KADINA YÖNELİK ŞİDDETE HAYIR!

KADINA YÖNELİK ŞİDDETE HAYIR!

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Birleşmiş Milletler’in 1999’daki kararı ile her yıl 25 Kasım tarihi “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmiştir.

Ülkemizde, kadına yönelik şiddet, kadın emeği sömürüsü, kadın bedeni sömürüsü, kadın yoksulluğu, kadın işsizliği, çocuk gelinler ve okula gönderilmeyen kız çocukları,

  • tacizciyi, tecavüzcüyü, saldırganı koruyup kollayan hukuk sistemi,

kadının özgürleşmesi önünde en büyük engeller olarak durmaktadır.  Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri her geçen gün artarak yükselmektedir.

Kadınlar ve kız çocukları, aile içinde sokakta, okulda ve iş yaşamında, fiziksel, ekonomik, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalmakta, yaşanan şiddetin kız çocuklarının okuyamamasından, kadınların toplumsal yaşama etkin katılamamalarına, istenmeyen evliliklere, sakatlıklardan ölümlere dek çok kapsamlı sonuçları olmaktadır. Namus adına işlenen cinayetler bu şiddet türünün en ölümcül ve görünür biçimlerinden biridir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası “kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığının tanımlandığı” 17. maddesi ile herkesin yaşam hakkını güvence altına almayı ve kimsenin “insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamayacağını” yükümlenir. Kadına yönelik şiddet, bu anayasal hakkın çiğnenmesi anlamına gelmekte ve bu çiğnemin (ihlalin) önlenmesi için Devlete önemli sorumluluklar düşmektedir.

Kadına yönelik şiddetle mücadele, Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmeler ve Birleşmiş Milletler kararlarıyla da devletin öncelikli sorumluluklarından biri olarak tanımlanmıştır. Ancak kadın cinayetleri katliam boyutuna ulaşmışken, devlet çıkardığı onca yasaya karşın kadınların can güvenliğini sağlamada yetersiz kalmaktadır.

  • Bianet’in verilerine göre 2018’in ilk on ayında en az;
    – 203 kadın ve 12 çocuk öldürüldü;
    – 54 kadına tecavüz edildi;
    – 169 kadın taciz edildi;
    – 306 kız çocuğuna cinsel istismarda bulunuldu;
    – 341 kadın yaralandı.

Kadına yönelik şiddet böylesine korkunç boyutlara ulaşmışken AKP hükümeti, cinsiyet ayrımcı politikalar, yasalar ve uygulamaları yaşama geçirmekte, kadınların ekonomik özgürlüğünü hiçe sayarak, “en az 3 çocuk” söylemiyle kadınları eve hapsetmekte ve erken yaşta evliliğe teşvik etmektedir.

  • AKP’li milletvekilleri tarafından çocuk istismarı faillerine mağdur çocukla evlenmeleri durumunda af getiren önerge verilmesi de kadını yok sayan zihniyetin dışavurumudur.

Kadınların da erkekler gibi güven içinde, korkmadan, ürkmeden,  acı çekmeden, insanca yaşamaya hakkı vardır. Acı çekmek, tacize uğramak, öldürülmek kadınların yazgısı olmamalıdır.

Eğitim-İş, kadınların karşılaştıkları zorlukları dile getirmeyi, onların sözcülüğünü yapmayı; birlikte yaşanır ve daha eşit bir dünya kuruluncaya dek sürdürecektir.

EĞİTİM-İŞ MERKEZ YÖNETİM KURULU
=============================
Dostlar,

“Kadın elbisesi giymiş akıl”, “erkek elbisesi giymiş akıl”

Bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ‘in yukarıdaki açıklamasını bütünüyle katılarak paylaşıyoruz. 

  • İnsan aklı evrenseldir.. “Kadın aklı“, “erkek aklı” ayrımı hukuk, bilim ve ahlak dışıdır.

Kadın elbisesi giymiş akıl“, “erkek elbisesi giymiş akıl” benzetmesi yapalım akılda kalsın diye.

Fiziksel özellikleri bakımından elbette önemli farklılıklar vardır kadın ve erkek arasında.

Ancak kadın ve “erkeğin toplumsal yaşamdaki rolleri” bakımından hiçbir ayrım yapmamak gerekir. Bu amaçla “toplumsal cinsiyet (gender)” kavramı Batı yazınında geliştirilmiştir. Dolayısıyla, toplumsal işbölümünde – ortak yaşamda “salt ama salt” kadının ya da erkeğin yapabileceği işler – işlevler dışında hiçbir ayrım ölçütü konamaz, konmamalıdır.

Somut örnek vermek gerekirse; “sütannelik” salt kadının, “sperm bağışı” salt erkeğin yapabileceği bir iştir; o denli!

Bu yüzden, “kapitalizmin beşiği” ABD’de bile iş başvurularında mutlaka cinsiyet belirleme zorunluğu olan son derece ayrık istisna) durumlar dışında işe alımda cinsiyet tercihi hukuksal olarak yasaktır. İş başvurularında fotoğraf istenmez, diplomalara fotoğraf konmaz… vs.

Erdoğan, dün (23.11.18), her gün konuştuğu üzere gene konuştu ve 100 m koşusunda kadın ve erkeğin bir tutulamayacağını söyledi. Hiç de seyrek olmadığı üzere, kadın 1,80’i aşkın, erkek 1,60 cm ise ne olacaktır? Kafalardaki koşullanmış kalıp bunca dar ve salt kadın bedenine yönelik midir? Her durumda erkek, fiziksel olarak kadından daha mı güçlüdür?

Kimi erkeklerin aklı ne zaman kadın bedenine kilitli kalmaktan, uçkur düzeyinden kurtulacak ve yukarı çıkarak kadının kafasının içine – aklına odaklanabilecektir? Bu arkadaşlarımızın insanın insanlaşması evrimini hızla tamamlamaları gerek toplumsal barış ve ilerleme için.
****
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye Gençlik ve Eğitim Vakfı’nın (oğlunun vakfı!) kuruluşunun 20. yıldönümü için 30.05.2016’da yaptığı konuşmada, salondaki kadınlara ve kız çocuklarına “anne adayı” diye seslenmişti!

  • Doğum kontrolüymüş, hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayışın içerisinde olamaz.
    Rabbim ne diyorsa, Sevgili Peygamberimiz ne diyorsa biz o yolda gideceğiz. Buna bakacağız. Bunun için de 1. derecede görev annelerin. Neslin asıl sahibi annedir. Anne olduğu için cennet annelerin ayaklarının altındadır, babalarının ayakları altında değil. Onun için annelerin ayaklarının altı öpülür, orada cennetin kokusu var, orada cennet var. Babanın değil. Onun için ben, siz anne adaylarından hele hele yetişmiş, kaliteli anne adaylarından ayrıca bunu da bekliyoruz.» (http://ahmetsaltik.net/2017/01/06/erdoganin-ve-akpnin-14-yillik-yasam-tarzina-mudahaleleri/)
    ****
    Bu sözlerin neresinden tutalım ki?!
    – Din siyasete alet ediliyor gene.. artık biz utanıyoruz..
    – Oğlunun Vakfının reklamı yapılıyor orada, aile boyu siyasetin neresi etik?
    – Neslin “sahibi” olamaz, çünkü kuşaklar anababalarının malı değildir, sürdürücüsüdür.
    – “Neslin sahibi” kadınlar ise (!) neden erkeklerin soyadı evlenen kadınlara veriliyor?
    – “Doğum kontrolü” Müslüman aileye yakışmıyor ise Erdoğan neden 4 çocukta durmuştur?
    – “Doğum kontrolü” Müslüman aileye yakışmıyor ise Erdoğan’ın çocukları neden 1-2 torundan fazla vermediler?
    –  Vakıftan destek verdiğiniz karşınızdaki yoksul aile çocukları genç kızları “anne adayı” olarak görmek hakaret değilse en azından haksızlıktır. O yoksul genç kızlar gelecek kazandırılması gereken, Erdoğan’ın deyimiyle “dezavantajlı” çocuklarımızdır, “kuluçka makinesi” değildir!
    – “Yetişmiş kaliteli anne adayı” sözleri ile kodlanan nedir acaba??
    – Aile planlaması, başta Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) olmak üzere pek çok uluslararası kurum tarafından en temel insan hakları arasında sayılmaktadır. Bu gerçeği görmezden gelemezsiniz..
    – Ayrıca Anayasamızın 41. maddesi bu hizmetlerin halka verilmesi, gerekli örgütün kurulup araç – gereçlerin sağlanması ve eğitim yapılmasını Devlete açık seçik ödev olarak yüklemektedir. 2827 sayılı yasa ve ilgili Tüzükte ayrıntılı düzenlemeler vardır, bunları görmezden gelmek suçtur, anayasayı çiğneme suçudur.

Ve son olarak soralım : Kadına – kız çocuklarına dönük her tür, mide bulandıran iğrenç şiddet hatta cinayetler 16+ yıllık iktidarınızda kezlerce kat neden artmıştır, artmaktadır? Bu ağır tabloyu görmüyor musunuz? Yoksa bu hazin durum istendik midir – politikanız içre midir?

  • Kadını eve kapatıp, çocukların yetişmesini de eğitimsiz bırakılan analara bağlayarak kalabalık – niteliksiz, dilimiz varmıyor söylemeye ama bir “sürü toplum” yaratarak “sonsuz” ve mutlak iktidar mı düşlüyorsunuz??!

Boşunadır efendiler boşuna! Zamanın ruhu bu vahabi planlara izin vermeyecektir. 21. yy’ın şafağında Anadolu 2. bir S. Arabistan asla olmayacaktır. Ancak sizler tarihin karanlık sayfalarına gömüleceksiniz yapıp ettiklerinizle ve hiiiç de hayırla anılmayacaksınız.

Sevgi ve saygı ile. 24 Kasım 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Coşkun Özdemir : CEHALET..

C E H A L E T …..

Prof. Dr. Coşkun Özdemir
Türkiye Kas Hastalıkları Derneği Başkanı
İstanbul Tıp Fak. Nöroloji Em. Öğretim Üyesi

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Cahil ve cehalet sözcükleri Osmanlı döneminden kalan en büyük mirasımızdır. 1950’den önce cehalet sözcüğü genelde okuma yazma bilmeyenler için kullanılırdı. Şimdi toplumun sadece okuma yazma değil, bilmesi gereken hiçbir şeyi öğrenmemiş olduğunu gördük. % 90’ı köylü olan halk hiçbir şeyi bilmiyor, yaşadığı dünyayı da tanımıyor. Cumhuriyet 17 yılda bütün Osmanlı tarihinde olduğundan çok çeşitli okul, sanat kurumu açmış, üniversiteleri yeniden kurmuş, Avrupa’ya öğrenciler göndermiş, Köy Enstitülerini açmıştır.”

Bunlar gerçek bir bilge kişi Doğan Kuban’dan alıntıdır. Genel olarak bu sözcüğü hele halkımız için kullanmakta çekingenlik var. Doğan hoca cehalet sözcüğünü cesaretle ve elbette yetki ile kullanıyor. Genellikle bu gerçeği gizliyoruz.

Özdemir İnce’nin iki kitabı var. Cehaletin Rönesansı ve Egemenliğini işleyen çok aydınlatıcı.
O da cesur bir düşünür. TV’lerde halkın bir araya gelip aralarında tartışıp siyasilere çok rasyonel mesajlar verdiğini dinliyorsunuz. Bunlar yapay yakıştırmalar, bir öykü gibi. Gerçekle ilgisi yok, çok yineledim. AKP iktidarının ve yandaşlarının karalayıp kötülediği Cumhuriyetin Atatürk’lü 15 yılı bir mucize gibidir. Bunu yadsımak onu bir enkaz gibi tanımlamak bir gaflettir. Bugün neredeyse İslam dünyasındaki ilk laik cumhuriyetten arta kalanlarla yaşıyor ve bu sayede umudumuzu koruyoruz. Birer aydınlanma odağı Köy Enstitüleri ve Halkevleri haince yok edilmese, çağdaş eğitime darbe vurulmasa idi, Türkiye bugün bambaşka bir yerde olacaktı.

Bakınız DOĞAN KUBAN nasıl devam ediyor:

”Cahillik, politika olarak istismar edilen bir kültürel yoksulluktur. Az gelişmiş bir toplumun politik ortamında kişileri uygarca davranmaya ulaştıracak bir bilinç partilerde de yok. Üniversitelerimizin en iyileri bile yurt dışındaki itibarlarını yitirdiler Bugünkü iktidar çevrelerinde süregelen bir Osmanlı hayranlığı var (C.Ö.) “Biz Osmanlı tarihini çağdaş bir tarafsızlıkla, fakat Türkçe konuşan dünyanın ilk laik cumhuriyetini kurmuş bir İslam toplumu olarak yeniden değerlendirmek zorundayız. Bunu bir iç kavga tohumu olarak kullanan,
bizim gibi ülkeleri sömürme peşinde olan Batılı emperyalistlerdir.”

Ben bugünkü az gelişmişliğimizde ve çekinmeden söyleyelim cehaletimizde, neredeyse bin yıl önceki İslam toplumundaki akıl ve dogma zıtlaşmasının büyük etkisi olduğu kanısında olanlardanım. İmam-ı Gazali önemli, etkili bir İslam bilgini idi. Ama yazık ki, içtihat kapısı kapanmıştır diye İslam dünyasını özgürlüğe ve felsefeye kapamıştır!? Bunu nasıl başardığını anlamamışımdır. Çünkü İslam dünyasında yüzyıllardır tersine bir potansiyel vardı.

Ben ilk Avrupa’ya çıkışımda Belçikalı bir profesörün “Avicenna’yı okudunuz mu?” sorusu ile karşılaşmıştım. Bilmiyordum, İbni Sina’nın Avrupa’daki adı imiş. Onlar İbni Sina’dan başka İbn-i Haldun, İbn-Rüşt, Farabi, Harezmi okurlarmış. Bunlar İslam yasağını dinlemeyen filozoflar. Yunan klasiklerini Arapçaya tercüme ettirip okuyor, okutuyorlar. Avrupa reform ve Rönesans için onlardan yararlanıyor. Ama Osmanlı onlara uzak kalıyor. Osmanlıda bu felsefecileri eleştiren, onlara karşı çıkan, konuşup, tartışmak eleştirmek doğruyu aramak yanlıştır. İÇTİHAT KAPISI KAPANMIŞTIR diyen İmam Gazali tarafını tutuyor. O’nun TEHAFÜTÜ FELASİFE adlı ünlü bir kitabı var. Bu Osmanlı ile birlikte İslam dünyasının özgür düşünceye, felsefeye kapanışıdır. Bu nedenle bakın DOĞAN hoca ne diyor :

” Abbasilerin Dar-ül Hikma benzeri bir çeviri etkinliği, dünya bilim tarihinde FARABİ gibi filozoflar, İbni Sina gibi bir filozof ve tıp uzmanı, HAREZMİ gibi bir matematikçi, HAYYAM gibi bir şair ve matematikçiyi, Osmanlı toplumu 500 yılda yetiştirememiştir.”

Cumhuriyet %5 okuma yazma bilen, fabrikasız, okulsuz, sanayisiz perişan bir toplum miras aldı. Büyük Atatürk ona inananlarla birlikte bu topluma bu coğrafyaya aklı bilimi, çağdaşlığı, laikliği ve aydınlanmayı getirdi. Büyük bir devrimdir bu. Bunu küçümsemek gaflettir, hıyanettir. O’nu izleyenler bu devrime sadık kalmadılar. Tam tersine eğitimi baltaladılar, Köy Enstitülerini, Halkevlerini yok ettiler. Halkı çağdaş, aydınlanmacı bir eğitimden yoksun bıraktılar. İslamcı bir parti bugün bu yoksunluğun meyvelerini topluyor. Sol adına Atatürkü küçümseyenlerimiz oldu. AKP’den demokrasi bekleyen liberallerimiz, “yetmez ama evet” çilerimiz sonunda bugünlere ulaştık.

Bir devlet adamı, kadınlar sesli gülmesin diyor. Bir başkası hadislerde bütün hastalıkların ipucu vardır diyor. Üniversite hocası müziğin her türlüsü günahtır buyuruyor. Diyanet başkanı nişanlılar el ele tutuşamaz diyor. El zinası, göz zinası üniversitede hakimler arasında, üst makamlarda yaygın. Nerede, hangi zeminde yetişiyor bu milyonlarca Fetocu? Nedir bu Adnan Oktar olayı?

Her gün kadın cinayetleri haberleri alıyoruz. En çok sigarayı biz içiyoruz. En çok işçi ölümleri bizde. En çok yalan haber uydurma, haber bizim medyada. Dövmesi var diye bıçaklanan kadın bizim kadınımız. Sayısız çocuk cinsel tacizi, çocuk kaçırma..

Yanmaz kefen bizde satılıyor çok rağbet var. Türkan Saylan’a “zıbarıp gitti, O’nu cehennemde zebaniler karşılayacak, Atatürkçüleri yanına çağırsın“ diyen bizim kadınımız. Sömürgede dinimizi daha iyi yaşardık.. genç kızlarımız söylüyor. Yunan kazansaydı saltanat, hilafet devam ederdi.. Bu da saray sofrasında oturan dinci tarihçimizden.. “Erkekler sakal bırakmazsa şehvet uyandırır, oğlancılık teşvik edilir” bizim bir din adamının söylemi. Utanç verici şeyler.

Unutulmaz 6-7 Eylül vahşeti (AS: 1955), 2 Temmuz 1993 Madımak faciası cehaletin eserleri değil mi? Sağdan sola yazmayı bilmeyen kendini Müslüman saymasın.. Böylece birisinin kemikleri sızlayacak ve cehennemde bir ait kademeye inecektir. Bir milli irade temsilcisi dindar bu da. En çok, en çeşitli tarikatlar bizde. Birbirine en az güvenen bizim halkımız.

Bütün bunlar bu insan manzaraları cehaletten kaynaklanıyor, Emperyalizm bundan yararlanıyor. Rasyonel (AS: akılcı) düşünceden, bilinçten, aydınlanmadan yoksun insanlar tarafından yaratılıyor bunlar. Tepeden tırnağa bu toplumda yaygın bir patoloji görmemek mümkün değil. Binlerce insan hapiste. Bir gün için yüzlerce tutuklama, yüzlerce göz altı. Binlerce işten atılma, üniversitelerde adeta bir kıyım. Sormaz mısınız? Nasıl bir memleket bu? Her şey normal diyebilir misiniz? Ülkenin yöneticileri her şeyin başkanı reise böyle bir memleket nasıl idare edilir demez mi?

Hapislerle idamlarla olur mu? Bu yaygın patoloji masa üstüne konmaz mı? Bu zeminin bu toprağın ciddi bir hastalık içinde olduğu çok açık değil mi? Bu kabul edilip çare aranmalı değil mi? Hapishaneleri doldurmak Enis Berberoğlu’nu, Osman Kavala’yı, Eren Erdem’i, binlerce üniversite gencini Selahattin Demirtaş’ı hapiste tutmak vb. adalet midir, kaosa destek midir? Hiç beraber olmadığımız Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan darbeye mi destek verdiler? Cumhuriyet yazarlarını 6-7 yıl hapse mahkum etmek neyin nesi? Bunların gerekçesi hangi vicdan sahibini ikna edebilir?

Derinlemesine bir sosyolojik psikolojik çok yönlü analizlere ihtiyacı var bu toplumun. Bu yazıyı yazarken bir katliam haberi alıyorum.. Bir ailede 5 ölü 4 yaralı, bir katliam. Ne kadar kolay öldürüyor! Hem de 28 kez, 32 kez bıçaklıyor benim insanım! Hastanelerde doktorlara saldırı vukuatı adiyeden (AS: sıradan olay). Bu ülkenin Başkanı ve iktidar partisi önderleri biz hangi koşullarda ardı ardına seçim kazanıyoruz, toplumun hangi kesiminden oy alıyoruz diye düşünmezler mi? Başkanın vurguladığı gibi asil bir halk mı bu?

Bakın iyi bir düşünür ve yazar olan Dr. Erdal Atabek ne diyor :

”Halkımız Erdoğan ve AKP’yi kutsallaştırıyor İktidar kutsallaşmıştır. Oy vermemek günahtır. Peygambere karşı çıkmaktır. Bilinç altı bir şey bu. Kollektif bilinç kolay kolay değişmez. CHP ancak toplumun bilincine seslenebiliyor bilinç altına değil.” Oysa Atatürkçü laik kesim için böyle bir kutsallık yok. Laikliği savunmak için çaba göstermek gibi bir sorumluluk, bir gereklilik düşünmüyor aydın kişi. Sayı üstünlüğü de olmadığı için, bütün seçimlerde yitiren yan.

  • Ne olacak, nereye gidiyoruz?

Yanıtını bilemediğimiz bir soru bu. Kaygılar içinde yaşarken, yaşayanlar hep birlikte görecekler.
Ama yılgınlık ve umutsuzluk yasak!
Aydınlanma için var gücümüzle çalışacağız!
==========================================

Dostlar,

Saygın insan Prof. Dr. Coşkun Özdemir bizim İstanbul Tıp Fakültesin’den hocamızdır. Uğur Mumcu Vakfı‘nda yollarımız kesişmiş ve Vakıf için bir Ulusal Sağlık Politikası raporu hazırlayan çalışma takımı içinde olmuştuk.

Sonra.. Ergenekon kumpas davalarında Silivri tutsaklarını bir ziyaretimizde çadırda dertleşmiştik.. Arada bizi katıldığımız TV programlarını izleyebilirse arar ve kutlar..

Özdemir hoca on yıllardır, Yeşilköy’de çooook mütevazi bir binada, kurucusu olduğu Kas Hastalıkları Derneği‘nde bu zor hastalıklarla boğuşanlara hizmet sunuyor, nitelikli – bilimsel – sevecen – insancıl emeğini akıtıyor.. Dünyanın en ünlülerinden Harvard Tıp Fakültesi’nde çalışmış, çoook başarılı bir Nöroloji hocası Prof. Coşkun Özdemir..

Kas Hastalıkları Derneği binası, İstanbul Büyükşehir Belediyesinden kiralık. Hemen hemen her yıl bu belediye “çıkın” der ve insanları perişan eder.. Oysa dinci – kinci – yandaş dernek ve vakıflara bu belediye ölçüsüz destek veriyor.. Ne adaletsiz tutum ve ne utandırıcı politika!?

Özdemir hocamız 1929 doğumlu.. 90’ına dayandı ama yüreği hala Ülkemiz – insanımız – Aydınlanma ve ATATÜRK DEVRİMLERİ için çarpmakta..

O’na daha nice üretken yıllar dilerken, ülkemize kattıkları için bin şükran sunuyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 29 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Atatürk ile 15 yıl AKP ile 15 yıl…

Atatürk ile 15 yıl AKP ile 15 yıl…

Erdal Atabek
Cumhuriyet, 13.11.2017,

Türkiye, Mustafa Kemal Atatürk ile 15 yıl iktidar dönemi yaşadı, 1923-1938. 
Bu iki dönemde bakalım neler oldu?
1. Atatürk, siyasal iktidarı sultan ve halife olan tek adamın elinden alıp kurduğu Büyük Millet Meclisi’ne devretti.
AKP ise, Büyük Millet Meclisi’nin yetkilerini “Tek Adam Olarak Cumhurbaşkanı”na devretti.

2. Bağımsızlık Ata’nın karakteri, Cumhuriyetin siyaseti oldu.
AKP, Amerika himayesinde İslamcılıktan, Rusya himayesinde İslamcılığa savruluyor. 

3. Hukuk alanında uygar Batı’nın laik hukuku temel alınarak devrim yapıldı.
AKP, adım adım Sünni İslam hukukunu geri getirmeye çalışıyor. 

4. Eğitim laik temelde köylerden üniversiteye kadar bilimsel yapıda yeniden kuruldu.
AKP, imam hatipler yoluyla Sünni İslam temelli eğitimi yaygınlaştırıyor.
5. Halkevleri kurularak halkın bilimsanat alanında bilinçli eğitimi yaygınlaştırılıyordu.
AKP, camiler, imamlar ve Kuran kursları yoluyla halkı tarikatların elinde inanç alanına yönlendiriyor.
6. Atatürk, halkın dinini öğrenmesini, aracılık yapan yobazların etkisiz kılınmasını amaçladı. Laikliğin amacı buydu.
AKP, tersine, halkı tarikatların, şeyhlerin, şıhların eline bıraktı, onlardan siyasetinde yararlanmayı esas yaptı.
7. Atatürk köylüyü milletin efendisi kabul etti. Kalkınmayı, eğitimi köyden başlattı.
AKP, köyü kente getirdi, varoşları yarattı. Onlardan oy deposu olarak yararlandı. Kentleri betona çevirdi.
8. Atatürk, tarımı kendine yeterlilik amacına göre destekledi. Ülke, her ürünü üretti, ihraç etmeye başladı.
AKP tarımı yok etti. Artık buğday ve saman dahil her ürünü dışarıdan getirip dövizle ödeyen ülke olduk.
9. Atatürk, yerli sanayi hamlesi başlattı. Bankalar kuruldu, yerli sanayi desteklendi. Karma ekonomi esas alındı.
AKP, kapitalist özelleştirmeyi temel yaptı, her şeyi satarak bugün halkı şirketlerin eline bırakan ortamı yarattı. Hiçbir şey artık ‘yerli’ ve ‘milli’ değil.
10. Atatürk, ülkeyi savaştan barışa taşıdı. Komşularla barış antlaşmaları gerçekleştirdi.
AKP ise ülkeyi barıştan savaşa soktu. Bugün, ülke içeride de dışarıda da savaşıyor. Geleceği belirsiz bir dönem yaşanıyor.
11. Atatürk, dost komşuları olan bir ülke yaratmıştı.
AKP döneminde ülkenin hiç dostu kalmadı. Her komşu bir anlaşmazlık konusu ile kavgalı hale geldi.
12. Atatürk dönemi, bütün çağdaş sanatların toplumun içinde yaşadığı bir dönem oldu. Klasik müzik, tiyatro, opera, bale, resim, heykel, mimarlık toplumun can damarı oldu.
AKP dönemi, sanatın küçümsendiği, önemini yitirdiği bir dönem oldu. Resim, heykel sanatı terk edildi. Müzik bir yana bırakıldı. Opera, bale geleneğe uygun bulunmadı. Böyle de sürüp gidiyor.
13. Atatürkkadın’ gerçeğini toplumda layık olduğu yere yüceltti. Kadını kafesten ve peçeden kurtardı. Erkekle eşit yerine koydu.
AKP kadının erkeğe itaatini esas olan bir din temelli sistem yarattı. Örtünme, çarşafa girme geri getirildi. Kadın cinayetlerinin böyle yaygınlaşması rastlantı değildir.
14. Atatürk döneminin Köy Enstitüleri salt bir eğitim kurumu değildir. Köyden başlayan kalkınmanın simgesidir.
AKP için ise, köy bir propaganda alanıdır. Muhtarlar toplantıları, kutsal söylemler eğitilecek topluluklar değil, destek verecek alanlardır.
15. Atatürk, Türkiye için “çağdaş uygarlık” hedefini göstermişti.
AKP için “çağdaş uygarlık”, İslam ülkelerinin birleşmesi, İslami yaşam biçiminin topluma kabul ettirilmesidir.
***
İşte, Mustafa Kemal Atatürk ile yaşanan 15 yılın,
AKP ile yaşanan 15 yılla, 15 maddede özetlenen karşılaştırması.
Öyle Anıt-Kabir’e zoraki gidip Atatürk’e içinden gelmeyen saygı gösterişi ile aslında bir şey yapılmış olmuyor.
Olan biten, Atatürk’ün yattığı yerden AKP zihniyetini yenmiş olduğudur.
Bu gerçek de sizin kabul edip etmemenize bağlı değildir.
Atatürk mü? Sonsuza kadar…
====================================
Dostlar,

Saygıdeğer meslek büyüğümüz Dr. Erdal Atabek çok etkili bir karşılaştırma yapmış sağolsun. 18 Kasım 2017’de AKP iktidarı 16. yılına giriyor. Kültürümüze de önemli katkısı oldu AKP’nin! Halk arasında

  • “Yiyo ama çalışıyo; emme alnı secde görüyo..”

    Neciiiip mi necip milletimiz / ümmetimiz psikolojik savunma düzeneklerinden biri olan mantığa bürünme (Rasyonalizasyon) aracını büyük bir ustalıkla kullanmakta ve dünyaya özgün örnekler vermekte..

Sevgi ve saygı ile. 16 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Bir toplumun intiharı

Cumhuriyet : Olaylar ve Görüşler

Bir toplumun intiharı

Toplum olarak ruh sağlığımızın pek yerinde olmadığı ortada.
En basit insan ilişkilerinden, yurttaş-devlet arasındaki ilişkilere dek
büyük bir şiddet, vurdumduymazlık, acımasızlık egemen.
Unutmamak gerekir ki, başla gövde birbiriyle uyum gösterirler.

[Haber görseli]

Gordon Marshall’ın tanımına göre Toplum, genel olarak ortak bir kültürü paylaşan,
belirli bir toprak parçasında yerleşik ve kendilerini birleşik ve özgün bir varlık olarak gören insanlardan oluşur.

Gerek toplumu oluşturan kurumlar ve kişiler arası ilişkiler açısından olsun, gerekse sosyoekonomik düzlemde olsun toplumumuz eğer hemen çağdaş reformlara gidilmezse bilinçli yurttaşlarına katlanılması güç bir yaşam sunan bir coğrafyada yer almış olmak gibi bir duyguyu ve düşünceyi yaşatan bir yabancılaşmayı tattırmış olmaktan öteye gidemeyecektir.

Kültür robotu

Hemen hemen her saat yazılı ve görsel basında yer alan konular toplum olarak ruh sağlığımızın pek yerinde olmadığını gözler önüne seriyor. En basit insan ilişkilerinden, yurttaş-devlet arasındaki ilişkilere dek büyük bir şiddet, vurdumduymazlık, acımasızlık egemen. Demokrasiden hızla uzaklaşmakta olduğumuz bu görüntülerin yer almasında bizim birey olarak hiçbir payımız olmadığı söylenemez.

Şunu unutmamak gerekir ki, başla gövde birbiriyle uyum gösterirler.
Nasıl mı? Halkımızın çoğu ne yazık ki herhangi bir dinsel, siyasal, geleneksel otoriteyi sorgulamayacak ölçüde “kültür robotu” halinde. “Kültür robotu” durumu sanılmasın ki salt eğitim düzeyi düşük toplum üyelerinin bir özelliğidir. Ne yazık ki pek çok okumuş
(aydın demeye dilim varmıyor), toplumun kültürel, gelenekselleşmiş kodlarını içselleştirmiş durumda.

Sonuç odaklı

* Toplum olarak genelde sonuca odaklı değerler sistemine göre hareket ediyoruz.
Oysa süreç odaklı değerler sistemine göre hareket etmek durumunda sistemin işleyiş biçimi konusunda fikir yürütmek olanağı ortaya çıkar. Bu da eleştirel düşüncenin
temelini oluşturur.

* Her zaman haksız da olsa güçlüden yana olmak gibi faşizan bir düşüncenin izleyicisiyiz. Sonra da Türkiye’de hukuk devletinin olmadığı konusunda
görüş bildiriyoruz.

* Güce taparak adaletsizliğinden yakındığımız düzenin işleyişine katkıda bulunmuş oluyoruz.
* Hangi mevkide olursak olalım, hangi yaş ve eğitim düzeyinde olursak olalım
Sezar’ın hakkını Sezar’a vermemekte direniyor ve sonra da toplumda adalet olmadığını haykırıyoruz.
Kişisel ve sosyal ilişkilerimizde birbirimize karşı açık ve güvenilir bir tutum takınmıyoruz. En ufak bir anlaşmazlıkta en hafifinden gözdağı veriyor,
üstünlüğü elden bırakmak istemiyoruz. Oysa demokrasi asla monolog değildir.

* Eğitim sistemimiz ne yazık ki okumuş cahiller ve hiçbir insani duyarlılığı olmayan, sanatla, edebiyatla ilgilenmeyen potansiyel faşistler yetiştirmekten öteye geçemiyor.
* Çocuk eğitimimiz kökten yanlış. Ailelerde çocuğa karşı gösterilen aşırı korumacı tutum, yıllar sonra siyasal düzlemde otorite arayışı içinde olan, hep bir kurtarıcı peşinde koşan, birey olamamış sürü insanı yetiştiriyor.
* Kadın-erkek eşitliğinde geldiğimiz noktayı en iyi medyada her gün yer alan
kadın cinayetleri pek acı bir biçimde açıklıyor. Oysa ataerkil düzenler her zaman faşizmin verimli arka bahçeleridir.

Toplumsal aktörler olarak yaptıklarımızdan sorumluyuz.
İçinde yaşadığımız bu süreçte hepimizin

“Ben bilinçli ya da bilinçsiz edimlerimle bu sürece nasıl katkıda bulundum?”

diyerek şapkayı önüne koymasında sayısız yarar olduğu görüşündeyiz. (5.9.2015)

Yrd. Doç. Dr. Ayşe Atalay

==============================

Dostlar,

Düşündürücü ve çook öğretici bir makale değil mi??
Yazar Sayın Yrd. Doç. Dr. Ayşe Atalay‘a teşekkürlerimizle.
(Kurumsal kimlik belirtilmemiş ama sanırız Yeditepe Üniversitesi Psikoloji Bölümünde öğretim üyesi..)

Sevgi ve saygı ile.
05.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

2014’te 3065 kişi intihar etti!

TÜİK:
2014’te 3065 kişi intihar etti! 

Kaba intihar hızının en yüksek olduğu il yüz binde 11,63 ile Tunceli oldu.

Yurt Gazetesi
19 Haziran 2015 

http://www.yurtgazetesi.com.tr/yasam/tuik-2014-te-3-bin-65-kisi-intihar-etti-h90782.html

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre; ölümle sonuçlanan intihar sayısı,
revize edilen (AS: gözden geçirilen) 2013’te 3252 iken, 2014’te 3065 oldu. İntihar edenlerin %74,3’ünü, %25,7’sini kadınlar oluşturdu. Kaba intihar hızının en yüksek olduğu il yüz binde 11,63 (AS: 11.63E10-05) erkekler ile Tunceli oldu. Kaba intihar hızı 2013’te yüz binde 4,27 iken, 2014’te yüz binde 3,97 oldu. Başka bir anlatımla 2014’te her yüz bin kişiden yaklaşık 4’ü intihar etti. Kaba intihar hızı illere göre incelendiğinde, 2014 yılında kaba intihar hızının
en yüksek olduğu il yüz binde 11,63 ile Tunceli oldu. Tunceli’yi yüz binde 9,03 ile Bingöl ve yüz binde 8,26 ile Edirne izledi. Kaba intihar hızının en düşük olduğu il ise yüz binde 1,06 ile Bartın oldu. Bartın ilini yüz binde 1,07 ile Çankırı ve yüz binde 1,28 ile Bayburt izledi.

EN YÜKSEK YAŞA ÖZEL İNTİHAR HIZI 80-84 YAŞ DİLİMİNDE

Yaşa özel intihar hızları incelendiğinde, 2013’te en yüksek intihar hızı yüz binde 9,92 ile
85+ yaş diliminde, 2014’te ise yüz binde 8,07 ile 80-84 yaş diliminde görüldü. Her iki yılda da en düşük intihar hızı 2013 için yüz binde 0,84 ve 2014 için yüz binde 1,17 olarak 15 yaş altında gerçekleşti. En yüksek yaşa özel intihar hızının 2013’te erkeklerde yüz binde 20,97 ile 85+ yaş diliminde, kadınlarda ise yüz binde 5,52 ile 15-19 yaş diliminde olduğu; 2014 yılında erkeklerde yüz binde 15,08 ile 80-84 yaş diliminde, kadınlarda ise yüz binde 4,30 ile 15-19 yaş diliminde olduğu görüldü. İntihar sayıları yaş dilimi ve cinsiyete göre incelendiğinde,
2013’te olduğu gibi 2014’te de yaş dilimleri arasındaki cinsiyet farklılığının belirgin olduğu görüldü. Erkek intiharlarının 15 yaş altı intiharlar dışında tüm yaş dilimlerinde kadın intiharlarından daha çok olduğu belirlendi. Cinsiyetler arasındaki farklılığın en yüksek olduğu yaş diliminin 20-24, en az olduğu yaş diliminin ise 15 yaş altı ile 85 yaş ve üzerinde olduğu görüldü.

İNTİHAR EDEN KİŞİLERİN %24,9’u İLKÖĞRETİM BİTİRMİŞ

İntihar eden kişilerin 2013’te %21,2’si ilköğretim mezunuyken 2014 yılında bu oran % 24,9 oldu. İlköğretim bitirenlerini 2014’te %22,5 ile ilkokul, % 19,9 ile lise ve dengi okul ve %10,6 ile okuryazar olup bir okul bitirmeyenler izledi. Nedeni belirlenemeyen intihar oranı, 2013’te % 54,1 iken 2014 yılında bu oran %52,9’a düştü. İntihar nedenleri arasında 2013’te ilk sırada %16,1 ile hastalık gelirken, bunu %9,3 ile aile geçimsizliği ve %6,8 ile geçim zorluğu izledi. Bu oranlar, 2014’te sırasıyla hastalık %17,9, aile geçimsizliği %9,0 ve geçim zorluğu %8,4 oldu.

İNTİHAR EDEN KİŞİLERİN % 47,7’Sİ EVLİYDİ

İntihar eden kişilerin medeni durumu ele alındığında, 2013’te intihar eden kişilerin %48’inin evli, % 39,3’ünün hiç evlenmemiş, % 5,5’inin boşanmış, %4,2’sinin eşi ölmüş olduğu görüldü. Medeni durum dağılımının 2014’te %47,7 ile evli, %39,1 ile hiç evlenmemiş, %7,3 ile eşi ölmüş ve %4,4 ile boşanmış kişilerden oluştuğu gözlendi. Cinsiyete göre medeni durum incelendiğinde, 2014’te intihar eden erkeklerin %49,3’ünün evli, %38,8’inin hiç evlenmemiş, intihar eden kadınların ise %43,1’inin evli, %40,2’sinin hiç evlenmemiş olduğu görüldü.

==========================================

Dostlar,

AKP döneminde 14 Kasım 2013 – 8 Haziran 2015 arasında yaklaşık 12,5 yılda 40 bine yakın yurttaşımız canına kıydı.. (Dünyada 170 ülke içinde 93. sıradayız, E yüksek Guyana,
en düşük S. Arabistan, DSÖ – 2013)

Neden toplumumuzda acılar, onlarla başetme olanaklarından daha ağır basıyor??

Ya canına kıyılanlar ?

14 katına dek artan kadın cinayetleri??

SHÇEK yurtlarında ırzına geçilen Devlete emanet kız çocukları??

Hangi iktidarın sicili böylesine acı ve utanç verici olaylarla ve bunca doluydu??

Bu bağlamda bir Hükümet ya da TBMM araştırması – raporu var mı; niye yok?

Sevgi ve saygı ile.
19 Haziran 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com