Sağlık sistemindeki ilaç sorununa 12 maddelik çözüm

Sağlık sistemindeki ilaç sorununa
12 maddelik çözüm

Sağlık sistemindeki ilaç sorununa Vatan Partisi'nden 12 maddelik çözüm

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye ilaçta dışa bağımlı. Ülkemizde üretilen ilaçlarda ise ham maddenin %80’i yurt dışından sağlanıyor. Üretim ekonomisinin inşasında yerli ilaç üretimi halk sağlığının korunması ve dış tehdide karşı koyulabilmesi açısından kritik öneme sahip. İşte Vatan Partisi’nin çözümleri… Genel Başkan Yardımcısı ve Meslek Örgütleri Bürosu Başkanı Eczacı Meltem Ayvalı, ekonomik krizin ilaç sektörüne ve eczacılığa etkileri konusunda partisinin çözüm önerilerini kamuoyuyla paylaştı.

“Vatan savaşının ihtiyaçlarını karşılamak ve halk sağlığını güvenceye almak için milli ilaç sanayi ve milli ilaç politikası şarttır” diyen Ayvalı’nın 12 maddede özetlediği Vatan Partisi’nin çözümleri şöyle:

“Ekonomik krizin eczacılığa ve ilaç sektörüne etkileri, halk sağlığı açısından yarattığı riskler ve bunların önlenmesi konusunda görüşlerimizi açıklamak üzere basın toplantısında sizlerle bir araya geldik. Fakat öncelikle, içinden geçtiğimiz sürecin daha iyi anlaşılması ve ihtiyaçların tespit edilebilmesi için genel siyasi tabloya göz atmakta fayda görüyoruz.

Amerikan emperyalizminin ve İsrail’in ülkemizi bölme planlarına karşı vatan savaşı veriyoruz. 2014 yılında Vatan Partisi önderliğinde ve Türk milletinin büyük direnişi sonucu Silivri Duvarlarının yıkılmasıyla yeni bir döneme girdik. Esaretten kurtulan ordumuz, polisimiz ve köy korucularımız ile birlikte 24 Temmuz 2015’te bölücü terör örgütü PKK’yı hendeklere gömme operasyonunu başlattı. 15 Temmuz 2016’da ordu-millet birlikteliğiyle FETÖ Darbesini bastırdık. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatlarıyla koridor planlarını bozguna uğrattık. Ülkemizdeki piyonları PKK ve FETÖ’nün ezilmesiyle ağır yenilgiye uğrayan ABD bölge de etkisini kaybetmektedir. Emperyalizme karşı vatan savunması bölge ülkelerini birbirine yaklaştırmaktadır. Atlantik çökerken Avrasya yükselmektedir. Türkiye, Atlantik sisteminden kopmakta ve Avrasya’daki konumuna yerleşmektedir. Vatan savaşı olanca sıcaklığıyla devam etmektedir. Türkiye ve Batı Asya ülkeleri, bugün Ege, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde ABD tehdidiyle karşı karşıyadır.

Diğer yandan, ülkemiz kriz koşullarındadır.

  • 1980’den bu yana hükümetlerin uyguladığı Neoliberal program yüzünden Türkiye ekonomisi iflas noktasına gelmiştir. ABD güdümlü borçlanma ekonomisi çökmüştür.

Çöken sistemin anlayışları ve uygulayıcıları ile hiçbir alanda başarı şansı yoktur. Bu sistemin içinde çırpınanlar Türkiye’nin sorunlarını çözemezler. Türkiye, borç batağında çırpınmaktan vaz geçecek ve üretim ekonomisine geçecektir. Bu durumda, Türkiye’nin önündeki en önemli iki görev Vatan bütünlüğünü sağlamak ve üretim ekonomisini kurmaktır. Dış tehdide karşı koyabilmek için de üretim ekonomisi zorunludur.

İLAÇ ÜRETİMİ STRATEJİK ÖNEME SAHİPTİR

Büyük zorluklar büyük çözümleri de beraberinde getirmektedir. Vatan Partisi köklü ve yapısal çözümleri gündeme taşımaktadır. Partimiz, bu krizden Üretim Devrimiyle çıkılacağını müjdelemektedir. Üretim Devrimi içinde ilaç stratejik öneme sahiptir. İlaç üretmemek; savaş, ambargo vb. koşullarda halk sağlığının tehlikeye atılması demektir. Dış kaynaklı yaptırım tehditleriyle karşı karşıya kaldığımız bu koşullarda kamuoyunun dikkatini sağlık alanına da vermesi gerekmektedir. Milli birliğin güçlendirilmesi ve dış tehditlere karşı direncin sağlanabilmesi için sağlık hizmeti güvenceye alınmalıdır. Hele ki vatan savaş koşullarında, Milli İlaç Sanayi ve Milli İlaç Politikası olmayan ülkeler ciddi zorluklarla karşı karşıya kalır.

SORUNUN KAYNAĞI DIŞA BAĞIMLILIK

Eczacı odalarının, hastane yönetimlerinin ve eczacı meslektaşlarımızın verdiği bilgilere göre bazı ilaçlar piyasada bulunmamaktadır. Peki, ilaç sektöründe sorunun temel nedeni nedir?

2017 yılı verilerine göre Türkiye ilaç pazarı değerde 24,5 milyar TL’ye, kutu ölçeğinde ise 2,2 milyar hacme ulaşmıştır. Referans ilaç pazarı değerde 16,69 milyar TL iken 0,92 milyar kutu satış gerçekleşmiştir. Eşdeğer ilaç pazarı ise değerde 7,85 milyar TL’ye kutu ölçeğinde ise 1,31 milyar hacme ulaşmıştır. İthal ürünler değerde 13,33 milyar TL’ye, kutuda ise 0,43 milyar hacme ulaşmışken yurt içinde üretilen ilaçlar 11,21 milyar TL’ye ve 1,79 milyar kutu satışına ulaşmıştır. Özetle; ilaç pazarımızda ithalat oranı %54,4, ihracatın ithalatı karşılama oranı ise %19’dur. Yurt içinde ilaç üretiminde ise hammaddenin %80’i yurtdışından temin edilmektedir. İlaç ambalajlarında kullanılan kağıtlar bile ithaldir. Yurt içinde üretilen ilaçlar eşdeğer ilaç ağırlıklıdır, fason üretimdir. Bu verilerin ışığında net bir şekilde şunu söylemek mümkündür:

  • İlaç üretiminde dışa bağımlıyız!

İlaç sektöründe referans fiyat sistemi uygulanmaktadır ve fiyat değişimi TL/Euro kuruna bağlanmıştır. Döviz kurundaki dalgalanma yani 2018 yılı için İlaç Fiyat Kararnamesinde 2,69 olarak belirlenen Euro kurunun reel Euro kuruyla arasındaki makasın açılması ilaca erişim sorununu beraberinde getirmektedir. Yokluğu yaşanan ilaçların büyük çoğunluğunu ithal ilaçlar oluşturmaktadır. İlaç sektörünün dışa bağımlılıktan kaynaklanan kırılgan yapısı halk sağlığı açısından tehdit oluşturmaktadır. Şu an görece az hissedilen sorunlar zamanla daha şiddetli hale gelebilir.

YERLİ İLAÇ ÜRETİMİ İÇİN ATILIM VE SEFERBERLİK

Tek çözüm dışa bağımlılığı azaltmak ve tam manasıyla yerli ilaç üretimine geçmektir! Yerli ilaç üretimi konusunda önemli ve olumlu bulduğumuz birtakım adımlar atılmaktadır. Ancak devletin ilgili kurumlarının çeşitli raporlarına da yansıyan ve AB’ye tam üyelikten medet uman anlayışlarla köklü ve kalıcı çözümler üretmek mümkün değildir. Üretimi değil ihracatı esas alan görüşler hatalıdır. Halkçı, kamucu sağlık anlayışıyla, devletin etkin müdahalesi ve planlamaları ekseninde yerli ilaç üretiminde atılım yapılmalıdır.

Vatan Savaşının ihtiyaçlarını karşılamak ve halk sağlığını güvenceye almak için
– Milli İlaç Sanayisinin inşa edilmesi ve
– Milli İlaç Politikası geliştirilmesi şarttır.

… bu konudaki görüşlerimizi kamuoyunun bilgisi ve değerlendirmesine sunuyoruz:

1. Sağlıklı yaşamak her yurttaşın temel hakkıdır, devlet yurttaşını sağlıklı yaşatmakla yükümlüdür. İlaç, aşı, serum, kan ürünleri, tıbbi malzeme ve cihazda temel ihtiyaçların sağlanması yerli üretime dayandırılmalıdır. İthalatta kamu disiplini sağlanmalı, yerli üretim teşvik edilmelidir. Tıbbi ithalat ve yabancı yatırım izinleri kamu sağlığının ihtiyaçları ve yerli üretimin geliştirilmesi şartına bağlı olmalıdır.

2. ABD ve AB tekellerine bağımlılık düzeyindeki ilişkilere son verilmelidir, Avrasya ülkeleriyle işbirliğine önem verilerek çok yönlü ve dengeli bir dış ticaret geliştirilmelidir.

3. Yerli üretimin önündeki en önemli sorun hammadde teminidir. Hammaddede dışa bağımlılık üretimin aksaması riskini doğurmaktadır. Ülkemizin eczcacılık ve kimya alanındaki insan birikimi ilaç üretiminin her aşamasında olduğu gibi hammadde üretiminde de ihtiyacı karşılayacak niteliktedir. Türkiyemizin tıbbi bitki zenginliğini değerlendirerek hammadde ihtiyacını önemli ölçüde gidermek mümkündür. Bitkisel ve kimyasal kökenli hammaddeler ülkemizde kolaylıkla üretilebilir.

4. Devlet eliyle ilaç fabrikaları açılmalıdır.

5. Eczacılık eğitimi bu ihtiyaçlar doğrultusunda gözden geçirilmelidir. Eczacılık fakültesi mezunlarının büyük bir kısmı serbest eczacılık yapmayı tercih etmektedir.Eczacılık fakültelerinin ve her yıl buradan mezun olan öğrencilerin sayısını göz önünde bulundurduğumuzda; Türkiye’nin her köşesinde eşit ve adil bir biçimde eczane ihtiyacının karşılandığını varsaysak bile eczacı fazlalığı oluşacağı görülmektedir. İlaç üretimi bilgisine sahip meslek grubu olarak eczacılarımızın endüstride istihdam edilmesinin önü açılmalıdır.

6. Biyoteknolojik ilaç üretmek ve yeni ilaç molekülleri geliştirebilmek için AR-GE yatırımlarına önem verilmeli, özellikle ruhsatlandırma konusunda bürokratik sorunlar aşılmalıdır. Dünya ilaç pazarında önemli bir yer edinen Çin, Hindistan gibi Asya ülkeleri ile AR-GE çalışmaları, teknoloji transferi ve hammadde temininde işbirliği artırılmalıdır.

7. Eczacılık alanında köklü bir kooperatif geleneğine sahibiz. Dağıtım kooperatifleri güçlendirilmeli, üretim kooperatiflerinin kurulmasına destek verilmelidir.

8. Vatandaşın cebinden her geçen gün ilaç harcamaları için daha fazla para çıkmaktadır. Bunun önlenebilmesi için de Sağlık Bakanlığının ve SGK’nın bütçesi artırılmalı ve doğru kullanılmalıdır.

9. Sağlık sistemimizin devrime ihtiyacı vardır. Sağlıkla ilgili tüm çalışma alanlarında yapılacak düzenlemeler koruyucu sağlık hizmetlerinin geliştirilmesini esas almalıdır. Piyasa değil insan odaklı yaklaşım benimsenmelidir. Devlet ve toplum eczacıları tüccar değil “sağlık danışmanı” olarak görmelidir. Meslektaşlarımız da bu konuda gerekli gayreti götermelidir. Koruyucu sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi eczacının sağlık danışmanı rolünün pekişmesine katkı sağlayacaktır.

10. İthal ilaçlarla aynı etken maddeyi taşıyan ve yerli ilaç sanayimiz tarafından üretilen eşdeğer ilacın üretilmesinden hastaya sunulmasına kadar hekimler ve eczacılar ortak irade koyarak yerli üretimi korumalıdır. Kamu spotları başta olmak üzere bütün propaganda olanakları devreye sokularak eşdeğer ilacın güvenilirliği hususunda toplum bilgilendirilmelidir. Bilinçsiz ve reçetesiz ilaç kullanma alışkanlığı ile mücadele edilmelidir.

11. Çağdaş Eczacılar Derneği İzmir Şubesi’nin bir çalışmasında, ilaç son kullanma tarihlerinin kısaltıldığı belirtilmektedir. Bu ilaçlar gereksiz yere çöpe atılmakta, yarılanma ömrü uzun olan bazı ilaçlar doğada uzun süre kalmakta, çevre kirliliği yaratmakta ve milli kayba yol açmaktadır. Çok daha uzun süre etkinliğini koruyabilen ilaçların raf ömrü ile ilgili gerekli bilimsel çalışma ve denetimler yapılmalıdır.

12. Ekonomik kriz nedeniyle hastanın ilacını temin edememesi hasta-eczacı ve hasta-hekim ilişkilerinde de bozulmalara yol açabilir ve şiddet ortamını körükleyebilir. Halkımızın sağlığı kriz nedeniyle zarar görmemeli ve krizin faturası sağlık çalışanlarına kesilmemelidir. Bu nedenle toplumda krizin nedenleri ve çözümleri konusunda farkındalık yaratılmalı, ulusal ilaç politikasının uygulanabilmesi için seferberlik başlatılmalıdır.

Milli İlaç Sanayisinin geliştirilmesi ve Milli İlaç Politikasının uygulanması için başta eczacılar olmak üzere tüm sağlık çalışanlarına, meslek odaları ve sendikalara, ilaç endüstrisi işverenlerine, üniversitelere ve medyaya görevler düşmektedir. Ülkemiz bu görevi yerine getirecek insan birikimine sahiptir.” (AYDINLIK internet, 18.10.2018).
==========================================
Dostlar,

Sorun ciddi hatta kritik boyutlardadır.
Yazıdaki saptamalar ve önerileri önemli ve yerindedir.
Tıp Fakültelerinden “Akılcı İlaç Kullanımı” eğitimi büyük önem taşımaktadır.
İlaç firmalarının yönlendirici ve etik sınırları zorlayan reklamları mutlaka engellenmelidir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği Temel İlaçlar Listesi (150- 350 kalem) gereğince, gereksinimi olan herkesin en geç 1 saat içinde bu ürünlere erişmesi güvenceye alınmalıdır. Bu güvencenin içinde yerli üretim de vardır!

İlaca erişilebilirlik güvencesinin vazgeçilmez bir ayağı da ödeme politikalarıdır.
Hiçbir insan, gereksindiği ilaca erişimde ekonomik engeller yaşamamalıdır.

Anayasa madde 60 – Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir.

Irak’ta 1. işgal sırasında yarım milyona yakın bebek – çocuk, uygulanan ambargo (mama besin, ilaç ve aşı) yüzünden ölmüştür UNICEF verilerine göre. Bu insanlık dışı ambargo, Cenevre Savaş Hukuku Sözleşmelerine  da aykırı olmasına karşın, Batı emperyalizmince dayatılmıştır. Türkiye’nin de benzer acı uygulamalarla karşılaması olasıdır.

  • İlaç faturasını ulusal ölçekte dengelemenin en stratejik aracının, KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİNE MUTLAK BİR ÖNCELİK VE ÖNEM VERİLMESİ OLDUĞU ASLA AKILDAN ÇIKARILMAMALIDIR.

    Örn. Hepatit B, aşıyla korunulabilen önemli bir hastalıktır. 4 doz aşı maliyeti 1 Doların altındadır. Oysa bu hastalığın yol açtığı karaciğer yetmezliği, karaciğer kanseri onbinlerce Dolar gider doğurmakta, alınan sonuçlar her zaman yüz güldürücü olmayabilmekte, yaşam niteliği büyük oranda gerilemektedir..

  • Türkiye, şu ağır bunalım ortamında tam anlamıyla bir TALAN olan ŞEHİR HASTANELERİNDEN esin olarak vazgeçmelidir.

    Sağlık sektöründe ağırlık, mutlak olarak koruyucu sağlık hizmetlerine verilmeli; herkese yaygın – etkin – sürekli – nitelikli – kamusal koruyucu sağlık hizmeti sunulmalıdır. Hem ilaç hem toplam sağlık giderleri en etkili bu yolla azaltılabilir üstelik sağlıklı bir topluma da erişilir..

Sevgi ve saygı ile. 18 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

EĞİTİMDE DİBE VURDUK

EĞİTİMDE DİBE VURDUK

Konuk yazar
Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar
19 Eylül 2018

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

2018-19 Yeni Öğretim yılı başladı. Öncelikle tüm öğretmen ve öğrencilerimize başarılar diliyoruz. Fakat gerçekte eğitimde başarının neresindeyiz? Son yıllarda eğitimin içine düştüğü – düşürüldüğü derin  çıkmaz ve nedenleri nelerdir?

Eğitimde mekânsal sorunların yanında, yönetsel sorunlar, hatta “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” insanlar yetiştirme hedefini dışlayıp “dindar ve kindar” kuşaklar yetiştirme çabalarının bugün bizi getirdiği nokta; 137 ülkenin eğitim niteliğine göre sıralandığı listede 99’uncu sırada yer almak olmuştur. Pakistan ve Endonezya’nın gerisinde kaldığımız bu listede Türkiye’nin eğitimde nitelik (kalite) notu 7 üzerinden 3.1’dir.

Evet, Türkiye, Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF), “Eğitim Kalitesi 2018” başlığıyla yayımladığı listede 99’uncu sırada yer alıyor. Ülkelerin, eğitim sistemi kalitesine göre sıralandığı bu raporda Katar, Malezya, Endonezya, İran ve Pakistan gibi ülkeler Türkiye’nin önünde. Listenin başında İsviçre geliyor. Yemen ise en son sırada yer alıyor. Yemen’den önde olmaya isterseniz sevinebiliriz.

WEF’in 137 ülkenin eğitim sistemini puanlandığı, “Eğitim Kalitesi 2018” raporunda Türkiye, yalnızca 38 ülkenin önüne geçebiliyor. Eğitim sistemi kalitesinde 137 ülke arasında 101’inci sırada yer alıyor. 2017 yılına göre 2018 yılında iki basamak yükseldiğimiz halde, Mozambik, Nikaragua, Tanzanya, Etiyopya ve Kamboçya’nın bulunduğu yüzdelik dilimden kurtulamıyoruz

Dünya Ekonomik Forumu’nun 134 ülkenin ilköğretimde okullaşma ilişkin verilerine göre Türkiye %94.1’lik oranla ancak 82’inci sıraya yerleşebiliyor. Bu durumda Burundi, Azerbaycan ve Peru ile aynı sırada yer alabiliyoruz

Singapur, toplam bütçe giderinin %30’una yakınını eğitime ayırıyor. Dünyada ikinciliğe yerleşiyor. 3. ve 4. sırada ise, Finlandiya ve Hollanda var. Sanırım anlaşılıyor; toprakları Konya ilimiz büyüklüğündeki Hollanda’nın tarım ürünleri dışsatımında (ihracatta) bizi neden 5’e katladığı! Hollanda yılda 90 milyar $, Türkiye 17 milyar $ tarımsal ürün dışsatımı yapıyor.

UNICEF’in, “Çocuklar ve Eğitim Sistemi” başlığıyla yayınladığı raporda, Türkiye’de eğitim sistemi sorunları da ele alınıyor. Raporda, “Başta kız çocukları olmak üzere kimi çocuklar yoksulluk veya dışarıda çalışma ile evdeki sorumluluklar gibi nedenlerle okullarını terk ettiklerinden ya da okula düzenli devam edemediklerinden, ilköğretimde %100 kapsam ve cinsiyet (gender) eşitliğini sağlamaya yönelik çabaların sürmesi gerekmektedir.” denilen raporda devamla; “Eğitimde, PISA testleriyle, ulusal sınav sistemiyle veya akademisyenlerin bu alandaki değerlendirmeleriyle alınan sonuçlar genellikle doyurucu  edici olmaktan uzaktır.” değerlendirmesine yer veriliyor

Mevcut yönetim 4+4+4 sistemi ile eğitimde “kendine göre” yeni (!) kuşaklar yaratmaya çalışıyor. Edebiyat, bilim, güzel sanatlar, sanat, spor, felsefe dersleri ortadan kaldırılıyor ya da çok azaltılıyor. Karma eğitimi sonlandırma çabaları ise, bizi Cumhuriyetin kuruluşu ile hedeflenen “Muassır medeniyetleri yakalama’’ doğrultusundan, Mozambik, Nikaragua, Tanzanya, Etiyopya ve Kamboçya ile aynı karede yer alma düzeyine indirgemiştir.

  • Eğitimde dibe vurmuş durumdayız.

Ancak Erdoğan, hala, eğitimde tarihsel değişiklikler yapacaklarını duyurabilmektedir! Müfredat (eğitim- öğretim programları) zaten içerik olarak çağ dışı, nitelik olarak ise Türkiye’yi utandırıcı durumda iken..
==============================
Dostlar,

Saygıdeğer Eğitimci – Yazar dostumuz Mustafa Aydınlı, emekli bir eğitimci olarak, 2018-19 eğitim – öğretim yılının başında adeta içini dökerek ülkemize yol göstermekte. Uluslararası raporlara dayalı olarak düşüncelerini kanıtlara bağlamakta. Kendisine teşekkür ederken, siyasal iktidarın “ar-tık” kör kör gözüm parmağına inadını bir yana bırakması gerekiyor.

16 yıldır tek başına iktidar ile ülkemizin hemen hemen tüm yaşam alanlarında ciddi yıkımlara yol açan irrasyonel politikalara son verilmesi gerekiyor ar-tık!

Sona gelindi İslamcı ideolojik takıntılarla.

Türkiye’nin mutlaka ve hızla;

– Laik (seküler)
– Akla ve bilime / bilimsel akılcılığa dayalı
– Karma; kız ve erkek öğrenciler birlikte, aynı sınıfta, hatta aynı sırada!
– Uygulamalı: üretim için eğitim, eğitim içinde üretime dayalı
– Sorgulamacı – bilimsel kuşkucu – ezberci değil sorun çözücü
– Küresel sistemde rekabet gücü sağlayan – özgüven veren
– Ulusal değerlerine bağlı ve saygılı ama evrensel değerleri de kazandıran

– Kamusal, ücretsiz ve fırsat eşitliği sağlayan…….

bir Milli Eğitim Sistemine geçmesi gerekmektedir
Bu gereksinim, belki de en başta gelen sorunsalıdır Ülkemizin..

Erdoğan‘ın bu gün “..bizde kriz miriz yok..” sözleri dehşet vericidir birçok bakımdan!
Yaşamın somut – acı gerçekliğinden bunca kopulmuş olabilir mi, ciddi ruh sağlığı sorunudur;
Ya da ne adına bunca ağır – temelsiz – akıl dışı bir çarpıtma yapılabilir??

Biri 40 katır ise öbür 40 satırdır ve Türkiye bu çok hazin – trajik tabloyu hiç mi hiç hak etmiyor.

Sevgi ve saygı ile. 19 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

 

DÜNYA SAĞLIK GÜNÜ ve ÇAĞRIŞTIRDIKLARI..

Dostlar,

Bu gün “DÜNYA SAĞLIK GÜNÜ“!

2. Büyük Dünya Paylaşım Savaşı’nın ardından Birleşmiş Milletler sistemine geçildiğini biliyoruz. “Milletler Cemiyeti” başarılı olamamış, 2. Büyük savaşı engelleyememişti. Yeni sistem ,yeni ve etkin kurumlaşmalar ve düzenekler getirmeliydi kalıcı barış için. Bunların başında BM Güvenlik Konseyi uluslararası toplumun yaptırım gücü geliyor.. Yaptırımlar çeşitlendirilmiş durumda : Diplomatik, politik, ekonomik, ticari ve askeri.. “Koalisyon güçleri” oluşturarak sıcak çatışmalı
askeri müdahale dahil.

24 Ekim 1945’te NewYork’ta açılan BM örgütü, bir bakıma soğuk savaşın başlangıcını ve Dünyanın hegemon gücünün İngiltere’den ABD’ye, Londra’dan NewYork’a geçişini de tarihlemekteydi. Doğu ve Batı Blokları oluşmuş ve 2 kutuplu stratejinin geriliminde küresel siyaset mayalanmıştı. Ancak nükleer caydırıcılık (nuclear deterrance) ile frenlenebilen polarizasyon yaklaşık 45 yıl sürmüş ve SSCB’nin dağılmasıyla (26 Aralık 1991) bir ABD monopolüne dönüşmüştü.. Günümüzde ise bu kez çok kutuplu bir denge var..

Her neyse…

Yeni BM yapılanması bir Dünya Hükümetini andırmaktaydı. Örn. Dünya Sağlık Örgütü – DSÖ (World Health Organisation – WHO) Cenevre’de kurulmuş ve küresel sağlık sorunları onun yetki ve sorumluluğuna bırakılmıştı. Dünyaya dağılmış 6 bölgeliydi.
UNEP (United Nations Environmental Program) Kenya / Nairobi’de kurulmuş ve küresel çevre sorunları da onun yetki ve sorumluluğuna bırakılmıştı… UNESCO, UNICEF, FAO.. benzer yapı ve işlevli kurumlardı. ILO ise taa 1919’lardan gelmekteydi ve Türkiye, Büyük ATATÜRK döneminde 1932’de bu Örgüte üye olmuştu.
ILO (International Labour Organisation), Uluslararası Çalışma Örgütü olarak dilimize çevrildi ve bir tür küresel Çalışma – Sosyal Güvenlik Bakanılığı işlevi üstlenmişti.

Türkiye BM’nin kurucu üyeleri arasında yer aldı. Bu amaçla BM örgütünün ana sözleşmesini (anayasasını) ülke parlamentosunda onamak gerekiyordu, yapıldı.

Türkiye DSÖ’ye de üye oldu. Benzer yolla DSÖ’nün ana sözleşmesini (anayasasını) ülke parlamentosunda onamak gerekiyordu, bu da yapıldı. DSÖ Anayasası, 1947’de 5062 sayılı yasa ile TBMM’de onandı ve uluslararası andlaşma niteliği kazandı.
Bilindiği gibi Anayasa’nın 90. maddesi Mayıs 2004’te değiştirildi ve son biçimiyle şöyle (kısaltılarak):

D. Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma

  • Madde 90 Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük
    Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır. 
  • Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile
    Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.)
    Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır. 

Böylelikle, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar
kanun hükmünde”
kılınmıştır. Bu bağlamda DSÖ Anayasası TBMM’de bir yasa ile uygun bulunduğuna göre, iç hukuktaki yasalarla eşdeğerdedir ve Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyecektir. Dahası, DSÖ Anayasası (Ana Sözleşmesi) = T.C.’nin 5062 sayılı yasası, “temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşma” olması  nedeniyle de ek bir üstünlük sahibidir ve ulusal yasalarla çelişmesi durumunda bu Andlaşma hükümleri uygulanacaktır (üstün hukuk normu).

  • SAĞLIK hakkı, tartışmasız en temel insan hak ve özgürlüklerinin
    başında gelmektedir.

İlk sıra YAŞAM HAKKI’nındır. Bu hakkı anlamlı kılan, içini dolduran ise sağlıklı ve onurlu olmasıdır. Nitekim BM’den 3 yıl kadar sonra 10 Aralık 1948’de benimsenen ve Türkiye’nin de “taraf olduğu” (bu terim uluslararası bir teknik hukuk terimidir..)
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB), 25. maddesinde SAĞLIK hakkını
apaçık tanımlamıştır :

  • İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB), 25 : “ HER-KE-SİN, KENDİSİ ve AİLESİNİN SAĞLIK ve GÖNENÇ İÇİNDE BESLENME, GİYİM, KONUT ve  TIBBİ BAKIM HAKKI VARDIR. ”

*******

DSÖ, başlangıç yıllarında Dünya sağlığı için anlamlı hizmetler vermiştir.
Özellikle dünyanın gelişmemiş bölgelerinde, Afrika’nın derinliklerinde, G. Amerika’da
ve uzak doğu Asya’da bulaşıcı hastalıkların denetimi ve yönetimi için bu ülkelere yol göstermiş; teknik ve insangücü, lojistik desteği sağlamıştır.
Genişletilmiş Aşı Programları (EPI), daha sonra GAVI stratejisi özellikle anılabilir.

Dr. Halfdan Mahler‘in DSÖ Genel Başkanı olduğu yıllarda benimsenen “HFA-2000” projesi bizleri de ilk hekimlik yıllarımızda çok heyecanlandırmıştı. Kazakistan’ın başkenti Alma-Ata’da 1978’de toplanan DSÖ üyesi ülkeler, ünlü Alma-Ata Bildirgesi‘ne
imza koymuşlar ve “2000 Yılına Dek Herkese Sağlık” hedefini evrensel düzeye taşımışlardır.

Ne var ki, ilerleyen zaman, özellikle 1980’ler sonrası ve SSCB’nin dağılmasından sonra hızlanarak abanan KÜRESELLEŞ-tir-ME = Yeni emperyalizm süreci tüm akışı alt üst etmiştir. DSÖ hızla DB (Dünya Bankası) ve IMF güdümüne sokulmuştur ne yazık ki..

Alma-Ata Bildirgesi hedefleri unutturulmuş, “21. Yüzyıl İçin 21 Hedef” konmuş, ardından da “2020 Hedefleri” önerilmiştir.

DSÖ küresel sermayenin güdümünden çıkarılmalıdır..
Bu nasıl olacaktır??

2013 boyunca temel tema HİPERTANSİYON idi DSÖ için..
Sessiz katil (Silent killer)..

2014 için vektörlerle bulaşan hastalıklar öne çıkarılıyor..

Small bite – big threat.. Küçük ısırık – büyük tehdit..

Kolay gelsin ve sağlıklı bir 2014 dileyelim..

Sevgi ve saygı ile.
7 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net