KADINA YÖNELİK ŞİDDETE HAYIR!

KADINA YÖNELİK ŞİDDETE HAYIR!

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Birleşmiş Milletler’in 1999’daki kararı ile her yıl 25 Kasım tarihi “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmiştir.

Ülkemizde, kadına yönelik şiddet, kadın emeği sömürüsü, kadın bedeni sömürüsü, kadın yoksulluğu, kadın işsizliği, çocuk gelinler ve okula gönderilmeyen kız çocukları,

  • tacizciyi, tecavüzcüyü, saldırganı koruyup kollayan hukuk sistemi,

kadının özgürleşmesi önünde en büyük engeller olarak durmaktadır.  Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri her geçen gün artarak yükselmektedir.

Kadınlar ve kız çocukları, aile içinde sokakta, okulda ve iş yaşamında, fiziksel, ekonomik, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalmakta, yaşanan şiddetin kız çocuklarının okuyamamasından, kadınların toplumsal yaşama etkin katılamamalarına, istenmeyen evliliklere, sakatlıklardan ölümlere dek çok kapsamlı sonuçları olmaktadır. Namus adına işlenen cinayetler bu şiddet türünün en ölümcül ve görünür biçimlerinden biridir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası “kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığının tanımlandığı” 17. maddesi ile herkesin yaşam hakkını güvence altına almayı ve kimsenin “insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamayacağını” yükümlenir. Kadına yönelik şiddet, bu anayasal hakkın çiğnenmesi anlamına gelmekte ve bu çiğnemin (ihlalin) önlenmesi için Devlete önemli sorumluluklar düşmektedir.

Kadına yönelik şiddetle mücadele, Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmeler ve Birleşmiş Milletler kararlarıyla da devletin öncelikli sorumluluklarından biri olarak tanımlanmıştır. Ancak kadın cinayetleri katliam boyutuna ulaşmışken, devlet çıkardığı onca yasaya karşın kadınların can güvenliğini sağlamada yetersiz kalmaktadır.

  • Bianet’in verilerine göre 2018’in ilk on ayında en az;
    – 203 kadın ve 12 çocuk öldürüldü;
    – 54 kadına tecavüz edildi;
    – 169 kadın taciz edildi;
    – 306 kız çocuğuna cinsel istismarda bulunuldu;
    – 341 kadın yaralandı.

Kadına yönelik şiddet böylesine korkunç boyutlara ulaşmışken AKP hükümeti, cinsiyet ayrımcı politikalar, yasalar ve uygulamaları yaşama geçirmekte, kadınların ekonomik özgürlüğünü hiçe sayarak, “en az 3 çocuk” söylemiyle kadınları eve hapsetmekte ve erken yaşta evliliğe teşvik etmektedir.

  • AKP’li milletvekilleri tarafından çocuk istismarı faillerine mağdur çocukla evlenmeleri durumunda af getiren önerge verilmesi de kadını yok sayan zihniyetin dışavurumudur.

Kadınların da erkekler gibi güven içinde, korkmadan, ürkmeden,  acı çekmeden, insanca yaşamaya hakkı vardır. Acı çekmek, tacize uğramak, öldürülmek kadınların yazgısı olmamalıdır.

Eğitim-İş, kadınların karşılaştıkları zorlukları dile getirmeyi, onların sözcülüğünü yapmayı; birlikte yaşanır ve daha eşit bir dünya kuruluncaya dek sürdürecektir.

EĞİTİM-İŞ MERKEZ YÖNETİM KURULU
=============================
Dostlar,

“Kadın elbisesi giymiş akıl”, “erkek elbisesi giymiş akıl”

Bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ‘in yukarıdaki açıklamasını bütünüyle katılarak paylaşıyoruz. 

  • İnsan aklı evrenseldir.. “Kadın aklı“, “erkek aklı” ayrımı hukuk, bilim ve ahlak dışıdır.

Kadın elbisesi giymiş akıl“, “erkek elbisesi giymiş akıl” benzetmesi yapalım akılda kalsın diye.

Fiziksel özellikleri bakımından elbette önemli farklılıklar vardır kadın ve erkek arasında.

Ancak kadın ve “erkeğin toplumsal yaşamdaki rolleri” bakımından hiçbir ayrım yapmamak gerekir. Bu amaçla “toplumsal cinsiyet (gender)” kavramı Batı yazınında geliştirilmiştir. Dolayısıyla, toplumsal işbölümünde – ortak yaşamda “salt ama salt” kadının ya da erkeğin yapabileceği işler – işlevler dışında hiçbir ayrım ölçütü konamaz, konmamalıdır.

Somut örnek vermek gerekirse; “sütannelik” salt kadının, “sperm bağışı” salt erkeğin yapabileceği bir iştir; o denli!

Bu yüzden, “kapitalizmin beşiği” ABD’de bile iş başvurularında mutlaka cinsiyet belirleme zorunluğu olan son derece ayrık istisna) durumlar dışında işe alımda cinsiyet tercihi hukuksal olarak yasaktır. İş başvurularında fotoğraf istenmez, diplomalara fotoğraf konmaz… vs.

Erdoğan, dün (23.11.18), her gün konuştuğu üzere gene konuştu ve 100 m koşusunda kadın ve erkeğin bir tutulamayacağını söyledi. Hiç de seyrek olmadığı üzere, kadın 1,80’i aşkın, erkek 1,60 cm ise ne olacaktır? Kafalardaki koşullanmış kalıp bunca dar ve salt kadın bedenine yönelik midir? Her durumda erkek, fiziksel olarak kadından daha mı güçlüdür?

Kimi erkeklerin aklı ne zaman kadın bedenine kilitli kalmaktan, uçkur düzeyinden kurtulacak ve yukarı çıkarak kadının kafasının içine – aklına odaklanabilecektir? Bu arkadaşlarımızın insanın insanlaşması evrimini hızla tamamlamaları gerek toplumsal barış ve ilerleme için.
****
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye Gençlik ve Eğitim Vakfı’nın (oğlunun vakfı!) kuruluşunun 20. yıldönümü için 30.05.2016’da yaptığı konuşmada, salondaki kadınlara ve kız çocuklarına “anne adayı” diye seslenmişti!

  • Doğum kontrolüymüş, hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayışın içerisinde olamaz.
    Rabbim ne diyorsa, Sevgili Peygamberimiz ne diyorsa biz o yolda gideceğiz. Buna bakacağız. Bunun için de 1. derecede görev annelerin. Neslin asıl sahibi annedir. Anne olduğu için cennet annelerin ayaklarının altındadır, babalarının ayakları altında değil. Onun için annelerin ayaklarının altı öpülür, orada cennetin kokusu var, orada cennet var. Babanın değil. Onun için ben, siz anne adaylarından hele hele yetişmiş, kaliteli anne adaylarından ayrıca bunu da bekliyoruz.» (http://ahmetsaltik.net/2017/01/06/erdoganin-ve-akpnin-14-yillik-yasam-tarzina-mudahaleleri/)
    ****
    Bu sözlerin neresinden tutalım ki?!
    – Din siyasete alet ediliyor gene.. artık biz utanıyoruz..
    – Oğlunun Vakfının reklamı yapılıyor orada, aile boyu siyasetin neresi etik?
    – Neslin “sahibi” olamaz, çünkü kuşaklar anababalarının malı değildir, sürdürücüsüdür.
    – “Neslin sahibi” kadınlar ise (!) neden erkeklerin soyadı evlenen kadınlara veriliyor?
    – “Doğum kontrolü” Müslüman aileye yakışmıyor ise Erdoğan neden 4 çocukta durmuştur?
    – “Doğum kontrolü” Müslüman aileye yakışmıyor ise Erdoğan’ın çocukları neden 1-2 torundan fazla vermediler?
    –  Vakıftan destek verdiğiniz karşınızdaki yoksul aile çocukları genç kızları “anne adayı” olarak görmek hakaret değilse en azından haksızlıktır. O yoksul genç kızlar gelecek kazandırılması gereken, Erdoğan’ın deyimiyle “dezavantajlı” çocuklarımızdır, “kuluçka makinesi” değildir!
    – “Yetişmiş kaliteli anne adayı” sözleri ile kodlanan nedir acaba??
    – Aile planlaması, başta Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) olmak üzere pek çok uluslararası kurum tarafından en temel insan hakları arasında sayılmaktadır. Bu gerçeği görmezden gelemezsiniz..
    – Ayrıca Anayasamızın 41. maddesi bu hizmetlerin halka verilmesi, gerekli örgütün kurulup araç – gereçlerin sağlanması ve eğitim yapılmasını Devlete açık seçik ödev olarak yüklemektedir. 2827 sayılı yasa ve ilgili Tüzükte ayrıntılı düzenlemeler vardır, bunları görmezden gelmek suçtur, anayasayı çiğneme suçudur.

Ve son olarak soralım : Kadına – kız çocuklarına dönük her tür, mide bulandıran iğrenç şiddet hatta cinayetler 16+ yıllık iktidarınızda kezlerce kat neden artmıştır, artmaktadır? Bu ağır tabloyu görmüyor musunuz? Yoksa bu hazin durum istendik midir – politikanız içre midir?

  • Kadını eve kapatıp, çocukların yetişmesini de eğitimsiz bırakılan analara bağlayarak kalabalık – niteliksiz, dilimiz varmıyor söylemeye ama bir “sürü toplum” yaratarak “sonsuz” ve mutlak iktidar mı düşlüyorsunuz??!

Boşunadır efendiler boşuna! Zamanın ruhu bu vahabi planlara izin vermeyecektir. 21. yy’ın şafağında Anadolu 2. bir S. Arabistan asla olmayacaktır. Ancak sizler tarihin karanlık sayfalarına gömüleceksiniz yapıp ettiklerinizle ve hiiiç de hayırla anılmayacaksınız.

Sevgi ve saygı ile. 24 Kasım 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

ÇOCUK HAKLARI GÜNÜ – 22 Kasım 2018

Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı ile ilgili görsel sonucu

ÇOCUK HAKLARI GÜNÜ –
22 Kasım 2018

HER ŞEY ÇOCUKLAR İÇİN
ÇOCUK HAKLARI GÜNÜNDE ONLAR ÇALIŞMASIN, ONLAR OKUSUN,
ONLAR ÇOCUKLUKLARINI YAŞASIN DİYE…

22 Kasım Perşembe 10:00-18:00 arası KERMESimizde buluşalım.
(Alba Otel – Yüksel Cad. No:19 Kızılay-Ankara)

ÇOCUK HAKLARI GÜNÜNDE ÇOCUKLARDAN ÖZÜR DİLİYORUZ:

* Babalarını, maden ocaklarında göçük altında, inşaat kazalarında,
terör dolayısıyla yitiren öksüz – yetim çocuklardan özür diliyoruz.
* Daha genç kız bile olamadan okulundan koparılıp, zorla evlendirilen
çocuk gelinlerden özür diliyoruz.
* Savaşın dehşetinden kaçıp, başka ülkelere sığınan vatansız
çocuklardan özür diliyoruz.
* Çocuk pornosunun, çocuk fuhuş çetelerinin tüyler ürperten
karanlığında sizleri yaşattığımız için özür diliyoruz.
* Hapishanedeki 3000 çocuğumuzdan özür diliyoruz.
* 4+4+4 sistemi dolayısıyla eğitimden koparılan 34000 kız çocuğundan
özür diliyoruz.
* Oyun oynamak, okumak yerine çalışmak zorunda bırakılan çocuklardan
özür diliyoruz.
* Sağlık hizmeti ulaştıramadığımız çocuklardan özür diliyoruz.
* Aile içi şiddet kurbanı çocuklardan özür diliyoruz.
* Uyuşturucu / uyarıcı madde batağından kurtaramadığımız çocuklardan özür diliyoruz.
* İş cinayetlerinde kurban verdiğimiz 340 çocuğumuzdan özür diliyoruz.
* İstismara uğrayan 8000, gebe bırakılan 22000 çocuğumuzdan özür diliyoruz.
* Hiçbir suçu olmadığı halde anneleriyle hapiste yatan 743 çocuktan özür diliyoruz.
* Bütün bunları sağlayacak olan ve Anayasa’mızın öngördüğü, “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti”ni kuramadığımız için tüm çocuklardan özür diliyoruz.

  • Ama bilin ki; bu özürler bitene dek sizlerin yanında olacağız; sizlerin hakkı alınana dek; karanlıklar aydınlığa çıkana dek mücadele edeceğiz.

    Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı

    Oya Fişek
    Başkan

Sistemli ve süregiden bir ayırımcılık var

‘Sistemli ve süregiden bir ayırımcılık var’

Semih Gemalmaz’dan ‘Ayrımcılık, Şiddet ve Sömürü

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Prof. Dr. Mehmet Semih Gemalmaz’ın

  • Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadınlara, Çocuklara ve Azınlıklara Karşı Ayrımcılık, Şiddet ve Sömürü (Nedenleri, Kapsamı, Sonuçları ve Buna Karşı Direnme Stratejileri)

başlıklı inceleme kitabı, yalnız hukukçuları, ilgili sosyal bilim dallarında uğraş verenleri değil, merak eden, öğrenmek isteyen bütün okurları birebir ilgilendiriyor. Gemalmaz’la kitabını konuştuk.

  • Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadınlara, Çocuklara ve Azınlıklara Karşı Ayrımcılık,
    Şiddet ve Sömürü,
    Mehmet Semih Gemalmaz, Homer Kitabevi, 2823 s.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kitap/975217/Semih_Gemalmaz_dan__Ayrimcilik__Siddet_ve_Somuru_.html 19.5.18, Cumhuriyet

– Önsözdeki açıklamanızda, bunun 4 kitabı bulacak incelemenin 3. kitabı olduğunu belirtiyor-sunuz. Osmanlı’dan günümüze kadınlar-çocuklar-azınlıklar bağlamında yaşamın bütün  a-lanlarına uzanan 2786 sayfalık bu kitap üzerine konuşmadan önce incelemenizin tümü hak-kında bilgi verir misiniz?

Semih Gemalmaz ile ilgili görsel sonucu

– İlk iki kitap konuyu Antik Yunan ve Roma’dan Ortaçağ’a ve Ortaçağ’dan 21. yüzyıla kadarki uzun iki dönemde irdeliyor. 3. kitap, esas olarak Osmanlı ve Cumhu-riyet dönemlerini ele alırken 4.  kitap konu-yu, 20. yüzyılın 2. yarısında kurumsallaşan İnsan Hakları Ulusalüstü Hukuku bağla-mında bölgesel ve uluslararası insan hak-ları belgeleri ve sözleşmelerle kurulmuş organların kararları çerçevesinde inceliyor.

Çalışma tamamlandığında kadınlara, çocuklara ve azınlıklara karşı ayırımcılık, şiddet ve sömürü sorunu hem tarihsel bütünlüğü, geçişkenliği, kapsamı, yaygınlığı ve nedenleri hem de sorunu aşmak için yürütülen savaşım araçları, teknikleri ve başarı düzeyi bir bütün olarak ortaya çıkacak. Ayrıca çok boyutlu bu sorunun aşılması için gerekenlere ilişkin değerlendirme ve öneriler sergilenecek. Kısacası bu çalışmayla amaçladığım hem nesnel gerçeği saptayıp göstermek hem de bazı çözüm yollarını öngörmek. Bu konuda çalışma yapacaklara kapsamlı bir kaynakça sunuluyor. Alt başlıklarda öğretideki farklı/çatışan görüşleri işledim ve kişisel değerlendirme ve görüşümü de belirttim. 4 kitaba da asıl rengini veren, toplumsal cinsiyet bakış açısı. Bu karşılaştırmalı araştırma, kapsamı gereği interdisipliner ve mültidisipliner nitelikte.

“AYIRIMCILIK, ŞİDDET VE SÖMÜRÜ BİRER PATOLOJİ”

– Yeni çıkan 3. kitabınızda, 3 ana bölüm ve pek çok alt başlık var. Birkaç oturumda okunup bitirilebilecek türden bir kitap değil elbette elimizdeki; çok zengin bir başvuru kaynağı. Sistematiği, okura, aradığını ya da ihtiyaç duyduğunu bulmakta büyük kolaylık sağlıyor; dili de bu zor alanı derinlemesine kavrama olanağı sunan bir açıklıkta. Çalışmanızın bu yönüyle ilgili ne söylemek istersiniz?

– 3. kitap “İslam”, “Osmanlı” ve “Türkiye” şeklinde üzere 3 ana bölümden oluşuyor. İslam toplumları, hukuku ve pratiğine değinen ilk bölüm Osmanlı uygulamasını anlayabilmek için gerekli ön bilgiyi sunuyor. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerini kapsayan 2. bölümde konu kadın, çocuk ve azınlık özneleri açısından irdelenirken 3. bölüm çocuk üzerinde odaklanarak yine her 2 dönemi kapsıyor. Kadın, çocuk ve azınlıklar, tarihsel pratiğin doğruladığı üzere ayırımcılık, şiddet ve sömürüye en fazla maruz kalan ve korunmasız kesimler olduğundan birlikte değerlendirmek gerekir. İki husus ekleyebilirim: Birincisi, “azınlık” kavramını en geniş anlamında kullandım. İkincisi, 3 öznenin yalnızca o sıfat ve konumlarından kaynaklanan kendilerine özgü sorunları olduğunun farkındayım.

Nitekim kitapta bu özgün sorunlara değindim. Örneğin, tüm çocuklar sırf çocuk olmaktan ötürü mağduriyete açıkken azınlık, sürgün, mülteci ve savaş çocukları, işçi, yoksul ve kimsesiz çocuklar bu özel konumlarının getirdiği özel mağduriyeti yaşıyor. Keza, çocuk gelinler, eğitimde cinsiyetler arasında fırsat eşitsizliği gibi hususlarda çocuklar cinsiyetlerinden kaynaklanan sömürü ve şiddetin hedefidirler. Ancak bu durum 3 özne grubun birbiriyle bağlantılı mağduriyet ortak paydasını silikleştiriyor. 3. kitabın bir özelliği de örneğin, Osmanlı kadınlarının bir yandan haklardan tümüyle yoksun, hak arama yollarını kullanamayan, eve hapsedilmiş, bütünüyle edilgen ve etkisiz olduğuna ve her türlü haktan bütünüyle yararlanan, şiddet ve sömürüye hiç maruz kalmayan, istisnai olaylarda mahkemelerce etkili biçimde korunan, yasal şedit bedensel cezalardan bağışık tutulan, linç edilmeyen, velhasıl diğer toplumlardaki çağdaşı hemcinslerinden çok daha özgür ve müreffeh yaşayan kişiler olduğuna dair birbiriyle çelişik ve aynı derecede safsata iki uç görüşü çürütmesi. Bu çalışma ayrıca emek ve emekçi tarihi de göz önünde tutulmadan, ayırımcılık, sömürü ve şiddetin sağlıklı biçimde kavranamayacağı tezine dayanıyor.

  • Ayırımcılık, şiddet ve sömürü birbirini tamamlayan ve kronikleştiren 3 patoloji. Şiddet kavramı ise fiziksel, duygusal, cinsel, ilişkisel, ekonomik şiddet alt kategorilerini kapsar.– Tarih boyunca kadın ve erkek hakları, hep erkek lehine görünüyor. Sizce eşit hakların sağlanması mümkün mü, sağlamanın koşullar neler?

Tarihsel, sosyal, siyasal, hukuksal, ekonomik, kültürel vb. hangi açıdan bakarsak bakalım cinsiyetçi, erkek egemen, hiyerarşik düzen kadınlar aleyhine sonuçlar doğurdu. Zaten en geniş anlamda “kadın hareketi” mücadelesi de buradan çıktı. Toplumda yerleşik kadın ve erkek rolleri, işbölümü vb. eşitliksizci güç ilişkilerinin sonucu ve bu yönüyle sınıfsal, ideolojik ve siyasal nitelikli. Hukuk bu yerleşik düzeni yasal açıdan kurumsallaştırmanın, korumanın ve tahakkümü sürdürmenin aracı. Haklarda cinsiyet bakımından eşitliğin sağlanması önemli ve örneğin siyasal haklarda eşitlik, eşit işe eşit ücret, evlenme ve boşanmada eşitlik, mülkiyet hakkı bağlamında eşitlik gibi bu söylemin hukuk ve kadın hareketi tarihinde yeri var. Haklarda eşitliğin Anayasal ve yasal güvence altına alması, ihlaller karşısında dayanılacak hukuksal zemini sağlaması bakımından önemli.

Ancak hak eşitliği söyleminin ve yasa düzeyindeki bazı iyileştirmelerin albenisine kapılıp bununla yetinmek, cinsiyetler arası eşitsizliğin somut yaşam pratiği içindeki tezahürünü göz ardı etmeye hizmet edebilir. Konumları eşitsiz olanları eşitlemek için mağdur kesimi (kadınları) kayıran ve koruyan özel önlemlere gereksinim bulunuyor. Buna hukukta “özel önlemler” veya “destekleyici özel önlemler veya destekleyici edim” adı verilir ve bazılarının yazdığı gibi bunun adı “olumlu ayırımcılık” değildir çünkü “ayırımcılığın” olumlusu yoktur. Günümüzde gelişmiş sanayi ülkelerinde de örneğin eşit işe eşit ücret hedefi tutturulamadı; kayıt dışı istihdam tüm emekçiler için ama özellikle kadın ve çocuk işçiler bakımından sistematik sömürü aracı; göçmen-mülteci kadın-çocuk sömürüsü arttı; köleliğin modern formlarının ve insan ticaretinin en yüksek orandaki mağdurları kadın ve çocuklar. Siyasal temsilde durum aynı; parlamentolarda, hükümetlerde kadın oranları gelişmiş ülkelerde bile % 40’a ulaşmadı. Kamu ve özel sektörde karar verici yüksek makamlarda sınırlı sayıda kadın bulunuyor. Kısacası, haklarda eşitlik önemli olmakla birlikte, uygulamada eylemli eşitlik sağlanmadıkça bunun sadece sanal iyileşme olduğunu ve mücadelenin, değişen koşullara uygun yeni stratejileri kotararak sürdürülmesi gerektiğini görebilecek durumdayız.

“ŞİDDETİ YARATANLAR TASFİYE EDİLMELİ”

– Bireyde ve toplumda şiddetin nedenleri nedir, bireysel şiddet ile toplumsal şiddet arasında ilişki var mıdır, bugünün Türkiyesi’nde kadınlara ve çocuklara uygulanan şiddet ile siyasi yaşamımız arasında bir ilişki kurulabilir mi? Şiddet nasıl önlenebilir?

– Kanımca tek başına bu teoriyle açıklanabilecek nitelikte olmamakla birlikte şiddet önemli ölçüde öğrenilen davranış kalıbı. Çeşitli teorilere ilişkin öğretideki görüşleri ve araştırma sonuçlarını ayrıntılı biçimde 2. kitapta açıkladım. Dolayısıyla bireysel şiddetin, diyelim ki yasal veya fiili yaşam birlikteliği içinde erkeğin kadına veya çocuklara şiddeti ya da çocukların akran zorbalığı üzerinde rol modellerinin etkisi var. Akıl sağlığı sorununu bir yana koyarsak bireysel şiddeti besleyen bazı etkenler şunlar: Yetişkinler arası gerilim ve çatışma; düşük sosyoekonomik statü; sosyal yalıtılmışlık; şiddeti özendirici ve ödüllendirici davranışlar; şiddet suçlarında cezasızlık ve etkisiz infaz siyasası ya da tersine ölçüsüz ve şedit ceza-disiplin rejimi uygulamaları; yaşam yerine ölümü, dayanışma ve paylaşma yerine bencilliği, ahlâksızlığı ve kaba kuvveti yüceltme.

Bireysel ve toplumsal şiddet iç içe geçerek birbirini besliyor. Ötekileştirme, dışlama, sürekli iç ve dış düşman yaratma, yabancı düşmanlığı, savaş çığırtkanlığı, tolerans yoksunluğu, dinbazlık, bilimsel bilgiden, düşünme ve uslamlamadan uzaklaşma şiddeti tetikleyen etkenler arasında. Kabadayı ağzı, küfür ve hakaret, aşağılama, alay, küçümseme, sürekli ona buna had bildirme gibi siyasal yaşama ve siyasal figürlerin söylemine içkin ve egemen şiddet dili ve davranışının, hem bireysel şiddeti beslediğini hem de toplumu akıl tutulması, vicdan, insaf ve izan yoksunluğu cenderesine sıkıştırdığını düşünüyorum.

  • Şiddeti önlemek için kaynağı kurutmak ve bu ortamı yaratan, besleyen ve kışkırtan karar verici pozisyondakileri tasfiye etmek gerekir.

“CEZA VE İNFAZ SİSTEMİYLE TANIŞAN ÇOK ÇOCUK VAR”

– Çocuklara ailelerin verdiği ile devletin verdiği eğitimin ilişkisi nasıl tanımlanabilir?
Bir bölümde, 1970’lerde Türkiye’de ve çeşitli ülkelerde yapılan Çocuğun Değeri Araştırma-ları’ndan söz etmişsiniz. Bu konuyu biraz açar mısınız? Bizim toplumumuz 1970’lerden bu yana çocuğu değerlendirmede bir değişim gösterdi mi?

– Türkiye’de çocuğun değeri kanımca hâlen işlevine, aileye katkısına göre belirleniyor. Ekono-mik bunalım derinleşip istihdam alanı daraldıkça ve gelir dağılımı eşitsizliği yoğunlaşıp sosyal güvenlik düzeneği eğretileşerek yaşlılık, hastalık, işgöremezlik gibi koşullara maruz kalma riski ve korkusu arttıkça, kamu kurumları ve belediyelerce siyasal amaçla himmet gibi dağıtılan nak-dî veya aynî yardımlara bağımlılık sürdükçe ailede çocuğun bir işgücü kaynağı, sömürülmesine aldırılmaksızın aile gelirine katkı aracı olarak görülmesi kaçınılmaz. Bu aslında, siyasal erkin bilinçli siyasasının sonucu.

  • Devletin resmî nüfus siyasası da olabildiğince çoğalan, eğitimsiz, ilköğretim ve
    belki daha yüksek diplomalı, niteliksiz ve ucuz işgücü oluşturmaya dayanıyor.

Türk toplumu ve ailesinde çürüme belirtisi ikiyüzlülüklerden biri anaların, bacıların baş tacı edildiği ise diğeri çocukların sevilip kollandığı ve iyi eğitildiği.

  • Özgür, sorgulayan yetişkinler istenmediği için bunun taşları çocuklara yönelik siyasalarla örülüyor.
  • Türkiye çocukluğu, hem çocukluğunu yaşayamayan hem de geleceği çalınan kitle. 1950’lerden bu yana Cumhuriyet’in kazanım ve değerlerinin altı sistemli ve aşamalı biçimde oyuldu.
  • Bu karşıdevrim sürecinde baş hedef eğitim kurumları ve süreciydi; itaatkâr, bilgisiz ama oy deposu nesiller yetiştirildi.

Çocuğun değersizliğinin bir başka kanıtı Osmanlı’dan Cumhuriyet’e süregiden okullarda bedensel ceza uygulaması. Bedensel cezadan ustaların insafına terk edilmiş çıraklar da nasibini alıyor. Dolayısıyla Türkiye’de çocuk, ailenin ve devletin gözünde birey, hak sahibi varlık sayılmadığı ölçüde değerli. Türk hukuku “çocuk terörist” kategorisi bile oluşturdu! Ceza ve infaz sistemiyle tanışmış küçümsenmeyecek sayıda çocuk bulunuyor. Tutuklu-hükümlü annesiyle infaz kurumunda yaşamak zorunda kalan küçük çocukları da hatırlatabiliriz.

  • Özellikle yoksul ailelerin tarikat kurslarına, okullarına, yurtlarına veya sokakta çalışmaya ve yaşamaya icbar edilmiş çocuklarını da hatırlatabiliriz.

– Bugün azınlıklara karşı ayırımcılıkla ilgili durumumuz ne? Bugünkü sosyal ve siyasal yaşamımızda azınlık kavramını nasıl tanımlayabiliriz, sınıflandırabiliriz?

– Azınlık kavramını standart dilsel, dinsel, etnik vb. azınlık anlamında kullanıyorsak örneğin Hıristiyan ve Musevi nüfus niceliksel bakımdan çok büyük oranda eritildi. Kalan bir avuç azınlık ise eğitimden ibadete, mülkiyetten ticarete pek çok hak bakımından fiili ağır kayıtlamalar altında. Ermeni fobisi zaman zaman siyasi aktörlerce bilinçli olarak kışkırtılıyor. Azınlıklara yönelik isim, din değiştirme, kitlesel sürgün, çocukları ailelerinden ayırma, mülkiyete el koyma gibi resmi ve yasal; mal yağmalama, ev, dükkân, ibadethane tahribi, ırza geçme ve hatta linç gibi kışkırtılan ama müsamaha edilen yasa dışı saldırganlıklar bu topraklarda yaşandı. Parlamentonun kapıları, 1950’lerden günümüze bir iki istisna dışında azınlıklara fiilen kapalı. Hukuk mesleğinde azınlıklar fiilen yargıç ve savcılık yapamazken tek faaliyet alanı avukatlık.

Azınlıklar yüksek düzeyli devlet memuriyetlerinde yoktur; akademik yaşamda hayli seyrekleşti. Cinsiyet açısından bakıldığında mağduriyet azınlığa mensubiyet nedeniyle katmerleniyor. Azınlıklara mensup kadınlar hem bu niteliklerinden hem de Müslüman çoğunluktaki hemcinsleri gibi sırf kadın olmaktan kaynaklanan pekişmiş ayırımcılık mağduru. Azınlık tanımı genişletildiğinde mağdur kitlesi büyüyor. Sünni olmayan diğer Müslümanlara, Kürtlere, Romanlara, LGBT’lere, seks emekçilerine, solcular başta siyasal muhaliflere dek uzun bir liste oluşturan grupların mensupları sistemli ve süregiden ayırımcılık, baskı, şiddet, dışlama, cezalandırma, yoksunlaştırma ve yoksullaştırma, mala ve cana yönelik korku salma siyasasının mağdurları. Bu siyasa, 12 Eylül 1980 fiili rejimiyle güç ve ivme kazanıp giderek bugünkü noktaya vardı.
==================================================
Dostlar,

Çok önemli – değerli bir çalışmadır Sayın Prof. Dr. Mehmet Semih Gemalmaz ustanın yeni emeği.. Dile kolay, 4 cilt ve 3 bin sayfaya yaklaşıyor.. Uzun yıllar alanın çok değerli bir klasiği olacağa benziyor. Ardından, güncellenen baskılarla

“İNSAN HAKLARI ÖĞRETİSİ – GEMALMAZ”

başlığıyla (örneğin), ardıl insan hakları hukukçuları çok yazarlı olarak (editoriyal) sürdürmeli. Batı’da ne çok örneğini görüyoruz: klasikleşen bir yapıt, ilk yazarın yetiştirdiği ardıllarınca onlarca kez yenilenerek basılıyor ve adı yaşatılıyor ilk su veren üstadın.. Bizde de bu vefalı – sorumlu bilimsel geleneğin yerleşmesine çaba gösterilmeli..

Hele hele AKP = RTE tek başına – mutlak iktidarında insan hakları ülkemizde kabul edilemez ve sürdürülemez derecede geriletildi.

Tüm totaliter – otoriter – baskıcı – despotik rejimlerde olağan olduğu üzere, sorunlu siyasal aktörler ve yandaşları bu tabloyu asla kabul etmezler. Yoğun bir siyasal körlük, hemen tüm algıları, dengeleyici – denetleyici düzenekleri felç eder. Hukuk, pozitif mevzuat normlarına indirgenir, acı verici biçimde araçsallaştırılır ve yasama organı – düzenleyici kurumlar otokratik rejimin güdümünde içerik kazanır ve bu normlara iyi kötü uyum hukuk devleti – hukuk güvencesi sanılır..

Yargı yansızlığını ve bağımsızlığını olabildiğine yitirir hatta güdüm altına alınır.
“Majestelerinin yargısı” dikte edenin (Diktatörün) ayağına çağrılır, ayağa kalkar, önünü ilikleri popülist gösterilerde birlikte poz verir basına..
Hukuk güvencesinin – hukuksal öngörülebilirliğin kırıntısının kalabildiği karanlık yapıda, bu kurgu aslında ekonomik sömürünün şalı ola işlevini de üstlenir..

Bir yandan da EĞİTİM SİSTEMİNİN kodları ile oynanarak kitleler dincileştirilir, gericileştirilir ve güdümlü oy depolarına dönüştürülür..

Bu süreç bir döngüdür ve V. Pareto’nun kuramındaki gibi elitler yükselir, çöker; yükselir – çöker.. Paul Kennedy de benzer kurama dayalı koca bir yapıt vermişti.

  • Türkiye, günümüzde, çok çıplak söyleyelim, insan hakları rejimi bakımından neredeyse
    1679 İngiliz Habeas Corpus güvencelerinin bile gerisindedir!

Bu durum sürdürülemez ve umar – dileriz ki;

24 Haziran – 8 Temmuz 2018 süreci,
en azından daha da kötüleşmeyi frenleyecek siyasal sonuçlar doğurur, doğursun,
doğurmalıdır ve doğuracaktır!

Sevgi ve saygı ile. 20 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

“Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin isim babası Gülen; belgesi de var!”

Kocasakal:
“Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin isim babası Gülen; belgesi de var!”

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır…)

İstanbul Barosu eski Başkanı Ümit Kocasakal, Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin isim babasının Fethullah Gülen olduğunu ileri sürerek, “Dünyada cumhurbaşkanlığı diye bir hükümet sistemi yok. Ben merak ediyordum, bunun isim babası kim diye?
İsim babası Fethullah Gülen, belgesi de var, sene 1997″ dedi.

Eğitim-Sen Konya Şubesi tarafından Konya’da düzenlenen ‘Neye evet, neye hayır’
adlı konferansta konuşan Kocasakal, 95 yıl önce saltanat ve tek adamlık vesayetinin sonlandırılarak egemenliğin millete verildiğini belirtti.

Egemenliğin tekrar milletten alınarak, tek adama verileceğini ifade eden Kocasakal, “Şimdi yeni anayasada, yasama yetkisi Meclis’ten alınıp, kararnameyle bir kişiye devrediliyor. Sakın kararname olarak düşünmeyin, o bir fermandır, o bir kralnamedir. Egemenliğin, kayıtsız şartsız millete ait olması demek, hiçbir kişiye veya kuruma devredilmemesi, hep millette kalması ve Türk milletinin de egemenliğinin kuvvetler ayrılığı yoluyla birbirini denetleyecek ve dengeleyecek şekilde kullanması anlamına geliyor. Önümüze getirilen metnin en vahim noktası bu” diye konuştu.

‘YALÇIN AKDOĞAN İLE TARTIŞMAYI ÇOK ARZULARIM’

AKP Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan ile bir programda tartışmayı istediğini belirten Kocasakal, şunları söyledi:

“Yalçın Akdoğan’ı izledim, notlar aldım. Kendisiyle bir programda tartışmayı çok arzularım. Hatta ben açık çağrı yapıyorum, 10 kişi karşıda otursun, ben tek başıma oturayım. Vesayet odakları varmış, ordu, yargı ve cumhurbaşkanı olarak sıralıyor. Bunlar diyor, ‘Bizim iktidarımız döneminde zayıflatıldı’ diyor. Tabii mesela ordu, doğru zayıflattınız. Ama Ortadoğu coğrafyasında güçlü bir ordunuz olmazsa, kurda, kuşa, çakala ve emperyalizme yem olursunuz.”

Anayasa değişikliğini isteyenler arasında PKK ve Abdullah Öcalan’ın da bulunduğunu, ancak ‘evet’ oy sayısının artması için ‘hayır’ dediklerini ileri süren Kocasakal, cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin isim babasının da Fethullah Gülen olduğunu söyledi.

Kocasakal, “Yalçın Akdoğan diyor ki, ‘Öcalan başkanlığa hayır’ diyor. Yalan, çünkü bizzat terörist başı İmralı tutanaklarında açık bir şekilde başkanlık sistemine de, mevcut cumhurbaşkanının başkanlığına da sıcak baktığını ve bu konuda
ittifak yapacaklarını söylüyor. Türkiye üzerinde bu tuzağı kuran ne Amerikan emperyalizmi, ne İsrail ve Avrupa Birliği emperyalizmi. Kim buna ‘evet’ diyor, ben belgeleriyle anlatıyorum. Dünyada cumhurbaşkanlığı diye bir hükümet sistemi yok. Ben merak ediyordum, bunun isim babası kim diye. Bunun isim babası Fethullah Gülen, belgesi de var, sene 1997″
diye konuştu.
(9.3.2017, https://www.aydinlik.com.tr/turkiye/2017-mart/kocasakal-cumhurbaskanligi-hukumet-sisteminin-isim-babasi-gulen-belgesi-de-var)
====================
Dostlar,

Teşekkürler değerli Kocasakal’a..
Ulusumuzu aptal yerine koyanlar gerçekte kendilerini ele veriyor…

2 soru                      :

1. Askere alınma yaşı 21’e yükseltildi, 18 yaşını bitiren daha çocuk sayılıp Ordu’da
“er” lik yapabilmek için bile 18 yaşı bitirmek yeterli değil ama; AKP-MHP-RTE’nin savunduğu kökü dışarıda anayasa değişikliğinde / tuzağında Ulusun yazgısı üzerinde
söz sahibi olmak üzere 18 yaşında, en çok lise bitirmiş, yaşı gereği hiçbiri yükseköğrenim görmemiş genç – çocuklar milletvekili yapılabilecek!?

2. Yolcu otobüsü – servis otobüsü kullanacak ehliyet alabilmek için 26 yaş sınırı var.. Ama 16 Nisan 2017 günü halkoylamasına sunulacak anayasa tuzağında Ulusun yazgısı üzerinde söz sahibi olmak üzere 18 yaşında, en çok lise bitirmiş, yaşı gereği hiçbiri yükseköğrenim görmemiş genç – çocuklar milletvekili yapılabilecek..

Niye acaba???
Hangi garibanın 18 yaşındaki çocuğu milletvekili adayı olabilmek için gerekli harcamayı kendi birikimiyle yapabilecek?
Açıkçası zenginin, AKP önde gelenlerinin, kodamanların çocukları hatta torunları
TBMM’de “çocuk milletvekili”  (Çocuk gelinler” de AKP utancı değil mi??!) yapılıp çooooooook kolay yönlendirilebilecek (+50 dolayında yeni kurşun asker!?);
hem de vekillikte geçen süre askerliğe sayılıp, az – çok parasal bedel bile ödemeden (paralı askerlik!) askerlikten bağışık tutulacak. Garip – gurebanın çocukları ise
vatan uğruna 20’li yaşlarında “şehit – gazi” olacak..

Haşa, Tanrı bile bunca şeytanlığı – rezilliği hesap etmemiş, edememiştir..
Şaka ile karışık, bizim bu yazımızı okursa, eminiz bu kepazeliğe O bile isyan edecektir. Bu lanetli tuzağı – aşağılanmayı Türk Ulusu 16 Nisan 2017 günü “hayır” lı oylarıyla tarihin çöplüğüne atmalıdır ve mutlaka atacaktır..

Sevgi ve saygı ile. 09 Mart 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TBB : “KADININ TECAVÜZCÜSÜ İLE EVLENDİRİLMESİ ÖNERGESİ”

tbb_logosu

“KADININ TECAVÜZCÜSÜ İLE EVLENDİRİLMESİ ÖNERGESİ” HAKKINDA
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ
KADIN HUKUKU KOMİSYONU (TÜBAKKOM) TARAFINDAN YAPILAN AÇIKLAMA

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na aşağıdaki haliyle sunulmuş olan;

Görüşülmekte olan Kanun Tasarısının Geçici 1. maddesine aşağıdaki fıkranın eklenmesiniz ve teklif ederiz:

“(2) Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın 16/11/2016 tarihine kadar işlenen cinsel istismar suçundan, mağdurla failin evlenmesi durumunda, Ceza açıklanmasının geri bırakılmasına, hüküm verilmiş ise cezanın infazının ertelenmesine karar verilir. Zamanaşımı süresi içinde evliliğin, failin kusuruyla sona ermesi halinde fail hakkındaki hüküm açıklanır veya cezanın infazına devam olunur. Bu fıkra uyarınca fail hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına veya cezanın infazının ertelenmesine karar verilmesi durumunda, suçtan azmettiren veya işlenişine yardım edenler hakkında kamu davasının düşmesine veya infazının ortadan kaldırılmasına karar verilir” şeklindeki önergeyi şiddetle kınıyoruz.

Kadının tecavüzcüsü ile evlendirilmesi fikri, hem evlilik kurumunun hem tecavüzün hem de tecavüz sonrası kadın psikolojisinin bilinmemesinden ve hafife indirgenmesinden ve en önemlisi de kadının bir kimlik olarak kabul edilmemesinden kaynaklanmaktadır.

Bu öneri, ancak ve ancak kadına yönelik işlenen suçları özendirir. Çünkü bu bakış açısı tecavüzü cinsellik olarak görmekte ve tecavüzleri normalleştirmektedir. Oysaki tecavüz bir cinsellik değildir, temel insan haklarına yapılmış alçakça bir saldırıdır.

Tecavüze veya şiddete uğrayan kadının, tecavüzcü ile evlendirilmesi deve kuşunun başını toprağa gömerek kendini tehlikelere karşı korumasına benzemektedir. Birey hak ve özgürlüklerini korumak ve gözetmekle görevli olan devletin bu şekilde davranması kesinlikle kabul edilemez.

2005 yılına kadar Türk Ceza Kanununda yer alan bu ilkel madde, 2005 yılında yapılan değişiklikle kaldırılmıştır. Kadın ve çocuk hakkı ihlalleri için evrensel hukuk normları çerçevesinde mücadele ederken; bugün önümüze konulan önergede somutlaşan fikir ve zihniyet 10 yıl geriye gidiştir, asla kabul edilemez.

TBMM’ye sunulmuş olan bu utanç önerisinin ivedilikle geri çekilmesini, Türkiye Barolar Birliği Kadın hakları Komisyonu olarak talep etmekteyiz. Kamuoyunun bilgilerine sunarız.

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ KADIN HUKUKU KOMİSYONU
TÜBAKKOM
====================================
Dostlar,

AKP gene yapacağını yaptı ve Türkiye gündemini kilitledi.. Son 2 gündür ülkemiz bu faciayı tartışmakta. Adıyaman Gerger’de İHL öğrencilerine cinsel saldırı örtüldü, ENSAR Vakfı – Karaman’daki rezalet geçiştirildi… geçmiş yıllarda da pek çok yerde sayısız mide bulandıran olay yaşandı ve bu utanç verici sorunların çözümü için AKP’den kapsamlı, uygar, laik, temel insan haklarına uygun hemen hemen hiçbir kalıcı çözüm üretilmedi. Hatta 4+4+4 ucube eğitim sistemiyle 1 milyona yakın kız çocuğu ilk 4 yıldan sonra eğitimine devam edemedi.  ÇOCUK GELİNLER olağanlaştırıldı. Açıkça söylemek gerekirse ÇOCUKLARIN TÖRENLE IRZINA GEÇME yaygınlaşıyor. AKP hiç sıkılmadan imam nikahını meşrulaştırmaya, medeni nikahı anlamsızlaştırmaya çabalıyor. Bir Başbakan yardmcısı hiç sıkılmadan, Medeni Yasa’ya aykırı biçimde 2. bir yabancı kadınla karı – koca yaşamı sürdürüyor ve açıklamasını “dini vecibeler yerine getirilmiştir..” diye yapabiliyor özürü kabahatından büyük olarak.. Medeni nikahlı eşi de bu onur kırıcı durumu = zinayı dava konusu etmiyor, edemiyor nedense??!

16 Kasım 2016 öncesinde 3-4 bin “aile” bu duruma düşmüşmüş.. Yani kurban – mağdur kız çocukları tecavüzcüleri ile evlendirilerek oluşturulan “aileler” bunlar.. Ahlak ve hukuk dışı kurulan, tecavüze uğrayan “çocuk kurbanların” özgür ve ergin iradesine dayanması son derece kuşkulu olan “zoraki nikahlar” gerekçe yapılarak dolaylı bir af yasası çıkarılmak isteniyor. Bataklık sürüyor ama deyim yerinde ise sivrisineklerle uğraşılıyor. Bu “af” yasası çıksa bile, birkaç yıl içinde, ülkemizin içine sürüklendiği bu ahlaki sefalette yeniden birkaç bin “zoraki aile” nin oluşmayacağının güvencesi yoktur.

Sorunun çözümü için Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı öncülüğünde uzmanların, meslek kuruluşlarının, toplum temsilcilerinin, tarafların temsilcilerinin… katılımıyla danışma toplantıları ve bilimsel oturumlar düzenlenmelidir. TBMM kimsenin oyuncağı değildir ve yasa çıkarmak ciddi, çok ciddi, sorumluluk isteyen bir iştir. Bir yasa tasarısı / teklifi görüşülürken punduna getirip madde eklemeler siyaset ve hukuk etiğine sığmaz. TBMM’ye, milletvekilliğine, Ulusa ve hukuka açık saygısızlıktır..

Hafta başında sağduyunun egemen olmasını, AKP’nin inatlaşmayı ve restleşmeyi bırakmasını ve ucube tasarının geri çekilerek üst paragrafta belirttiğimiz doğrultuda akılcı, hukuka ve etiğe uygun, adil, kalıcı çözümler üretilmesini diliyoruz.

Çok kıdemli, halen emekli bir tıp hocamızdan gelen çarpıcı ileti :

  • TECAVÜZ  YASASI  ÇIKINCA ERKEK ÇOCUĞA TECAVÜZ EDENLERİN DURUMU NE OLACAK? ACABA EŞCİNSEL YASASI MI ÇIKARILACAK?   PEKİYİ HAYVAN TECAVUZCÜLERİ NE OLACAK..? KEDİ ÖLDÜ!….
    EŞEĞE TECAVÜZ ÇOK SIK DUYULMAKTADIR. O ZAMAN BU ERKEKLER
    EŞ OLARAK BİR EŞEKLE Mİ EVLENECEKLER??.. AMA EŞEĞE DE YAZIK!
    Prof Dr Siber Goksel…

Sevgi ve saygı ile.
19 Kasım 2016, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com