YERLİ TOHUM MU, YEREL TOHUM MU?

YERLİ TOHUM MU, YEREL TOHUM MU?

Prof. Dr. Tayfun Özkaya
Ege Üniv. Ziraat Fak. Tarım Ekonomisi Bl.

Tarım ve Orman Bakanlığı sözcüleri ısrarla “yerli tohum” terimini kullanıyorlar. Bir iddiaları da Türkiye’nin tohum ihracatının arttığı ve tohum ithalatının her ne kadar fazla olsa da, artık daha yüksek bir oranda ithalatı karşıladığı şeklinde. Evet, Tohumculuk Kanununun çıktığı 2006 yılında tohum ithalatının %44’ü kadar tohum ihracatı yapılıyorken 2013 yılında bu oran %64’e yükseldi. Burada bir anlaşmazlık yok. Türkiye’nin tohum özgürlüğünü veya tohum egemenliğini savunanlar olarak “yerel tohum” terimi üzerinde duruyoruz. Şirket tohumlarını savunanların anlamadıkları bir nokta var. Tohumlukta ihracatın ithalatı karşılama oranları o kadar dikkate aldığımız bir nokta değil. Türkiye’de çalışan yabancı tohum şirketleri köylümüzü kullanarak ucuza ürettikleri tohumlukların bir kısmını Ukrayna, Rusya vb. bazı ülkelere satıyorlar. Bu da yerli tohum oluyor. Diğer yandan hem tohum ithalatı hem de ihracatı çok büyük sayılar değil.  Örneğin 2013’de ithalat 194 milyon dolar, ihracat 126 milyon dolar oldu. Bunlar genel ithalat ve ihracat içinde küçük sayılar. 2013 yılında tohumluk ihracatının genel ihracat içindeki payı % 0,083 idi. İthalat da ise benzer oran % 0,077 idi. Bir de tohumluk ile yani yeniden tarımsal üretimde kullanılacak çoğaltım materyali ile tüketimde kullanılacak, örneğin haşhaş tohumunu karıştıranlar var.

Ödemeler dengesinin tohumlukta açık vermesi, bu alandaki sorunlar içinde çok da önde gelenlerden değil. Petrol, doğal gaz, pamuk, bitkisel yağ vb. ithalatlarımızdaki değerler düşünülürse tohumluktaki açık çok da fazla değil aslında.

  • Ancak yabancı tohum şirketlerinin tohumlarına bağımlılığımız arttıkça uzaktan hepimize kumanda etmiş oluyorlar.

Bu şirketlerin çoğu aslında tarım ilacı da satıyor. Dolayısıyla onları da alıyoruz. Çünkü tohumlukları hastalık ve zararlılara dayanıklı değil. Böylelikle topraklar, sular, ürünler kirletiliyor. Bu ürünlerin besin değerleri de düşük. Bu tarım ilaçlarını kullanırken çiftçiler, ürünleri tüketirken halk zehirleniyor. Besin değerleri düşük olduğundan bizleri hastalıklardan korumuyor. Dahası bu şirketlerin bir kısmı beşeri ilaç da satıyor. Dolayısıyla bir satış daha yapılıyor. Bu gibi şirketlerin üç ayrı cebi var. Sağ cebine tohum, soluna tarım ilacı, arka cebine de beşeri ilaç parası giriyor. Yani şirket tohumları bize hem tarımsal üretimde hem de gıda tüketiminde istemediğimiz bir sistemi dayatmış oluyor. Tohumluk ithalatı yanında tarım ilaçları, kimyasal gübre ve hammaddeleri ithalatlarını da dikkate almak gerekiyor. Bunlar çok daha önemli.

İşte yerli tohum diyenler bu gerçeklerin gözlerden kaçmasına yol açmış oluyor.

Yerel tohumu savunanların bitki ıslahına karşı olduğu şeklinde bir kara propaganda da yayılıyor. Bu da doğru değil. Yerel tohumlara dayalı olarak, başta köylü olmak üzere paydaşların en başından itibaren katıldığı katılımcı ve evrimsel bitki ıslahı gereklidir. Bu yaklaşım tohumda fikri mülkiyeti de gereksiz kılar. Ne yazık ki Tarım ve Orman Bakanlığı araştırma enstitülerinde bile katılımcı bitki ıslahının ne olduğunu bilen insan sayısı çok azdır. Birçok yetkili bu konudaki sorularımızı cevaplayamadılar. Hâlbuki dünyada katılımcı ve evrimsel bitki ıslahı konusunda çok başarılı çalışmalar var.  Araştırmak isteyenler google’a “participatory plant breeding” yazsınlar. Baktım, 57500 kayıt çıktı. Bu konuda Filipinler’de masipag (masipag.org) adlı çiftçi ve ıslahçılardan oluşan sivil toplum kuruluşu çok başarılı çalışmalar yapıyor.

Dünya nasıl doyacak?

Dünya nasıl doyacak?

Tayfun Özkaya

ozkayatayfun@gmail.com
YURT Gazetesi, 04.01.2019

Ekolojik tarımın geçersiz olduğuna inanlar, verimlerin düşük olmasını gerekçe gösterirler ve sorarlar; “Bu kadar insan nasıl doyacak?” Aslında endüstriyel tarım sisteminin epeyce yaygın bir şekilde uygulandığı dünyamızda sayısı yıllara göre değişmekle birlikte bir milyar dolayında aç insanın olduğunu biliyoruz. Nerede ise bu kadar insan ise aşırı besleniyor. Bu durumda aslında endüstriyel tarım ve adaletsiz ekonomik sistemin açlığa çare olmadığı açıktır. Açlığın nedenleri teknik olmaktan çok sosyo-ekonomiktir. Açların çoğunun toprağı olmayan kır insanları olduğunu söylemek sanırım yeterlidir. Öbür konulara burada girmeyeceğiz.

Gerçekten ekolojik tarımda verimler düşük müdür? Bu konuda yapılan bir araştırmanın sonuçlarını paylaşacağım. (Ponisio LC, M’Gonigle LK, Mace KC, Palomino J, de Valpine P, Kremen C. 2015 Diversification practices reduce organic to conventional yield gap. Proc. R. Soc. B 282:20141396. http://dx.doi.org/10.1098/rspb.2014.1396)

Bu araştırma, bu konuyu araştıran 115 ayrı araştırmanın, binden çok gözlemini içeren bir araştırma. Bunlara meta araştırma diyoruz (AS: Metaanaliz). Genel olarak ele alındığında organik veriminin konvansiyonel (yani tarım ilacı, kimyasal gübrelerle yapılan tarım) tarımdan %19 daha az olduğunu gösteriyor. Ancak ürün tipleri, yönetim uygulamaları ele alındığında çok farklı sonuçlar elde ediliyor. Örneğin baklagillerde, çok yıllık ürünlerde ve kalkınmış ülkelerde organik ve konvansiyonel uygulamalarda verimler arasında önemli bir fark bulunmuyor. Ancak baklagil olmayan ürünlerde, tek yıllık bitkilerde ve gelişmekte olan ülkelerde organik ve konvansiyonel arasında verim farkı var. Öte yandan organik sistemde çoklu ürün ve ürün rotasyonları uygulandığında konvansiyonele göre verim açığı sırasıyla %9 ve %8’e düşmektedir. Bu sonuçlar eğer kimi gelişmeler sağlanırsa organik tarımın konvansiyonel tarımdan verim açısından farkının çok azalacağını ortaya koymaktadır. Organik tarım konusunda araştırmalar çok yetersizdir. Ayrıca organik tarıma uygun çeşitler geliştirmek konusunda çok az şey yapılmaktadır. Şirketlerin çeşit geliştirme çalışmaları hep konvansiyonel tarım koşullarında yapılmaktadır. Öbür yandan ABD’de Rodale Enstitüsü’nün yaptığı 30 yılı geçmiş bir verim farkı araştırmasında soya, mısır ve buğdayda organik üretimde verim bir miktar daha fazla bulunmuştur. Çok daha önemlisi mısırda kurak geçen yıllarda organik üretimde verim konvansiyonele göre % 31 daha fazla bulunmuştur. (Rodale Institute, Farming Systems Trial, https://rodaleinstitute.org/wp-content/uploads/fst-30-year-report.pdf) Küresel iklim değişikliğine uyum açısından bu çok önemlidir.

Ayrıca her şey verim değildir. Yerel tohumlarla ekolojik üretim yapıldığında ürün konvansiyonele göre çok daha besleyicidir. Buğdayı ele alırsak yerel buğday unundan ekşi maya ile üretilen ekmeğin çok daha azı yeterli olacaktır.

Hâlâ, “verim önemli” diyenlere dünyada üretilmiş besinlerin miktar olarak üçte biri ve enerji olarak dörtte birinin tümüyle çöp olduğunu da ekleyelim.

Gıda fiyatları, büyük veri ve büyük plan?

Gıda fiyatları, büyük veri ve büyük plan?

Prof. Dr. Tayfun Özkaya

ozkayatayfun@gmail.com
YURT Gazetesi, 
28.9.18

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Tarım ve Ormancılık Bakanlığı tarım ürünleri ile ilgili günde yüz bin veri topluyor. Bütün il ve ilçelerde üreticiler, aracılar, hâller, pazarlar ve marketlerden birçok tarım ürünü ile ilgili fiyatlar toplanıyor. Bakanlıkta dev gibi bir veri her gün toplanmaya devam ediyor. Enflasyonda tarım ürünlerinin önemli bir yer tuttuğu epeydir fark edildi. Kuşkusuz bu hem toplumda hem de yönetenlerde büyük bir endişe yaratıyor. Bu büyük veri (Big data) kullanılarak ülkenin tarım ürünleri fiyatları açısından adeta nabzı tutulabiliyor. İyi de soğan, patates, kırmızı etteki hızlı fiyat artışlarına ne demeli? Sorun verilerde mi yoksa bu verilerle yapılmasına izin verilen önlemlerin kısıtlılığında mı? Buna bir bakalım.

2014 yılında “gıda ve tarım ürün piyasalarını izleme ve değerlendirme komitesi” kuruldu. Bugün Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından yönetiliyor. Kısaca TÜFİS denilen “Tarım Ürünleri Fiyat İzleme Sisteminin” amacı doğru tarım politikalarına katkı sağlamak olarak açıklanıyor. Daha önce bu sistemin sekretaryasını Merkez Bankası yapıyordu. Hızlı fiyat artışlarına karşı yapılabilecekler çok sınırlı. Merkez Bankasının dokümanlarında ve Kahramanmaraş’ta yapılan “Tarım Ekonomisi Kongresinde” Bakanlık yetkililerin yaptıkları sunumlarda bu ipuçlarını elde ediyoruz.

Öncelikle yetkililerin açıklamalarında gördüğümüz bir sorun var. Fiyat sorunu deyince neredeyse yalnızca tüketicilerin ödediği fiyatlar ele alınıyor. Hâlbuki tarım ürünlerinde çiftçinin eline geçen fiyatlar yerlerde sürünüyor. Bu fiyatların artırılması için pek bir şey yapılmıyor, hatta düşünülmüyor.  Öte yandan birçok üründe tüketici; çiftçinin eline geçen fiyatın beş, altı, yedi katını ödüyor. Aracılar, gıda sanayicileri ve zincir marketler arada büyük bir pay alıyor.

Yetkililer fiyatların artışını frenlemek için önlemleri ikiye ayırıyorlar. Konjonktürel dedikleri kısa vadeli önlemlerde sözünü ettikleri dış ticaret düzenlemeleri. Yani ithalatta alınan gümrük vergilerini azaltmak ve ithalata başvurmak

Yapısal tedbirlerde ise ele aldıkları şunlar:

1-Yaş sebze ve meyvede fire oranını azaltmak
2-Üretici Birliklerinin payının artması için çalışmak
3-Aksayan rekabeti önlemek için denetimi artırmak
4-Tarım sektörünün finansman koşullarını iyileştirmek…

Dikkat ederseniz gerçekte yapılanların hemen hemen yalnızca gümrük vergilerinin düşürülmesi ve ithalata başvurmak olduğunu görüyorsunuz. Fiyatları çok hızlı artan buğday, arpa, mısır, canlı dana, karkas et, nohut, kuru fasulye, barbunya, börülce, gibi birçok üründe gümrük vergileri kimisinde sıfıra varan ölçülerde düşürüldü ve büyük miktarlarda ithalat yapıldı ve yapılıyor.

Önerilen ve henüz ciddi bir başarı elde edilmeyen yaş ve sebzede fire oranını azaltmak elbette gerekiyor, ancak aracılar hem çiftçi eline geçen hem de tüketicinin ödediği fiyatlar üzerinde hegemonya oluşturabiliyorsa fire oranını düşürmek ne ölçüde etkili olacaktır.

Neden yalnızca üretici birliklerinin pazarlamadaki payları söz ediliyor da kooperatiflerin adı bile geçmiyor.

  • Pazarlamayı bütün dünyada yapan kooperatiflerdir.
  • Kooperatiflere ciddi bir destek yapılmıyor.

Başka bir konu: Rekabet aksıyor mu? Tabii ki aksıyor. Ülkemizde birçok üründe çok az sayıda şirket tam bir hegemonya oluşturmuştur. Bu, fiyatlarla ilgili temel yapısal sorundur. Bunu görmeden gıda fiyatları sorununu çözmek olanaksızdır. Bu konuda hiçbir şey yapılmıyor. Rekabetin aksadığının kabul edilmesi için belli bir ürünle ilgili şirketlerin rekabeti yok etmek üzere aralarında yazılı bir anlaşma yapmış olmaları ve bu belgenin de ele geçirilmesi gerekiyor. Ele geçtiği çok ender durumlarda da çok dokunmayan bir para cezası ile yetiniliyor.

Çok uzatmayalım, gıda fiyatlarının artmaması için aslında ithalattan başka bir şey yapılmıyor. Şöyle bir benzetme yapalım: Ava giden bir avcıya yalnızca sapan veriyorsunuz ve vahşi hayvanları avlamasını bekliyorsunuz.

  • Örneğin neden bir yandan üretici kooperatiflerini öbür yandan tüketici kooperatiflerini, ekolojik köylü pazarlarını, topluluk destekli tarım gruplarını desteklemiyorsunuz?

Toprak Mahsulleri Ofisine daha yüksek miktarda hububat alımı yapması için neden mali olanaklar yaratmıyorsunuz? Süt ve Et Kurumu neden piyasaya girip süt veya et almıyor?

Bunların yapılmamasının temel nedeni IMF, Dünya Bankası ve emperyalist ülkelerin fiyatları etkileyen destekleme politikalarının uygulanmasını olanaksız kılan politikaları ülkemize dayatmış olmalarıdır. Bu nedenle önlem deyince gümrük vergilerini azaltmak gibi gelişmiş emperyalist ülkeleri daha da sevindiren önlemlerden başkaları akla gelmemektedir.
=================================
Dostlar,

Değerli dostumuz Tarım Ekonomisi uzmanı Ziraat Mühendisi Sn. Prof. Tayfun Özkaya‘nın bu yazısı da çok çarpıcı..

Sizce siyasal iktidarlar gıda fiyatlarındaki bu anormal / spekülatif artışı;
a) Gerçekten engelleyemiyor mu?
b) Engellemiyor mu?
c) Hal mafyası karşısında aciz mi?
d) Ulusal – uluslararası tekeller karşısında çaresiz mi?
e) Ranta ortak mı?

Hepsi mi / hiçbiri mi??

Hangisi, hangisi??!!

Sevgi ve saygı ile. 02 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BS
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Ekonomik krizi ve dünyayı soğutacak bir tarım mümkün

Ekonomik krizi ve dünyayı soğutacak bir tarım mümkün

Prof. Dr. Tayfun Özkaya
Prof. Dr. Tayfun Özkaya

YURT Gazetesi, 07.09.2018

KARŞI karşıya olduğumuz ekonomik sorunlar çok açık. Döviz gelirlerimiz giderlerimizden az. Üretimi destekleyecek bir politika izlenmediğinden ülke içi tasarruflar yetersiz. Bu nedenlerle uzun yıllardır devlet ve şirketler yurt dışından borç alıyor. Borçlarımız birikti ve ödenmediği takdirde yeni borçlar bulmak zorlaşıyor. Öte yandan devlet bütçesi açık veriyor. Fiyat artışları hızlandı. Türk lirası değersizleşiyor. Artan döviz kurları, fiyat artışlarını hızlandırıyor. Çünkü üretilen, ihraç edilen ürünlerin hammaddeleri de ithal. Tarım da bu sorunlara katkı veriyor. Tarımsal üretim yapmak için ithalat yapmak gerekiyor. Uygulanan endüstriyel tarım (yoğun kimyasal gübre ve sentetik tarım ilaçları, mazot, şirket tohumları, aşırı su ve ağır makinelere dayalı tarım) büyük ölçüde ithalata dayanıyor.

Tarımda kullanılan mazot ve tarım kimyasalları bir yandan küresel iklim değişikliğine yol açarken öbür yandan ithalata dayalı olduğundan döviz kıtlığına katkıda bulunuyor. Bu tarım sistemi toprakları, suyu kirlettiği gibi insan sağlığı açısından da yoğun zararlara neden oluyor. Kısacası uygulanan endüstriyel tarım sistemi hem ekonomik krizi şiddetlendiriyor, hem de dünyanın ısınmasına yol açıyor. Uygulanan tarım ve ekonomi politikaları çiftçi ve tüketicilerin sömürülmesine yol açıyor. Çoğunluğun çok alıştığı bu tarım sistemi ve tarım politikaları artık sürdürülebilir değil.

  • Agro ekolojik bir tarım sistemine ve gıda egemenliğine dayalı bir tarım politikasına geçmek gerekiyor.

Agro ekoloji, ekolojik bir tarım demektir. Yalnızca organik tarıma indirgenemez. Agro ekoloji dünyada hızla yayılmaktadır. Büyük başarılar elde edilmiştir. Verim düşüşü değil artışı söz konusudur. Dünya köylü, çiftçi, balıkçı ve göçerlerinin örgütü Via Campesina agro ekolojiyi savunmaktadır. Birleşmiş Milletlerin Gıda ve Tarım Örgütü olan FAO agro ekolojiyi kabul etmek zorunda kalmıştır. Hatta bu yaklaşımı yozlaştırmak için büyük tarım tekelleri bile agro ekolojiyi benimsemiş görünmeyi tercih etmektedirler.

Türkiye ekonomik bir krizin yakınlarında dolaşmaktadır. Kriz anları ülkelere yaratıcı çözümlere açılmak için fırsatlar da verir. Agro ekolojik sistem, tarım kimyasallarını çok büyük ölçüde sıfırlamaktadır. Sentetik tarım ilaçları yerine yerel tohum, kardeş bitkiler, nöbetleşme, ev yapımı ekolojik tarım ilaçları gibi birçok teknik ve araç kullanılmaktadır. Kimyasal gübre yerine ise; hayvansal gübre, yeşil gübre, kırmızı solucan gübresi, komposto, kardeş bitkiler vb. birçok yöntem kullanılacaktır. Azaltılmış veya sıfırlanmış toprak işleme ile mazot ve makine kullanımı kısılacaktır. Böyle bir tarım sistemi tarımsal üretimde kullanılan ithale dayalı girdileri gereksiz hale getirecek ve döviz tasarruf edilmesine yol açacaktır.

Var olan tarım politikası aynı zamanda tarım ürünleri ithaline de dayanıyor. Bunun nedeni ülkemizin gıda egemenliğine sahip olmamasıdır. Döviz kuru arttığı için ithal edilen tarım ürünleri pahalılığı arttırıyor.

  • Ürünler kooperatifler aracılığı ile çiftçiden tüketiciye doğrudan ulaştırılabilse çiftçinin eline daha iyi fiyat geçeceğinden üretimi artıracak, tüketici ise daha ucuza bu ürünleri elde edeceğinden enflasyon kısıtlanacaktır.

Kısacası agro ekolojik tarım sistemine geçtiğimizde üretim için ithale dayalı girdiler ya hiç kullanılmayacak ya da bazı girdiler (mazot gibi) daha az kullanılacaktır. Bu hem çiftçinin maliyetini düşürecek hem de döviz darboğazının azalmasına katkı verecektir. Tarım ürünleri ithalini zorlaştırdığımızda ve kooperatifleri destekleyerek çiftçi eline geçen fiyatları artıracak biçimde daha etkili tarım destekleri yaptığımızda, bunlar dış ticaret açığını kapatma yönünde etki edecektir. İhraç ettiğimiz ve zehirlerle yüklü olmayan tarım ürünlerimizin ise birim fiyatları artacağı için tarım bir de bu yönden dış ticaret açığının kapanmasına katkı verecektir. Daha derin düşünürsek temiz ve besleyici ürünleri tüketen halkımız daha az hasta olacak bu da beşeri ilaç ve tıp cihazları ithalatını düşürecektir.

Türkiye zaman yitirmeden
– agro ekolojik tarıma geçmeli,
– gıda egemenliğini sağlayacak bir ekonomi ve tarım politikasını benimsemelidir.

Şimdi başlarsak beş altı yılda durumumuz oldukça düzelecektir.
===================================
Dostlar,

Değerli dostumuz Sayın Prof. Dr. Tayfun Özkaya gerçek bir yurtsever ve çok nitelikli bir Tarım Ekonomisi uzmanıdır Ege Üniv. Ziraat Fakültesinde. YURT Gazetesinde, uzmanlık alanında  düzenli teknik makaleler yazmaktadır. Ancak çok anlaşılır, dur bir dille..

Kendisine ülkemize önemli bilimsel katkıları için teşekkür borçluyuz..

Sevgi ve saygı ile. 18 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Çiğ süt üreticisi ve satıcılarına uyarı

Süt üreticileri en başta kendileri hayvanlarında hastalık olmadığına dair ikna olmalılar. Bence tarım ilçe müdürlüklerine başvurmadan önce bir veterinerle anlaşarak hayvanlarından örnekler alarak hastalık mikrobu taşıyıp taşımadığını öğrensinler. Eğer bu iki hastalık varsa raporu alamazlar. Ancak konu en başta kendi sağlıklarıdır. Bu iki hastalık çok zor tedavi oluyor.

En önce kendilerini korusunlar. Hatta yapmışken beş önemli hastalık için analiz yapıldığını öğrendim. Eğer hastalık varsa önlem alsınlar. Hastalıklı hayvan kalmadığında tekrar başvurabilirler. Üreticiler hayvancılık işletme numarası da almış olmalılar. Başka bazı konular da var. Örneğin süt doldurulacak kaplar tek bir kez kullanılacak şekilde cam veya plastik olabiliyor.

Aslında ben bu kararın hem yetersiz hem de halkın sağlığını korumaktan çok büyük süt ve süt ürünleri şirketlerinin çıkarlarına yönelik çıkarıldığı düşüncesindeyim. Bu tebliğ tam olarak uygulanırsa çiğ süt satışı hayli düşecektir. Bundan kuşkusuz bu şirketler yararlanacak ve çiğ sütü çiftçilerden daha ucuza alma olanaklarını geliştireceklerdir.

Tabii bu Tebliğe kökten karşı çıkmıyoruz. Ama sağlığın ikinci planda olduğunu düşünüyorum.  Örneğin sütünüzü şirketlere satarsanız hastalıktan arnmış raporu almanıza gerek yok. Bu hastalıklar belki sizin hayvanlarınızda da vardır. Denilecektir ki “fabrikalarda süt pastörize ediliyor”.

İyi ama çiftçiler hayvanlardan hastalıkları kapabilir. Kendi hayvanlarının sütlerini içebilir, peynir yapabilirler. Az da olsa komşularına süt ve peynir satabilirler. Eğer sağlık düşünülüyorsa bu iki hastalık bütün Türkiye’de silinmelidir. Bu konuda Tarım Bakanlığının çok etkili çalışmadığı kanısındayız. Bütün hayvanlar taranarak ve hastalıklı çıkan hayvanların etlerinin, ısıl işlem uygulayarak sucuk vb. yapan işletmelere devrinin sağlanması mümkün olabilirdi. Hastalıklı hayvanları olanlara da ödemeler yapılabilir. Bunlar kâğıt üzerinde yapılıyor, ancak çok yetersiz. Bu işlemleri ısrarla sürdürdüğünüzde hastalıklar silinebilirdi. Tabii bu bir finansman gerektirir.

Brusella çeken bir insana rastlarsanız yapılacak harcamaların ne denli gerekli olduğunu anlayabilirsiniz. Ancak ödenek yetersizlikleri bu gibi işlemlerin yeterince yapılmasını engellemektedir. Çiğ süt üreten ve bunu satan çiftçiler lütfen hem kendiniz için hem de toplum için harekete geçin. Veterinerinizle ve tarım ilçe müdürlüğü ile konuşun. Yoksa kimse daha sonra gözünüzün yaşına bakmayacaktır.
============================================
Dostlar,

Süt hijyeni sağlan(a)madığında insanlara geçebilecek çok sayıda hastalık vardır.
Bunların başında, Tarım Ekonomisi Uzmanı Prof. Sn. Tayfun Özkayanın da değindiği üzere Brusella ve Tüberküloz gelmektedir. Her 2 ciddi hastalıktan korunmak sütün pastörize edilmesi ile olanaklıdır. Günümüzde Louise Pasteur’ ün geliştirdiği klasik Pastörizasyon tekniği çok daha etkin yapılabilmektedir. 140 C derecede 1 mm kalınlığında laminer akımlı süt katmanı (tabakası) ve birkaç atmosfer basınç altında yalnızca bir saniyede etkin olarak Pastörize edilebilmektedir. Böylesi bir ısıl işlemle sütteki değerli vitamin ve mineraller bozunmadan korunabilmektedir. Ayrıca gelişkin süt endüstrisi, üreticilerden satın aldığı sütü öncelikle ön eleme – taramadan geçirerek toksik kimyasallar ve bileşimi bakımından incelemekte, standartlara uygun olanları işleyerek pazarlamaktadır. Geldiğimiz yer oldukça güven vericidir.

Ancak, Halk Sağlığının korunmasına ek, üreticinin emeğinin de korunması sosyal devletin görevidir. Bu amaçla Süt üreticilerinin kooperatifleşmesi, şirketleşmesi teşvik edilmelidir. Böylelikle büyük sermaye karşısında örgütsüz üreticinin emeği korunabilir. Üretici pazarlık hakkı elde edebileceği gibi kooperatif işletmeleri ile ürününü kendisi işleyerek pazarlayabilir; yarattığı katma değer kendi cebinde kalır..

“Sokak sütüne hayır” ama üreticinin emeğinin değerini bulmasını da sağlamak koşuluyla!

Sevgi ve saygı ile. 19 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com