KADINA YÖNELİK ŞİDDETE HAYIR!

KADINA YÖNELİK ŞİDDETE HAYIR!

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Birleşmiş Milletler’in 1999’daki kararı ile her yıl 25 Kasım tarihi “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmiştir.

Ülkemizde, kadına yönelik şiddet, kadın emeği sömürüsü, kadın bedeni sömürüsü, kadın yoksulluğu, kadın işsizliği, çocuk gelinler ve okula gönderilmeyen kız çocukları,

  • tacizciyi, tecavüzcüyü, saldırganı koruyup kollayan hukuk sistemi,

kadının özgürleşmesi önünde en büyük engeller olarak durmaktadır.  Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri her geçen gün artarak yükselmektedir.

Kadınlar ve kız çocukları, aile içinde sokakta, okulda ve iş yaşamında, fiziksel, ekonomik, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalmakta, yaşanan şiddetin kız çocuklarının okuyamamasından, kadınların toplumsal yaşama etkin katılamamalarına, istenmeyen evliliklere, sakatlıklardan ölümlere dek çok kapsamlı sonuçları olmaktadır. Namus adına işlenen cinayetler bu şiddet türünün en ölümcül ve görünür biçimlerinden biridir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası “kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığının tanımlandığı” 17. maddesi ile herkesin yaşam hakkını güvence altına almayı ve kimsenin “insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamayacağını” yükümlenir. Kadına yönelik şiddet, bu anayasal hakkın çiğnenmesi anlamına gelmekte ve bu çiğnemin (ihlalin) önlenmesi için Devlete önemli sorumluluklar düşmektedir.

Kadına yönelik şiddetle mücadele, Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmeler ve Birleşmiş Milletler kararlarıyla da devletin öncelikli sorumluluklarından biri olarak tanımlanmıştır. Ancak kadın cinayetleri katliam boyutuna ulaşmışken, devlet çıkardığı onca yasaya karşın kadınların can güvenliğini sağlamada yetersiz kalmaktadır.

  • Bianet’in verilerine göre 2018’in ilk on ayında en az;
    – 203 kadın ve 12 çocuk öldürüldü;
    – 54 kadına tecavüz edildi;
    – 169 kadın taciz edildi;
    – 306 kız çocuğuna cinsel istismarda bulunuldu;
    – 341 kadın yaralandı.

Kadına yönelik şiddet böylesine korkunç boyutlara ulaşmışken AKP hükümeti, cinsiyet ayrımcı politikalar, yasalar ve uygulamaları yaşama geçirmekte, kadınların ekonomik özgürlüğünü hiçe sayarak, “en az 3 çocuk” söylemiyle kadınları eve hapsetmekte ve erken yaşta evliliğe teşvik etmektedir.

  • AKP’li milletvekilleri tarafından çocuk istismarı faillerine mağdur çocukla evlenmeleri durumunda af getiren önerge verilmesi de kadını yok sayan zihniyetin dışavurumudur.

Kadınların da erkekler gibi güven içinde, korkmadan, ürkmeden,  acı çekmeden, insanca yaşamaya hakkı vardır. Acı çekmek, tacize uğramak, öldürülmek kadınların yazgısı olmamalıdır.

Eğitim-İş, kadınların karşılaştıkları zorlukları dile getirmeyi, onların sözcülüğünü yapmayı; birlikte yaşanır ve daha eşit bir dünya kuruluncaya dek sürdürecektir.

EĞİTİM-İŞ MERKEZ YÖNETİM KURULU
=============================
Dostlar,

“Kadın elbisesi giymiş akıl”, “erkek elbisesi giymiş akıl”

Bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ‘in yukarıdaki açıklamasını bütünüyle katılarak paylaşıyoruz. 

  • İnsan aklı evrenseldir.. “Kadın aklı“, “erkek aklı” ayrımı hukuk, bilim ve ahlak dışıdır.

Kadın elbisesi giymiş akıl“, “erkek elbisesi giymiş akıl” benzetmesi yapalım akılda kalsın diye.

Fiziksel özellikleri bakımından elbette önemli farklılıklar vardır kadın ve erkek arasında.

Ancak kadın ve “erkeğin toplumsal yaşamdaki rolleri” bakımından hiçbir ayrım yapmamak gerekir. Bu amaçla “toplumsal cinsiyet (gender)” kavramı Batı yazınında geliştirilmiştir. Dolayısıyla, toplumsal işbölümünde – ortak yaşamda “salt ama salt” kadının ya da erkeğin yapabileceği işler – işlevler dışında hiçbir ayrım ölçütü konamaz, konmamalıdır.

Somut örnek vermek gerekirse; “sütannelik” salt kadının, “sperm bağışı” salt erkeğin yapabileceği bir iştir; o denli!

Bu yüzden, “kapitalizmin beşiği” ABD’de bile iş başvurularında mutlaka cinsiyet belirleme zorunluğu olan son derece ayrık istisna) durumlar dışında işe alımda cinsiyet tercihi hukuksal olarak yasaktır. İş başvurularında fotoğraf istenmez, diplomalara fotoğraf konmaz… vs.

Erdoğan, dün (23.11.18), her gün konuştuğu üzere gene konuştu ve 100 m koşusunda kadın ve erkeğin bir tutulamayacağını söyledi. Hiç de seyrek olmadığı üzere, kadın 1,80’i aşkın, erkek 1,60 cm ise ne olacaktır? Kafalardaki koşullanmış kalıp bunca dar ve salt kadın bedenine yönelik midir? Her durumda erkek, fiziksel olarak kadından daha mı güçlüdür?

Kimi erkeklerin aklı ne zaman kadın bedenine kilitli kalmaktan, uçkur düzeyinden kurtulacak ve yukarı çıkarak kadının kafasının içine – aklına odaklanabilecektir? Bu arkadaşlarımızın insanın insanlaşması evrimini hızla tamamlamaları gerek toplumsal barış ve ilerleme için.
****
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye Gençlik ve Eğitim Vakfı’nın (oğlunun vakfı!) kuruluşunun 20. yıldönümü için 30.05.2016’da yaptığı konuşmada, salondaki kadınlara ve kız çocuklarına “anne adayı” diye seslenmişti!

  • Doğum kontrolüymüş, hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayışın içerisinde olamaz.
    Rabbim ne diyorsa, Sevgili Peygamberimiz ne diyorsa biz o yolda gideceğiz. Buna bakacağız. Bunun için de 1. derecede görev annelerin. Neslin asıl sahibi annedir. Anne olduğu için cennet annelerin ayaklarının altındadır, babalarının ayakları altında değil. Onun için annelerin ayaklarının altı öpülür, orada cennetin kokusu var, orada cennet var. Babanın değil. Onun için ben, siz anne adaylarından hele hele yetişmiş, kaliteli anne adaylarından ayrıca bunu da bekliyoruz.» (http://ahmetsaltik.net/2017/01/06/erdoganin-ve-akpnin-14-yillik-yasam-tarzina-mudahaleleri/)
    ****
    Bu sözlerin neresinden tutalım ki?!
    – Din siyasete alet ediliyor gene.. artık biz utanıyoruz..
    – Oğlunun Vakfının reklamı yapılıyor orada, aile boyu siyasetin neresi etik?
    – Neslin “sahibi” olamaz, çünkü kuşaklar anababalarının malı değildir, sürdürücüsüdür.
    – “Neslin sahibi” kadınlar ise (!) neden erkeklerin soyadı evlenen kadınlara veriliyor?
    – “Doğum kontrolü” Müslüman aileye yakışmıyor ise Erdoğan neden 4 çocukta durmuştur?
    – “Doğum kontrolü” Müslüman aileye yakışmıyor ise Erdoğan’ın çocukları neden 1-2 torundan fazla vermediler?
    –  Vakıftan destek verdiğiniz karşınızdaki yoksul aile çocukları genç kızları “anne adayı” olarak görmek hakaret değilse en azından haksızlıktır. O yoksul genç kızlar gelecek kazandırılması gereken, Erdoğan’ın deyimiyle “dezavantajlı” çocuklarımızdır, “kuluçka makinesi” değildir!
    – “Yetişmiş kaliteli anne adayı” sözleri ile kodlanan nedir acaba??
    – Aile planlaması, başta Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) olmak üzere pek çok uluslararası kurum tarafından en temel insan hakları arasında sayılmaktadır. Bu gerçeği görmezden gelemezsiniz..
    – Ayrıca Anayasamızın 41. maddesi bu hizmetlerin halka verilmesi, gerekli örgütün kurulup araç – gereçlerin sağlanması ve eğitim yapılmasını Devlete açık seçik ödev olarak yüklemektedir. 2827 sayılı yasa ve ilgili Tüzükte ayrıntılı düzenlemeler vardır, bunları görmezden gelmek suçtur, anayasayı çiğneme suçudur.

Ve son olarak soralım : Kadına – kız çocuklarına dönük her tür, mide bulandıran iğrenç şiddet hatta cinayetler 16+ yıllık iktidarınızda kezlerce kat neden artmıştır, artmaktadır? Bu ağır tabloyu görmüyor musunuz? Yoksa bu hazin durum istendik midir – politikanız içre midir?

  • Kadını eve kapatıp, çocukların yetişmesini de eğitimsiz bırakılan analara bağlayarak kalabalık – niteliksiz, dilimiz varmıyor söylemeye ama bir “sürü toplum” yaratarak “sonsuz” ve mutlak iktidar mı düşlüyorsunuz??!

Boşunadır efendiler boşuna! Zamanın ruhu bu vahabi planlara izin vermeyecektir. 21. yy’ın şafağında Anadolu 2. bir S. Arabistan asla olmayacaktır. Ancak sizler tarihin karanlık sayfalarına gömüleceksiniz yapıp ettiklerinizle ve hiiiç de hayırla anılmayacaksınız.

Sevgi ve saygı ile. 24 Kasım 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

SONER YALÇIN: Gerçekle barışmalıyız

Gerçekle barışmalıyız

portresi_eli_cenesinde
SONER YALÇIN
SÖZCÜ, 23.08.2016

(AS : Bizim katkımız yazının sonudadır..)

Büyük yazar Marcel Proust, “Albertine Kayıp” kitabında “aklın” önemine işaret eder; “gerçeği kavramak için en uygun, en güçlü araçtır akıl.”
Biz; aklı ve itibarıyla gerçeği kaybeden ülke olduk!
Bilinçdışı sezgicilikle hareket ediyoruz. Önyargılarımızla hareket ediyoruz.
Etnik kimliklerimizle hareket ediyoruz.
Bu nedenle artık kimse kimsenin acısına ortak olmuyor.
Bu nedenle artık kimse kendi teröristini-kendi canlı bombasını kınamıyor.
Ölen kendi “etnik kimliğinden” olmayınca aldırmaz oluyor; kayıtsız kalıyor.
Bu, barbarların Orta Çağ’ıdır.
Ve kaç kez yazdım; ülke “teşhisi” konusunu; tekrar etmeye gerek var mı? Biliyorsunuz. Yaşıyorsunuz. Evet. “Tedavi” konusunda ne yapacağımızı ivedilikle konuşma zamanı geldi. Görüyorsunuz; siyasal partiler, günlük tepkisel laf üretmek dışında “seçenek” ortaya koyamıyor!
Peki… Bizler bu karanlık süreçten nasıl çıkacağız?
Önerim var. Öncelikle… Ortak iyiliğin simgesi “yurttaş” kimliğini acilen tekrar ortaya çıkarmalıyız. Bilmem ne tarikata… Bilmem ne cemaate… Bilmem ne mezhebe…
Bilmem ne örgüte-partiye… Ya da bilmem ne etkin kökene aidiyeti değil; ülkesine-ulusuna bağlı yurttaşı tekrar oluşturmalıyız.
Toplumsal ilişkilerin merkezine herkesin statüsü olan yurttaş kimliğini koymalıyız.
Kaç parçaya bölünmüş ülkeyi zenginliği ve yoksulluğu paylaşan yurttaş kimliğine sarılarak bir arada tutabiliriz; toplumsal ilişkileri ancak böyle düzenleyebiliriz.

Yurttaş, her türlü Efendi’yi yok eder çünkü… Bireyi özgürleştirir…

KÖKTENCİ PİYASA
Sadece bizde değil; dünyada da öyle: Dünya siyasi tarihi; en az gelişmiş ülkelerden, en gelişmiş ülkelere kadar etnik temelli çatışmalara sahne oluyor! Bunun sebebi ne?
Sebep, küresel güçlerin ekonomik sistemi olan neoliberalizm/vahşi kapitalizmin daha çok kâr hırsı!
Bu politik iklim; siyasal örgütlenmelerden, siyasal taleplere kadar çok şeyi değiştirdi.
Örneğin… Bunlar, küreselleşme ve liberal söylemlerle birlikte yerel, bölgesel etnik grupların kültürel unsurlarını ön plana çıkararak; ulus devletin vatandaşlık anlayışını ciddi şekilde sarstı. Yurttaş yerine bireyci zihniyeti inşa etti.
Çünkü… Bu azgın piyasadan pay alamayan ve yoksullaşanlar ne yapacaktı? Doğal olanı ezilenlerin, bu kanlı pazara baş kaldırmasıydı. Bu mücadeleyi yapmamaları için, ezilenlere sarılacakları etnisite seçeneği sunuldu. İletişim teknolojileri kullanılarak “Beni ezen piyasa değil” düşüncesi hakim kılındı.

– Ve böylece yoksullar; vahşi kapitalizmin pazarına karşı değil; kendi inancından-kimliğinden olmayan-öteki’ne karşı mücadeleye başladı!

İşte… Yaşadığımız budur. Örnekleri çok:

– AKP, IŞİD hakkındaki Meclis araştırma önergelerini reddediyor.
– Demirtaş, canlı bomba Kürtleri hedef alınca sesini çıkarıyor.
– FETÖ, darbeye kalkışıyor.
– Nakşiler, Menzilciler devlet kadrolarına adam sokmak için yarışıyor.
Aynı kafalar, “Bizim imam hatipten terörist çıkmaz” diyor!
Oysa. Hepsi aynı kapıya çıkıyor.
Bu “kamplaşma anlayışı” ülkeyi bölüyor! Bakınız…
Bizi PKK bölemez. Bizi FETÖ bölemez. Bizi IŞİD bölemez.
– Bizi ancak bu örgütleri büyüten, köktenci iktisadi sistem olan vahşi kapitalizm böler/ bölüyor.
IŞİD ya da PKK… O canlı bombalar aslında vahşi kapitalizmin müridi-militanı idiler! Bu küreselci hakim ideolojinin sonucudur yaşadığımız etnik savaşlar.

Bu sürdürebilir ortak yaşam değildir.

HERKESİN HERKESLE SAVAŞI
Filozof Kant, ahlakı, her türlü çıkardan vazgeçme olarak tanımladı.
Çıkar değil ödev önemliydi. Ya da sorumluluk diyeyim.
Her yurttaş, içinde bulunduğu grubun değil yaşadığı toplumun çıkarını gözeterek adım atmalıydı. Doğruyu ve iyiyi bağdaştıran, insanileştirilmiş bir ilerleme ancak böyle mümkündü. Oysa ülke aynasında ne görüyoruz:
– Sünni Müslümanların partisi AKP…
– Alevilerin partisi CHP…
– Türk milliyetçilerinin partisi MHP…
– Kürtlerin partisi-örgütü HDP-PKK…
– Cemaatin yuvası FETÖ…
Aynada görülenleri sıralamayı sürdürebiliriz. Cumhuriyet’in “çimentosu” yurttaş kimliği böyle yok ettirildi! Hâlâ… “Üst akıl”ın; yok FETÖ’yü, yok PKK’yı ya da yok IŞİD’i kullandığını-yönettiğini söyleyenler bu oyuna nasıl getirildiklerinin farkında bile değil.
Evet, sizin farkınız nedir? Aynı ayrıştırmayı sürdürüyor musunuz?
Latince bir söz vardır: “Bellum omnium contra omnes.”
Yani… “Herkesin herkesle savaşı” demek.
Kimlik siyaseti herkesi bu hale getirdi. Ancak… Umutsuzluğa kapılmaya gerek yok.
15 Temmuz darbesi en azından hepimizin hepimizle savaşmasına son verme umudunu ortaya çıkardı. Umarım bunu başarabiliriz. Evet, bunun yolu yurttaşlığa dayalı toplumsallaşmaktan geçer. Bu, devletin demokratikleşmesinin de önünü açar.
Yoksa… Başa geleni çabuk öfkelenen tevekkülle karşılayarak…
Bunun kader-yazgı olduğunu söyleyerek… Sorunlarımızı çözemeyiz.
– Kendimizi kandırmayı bırakarak gerçekle barışmalıyız.
Gerçek, ancak ona boyun eğilerek bulunabilir.
Hepimiz kültürel zenginliklerimizle Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarıyız.
Ve birbirimize muhtacız.
Aklımızı başımıza almazsak, bu gök kubbe başımıza çökecek.

Demedi demeyin…

=========================================

Evet  Dostlar,

Çok değerli gazeteci – araştırmacı – yazar Soner Yalçın, SÖZCÜ‘de ve ODATV‘de birbirinden anlamlı yazılar yazıyor. Bu yazıların çok daha geniş kitlelere, özellikle AKP tabanına erişmesi gerek. Afsunlanmış, siyasetbilimi yazınında (literatüründe) geçen deyimiyle “sürü toplum” ancak böylesi çabalarla uyandırılabilecek derin gaflet uykusundan.

Ancak, AKP – RTE’nn çok ağır bir tarihsel – siyasi sorumluluğu var hemen yanıbaşında :

1- Derhal, toplumu bölen – ayrıştıran – ötekileştiren – yandaşlaştıran ya da dışlayan..
tüm eylem ve söylemleri terk etmek zorundalar..

2- RTE, “bunlaaaaaar ” diye başlayan akıllara seza söylemlerle ülkeyi uçurumun kıyısına sürükledi. AKP güruhu ise alkış tuttu. Derhal bu olağanüstü yanlış, toplumsal barışı dinamitleyen söylem, eylem ve politikalar son bulmalı.
3- Dahası, AKP – RTE çıkıp açık açık, siyasal olgunluk göstererek bu vahim tarihsel – stratejik hatasını itiraf etmeli ve toplumdan bağış dileyerek; birleştirici – bütünleştirci somut adımlar atmalıdır. Başka türlü asla inandırıcı olamayacaktır; 14 yıllık bir LANETLİ DÖNEM, yakın belleğimizin hemen ardında çakılı.. Ama başka çareleri de yok.. AKP – RTE ısrarla, istikrarla, kararlılıkla, zikzak yapmadan.. toplumu YURTTAŞLARIN EŞİTLİĞİ (Eşit Yurttaşlık farklı ve tuzak bir kavram.. aman dikkat!) paydasında ortak hedeflere, ulus birliğinr yöneltmeli.
Sayın Soner Yalçın yeterince kapsamlı yazmış, biz uzatmayalım. Kadim Aristo‘dan bir alıntı ile bağlayalım :

  • Devletin Direği: Adalet
    Devlet, bütün bireylerin, kurumlar›n ve topluluklar›n üstünde olduğundan,
    bütün 
    topluluğun iyiliğini düşünür. Bütün topluluğun iyiliği ise devlette amaçlanan adaletten
    başka bir şey değildir. Devletin adaleti gerçekleşltirmesi demek, her kişiye ve gruba
    hak ettiğini vermesi demektir. Yani eşit olanlara eşit, eşit olmayanlara ise 
    eşitsiz davranmalıdır ki adalet ortaya çıkabilsin (AS: Günümüzün hakkaniyet anlayışı). Bunu sağlayacak olansa yasalardır. iyi bir devlette haklıyı haksızı belirleyen, adil yasalar olmalıdır. Bir devleti kötü kılan yasalarının kötülüğüdür. Bu da devletin amacını ve onu ayakta tutan direği, yani adaleti zedeler. (Ağaoğulları MA ve Yalçınkaya A. Siyasi Düşünceler Tarihi, syf. 22, Anadolu Üniv. Açıköğretim Fak. yayını, 2013) 

AKP’nin 2 temel hedefi parti adında yerini bulmaktadır : Adalet ve Kalkınma..
Partinin kuruluşunda 3 ana düşman ise 3 Y idi : Yoksuluk, Yolsuzluk ve Yasaklar

AKP, kuruluş kodlarına dönmeli ve yaptığı yüzlerce – binlerce adaletsiz, 3Y’ye aykırı,
dış güdümlü, dinci yönelimli eylem – işlem ve yasayı hızla geri almaya koyulmaldır.

Ülkemiz çökerse en büyük bedeli AKP’liler ve Erdoğan ödeyecektir hiç kuşkusuz!

Sevgi ve saygı ile.
23 Ağustos 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com