Mülteci sorunu böyle çözülmez

Mülteci sorunu böyle çözülmez

Deniz Yıldırım
Cumhuriyet, 04.03.2020
İdlib’de askerlerimizin şehit edilmesinin ardından iktidarın ilk tepkilerinden birisi, Avrupa’ya kaçak geçişlerin önünü açmak oldu. Mesaj da belliydi: “Batı bize bu konuda destek vermezse, aynı sorunu kapısında bulur.” O günden beri İçişleri Bakanlığı neredeyse saat saat, kaç mültecinin Türkiye’den Avrupa’ya geçtiğinin bilgisini paylaşıyor. Son sayı yüz yirmi binin üzerindeydi.

Diyelim ki böyle. Bu yöntem sorunu çözer mi? Yine verilerle konuşalım. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü yıllara göre Türkiye’ye giriş yapan düzensiz göçmenlerin (özellikle doğu sınırımızdan giren Afganistan, Pakistan göçmenleri) ve geçici koruma statüsündeki Suriyelilerin sayısını yayımlıyor. Epey de düzenli; bunun için teşekkür edelim. Biz Batı sınırını açıyoruz da; Doğu sınırındaki durum ne olacak dedirten cinsten veriler. 2015’te 146 bin 485 göçmen kaçak yollarla giriş yapmış. Bu sayı 2018’de ise 268 bine yükselmiş. Tahmin edin, 2019’daki durum nasıl? Ben söyleyeyim: 454.662’ye yükselmiş. Bu elbette yakalanıp kayıt altına alınanların sayısı. 4 yıl öncesine göre 3 kat; geçen yıla göre neredeyse %70 artış. Son 15 yılın rekoru. İllegal sınır geçişleri, “sınır güvenliği” konusunun en çok vurgulandığı dönemde katlanarak artmış. Özetle iktidar Yunanistan’a geçişleri açsa da çoğu kişi gitmiyor, gidenlerin çoğu da sınırdan çevriliyor. Batı’dan gidebilenlerden çok sayıda insansa Doğu’dan gelmeyi sürdürüyor.

Ağırlık noktası da belli. 2018’de kaçak yollarla girenlerin 100.841’i Afganistan uyrukluydu; 2019’da ise 201.437’si. Üstüne bir de Türkiye’de geçici koruma statüsünde yaşayan 3 milyon 588 bin Suriye vatandaşını ekleyin; tablo ortada.

  • 4 milyonun üzerinde sığınmacı Türkiye’de, yıldan yıla da bu sayı artıyor. 

Kaç yıldır Almanya ile, AB ile benzer sürtüşmeler yaşanıyor. O sürtüşmelerden beri Türkiye’nin barındırdığı mülteci sayısı arttı mı, azaldı mı? Sorunu Türkiye lehine çözmeye yetti mi bu politika tarzı? Hayır.

Dolayısıyla yapılan iş daha çok iç politikaya dönük kanımca. Onlarca askerimizin bir başka ülkede şehit edilmesi sonrasında milli tepkiyi yönetmekte zorlananların, toplumsal huzursuzluğun başka bir yansıması olan mülteciler kartı üzerinden, Batı’ya kafa tutulduğu izlenimi de yaratarak milliyetçi rüzgârı yeniden kendi lehine çevirme girişimi olarak da görülebilir yapılanlar. Etkisi oldu mu? Oldu; iç kamuoyunun odağını başka bir alana kaydırdı.

Batı’nın rolü ve ‘ne yapmalıyız’ ?

  • Oysa mülteciler sorunundan dünyada en çok etkilenen ülkeyiz.

Akılcı hareket etmeli, yalnızlaştıracak eylemlerden kaçmalıyız. Tek başımıza çözemeyiz. İktidarın mültecilerle ilgili olarak Batı’yı sorumluluk paylaşmaya çağırması doğru. Ancak izlenen yöntem de, politika da yanlış.

Peki iktidarın yanlışları, Batı’yı aklar mı? Hayır. Bu noktada özellikle emperyalist merkezlerin ikiyüzlü tutumunu not etmekte yarar var. Batı ne diyor? “Parasını verelim, bize yollamayın”. Sonuç mu? BM Mülteci Örgütü’nün 2018 verisine göre dünyadaki sığınmacıların yalnızca %16’sı gelişmiş ülkeler tarafından kabul edilmiş. Yani sorumluluğu yeterince paylaşmıyorlar.

Ne yapsın gelişmiş ülkeler? Sınırlarını korumasınlar mı?” Sınırlarını korumak için, başka ülkelere sınır ötesi harekâtlar, emperyal müdahaleler yapmaktan vazgeçebilirler öncelikle. Bir başka veri… AB’den bu kez. Avrupa Birliği ülkelerine en çok sığınma başvurusu yapan mülteciler hangi ülkelerin vatandaşı? Sırasıyla Suriye, Afganistan, Irak.

Binlerce km öteden Suriye Savaşı’na dahil olanlar, şimdi mülteciler söz konusu olunca, “biz yokuz” diyorlar.

Afganistan, 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD tarafından işgal edildi. NATO ittifakı bu işgale ortak oldu; çatışmalar, iç savaş, bitmeyen kavgalar sonunda mülteci akını oluştu.

Irak, Afganistan’dan sonra işgal edildi. ABD öncülüğündeki “koalisyon” tarafından. Talan edilmiş, günlük yaşamın altüst olduğu, işgal ve iç kavgalarla geleceksizleştirilmiş bir ülkeden kaçışlar arttıkça arttı. Nerede şimdi o “koalisyon” güçleri?

Kimse kusura bakmasın. Dünyada en çok göç veren ülkeler, Batılı devletlerle ortaklarının petrol, para, jeopolitik üs hevesleriyle işgal ettiği, iç savaş ihraç ettiği ülkeler.

Göç veren ülkelerin çoğu otoriter rejimlere sahip, refah düzeyi düşük, ama kaynakları zengin ülkeler; göçü daha da tetikleyen ülkelerin çoğu ise, gelişmiş, refahı yüksek, kendine demokrat ülkeler.

  • Göçleri, yol açan nedenleriyle önlemek gerek. 

Askeri yöntemler çözüm değil!

Çare;

1. İç işlerinde demokratik, müreffeh (AS: gönençli) ülkelerin çoğalmasından;
2. uluslararası ilişkilerde ise emperyalist müdahaleciliğin olmadığı bir dünya düzeninin inşasından geçiyor.

Bir ülkenin tek başına başaracağı şeyler değil bunlar. Yalnızlaştıran değil, çevresinde geniş bir blok toplayan siyaset gerektiriyor.

Geldik mi yine, “Yurtta barış dünyada barış” programına.
Yaşam dört koldan dayatıyor. Particilikle, hamasetle uğraşanlar anlamaz bunu.

Yerli ve milli McKinsey

Yerli ve milli McKinsey

Deniz Yıldırım
Cumhuriyet, 29 Eylül 2018
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
– Gün geçmiyor ki “yerli ve milli” dönüşüm hamlesiyle ilgili yeni bir icraat haberi almayalım. Yeni haber New York’ta açıklama yapan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’tan.

Önce kısa hatırlatma: Albayrak 20 Eylül’deki yeni ekonomi programı sunumunda bakanlık bünyesinde bir Maliyet ve Dönüşüm Ofisi kurulacağını ilan etmişti. Bu ofiste tüm bakanlıkların temsilcileri yer alacak ve kemer sıkma programı buradan yürütülecekmiş. Ayrıca buradaki ekip “kamudaki işleyişten farklı” çalışacakmış. Özeti bu. 
Kamu adına görev yapan, “anayasal” devlet düzeni içinde işleyecek bir kurul nasıl farklı çalışır ki? “E, hani devlette çift başlılık olmayacaktı!” Bu soruyu soruyorsanız, Türkiye’nin 16 Nisan anayasa referandumuyla ve ardından 24 Haziran seçimleriyle içine sürüklendiği yeni, denetimsiz Saray Rejimi’nden de habersizsiniz demektir. Artık her şey mümkün. Bir kararnameye, tek imzaya bakar. 
İşte bu “kamudaki işleyişten fark”ı tanımlayan yeni haberi verdi Bakan Albayrak. Bu ofisin kamudaki kesintilerle ilgili çalışmalarını denetlemek için Amerikan danışmanlık şirketi McKinsey ile anlaşma yapılmış. Bu şirket, içinde tüm bakanlıkların temsilcilerinin yer alacağı Maliyet ve Dönüşüm Ofisi’nin işlerini her çeyrekte denetleyecek ve rapor sunacak. “Şu çok harcamış, buradan az kısmışsınız” diyecek yani. Çünkü ekonomi tıkırında, işler yolunda!

  • IMF yerine McKinsey verelim.

Şakası bir yana, Osmanlı’nın son döneminden hangi kurumu andırdığını çok iyi biliyorsunuz. (AS: Düyun-u Umumiye!) Tek tek McKinsey şirketinin farklı ülkelerdeki sicilinden de örnekler sunabiliriz elbette. Örneğin bu şirketin birkaç ay önce Lübnan hükümetine “ekonomiyi canlandırmak için tıbbi marihuana üretimini serbest bırak” dediğini ya da Suudi yönetimiyle çalışırken Enerji Bakanı’nın iki çocuğu dahil üst düzey 8 hanedan üyesinin çocuğunu, akrabasını işe aldığını belirtebiliriz. 
Fakat ana sorunumuz bu şirket değil. “A şirketi değil de B şirketi olsun” demiyoruz. 
Nedir sorun? Açalım :

Birincisi; Madem Amerika ile ekonomik savaştayız; öyleyse Amerikan yapımı hediye uçağı iade edin” derken baktık ki ekonominin denetimiyle ilgili yetkiler bir Amerikan şirketine devredilmiş. Eğer “Amerika ile ekonomik savaş”tayken bu karar alındıysa; yenilgi bayrağının çekildiğine işarettir. Eğer “Amerika ile ekonomik savaşta” değilsek, iç siyasette halkımıza ekonomik kötü gidişin sorumlusunun başkaları olduğu masalı satılmıştır. Hangisi doğru? Baktığınız yere göre ikisi de. 

İkinci soruna gelelim. Ulusal egemenliğe kapsamında bir yetki, uluslararası bir şirkete aktarılıyor. Oysa Türkiye’de kamunun harcamalarını, gelir ve giderlerini anayasanın 160. maddesine göre kim denetlemeli? Sayıştay.

  • Peki ne oldu Sayıştay’a? Yetkileri budandı, etkisizleştirildi. Raporları kamuoyundan ve Meclis’ten adım adım kaçırıldı. 

Sonraki adıma bakalım. 16 Nisan 2017’de bir anayasa değişikliği yapıldı. Meclis’in yürütmeyi denetleme yetkileri elinden alındı; Bakanlar Kurulu kaldırıldı; devlet Saray etrafında yeniden yapılandırıldı, ülkenin kararnamelerle tek kişi tarafından yönetilmesinin önü açıldı. Değişiklikle Anayasa 87. maddede TBMM’nin görev ve yetkileri arasında sayılan “Bakanlar Kurulu’nu ve bakanları denetlemek” ibaresi de çıkarıldı. 

İşte kamunun ekonomik açıdan denetiminin ABD’li bir şirkete verilmesi de bu rejim dönüşümünün 3. adımıdır. Önce güçler ayrılığı budandı; ardından Meclisin yetkileri Saray’a taşındı ve şimdi bu yetkiler, uluslararası güçlerle paylaşılıyor.

  • Bu bir egemenlik devri işaretidir. (AS: AY md. 6 açıkça ayaklar altında!)

Ve çok açıkça gösteriyor ki Türkiye demokrasiye, halk egemenliğine yaklaştıkça bağımsızlaşır; bunlardan uzaklaştıkça bağımlılaşır. Yeniden yaşıyoruz. 

Gelelim son soruna. “Fena mı işte, şirket gibi dışarıdan bir gözle harcamaları denetlesinler, kamuda tasarruf yapılsın” diyenler olacaktır. Birincisi, şirketin parası bizim cebimizden çıkacak. İkincisi, kamuda tasarruf dendiğinde uluslararası tekellerin aklına ilk gelen şey, kamu hizmetlerinden kesinti ve faturanın çalışan çoğunluğa kesilmesi oluyor.

Ne diyecekler? 

  • “Saray’ın ısınma, aydınlatma masraflarını, örtülü ödeneğini kısın; makam araçlarını, uçaklarını satın” mı?

Hayır. Daha çok özelleştirme yapın” diyecekler. Bir yandan özelleştirmeler, öbür yandan kamu hizmetlerinden kesintiler ve son olarak da tasarrufu desteklemek adı altında gelir artırıcı, yani yeni vergi öneren önlemler kapıda. Ne demişti Albayrak 20 Eylül toplantısında? 

“Vergiyi tabana yayacağız.”

Yani yükü artacak olan yine kıt kanaat geçinen, ücretli çalışan çoğunluk. Halkçı, kamucu ve bağımsızlıkta ısrar eden bir iktidar seçeneğinin zorunlu olduğunun yeni bir kanıtıdır yalnızca McKinsey kararı. (AS: “kararı” değil “imtiyazı” hatta “kapitülasyonu”!)
=============================================

Dostlar,

ABD ŞİRKETİNE VERİLEN YETKİ KAPİTÜLASYONDUR!

Cumhuriyet’in yeni yöneticilerinden değerli Deniz Yıldırım’ın yazılarını yararlanarak okuyoruz..
Yukarıdaki yazısı da önemli ve paylaştık bu nedenle. Üstelik yumuşak.. konunun tüm ağırlığına karşın. (Cumuriyet‘in Dil Devrimi’ne daha özenli olmasını diliyoruz ayraç içinde..)

Yazı içinde dayanamayıp 2 yerde ayraç içinde katkı koyduk. İlki aşağıda.

  • Bu bir egemenlik devri işaretidir. (AS: AY md. 6 açıkça ayaklar altında!)

Evet, AKP iktidarı, bilerek (ihanet!) ya da bilmeyerek (gaflet ve dalalet / aymazlık ve sapkınlık) içinde.

Yersiz yinelemeye gerek yok. Bu ülkenin kurumları tükendi mi ki; bu “ciddi mali denetim (!?) yetkisi bize vahşice ambargo uygulayan, Suriye ve Irak’ta taşeron örgütleri PKK-YPG’yi apaçık binlerce TIR silahla destekleyerek adı geçen 2 ülkeyi bölmek ve kukla Kürt devleti kurmak isteyen, sonra da BOP kapsamında Türkiye’yi böleceğini açıkça ilan eden ABD‘ye Türkiye karşılıklılık kapsamında zerrece tepki ver(e)meyecek midir?? Geçelim uluslararası ilişkilerde “karşılıklılık” ilkesini, tam tersinde “teslimiyetçi” davranışlar hatta sömürge – kölelik ruhu değil de nedir?!

“Yerli ve milli” (!?) AKP,  Batı emperyalizmi ile boğuşuyor öyle mi!? Hadi canım sen de!
*****
Biz 10 Ağustos’tan (2018) beri,”Kara Cuma” dan beri yazıyoruz..

  • Ekonomik bunalım gerçekte KURGULU BİR DEVALÜASYONDUR!
  • Ekonomi, AKP tarafından soygun – talan ile yandaşı besleme ve Batı’nın rantını aktarma adına adına batağa sürüklenmiştir.
  • En az %50 devalüasyona mahkum kalan iktidar mutlaka gider; ama henüz Batı ile sözleşme bitmedi ise (örn. BOP Eşbaşkanlığı!) yepyeni ve post-modern bir senaryo yazmak ve halkı hipnotize etmek gerekir! Kitlesel hipnozda din – iman – Allah – mağduriyet..  sosları olacaktır bolca.. Sadık taban yutsun yeter.. Gerisi zaten oy vermiyor AKP’ye..
    ****

Anayasa madde 6 – Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz.
Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.

ABD şirketine yukarıdaki yetkileri vermek Anayasa’nın 6. maddesini açıkça çiğnemektir.

Bu anlayış, yine yukarıda yazı içinde not düştüğümüz üzere Düyun-u Umumiye ruhudur. AKP cenahının neredeyse taptığı kızıl sultan 2. Abdülhamit, Osmanlı Devletinin uluslararası hukukta Moratoryum olarak bilinen  İFLASINI ilan etmiş, borçları ödeyemediğini kabul ve itiraf etmiş, İngiliz – Fransız – İtalyan komiserler İstanbul’a gelerek devletin tüm maliyesine – gelirlerine el koymuşlardır. Osmanlı bütçesi bu 3 Komiserin onayı ile yürürlük almaktadır. Osmanlı tam sömürge kılınır böylelikle. Örn. Fransız Reji idaresi Osmanlı topraklarında tütün tarımının tek yetkilisidir. Gelirler vahşice toplanır, Müslüman tebaa iyice yoksullaştırılır ve Osmanlı yaklaşık 40 yıl daha finansal yoğun bakımda tutularak nasıl bölüşüleceğine Sykes-Picot gizli anlaşması ile 1915’te karar verildikten sonra son dönemece girilir.. O Sevr‘dir 10 Ağustos 1920’de! 

Mustafa Kemal ve yurtsever Anadolu halkı, Osmanlı hanedanı İngiliz işbirlikçisi hain ve alçak – sefil Vahdettin ve şürekası ile de savaşarak Anadolu’yu ve Türk milletini kurtarır.. Birkaç milyon Türk de Balkanlar, Yunanistan’dan… anayurda göç ederek yok edilmekten kurtulur.. Sevr yırtılmış, onaylayan Osmanlı Saltanatı 1. Meclis tarafından HAİN ilan edilmiş ve yerine İstiklal Savaşı ürünü Lozan Anlaşması konmuştur. Ne yazık ki Osmanlı’nın uğursuz ve devasa borcunu bu masum ve yoksul halk taa 1954’e dek taksit taksit, burnundan gelerek , çeyrek yüzyıl boyunca ödemiştir..
*****

ABD şirketine verilen bu kabul edilemez yetki apaçık suçtur, Anayasayı çiğnemektir!

  • ABD şirketine verilen bu kabul edilemez yetki imtiyazdır, KAPİTÜLASYONDUR ve Lozan Andlaşmasına’da aykırıdır! McKinsey sözleşmesi derhal feshedilmelidir!

AKP’nin suç dosyası artık klasörlerden taşmaktadır..

İşte Türkiye’de dinci – kinci – saltanatçı sağ kadrolar böylesine ağır sabıkalıdır.
Kasım 2002 – Eylül 2018 arasında 16 yıldır kesintisiz olarak, adeta Saltanat yetkisiyle Türkiye’yi yöneten Abdülhamit – Vahdettin tapınıcısı nesiller ile gene benzer çıkmaza saplandık.

Yeni bir KURTULUŞ SAVAŞI kokuyor kapkara bulutların Anadolu topraklarına bıraktığı
hazin gözyaşlarından..

Sevgi ve saygı ile. 29 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BS
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Hendekte sıkışanlar Ergenekon’a sarılıyor

Hendekte sıkışanlar Ergenekon’a sarılıyor

Başyazı

Deniz_Yildirim_portresi

Deniz YILDIRIM
deniz@aydinlikgazete.com

Başyazı
08 Şubat 2016

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 24 Temmuz’da (AS: 2015) başlayan operasyonlara yönelik söylemini Kızıltepe’de değiştirdi. Daha önce hendek kazıp, el yapımı patlayıcıları evlere döşeyen ve sözde öz yönetim ilan eden PKK’ya karşı yürütülen mücadeleyi “AKP’nin tek başına iktidarı için” olduğunu iddia eden çevrelerin sözcüsü Demirtaş,
bu kez “Güvenlik bürokrasisi ve Ordu bölgede inisiyatifi ele geçirmiş durumda.
Hükümet bir darbeyle devrilmiş haberleri yok” dedi.

KUMPASTAN ÇIKAN ORDU TERÖRLE MÜCADELEYE

Demirtaş’ın bu çelişkili açıklamaları, “Saray savaşı” propagandasının girdiği çıkmazı göstermesi bakımından önemli.

Açılım döneminde Türk Ordusu’nun cezaevlerine gönderilmesine müdahil olanlar,
aynı dönemde kentlere bombalar yığmıştı. PKK’yı tanık, TSK’yı sanık yapan,
Mehmetçiği kışlalara hapsedip terörün önünü açan ve FETÖ’yle birlikte
bu süreci kotaranlar şu sıralar hep bir ağızdan

  • “Saray, Ergenekon ve ulusalcılar uzlaştı”

    kara propagandasına sığınıyor.
    Hendeklerin altında kalanlar sonlarının geldiğini görürcesine feryada başladılar.
    Cemaatin ‘Özgür Düşünce’si ile PKK’nın ‘Özgür Gündem’ini aynı cephede buluşturan olgu ise PKK’ya ve FETÖ’nün Gladyo terörüne karşı ülkenin kazandığı büyük başarıdır.
    Demirtaş’ın itiraflarının da, Nazlı Ilıcak’ın hezeyanının da nedeni aynı…

    ==================================

    Dostlar,

    AYDINLIK‘ın genç ve son olarak “Silivri zindanlarında staj yaparak bilenmiş”,
    çok iyi yetişmiş başyazarı Deniz Yıldırım, çok kısa ama vurucu – etkili Başyazılar yazıyor.
    Son örneği de yukarıda..

    RTE – AKP, “AÇILIM ihanetinin” az kalsın kendilerini iktidardan edeceğini 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde çarpıcı biçimde yaşayarak gördüler. HDP % 13,5’lere tırmanarak TBMM’de MHP’yi geçerek 3. parti oldu. Bu yüzden RTE – AKP 180 derece politika değişikliğiyle AÇILIM’ı buzdolabına kaldırıp “şahineştiler” ve hem HDP’den hem MHP’den “epey” oy alarak 258 vekilden 317 vekile 4,5 milyon artışla ve 23,5 milyon oya eriştiler 5 ayda..  Bay RTE 7 Haziran’da “milletin – cumhurun hatalı davrandığına” hüküm buyurdular ve 5 ayda ülke terör baskısına alınarak 1 Kasım 2015 seçiminde şiddet- kan – ölümle terbiye edilen “cumhur”,
    AKP – RTE’nin sopalı mesajını aldı (İTC’nin 1912 sopalı seçimleri gibi) ve “hizaya gelerek” doğruyu buldu ve AKP’yi yeniden “tek başına” iktidar yaptı!

    Şimdilerde ise MHP ve HDP’ye iyice vurarak Anayasa değişikliği / Yeni Anayasa tuzağı
    kotarmak ve Başkanlığa eriştikten sonra AÇILIM’ı yeniden buzdolabndan çıkararak
    “tek adamın totaliter – otoriter geniş ve engellenemez yetkisiyle” sorunsuzca yaşama geçirmek.. Batılı patronların istemlerine en uygun biçimde..
    Böylelikle sonraki Başkanlık seçimlerini de güvencelemeye çalışarak, yargılanmadan kurtulma!

    Oyun budur ve büyük oynanmaktadır..
    CHP – MHP’nin derhal Anayasa masasından aklmaları gerekiyor..
    Öncelikle onlarca yasada, KHK’de (Kanun Hükmünde Kararname), Tüzük ve Yönetmelikte
    var olan anti-demokratik düzenlemeler kaldırılmalıdır.. YÖK Yasası gibi, Siyasal Partiler Yasası gibi, Seçim Yasası gibi, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası gibi, Polis Vazife ve Selahiyetleri Yasası, Terörle Mücadele Yasası… gibi.

    Bu yasalar ve bağlı alt metinlerin çağdaş insan hak ve özgürlüklerine uyumlu kılınmasına
    1982 Anayasası engel değildir. Tersine, 1982 Anayasası çiğnenerek yukarıda sayılan
    anti-demokratik düzenlemeler AKP iktidarınca yapılmıştır, yargı ele geçirilmiştir!

    Unutulmasın; 2014’te TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonunda üzerinde anlaşılamayan
    temel konular;

    – Yargı bağımsızlığı
    – Diyanet’in yeniden düzenlenmesi ve zorunlu din derslerinin kaldırılması
    – Tarikat – cemaatlere dokunulmazlık tanınması
    – Laiklik tanımı 
    – Başkanlık = Padişahlık dayatması
    – Vatandaşlık tanımı…

    Bu derin ve kritik uzlaşmazlıklar sürmektedir..

  • AKP, AİHM’nin zorunlu din derslerinin kaldırılmasına ilişkin temyizden de geçerek
    kesin hüküm niteliğini kazanmış kararlarının gereğini yerine getirmemektedir!

    Böylesi bir anlayış ile Anayasa değişikliği yapılabilir mi?
    Hele Yeni Anayasa ise Kurucu İktidar işidir..
    CHP – MHP masadan derhal kalkmalı, AKP’yi kamuoyuu baskısıyla hiç de
    birlikte olmak – görünmek ve davranmak istemeyeceği HDP ile başbaşa bırakmak gerekir..

    Güneydoğudaki operasyonda da AKP – RTE’nin içtenlikli olduğuna inanmak için
    hiçbir veri yoktur. Bu operasyonlara da taktik politk araçlar olarak bakıldığı kesindir.
    Ancak pragmatik bağlamda bakıldığında, bölücü terör örgütünün tasfiyesi gereklidir.
    Güvenlik güçleri olabildiğince ellerini çabuk tutmalıdır..

    Sabah kalkıldığında AKP – RTE politikaları değişebilir..
    İpler BOP patronlarının ellerinde

    Sevgi ve saygı ile.
    8 Şubat 2016, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

Akademi vatana ve gerçeklere bağlıdır

Akademi vatana ve gerçeklere bağlıdır

Deniz_Yildirim_portresi
Deniz Yıldırım
1128 akademisyenin hendeklerin öbür tarafından yazılan bildiriye imza atmasına tepkiler
çığ gibi büyüdü. Terör ve özerkliğe tek kelime etmeden “barış” isteyen bu heyetin imzaları kurumadan PKK 3’ü çocuk 6 sivili katletti, 36 yurttaşı yaraladı.Emperyalizmin “kara gücünü (AS: ABD, PKK için bu tanımlamayı kullanıyor!) meşrulaştıran her türlü “barış” girişiminin kan ve gözyaşı getireceği, bir kez daha
son 2 günde kanıtlandı. Hem de ABD Büyükelçisi’nin verdiği açık destekle…
Vatansız akademisyen olmaz
Bütün kavramların altüst edildiği bir süreçte gerçeklerin sahibi ve ülkeyi aydınlatacak birikimin merkezi olması gereken “akademi”, saldırganlığı “barış” maskesi takarak sürdürenlerin gündemi haline getirildi.
“Barış”ı kendilerinin icat ettiğini düşünen “sivil toplum” örgütleri,
ulusal direnişlerin dünya barışına yaptıkları katkıyı değil, insanları göç ettirenlerin
kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiği terörü alkışlıyor.
Komşularımız da şahittir; barışın tek güvencesi bugün ulusal devletlerin ve ordularının varlığıdır.
Halkın barış özlemini gerçekleştirecek olan da emperyalizmden kopuştur.
Türkiye’de daha önce barışın nasıl kurulduğunu görürsek,
bundan sonra da nasıl sağlanacağını görmüş oluruz:Milleti birleştirme arayışında ve yurdu savunarak…
İçinde bulunduğumuz durumu görememenin sorumluluğu devrimciler açısından büyüktür. Şiddeti ve savaşı, onu doğuran ve besleyen her ne ise,
ancak onu ortadan kaldırarak yok edebilirsiniz.

Gerisi yazacağınız hikâyeler arasında yerini alabilir.

=======================================

Dostlar,
Teşekkürler genç ve yetenekli gazeteci Deniz Yıldırım..
Ergenekon – Balyoz … kumpas davalarında gözaltına alındığında, kelepçeli ellerini havaya kaldırarak dik duruşunu sürdüren yiğit adam…
Üstelik o sırada 2 kolundan tutarak götüren kolluk görevlileri de Deniz’in kollarını indirmeye çabalıyordu.. O kareler hiç gözümüzün önünden gitmiyor..
Silivri zindanlarında bir tür devrimci stajını yapan (tamaladı mı??!)
Deniz Yıldırm, günümüzde Türk Devriminin öncüsü AYDINLIK Gazetesinin yöneticisidir
ve başyazı yazmaktadır bu gazetede..Dünkü özlü ve vurucu başyazısını paylaştık yukarıda..
Sözün – sözcüğün – dilin – yazının gücüdür, vurucu gücüdür!
– Halkın barış özlemini gerçekleştirecek olan da emperyalizmden kopuştur.
Barışın tek güvencesi bugün ulusal devletlerin ve ordularının varlığıdır.
Halkın barış özlemini gerçekleştirecek olan da emperyalizmden kopuştur.
– Milleti birleştirme arayışında ve yurdu savunarak...
İçinde bulunduğumuz durumu görememenin sorumluluğu devrimciler açısından büyüktür.

Türkiye’mizin devrimci – aydınlık birikimi bu hayın ve yaman kuşatmayı da yaracak ve
Türkiye Cumhuriyeti yoluna devam edecektir..

Büyük ATATÜRK‘ün gerçekçi – bilimsel – Batıda uygulanan senteziyle :

Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına (ahalisine) Türk Milleti denir..

Altı çizili sözcükler evrensel şablonun ülkemiz – halkımız için doldurulmuş biçimidir.

Bir örnek :

Fransa Cumhuriyetini kuran Fransa halkına (ahalisine) Fransız Milleti denir..

Batı’nın güçlü devletlerinin başarısının altında yatan “uluslaşma”, “ulus yaratma”,
“ulusal birliği kurma”
 reçete budur..
Mustafa Kemal Paşa; 1648’lerde Westphalia Barışı (30 yıl süren kanlı Katolik – Protestan savaşlarının ardından) ile başlayan, 1789 Fransız Devrimi (ki çok kanlı olmuş, giyotinler kıyasıya çalıştırılmıştır..) ile pekişen “ulus devlet anlayışı” ve
ABD’nin 50 farklı milletten olağansüstü başarıyla yarattığı “Amerikan milleti” senteziyle doruğa ulaşan evrensel çözüm.. Günümüzde de mazlum halkların tek reçetesidir;

ULUS DEVLET!..

Türkiyemizin kurtuluşu da burada..

Hepimiz, birlikte “Türk milleti”ni oluşturuyoruz..

Kürdüyle, Lazıyla, Arabıyla, Rum ve Ermenisi ile, Yahudisi ile… sayın 30’lara dek.
Bir çiçek bahçesi gibi uyumlu (symbiotic) ve barışığız.. (peacefull)
Birlikte, bir orman gibi bir arada ve kardeşçeyiz.. (Nazım Hikmet’e saygı ile..)
1’imiz hepimiz, hepimiz 1’imiz içiniz..
Tek başına bir ağaç gibi de özgürüz..
Mozaik falan değiliz; ayrışmamız olanaksız; yüzyıllar bizi biyolojik et – tırnak,
kimyasal (metalürjik) olarak ayrıştırılması olanaksız ALAŞIM kılmış..

Bu bütünleşik (assimile değil entegre!) – kaynaşmış – kardeş olmuş – kız alıp vermiş –
iş kurup ortak olmuş, kapı komşu olmuş, tasada – kıvançta ortaklaşmış, cephede omuz omuza düşmanla savaşmış… çoook özellikli yapımız – sentezimiz, yüzyılların imbiğinden geçmiş
paha biçilmez bir kazançtır.

Emperyalizme lokma – yem olmadan güçlü biçimde birlikte yaşamanın güvencesidir
bu almaşığımız..

Bu tarihsel – siyasal – sosyolojik – antropolojik – etnolojik.. bireşime (senteze) varamayan
insan toplulukları ise iç – dış kanlı savaşlarla parçalanıyor ve emperyalizme yem oluyorlar. Örnekleri dolu.. En yakını Yugoslavya, Bosna – Hersek, Irak, Suriye, Filistin,
kendine özel durumuyla Belçika, Kore, Pakistan ve Bangladeş.. hatta SSCB..

Değerini bilelim ve ona saldıranları ve de niyetlerini iyi tanıyalım, reddedip dışlayalım..
Vatan topraklarında barış ve erinç içinde onurlu yaşayabilmenin başka yolu yok!

Sevgi ve saygı ile.
17 Ocak 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

SONAR’ın son anketi: İhsanoğlu; Tayyip’e ilk turda kazandırıyor

SONAR’ın son anketi: İhsanoğlu; Tayyip’e ilk turda kazandırıyor

(AYDINLIK portalı, Salı, 24 Haziran 2014 04:44)

sonaranketekmel

Erdoğan’ı yenmek için yeni aday şart

Aydınlık’a açıklama yapan Hakan Bayrakçı,

  • Tayyip Erdoğan ilk turda seçimi kazanabilir. Kazanmasa bile %50’nin biraz altında kaçırır. Bu durumda 2. turda Cumhurbaşkanı seçilmesi mukadderdir.”

SONAR Araştırma Şirketi’nin 10 Ağustos’ta yapılacak olan Cumhurbaşkanı seçimlerine yönelik yaptığı ankette; iki adayla girilmesi durumunda Tayyip Erdoğan’ın ilk turda seçimleri kazanma ihtimali ortaya çıktı.

Partilerin ve adayların oy oranlarını saptamak amacıyla yapılan ankette “Cumhurbaşkanı seçiminde hangi partinin adayına oy vereceksiniz?” sorusuna %46’sı “Tayyip Erdoğan” yanıtı verirken, “İhsanoğlu’na oy vereceğim” diyenler %35.3’te kaldı. Katılanların %6.2 si BDP/HDP’nin adayına oy verdi. Kararsızlar orantısal olarak dağıtıldığında Erdoğan %52.6 İhsanoğlu 40.3 oy alıyor. Türkiye genelinde farklı
sosyo-ekonomik ve sosyo-demografik gruba mensup kişilerden, yaş, cinsiyetten
26 ilden 2.800 kişi ile görüşülerek gerçekleştirilen anketin sonuçları şöyle:

Anket sonuçlarını büyütmek için üzerine tıklayın

sonar1sonar2

sonar3sonar4

ÖNCEKİ ANKETTE AKP %34.2 ÇIKMIŞTI

Sonar’ın Cumhurbaşkanı seçimleri için Haziran ayı araştırma sonuçlarında
AKP’nin çıkaracağı adaya oy vereceklerin oranı %32.4 çıkmıştı

Sonar’ın yüz yüze anket yöntemi kullanarak yaptığı araştırma 2850 kişiyle görüşülerek gerçekleştirildi. 26 il ve 30 köyde gerçekleştirilen anketin %20’si kır özelliği taşıyan ilçe ve köy merkezlerinde yapıldı. Ankete katılanlara, Cumhurbaşkanı adayı için ad belli olmadan hangi partinin adayına oy vermeyi düşündükleri soruldu. Ankete katılanların %34.2’si AKP derken, %13.5 CHP, %10.2 MHP, %1.4 ise diğerlerini tercih etti.
Ankete katılanların %18.8’i muhalefetin ortak aday çıkarması halinde o adaya
oy vereceğini belirtirken, %15.1’i adaylara bakarak oy vereceğini, % 6.8’i ise
kararsız olduğunu kaydetti.

Deniz Yıldırım
Son Güncelleme: Salı, 24 Haziran 2014 04:50