahil öteden beri ülkemizde mevsimlik işçilerin sorunları süregelmektedir. Sağlık Bakanlığı son yıllarda TSM (Toplum Sağlığı Merkezi) bünyesinde gezici sağlık hizmetleri verme çabasındadır.
Aile planlaması ve bağışıklama başta olmak üzere temel hijyen (su, gıda!) ve sağlıklı – güvenli barınma koşulları yaratılamamıştır. Bu durum günümüzde ve yakın gelecekte sn derece ciddi ve çok boyutlu sosyal, ekonomik, sağlık, politik, demografik, kriminal…. sorunlar doğurmaktadır, doğuracaktır.

AB’nin de BM Mülteciler Yüksek Komiserliği‘nin (UNRHC), ilgili uluslararası kuruluşların ve başkaca devletlerin akçalı katkıları göstermelik kalmıştır.
Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan, Bangladeş, Endonezya.. gibi büyük Müslüman nüfuslu ülkeler de içinde olmak üzere..

Kalıcı çözüm Türkiye’nin Suriye ile savaşmak yerine doğrudan görüşmelere geçmesi ve ikili barış sağlayarak bu insanların ülkelerine dönmeleri için çaba gösterilmesidir. Bu yapılamayacaksa, ülkemizdeki Suriye + Irak kökenli 4 milyona varan nüfusun ülkemiz ile BÜTÜNLEŞTİRİLMESİ (İntegrasyonu) yaşamsal önemdedir.. Bu bağlamda atılan adımlar, geliştirilen politikalar son derece yetersizdir.. Ülkemizin gündeminde değildir her şeyden önce!

Vatandaş yapılacakları ve 2019’da oy kullanacakları söylemleri çok tehlikeli!

Sevgi ve saygı ile. 10 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

GDO’lu ürünlerde Latin Amerika dersleri

GDO’lu ürünlerde Latin Amerika dersleri

Prof. Dr. Tayfun Özkaya
(AS : Bizim bilimsel katkımız yazının altındadır..)
 Geçenlerde yeni GDO’lu mısır ve soya çeşitlerinin Türkiye’ye ithali edilmesi kararlaştırıldı.

Ülkemizde GDO’lu ürün üretmek yasak, ancak yem olarak kullanılmak üzere ithal ediliyor.
İthal edilen ürünlerin gıda olarak kullanılıp kullanılmadığı konusunda da derin şüpheler var.
GDO üretiminin yirmi yıldır sürdüğü Latin Amerika’ya bir göz atalım.
Sonuçları ne olmuş?
Grain adlı ekoloji ve küçük çiftçi yanlısı, agroekolojiyi destekleyen saygın kuruluşun bir yayınından da yararlanarak bunu yapmaya çalışalım.
(https://www.grain.org/article/entries/5722-20-years-of-gm-soy-in-the-southern-cone-of-latin-america-20-reasons-for-a-definitive-ban)
Latin Amerika’nın Güney konisi diye tanımlanan bölge dünyada tek bir ürünün (soya) monokültür olarak en geniş alanda ve en büyük miktarda GDO olarak üretildiği bir bölge.
Brezilya, Arjantin, Paraguay, Uruguay ve güney Bolivya’dan oluşuyor.
Bu üretimin sonuçlarına bakalım, kendimiz için ders çıkaralım.
GDO’nun Arjantin’e girişi illegal olarak oldu.
Brezilya ve Paraguay’da genişlemesinde hiçbir demokratik tartışma gerçekleşmedi.
Bu ekilişler “Birleşik Soya Cumhuriyeti” denilen yeşil bir çöl yarattı.
Dünya Sağlık Örgütü tarafından muhtemelen kanserojen diye tanımlanan glifosat etken maddeli ot öldürücülerin (AS: herbisit) kullanımı yılda 550 milyon ton gibi bir düzeye fırladı.
“Muhtemelen kanserojen” ifadesi kurumun kullandığı bir terim.
Glifosatta doğrudan insanlar üzerinde deney yapılamadığı için, buna karşılık hayvan deneyleri ve gözlemlere dayanıldığı için bu terim kullanılıyor.
Yoksa kanserojen olduğu konusunda birçok bulgu var.
Bu etken maddenin kullanıldığı ot öldürücü ilaçlar geniş sağlık sorunları oluşturdu.
Bu zehir Türkiye’de de marka ismi ile biliniyor ve kullanılıyor.
Çoğu kişi kanser yapıcı etkisinden habersiz!
Milyonlarca çiftçi göç etti.
Binlercesi GDO’lu soya ile bir arada yetişmesi mümkün olmadığı için yerel gıdaları üretmekten vazgeçti.
Yüzlerce çiftçi toprakların soya ürünü tarafından işgaline karşı çıktıkları, topraklarını korudukları için suçlu ilan edildi, eziyet edildi, öldürüldü.
Milyonlarca hektar doğal orman tahrip edildi.
Monsanto daha iyi kontrol etmek ve tekelci güç oluşturmak için tohum yasalarında değişiklikler yapmak için zorluyor.
Hastalıklar ve ölümler bölgede tarım kimyasallarının artan kullanımı nedeniyle yayılıyor.
Hani GDO, tarım ilacı kullanımını azaltıyordu?
Soya ve GDO’lu ürünlerin yayılmasını kontrol etmek isteyen ülkeler devre dışı bırakıldı.
Topraklar bu üretim tarzı nedeniyle yoksullaştı ve tahrip edildi.
Arazi sahipliliği az sayıda elde yoğunlaştı.
Paraguay’da arazi sahiplerinin binde dördü, toprakların % 56’sına sahip…
Daha önce ürünler ile dönüşümlü gerçekleştirilen hayvan otlatma daha kırılgan Amazon gibi kırılgan bölgelere sürüldü.
Soya mono kültürünü gerçekleştiren şirket grupları ile medya arasında dayanışma yoğunlaştı.
Ot öldürücülere dirençli denilen GDO’lu ürünler tam bir başarısızlığa uğradı.
Glifosata dirençli düzinelerce yabancı ot gelişti ve bu durum hem bu herbisitin hem de başka herbisitlerin daha büyük dozlarda kullanımını zorunlu kıldı.
GDO ürünlerinin gelişimini destekleyen bilim; mekanistik yaklaşımı ve karmaşık genomik sistemleri aşırı basitleştirmesi nedeniyle yaygın bir şekilde sorgulandı.
Bugüne kadar yürütülen bütün karşılaştırmalı çalışmalar GDO soya çeşitlerinin normal çeşitlere göre daha az verimli olduğunu gösterdi.
GDO soyaların gıda güvenliği hiçbir zaman ortaya konulamadı.
GDO soyanın kitlesel üretimi endüstriyel et üretiminde bir patlamaya yol açtı.
Endüstriyel et üretimi dünya çapında çevresel, sağlık ve iklim etkileri ortaya çıkardı.
GDO soya üretimi bir bütün olarak sera gazı emisyonunda hızlı artışa yol açtı, bu ise dünya iklim krizini şiddetlendirdi.
Bütün bu gerçeklere karşı büyük kapitalist çiftçilerin, soya endüstrisinin, tohum ve ilaç şirketlerinin GDO soya üretmede çıkarları var.
Kazananlar bir avuç insan.
Latin Amerika’daki soya üretiminin 20 yılından gerekli dersleri çıkararak,

  • Ülkemizde, değil GDO üretimine izin vermek,
  • yem için bile olsa GDO ithalatı yasaklanmalıdır.
    (YURT11.08.2017)
    ===================================

Dostlar,

Sayın Prof. Dr. Tayfun Özkaya dostumuz, Ege Üniv. Ziraat Fak. Tarım Ekonomisi öğretim üyesidir. Gerçek bir yurtsever bilim insanıdır. YURT Gazetesindeki mütevazi köşesinde uzmanlık alanında oldukça önemli yazılar yazmaktadır. Bu makalelerin izlenmesini salık veririz.

GDO’lu yiyecekler konusu tüm dünyada yaygın tartışma konusudur. Bu sitede epey yazıya yer verilmiştir. Biz de, Ankara Üniv. Tıp Fakültesinde Gıda Güvenliği ve Hijyeni derslerini üstlenen bir öğretim üyesi olarak konuyla ilgiliyiz. Ayrıca 5977 sayılı Biyogüvenlik Yasası uyarınca (md. 12) kurulan ”Risk Değerlendirme Komitesi” nde 2+ yıl Biyogüvenlik Kurulunca seçilmiş uzman olarak çalıştık ve GDO’lu ürünlerin ülkemize sokulmasına ilişkin endüstrinin (Şirketlerin)  Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na yaptığı ithal izni başvurularını 11 kişilik Kurulda değerlendirerek raporladık. Sanırız bizim ağırlıklı olarak ”olumsuz” raporlarımız Bakanlıkta ve endüstride rahatsızlık yaratmış olmalı ki, son birkaç yıldır bu bilimsel Kurula davet edilmiyoruz! Bu arada dışalımına (ithaline) izin verilen GDO’lu ürün sayısının 30’a yaklaştığını öğreniyoruz..

”Risk Değerlendirme Komitesi” nin raporları ve gerekçeleri Biyogüvenlik Kurulu web sitesinde yayınlanmakta ve 30 gün süreyle ilgili çevrelerin görüşlerine açılmaktadır. Son kararı Biyogüvenlik Kurulu vermekte ve karar Resmi Gazetede yayınlanmaktadır.

5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu 26.03.2010 tarihli Resmi Gazetede yayınlanmıştı. Yasanın 5. maddesi yasakları saymaktadır. c fıkrası aşağıdaki gibidir :

Genetiği değiştirilmiş bitki ve hayvanların üretimi. (yasaktır!)

Ancak yasada birçok boşluk bulunmaktadır ve Bakanlık denetimi de,
kamuoyu denetimi de yetersizdir. Türkiye bu bağlamda ciddi risklere açıktır.

Sayın Prof. Özkaya’nın uyarılarla dolu bilimsel ve ciddi yazısını bağlarken kullandığı son bölümü biz de aynen benimsiyor ve paylaşmak istiyoruz :

… Kazananlar bir avuç insan. (AS: Monsanto, Bayer, Cargill.. gibi Uluslararası tekeller!)
Latin Amerika’daki soya üretiminin 20 yılından gerekli dersleri çıkararak,

  • Ülkemizde, değil GDO üretimine izin vermek,
  • yem için bile olsa GDO ithalatı yasaklanmalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 15 Ağustos 2017, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Gıda israfı sandığımızdan büyük

Gıda israfı sandığımızdan büyük

YURT Gazetesi, 12.05.2017

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

İspanya’da insanlara gıda israf düzeyleri sorulmuş. Ortalama %4 olduğunu tahmin etmişler. Daha incelikli yöntemlerle aynı konu araştırılmış. Gerçek israf düzeyi bu kez %18 bulunmuş.

Birleşmiş Milletler FAO örgütü (Gıda ve Tarım Örgütü) bu konuda 2014 yılında birçok uzmanın katıldığı bir rapor hazırlamıştı. (Food Losses and Waste in the Context of Sustainable Food Systems) Bu FAO’nun web sayfasından bulunabiliyor. (http://www.fao.org/3/a-i3901e.pdf)

FAO’nun verilerine göre dünyada insan tüketimi için üretilen gıdanın miktar olarak üçte biri, kalori bazında ise dörtte biri kayıp ve israftır. Bu 1,3 milyar ton gıda israfı anlamına geliyor. Milyar tondan söz ediyoruz. Yaklaşık iki milyara yakın insanın tüketebileceği kadar gıdanın her yıl düzenli olarak yok olduğu görülmektedir. İspanya için verilen oran yalnızca tüketici düzeyindeki israfı ortaya koyuyor. Üretim aşamasından tüketiciye gelinceye dek gıdalar kayıp ve israf oluyor. Bu yazıda tüketim aşamasındaki israf üzerinde duralım.

Bu konudaki araştırmalar daha çok ABD ve Avrupa’da yapılmış. ABD’de gıda için harcanan değerin %9’unun, İngiltere’de ise %15’inin israf olduğu saptanmış. En çok israf meyve ve sebzelerde görülmektedir. FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) dünya düzeyinde hane halklarında sebze ve meyvelerde israfın % 39, tahıllarda ise %33 olduğunu saptamış.

Restoranlar ve benzeri yerlerde de israf çok yüksek. Finlandiya’da bu sektörde ortalama israf %24 olarak bulunmuş. Ülkemizde de çok yüksek olduğu izleniyor. Örneğin serpme kahvaltı denilen sistemde yüksek israf var. Yurt dışında da gözlediğim bir sistem var. İzmir’de Karşıyaka Belediyesine ait restoranlarda sabah kahvaltısında dikdörtgen geniş bir porselen tabağa istediklerinizden istediğiniz kadar koyuyorsunuz, kasada tartılıyor. Çaydan istediğiniz kadar alabiliyorsunuz. Sahanda yumurta gibi kimi yiyecekler ise ayrı olarak ısmarlanıyor. Buna göre bir ödeme yapıyorsunuz. Bu sistemde israfın çok aza indiği gözleniyor. Ödenen para da aşırı yiyecek almadığınız takdirde serpme kahvaltı gibi sistemleri kullananlara göre daha düşük oluyor. Herkes kazanmış oluyor. Bu gibi sistemler teşvik edilmeli.

Dünyada gıdanın yeterli olmadığı iddiası oldukça yanlış!

Bu sorunlar çözümlense aç insan kalmaz. Açların önemli bir kesiminin kırsal alanlarda yaşadığını da unutmayalım. Açlık daha çok gelir dağılımı ile ilgili. Kırsal kesimdeki açların çoğunun toprağı yok. Bugünlerde Afrika’da görülen açlık ise kuraklıkla ilgili…
Bu ise muhtemelen küresel iklim değişikliğine bağlı bir olay..
====================================
Dostlar,

Sayın Prof. Özkaya’yı sitemiz okurları tanıyorlar..
Sorumlu ve yurtsever bir Tarımbilmci. Bu alanda da özellikle Tarım Ekonomisinde uzman. O’nun YURT gazetesindeki yazıları, ülkemizde ve dünyada gıda politikaları ve sorunlarına ilişkin çok aydınlatıcı.

Biz de yıllardır Tıp Fakültesinde Gıda – Beslenme sorunlarının tıbbi ve sosyo-ekonomik,
sosyo-politik boyutlarını işlemekteyiz. Örn. şu dosyamız çok yararlı olabilir :

GIDA GÜVENLİĞİ ve SU HİJYENİ

Geçtiğimiz Cumartesi günü (14.5.17) Türkiye’mizin çiftçileri Ankara Tandoğan (Anadolu) meydanında bir açıkhava toplantısı (mitingi) düzenleyerek,

  • BIRAKIN ÜRETELİM.. diye haykırdılar..

Akaryakıt, gübre ve yem fiyatlarında destek istediler ve tarımsal gıda üretimi yetersiz olursa Türkiye’nin AÇ ve İŞSİZ kalacağını, dışalımın (ithalatın) çözüm olamayacağını vurguladılar. 2016’da gıda dışalımımız (ithalatımız) 14,3 milyar Dolar oldu.. Tüm dışalımın 1/10’u gıda!
Dış ticaret açığı 56 milyar dolar ve bu açığın 1/4’ü gıda dışalımı kökenli. Bir başka anlatımla, Türkiye gıda üretiminde kendine yeter olursa, Dış Ticaret açığı da 1/4 oranında azalacak!
(http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=21798, 16.5.17)

Bunlar yetmezmiş gibi bir de GIDA İSRAFI kabul edilebilecek bir olgu değildir.
Türkiye’de gerçek kişiler ve kurumlar ellerinden gelen her şeyi yapmalı ve neredeyse 1 gm gıda bile israf edilmemelidir.

FAO verileriyle 2014-16 döneminde Dünyada 795 milyon aç insan (7,3 milyar dünya nüfusu) söz konusudur (her 9 kişiden 1’i açtır!) ve bu rakamın 780 milyonu (%98’i!) gelişmekte olan ülkelerdedir. Müslüman ve hızlı nüfus artışı içindeki ülkelerdeki açlık dikkati çekicidir
(http://www.worldhunger.org/2015-world-hunger-and-poverty-facts-and-statistics/, 16.9.17).

Hz. Muhammet, aç kalacaklarını bile bile gene de insanlara “Çoğalın, sakın aile planlaması yapmayın..” der miydi acaba? AKP – RTE bunu yapıyor, dini çarpıtıyor ne yazık ki!?

Öte yandan tarladan sofraya gelene dek ürün fiyatları birkaç kez katlanıyor.. Tarlada 1 TL /kg fiyatla alınan domates, tüketiciye 10 TL’yi bulan bedellerle ulaşıyor nasıl oluyorsa!? 15 yıldır tek başına iktidar olan bir siyasal kadro ise bu sorunu çözemiyor öyle mi? Adama gülerler..
Hangi seçenek geçerli :

  • Bunca beceriksiz misiniz, sorunun ayırdında mı değilsiniz, ranta ortak mısınız?? Hangisi??

Unutulmasın, gıda enflasyonu, toplam enflasyon içinde hatırı sayılır pay alıyor.. Enflasyon da epeydir 2 rakamlı ülkemizde ne yazık ki,, İşsizlikte olduğu gibi.. Ve neciiiiip mi necip milletimiz gene de AKP oylarını tek basamaklı rakamlara indir(e)miyor?

Bu ne acayip politik bulmacadır? 

Sevgi ve saygı ile. 16 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Tarım Bakanlığı; tohum şirketleri ve kamuoyu baskısı arasında sıkıştı

Tarım Bakanlığı; tohum şirketleri ve
kamuoyu baskısı arasında sıkıştı

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından gerçekleşen 1. Yerel Tohum Buluşması adlı etkinliğe Cumhurbaşkanı’nın eşi Emine Erdoğan da katıldı. Halbuki 2010 yılından bu yana birçok il ve ilçede kezlerce yerel tohum takas şenlikleri /etkinlikleri) yapılmıştır. Birinci denilen bu etkinlik Bakanlığın ilk etkinliğidir. 2006’da çıkarılan Tohumculuk Kanunu ile Bakanlığın geçenlerde gönderdiği bir yazıda da itiraf ettiği gibi köylünün yerel tohumları ve bunlardan üretilen fideleri satması yasaklanmıştı.

Bu yasa kuşkusuz çoğunluğu yabancı tohum şirketlerinin çıkarına hizmet ediyordu.
Yasanın çıktığı on yıldır birçok yerel tohum şenliği yapılmasına karşın, ikincisi resmi kurumlarca engellemeye çalışılmış, sonrakilere bir araştırma enstitüsü ve birkaç tarım il ve ilçe müdürlüğü dışında kamu yönetimi ilgisiz kalmıştı. Belediyeler ise desteklemişlerdir.
Şimdi on yıl sonra ne değişti ki, Bakanlık bizzat kendisi bir yerel tohum etkinliği düzenliyor?
Bunun temel nedeni bu geçen on yıldır ülkede yerel tohumu savunma yönünde güçlü bir kamuoyunun oluşmuş olmasına karşılık, yakında tohum şirketleri lehine yeni bir tarım politikasının belirlenmekte olmasıdır.

Öncelikle kamuoyundaki ciddi bilinçlenmenin zihinsel bir hegemonya yaratmış olduğu
bir gerçektir. Bakanlık bu hegemonyaya karşı çıkacak morali gösteremiyor. Emine Erdoğan’ın konuşmasını okurken on yıldır bu konuda konuşma yapan bir yerel tohum üreticisini/eylemcisini dinliyormuş gibi hissediyoruz. Şu sözlerin altına hepimiz imza atarız kuşkusuz:

  • “Gıda konusu küresel kapitalizm elinde bir silaha dönüşmüştür…
    Tarımsal verimliliğin ancak kimyasallarla mümkün olduğu iddialarına karşın, dünyada gıda kıtlığından çok gıdaya erişim sorunu vardır.”Etkinlikte bir miktar da tohum dağıtıldı. Bir kısmının kimyasallarla boyanmış olduğu
    görüldü ki yerel tohumda bu işlem yapılmaz. Tarım Bakanlığı bir süredir yeni bir politika
    belirlemeye çalışıyor. Tahıllar, baklagiller, yem bitkileri ve yağlı tohumlarda sertifikalı
    (büyük ölçüde şirketlerce üretilen) tohumları almayanlara tarım desteklerini vermemeyi planlıyor. Bunların en başında da mazotun yarısının devlet tarafından ödenecek olması geliyor.

    Bu politika değişikliklerinin tohum şirketleri tarafından istenildiğini bu kuruluşların temsilcilerin medyaya yaptıkları açıklamalardan çok net bir şekilde biliyoruz.
    Tarım Bakanlığı bir yandan bu etki altındadır, öbür yandan Bakanlık kamuoyunun da
    baskısını hissetmektedir.

    Tarım Bakanlığı yetkilileri 5 dekarın altındaki işletmelerin bu uygulamadan muaf (AS: bağışık) tutulacağını, yani bunlara bu desteklerin sertifikalı tohum kullanmasa da verileceğini
    söylemekte ve yazmaktadırlar. Bakanlık yerel tohumun bu işletmelerle korunacağını ileri sürmektedir. Bunun dışında Bakanlık yetkilileri; yerel tohum ile üretilen kimi ürünleri
    (örneğin İspir fasulyesi gibi) yetiştiren çiftçileri de bu uygulamadan ayrı tutacaklarını
    (yani bunlara da destekleri vereceklerini) söylemiş iseler de Buğday Derneği’ne yazdıkları bir yazıdan da anlaşılacağı gibi bu fikirlerinden caymak istedikleri anlaşılmaktadır.

    Öte yandan aynı yazıda ve bizzat bana da söylendiği gibi yerel tohumların da bir şekilde
    sertifikalandırılacağı ifade edilmektedir. Yerel tohum ve bunlardan fideler üreten
    çiftçilerin bürokrasiye ve harçlara boğulmadan sertifikalanmalarını önerdik.
    Ancak yazılardan ve açıklamalardan bu alanda da gene şirketlerin güçlendirileceği
    anlaşılmaktadır. Kısacası

  • yerel tohumun tabutuna yeni bir çivi çakılmak üzeredir.
    ABD gibi ülkelerde yerel tohumların benzer politikalar ile kimi türlerde yüzde yüze yaklaşan
    oranlarda kaybolduğu bilinmektedir.
  • Birçok çeşit bir daha ulaşılamayacak şekilde dünyadan yok olmuştur.
    Tarım Bakanlığı iki baskı arasında sıkışmıştır. Bir yandan tohum şirketleri bastırmaktadırlar.
    Diğer yandan Türkiye halkı ezici çoğunluğu ile yerel tohumların önemine inanmakta ve bunların korunması ve geliştirilmesini istemektedir.
    Dünyanın ilk tarım devrimine beşiklik etmiş bir coğrafyanın (verimli hilal) bir parçası olan
    bu ülke vatandaşlarına da bu yakışır. İşte Bakanlığın Tohumculuk Kanunu’ndan on yıl sonra
    1. Yerel Tohum Etkinliğini düzenlemesinin ardında bu etkiler yatmaktadır diye düşünüyorum.
    Bakanlığın yerel tohumdan yana olduğu yönünde bir algı yaratılmak isteniyor.
    Ancak ne yazık ki tarım politikaları tohum şirketlerini artarak desteklemeye devam ediyor.Yerel tohum hareketini durdurmak mümkün değil.
    ====================================
    Dostlar,

    Sayın Prof. Dr. Tayfun Özkaya yurtsever bir Ziraat Fakültesi hocasıdır.
    YURT Gazetesindeki köşesinde gıda, tarım, beslenme sorunlarını ve politiklarını
    yetkinlikle işlemektedir.
    Yerel tohumları ele geçirerek tekelleşen dünya devi şirketlerle yüzyüzeyiz.
    Türkiye mutlaka yerel tohumlarını korumalıdır. Stratejik bir kurum olarak
    Ulusal Tohum Bankası büyük özenle korunmalı, güncellenmeli, çok iyi yönetilmelidir.

  • Anadolu coğrafyası, Dünya arı ırkının 1/5’ine,
    ballı bitkilerin ise 3/4’üne sahiptir!!

    Bu inanılmaz varsıllık, küresel topluma karşı da sorumluluk doğurur.Sevgi ve saygı ile. 08 Nisan 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com