Onuır Hamzaoğlu : “Toplama kampı gibi bir yerdi..”

Serbest bırakılan Prof. Onuır Hamzaoğlu;

“Toplama kampı gibi bir yerdi..”

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Barış talep eden basın açıklaması nedeniyle 17 Şubat 2018’de tutuklanan ve 5.5 ayın ardından geçen hafta tahliye edilen HDK Eş Sözcüsü, akademisyen Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, cezaevindeyken 80 yaşındaki annesi Saliha Hamzaoğlu’nu yitirmenin acısını yaşadı. Hamzaoğlu, akademik çalışmalarına cezaevinden de devam etti, TTB’nin Toplum ve Hekim Dergisi’nin editörlüğünü sürdürdü. Aynı koğuşu paylaştığı, Türkçe ve okuma-yazma bilmeyen gençlere hem Türkçe öğretti, konuşma dersleri yaptı, hem de okuma yazma öğretti. Hamzaoğlu ile tahliyeardından Taksim’de bir araya geldik ve cezaevine uzanan yolculuğunu konuştuk.

Gözaltına alınmayı ve tutuklanmayı bekliyor muydunuz?

3-4 Şubat’ta Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) 2 gün süren konferansı vardı. 3 Şubat’takine katıldım, 4’ündekine katılamamıştım. Burada bir basın açıklaması yapılacağı, savaş karşıtlığı, barış talebi içereceğini konuşmuştuk. 9 Şubat Cuma günü sabah 6 gibi Salacak’taki evimde, apartmanda bir bağırış çağırışla, kapının vurulmasıyla uyandım. Vatan’daki Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüm. İki gün burada kaldım. Sonra Ankara’ya Söğütözü’nde Spor Salonu’nda, toplama merkezi gibi bir yere götürüldüm. Gözaltı sürecinde hiçbir ulusal, uluslararası mevzuatda yeri olmayan, insan sağlığı için çok büyük riskleri barındıran çok kötü bir yerde tutuldum.

O nezarethane tam bir kimliksizleştirme yeri

Ne muayene koşulları, ne avukatla görüşme koşulları vardı. Buranın Terörle Mücadele’nin Gölbaşı’ndaki alanı bombalandığı için kullanılan bir yer olduğunu öğrendim. Bu spor salonunun bir ucunda yataklar, battaniyeler ve yastıklar yığılmış durumdaydı. Akşamları içinden bir tane seçiyorsunuz, 2 yıllık battaniye, yastık ve yataktan bahsediyorum. Sabah bırakıyorsunuz, akşama başka yastık, battaniye alıyorsunuz.

  • Diş fırçası yasak, diş fırçalamak yasak.
  • 50 kişi tuvalet bölgesine geçmek için sıra bekliyor.
  • İçeri girildiğinde duşların hiçbirinde kapı yok, birkaçına çöp torbaları asılmış mahremiyetleri için.Her yerde insan saçı, kılı var. Duşa girenler için su bir anda yükseliyor ve her yer su altında kalıyor.
  • 24 saat aydınlık bir alandasınız, günün hangi saatindeyiz, bunu bilmiyorsunuz.
  • Tam bir kimliksizleştirme yeri.
  • Sözlü ve fiziki şiddet çok yoğun.
  • Hekimler muayeneye geliyor, hekimlik mahremiyetine dair hiçbir şey yok.

[Haber görseli]

2. Dünya Savaşı’nı andıran koşullar

Size de kötü muamele oldu mu?

Ben her gelen hekim arkadaşa yalnızca darp muayenesi değil, yaşam koşullarımızı değerlendirmeleri gerektiğini anımsatıp rapora yazdırdığımda hep gerilim yaşadım. Benden kısa süre sonra Halkevleri üyesi gençleri de gözaltına aldıklarında orada ayaklarından kelepçe uygulaması ile karşılaştıklarını ve darp edildiklerini öğrendik. Burada gerçekten 2. Dünya Savaşı’nı anımsatan koşullar vardı.

Mahkeme günü bahsettiğiniz nezarethanede ‘insan dışkıları vardı’ dediğiniz yer spor salonu muydu?

Hayır… 19 Temmuz sabahı Ankara Adliyesi’ne getirildiğimde yaşadığım şeylerdi. Orada bir nezarethaneye tek başıma konulmuştum. Yerde iki öbek gaita (dışkı) vardı. Uyardım, genç jandarma erler kısa sürede ilgilendiler. Bir de sabah yaşadığım kravat meselesi oldu. Normalde 35 yıldır mesai saatlerinde hep kravatlı oldum. Mahkeme günü koğuşa kravatımı takıp, ceketimi giyinip çıktım. Hapishane çıkışı sırasında bir yetkili kravatla mahkemeye çıkamayacağımı, bunun iyi hal göstergesi olduğu için Ankara Cumhuriyet Başsavcısı tarafından yasaklandığını söyledi. Eşini öldürenler kravatıyla mahkemeye çıkabilir ama siyasi alanda iktidarın kendi doğrularını ‘bunlar hakikati yansıtmıyor’ diye deşifre ediyorsanız sanıyorum sorun oluyor.

Ben Vatan’daki Emniyet Müdürlüğünü, spor salonunundaki nezareti, Sincan ve annemin cenazesi için iki gece kaldığım İzmir Buca’daki F Tipi Cezaevini gördüm. Bu kurumları art arda izlediğimde kamuoyundaki genel kanıdan farklı olarak şunu söylemek isterim:

  • Halen yüreğindeki insan sıcaklığını kaybetmemiş insanlar var. Bunu ben en azından kendime çok moral ve motivasyon kaynağı olarak görüyorum. Bu bana umut verdi.

Cezaevinde de çalıştı

Cezaevinde koğuşta tek mi kalıyordunuz?

3 kişilik koğuşta 4 kişi kaldık. Biri Türkiye vatandaşı, 2’si Arap kökenli Suriyeli göçmen. Gençlerden bir tanesi beni yaşlı gördüğü için yatağını boşalttı. Yer yatağında yattı. Koğuşumdaki iki arkadaşın bir tanesi Türkçe biliyordu ama dil olarak Arapçaydı. Arapçada Türkçe ö’ler, o’lar çok karışır. Onunla konuşma çalışması yapıyorduk. Bir diğerinin okuma – yazması yoktu. Onunla da okuma yazma çalışıyorduk. Tahliye olunca da onları unutmamamı ve mektup yazmamı istediler.

 Cezaevine ilk girdiğinizde günler nasıl geçti peki?

Cezaevindeki günlerin kurgusu birbirinden kopuk. Her sabah yeni bir güne başlıyorsunuz, ertesi güne devredeceğiniz hiçbir şey yok. Onun üzerine, dışarıdaki hayatıma devam etmenin zihinsel olarak nasıl gerçekleşeceğini düşündüm. Avukat arkadaşlarımın aracılığıyla özellikle TTB’deki arkadaşlarıma ‘Ben burada Toplum Hekimliği Dergisi editörlüğüne devam edeceğim’ notumu ilettim. Cezaevindeyken de hummalı bir çalışma oldu. Onun yazılarını yazdım.

  • Çalışmalarıma normal hayattaki gibi devam ettim, yalnızca mekân farklılığı yaşamış oldum.

Cezaevinde annenizi yitirdiniz…

Evet. (gözleri doldu) Her insanın hayatında annesi önemlidir. Konuşacağınız, soracağınız pek çok şey olabilir. Ama en azından benim istediğim anneme teşekkür etmekti. Bir zamanlar düşünmüştüm, ‘annem hastayken ne yaparım, ölüm döşeğindeyken ne derim’ diye. Ona teşekkür etmek isterdim. Annemin 80. yaşını kardeşlerimle birlikte 15 Ocak’ta kutlamıştık. İyi ki onu yapabilmişiz. Sonra benim tutukluluğum oldu ve yoğun strese ve üzüntüye bağlı bir hastalık başladı: Zona. Bu hastalık üzüntüden oluyor biliyorsunuz. Ölüm nedeni o değil ama aracılık ediyor. Dolayısıyla benim yaşadıklarımın üzüntüsüyle başladı. 85 günlük hastanede yoğun bakım sürecinde, ne hazırlık savcısı ne de Ankara 6 ve 7 No’lu Sulh Ceza hâkimleri bu insani durumu görmek istemedi. Bir basın açıklamasında propaganda suçlamasından tutuklu bir kişinin hayatıyla iligli karar verirken bunu yarattılar. Eğer tanıdıklarım olmasaydı, hem Adalet, hem İçişleri Bakanlığı’na ulaşmasaydı annemin cenazesine de gidemeyecektim. Benimle beraber gitmesi gerektiğini ifade ettikleri 9 tane görevlinin yol masraflarını karşılayamasaydım gidemeyecektim. Yani cezaevindeyken bile bir hak var ve bu hakkı kullanabilmeniz için tanıdıklar ve para gerekiyor. Beni en çok üzen kısım budur. Hak ve hukuklar yine sınıfsal farka göre değişiyor. Başta savcı reddetmişti. Disiplin heyeti, ‘terör örgütü üyesi olduğum ve terör örgütüyle ilişkim devam ettiği’ gerekçesiyle cenazeye gitmemin uygun olmadığı raporu vermişti. Evet bütün bunlar yaşandı.

Cezaevindeyken annenizle hiç görüşebildiniz mi? 

Telefonda görüşeceğiniz kişinin Sincan’a kadar gelerek evrakları elden teslim etmesi gerekiyor. Avukatları bile kabul etmiyorlar. 80 yaşındaydı ve tutuklandığımda hiç gelemedi. Hiç görüşmedik. Hiç haber alamadım. Bu acı bile bir ibret. Hukuktan söz edemeyiz. İddianamenin ne hukuki bir içeriği, ne de adli bir içeriği var. Çünkü imzası bulunan 9 kurum var, eşbaşkanlarıyla birlikte 16 kişi ancak 12 kişi ile ilgili işlem yapıyorsunuz. Nasıl buna karar verdiniz? İki kişi neden tutuklu? Bir gerekçesi yok. Suç aleti bir bıçak, tabanca olsa alınır el konur ama Hamzaoğlu’nun dahil olduğu suç aleti halen dolaşımda aynı web sayfasında.

 Araştırma fonu kesildi

Kamuoyu sizi Dilovası’nda yapmış olduğunuz çalışmalardan tanıdı. Hakkınızda soruşturmalar açıldı. 

Özellikle sanayinin insana ve doğaya olan etkisini görünür kılmak gerektiğini düşünüyordum. Dilovası’nda 10 yıldan fazla yaşayanların kansere yakalanma riskinin yaşamayanlara göre 4.4 kat fazla olduğunu tespit ettik. 2006’da TBMM’de Dilovası Araştırma Komisyonu kuruldu. Daha sonra ise doğum yapan kadınların anne sütünü ve bebeklerin ilk kakasını araştırdık ve her ikisinde de hava kirliliğine neden olan ağır metalleri saptadık. 2011 Ocak ayında bu gündeme gelince başka bir hayat başladı. Bu tartışmalar ışığında bir daha araştırma fonu verilmedi, asistanları kongrelere gönderilmeyen bir boyut yaşandı.

 Dayanışma akademisi

Son olarak KHK ile akademideki görevinize son verildi. Şimdi çalışmalarınıza nerede devam edeceksiniz? 

2016’da KHK ile Kocaeli Üniversitesinden 19 akademisyen ile birlikte ihraç edildik. 1 ay sonra da Kocaeli Dayanışma Akademisini kurduk. Toplumun içinde, toplum için eğitim ve bilim nedir onu deneyimliyoruz. Bir yandan üniversiteye yeniden dönmek adına hukuksal mücadele sürerken bir yandan da akademide çalışmalar sürüyor. Çalışmalarımıza da burada devam edeceğiz.

İşini yaptı, yargılandı

1961 yılında Ordu’da dünyaya gelen Hamzaoğlu, Gülhane Askeri Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Hacettepe Üniversitesi’nde Epidemiyoloji alanında yan dal uzmanlığını tamamladı, GATA’da Epidemiyoloji yardımcı doçentliğini ve Halk Sağlığı doçentliğini aldı. 2002-2016 arasında ise Kocaeli Üniversitesi’nde halk sağlığı profesörü olarak görev yapan Hamzaoğlu, Kocaeli Dilovası bölgesinde sanayinin çevre ve insan sağlığı üzerine yürüttüğü araştırmalarıyla kamuoyunun yakından tanıdığı bir ad oldu, hakkında çok sayıda soruşturma ve dava açıldı. 2016 yılında ‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisine imza attığı için KHK ile ihraç edildi. Çalışmalarına Kocaeli Dayanışma Akademisi’nde devam etti. Son olarak 17 Şubat 2018’de aralarında HDK’nin de bulunduğu 9 kurumun imzasının olduğu Afrin’e ilişkin basın açıklaması nedeniyle gözaltına alınarak tutuklandı. 5.5 aydır Sincan F Tipi 2 No’lu Cezaevi’nde tutuklu olan Prof. Hamzaoğlu, 19 Temmuz günü çıkarıldığı ilk duruşmada tahliye edildi.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1036296/Tahliye_olan_Hamzaoglu__Toplama_kampi_gibi_yerlerdi.html, 24.7.18

=====================================================
Dostlar,
Hani derler ya, “ibret için” ya da “ibretlik”.. işte öyle bir şey sevgili meslektaşımız Prof. Onur Hamzaoğlu’nun yaşadıkları.. Daha doğrusu “O’na yaşatılanlar..”
Biraz da ya da epeyi bir kurgu payı da olabilir başımıza gelenlerin / getirilenlerin..
Hani, “ayağınızı denk alın..”
“Kimsenin gözünün yaşına bakmayız..”
“Profesör şu bu vız gelir..”
……
dedirtmek, bu yargıları zihinlere çakmak için:.
Platon‘dan 2500 yıl sonra, “Devlet”, hala kendisini kuran – yaratan insanını en haşin biçimde “terbiye etmeyi” sürdürmekte:. Thomas Hobbes kına yakabilir.. “Leviathan” modeli 3-4 yy sonra Türkiye’de tüm hışmıyla görev başında..
*****
Acı ironi bir yana, Dr. Hamzaoğlu’nun anlatımlatırı dehşet vericidir, asla kabul edilemez.
Türkiye’nin gözaltı, tutukluluk – hükümlülük – yargılama – infaz alanlarında temel insan haklarını hızla ve eksiksiz olarak sağlama yükümlülüğü var..
Bu tablo onur kırıcıdır ve Türkiye’ye yakışmamaktadır.
Devletin yöneticilerinin olup bitenden habersiz olması düşünülemez.
Şimdi bir kez daha her şey apaçık ortadadır.
İnsan hakları ayaklar altındadır.
Bu durum sürdürülemez, sürdürülmemelidir
İktidar derhal ve hızla duruma müdahale etmelidir.

TBMM’de muhalefet partileri, iktidardan vekiller de dahil, birlikte, Anayasa md. 98’de yer alan 4 aracı etkin olarak kullanmalı ve bu kanayan yarayı iyileştirmelidir :

1. Soru
2. Meclis araştırması
3. Genel görüşme
4. Meclis soruşturması
Yasama organı, demokrasilerde yürütmenin siyasal denetiminin yapıldığı kurumlardır.
Türkiye’de her şey ama her şey de çürüyüp kokmadı her halde!?

Sevgi ve saygı ile. 26 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ALLAH VAR MIDIR ??


ALLAH VAR MIDIR ??

PORTRESİ

Örsan K. Öymen
orsanoymen@gmail.com
AYDINLIK, 1.2.15

 

Felsefe, sorgulayıcı düşünce demektir. Bilgi Felsefesi (Epistemoloji), Zihin Felsefesi,
Ahlak Felsefesi (Etik), Siyaset Felsefesi, Varlık Felsefesi (Ontoloji), Bilim Felsefesi,
Dil Felsefesi, Sanat Felsefesi ve Din Felsefesi gibi Felsefe’nin çeşitli alt dallarında,
analitik kavram çözümlemeleri ve sorgulamalar yürütülür, çeşitli kuramlar geliştirilir.

“Allah / Tanrı var mıdır?” sorusu da, Din Felsefesi’nin temel sorularından bir tanesidir.
Bu soru aynı zamanda, Epistemoloji ve Ontoloji ile de kesişir. Felsefe tarihinde, bu konuda, – Teizm,
– Deizm,
– Fideizm,
– Ateizm,
– Agnostisizm,
– Panteizm gibi birçok farklı açılım ortaya konmuştur.

Thales, Herakleitos, Anaksagoras, Parmenides, Demokritos, Sokrates, Platon, Aristoteles, Epikuros gibi filozofların yaşadığı Antik Yunan döneminde tektanrıcılık egemen olmadığı için, Allah / Tanrı kavramı Felsefe’nin gündeminde zaten olmamıştır.
Ancak Hristiyanlık ve İslam dinlerinin yaygınlaşmasıyla birlikte, Allah / Tanrı konusu da Felsefe’nin gündemine girmiştir.

Bu bağlamda Augustinus, Aquinas, İbn Sina, İbn Rüşd, Descartes, Leibniz, Locke, Berkeley gibi filozoflar Tanrı’nın varlığını savunmuşlar, farklı boyutlarda Teist yani Tanrıcı kuramlar ortaya atmışlar, ayrıca dini de reddetmemişlerdir.

Öte yanda Hume, Nietzsche, Marx, Sartre, Russell gibi filozoflar ateist ve/veya agnostik kuramlar geliştirerek, Tanrı kavramını ve dini reddetmişlerdir.

Felsefe’nin önemi de bu çoğulculuğundan ve diyalektik yapısından kaynaklanmaktadır.

Felsefe kendisini Tevrat’ın, İncil’in, Kur’an’ın ayetlerine sıkıştırmaz.

Bırakın ateist ve agnostik filozofları, teist filozoflar bile bunu yapmazlar;
ayetlerin ötesine geçerek, kendi akıl yürütmelerini gerçekleştirirler.

Çünkü din kitapları referans alınarak Felsefe yapılmaz.

Filozof, hahamdan, papazdan ve imamdan farklı konumda bir kişidir.
Felsefe açısından, bir şeyin gerçekliği, onun Tevrat’ta, İncil’de, Kur’an’da
yazılmış olmasından kaynaklanamaz.

Dinci despotizm ve dogmatizm vesayetinin yaşandığı Türkiye’de,
din derslerinin neredeyse her yıl zorunlu olması,
Felsefe derslerinin ise yalnızca bir yıl zorunlu olmasının nedeni de budur.

Çünkü iktidarlar her zaman Felsefe’den ve sorgulanmaktan korkmuşlardır.

Bu çarpık eğitim sistemine bağlı olarak, Türkiye’deki sözde aydınlar da Felsefe ile ilgilenmedikleri için, Allah / Tanrı ve din konusu sözde entelektüel ortamlarda bile adeta bir tabu haline dönüşmüştür.

Sözde aydınların bu korkaklığı nedeniyle de,
dinci despotizm ve dogmatizm Türkiye’de mutlak egemenliğini ilan etmiştir.

Örneğin, Türkiye’de medyadaki ve akademideki sözde aydınlar, Hume, Nietzsche ve Marx’ın din konusundaki kuramlarını biliyorlar mı? Bilmiyorlarsa öğrenmeye çalışıyorlar mı? Öğreniyorlarsa bu konuda ne düşünüyorlar?

Hume, deneyimlerden bağımsız olarak bilgi ve varlık adına bir şeyin ortaya konamayacağını,
bu bağlamda nedensellik ilkesinin de Teoloji’de ve dinde geçerli olamayacağını,
çünkü nedensellik ilkesinin zihinde, belli olayların ardışıklığının sürekli deneyim edilmesiyle oluştuğunu, bir ilk neden olarak sözde Tanrı’nın ise deneyim kapsamının dışında olduğunu, Tanrı’nın var olduğunun ve her şeyin nedeni olduğunun söylenemeyeceğini, Tanrı’nın var olup olmadığının bilinemeyeceğini, bilginin matematiksel ve olgusal önermelerle sınırlı olduğunu, Tanrı’nın antropomorfik bir kurgu olduğunu, Tanrı’ya yönelik iman temelli bir inanç geliştirilebileceğini, ancak imanın da akla ve deneyime aykırı olduğunu, bilge bir insanın da akla ve deneyime uygun inançlar geliştirmesi gerektiğini söyler.

Nietzsche, bazı insanların güç, iktidar, güvenlik, mutluluk gibi istençler ve dürtüler nedeniyle “Tanrı” adı verilen bir kurgu oluşturduklarını, ancak bunun özgür ruh anlayışına aykırı olduğunu, dinlerin dayattığı ahlak ve yaşam anlayışının sürü ahlakı ve yaşamı olduğunu, özgür ve güçlü bir ruhun, kendi değerlerini kendisinin yaratması gerektiğini,
tektanrıcı ve mutlakçı dinlerin bir çöküşün ve yozlaşmanın göstergesi olduğunu,
dinlerin aşılması gerektiğini söyler.

Marx, dinin halkın afyonu olduğunu, dinin bir mutluluk vaadiyle ve kalpsiz dünyanın duygusu, ruhsuz koşulların ruhu olarak ortaya çıktığını, ancak bu mutluluğun hayali bir mutluluk olduğunu, dinin, metafizik yapısı nedeniyle eşitsizliklerin ekonomik temellerini çözümleyemediğini, din özgürlüğü elde etmek değil, dinden özgürleşmek gerektiğini, kapitalizmin komünizm, dinin de ateizm ile aşılması gerektiğini söyler.

Yalnızca iktidarların değil, sahte-aydınların da korktuğu düşünceler işte bunlardır!

TOKATLI ZEKERİYA ve Çağrıştırdıkları…


TOKATLI ZEKERİYA ve Çağrıştırdıkları…

Dostlar,

Sayın Habip Hamza Erdem zehir zemberek bir yazı yazmış…

Dileriz DSP koalisyon hükümetinde (57. hükümet; DSP + ANAP Mesut Yılmaz ve MHP Devlet Bahçeli) Ecevit’in Maliye Bakanlığı yapmış olan ve “Nereden buldun?” yasası ile kara para sahiplerinin keyfini fena halde kaçıran Zekeriya Temizel‘e göndermeler, CHP’ye sert eleştiriler ilgililerin kulaklarına erişir..

Dost acı söylermiş..

Biz de kaç zamandır Y-CHP sefaletini bu sitede deyim yerinde ise
yerden yere vuruyoruz…

Kemal Kılıçdaroğlu bizim Tunceli’li hemşehrimiz ve arkadaşımız..
Fakat memleket yurt sorunları hatır  – gönül dinler mi??

1999’da Edirne’de iken, çağrı üzerine (Adıyaman Milletvekili Celal Topkan) katıldığımız CHP Bilim – Kültür – Yönetim Platformu‘ndan, ertesi yıl Deniz Baykal‘ın Genel Başkan olması ve Kemal Derviş‘in bu Kurulun başına getirilmesi nedeniyle hemen ayrılmıştık.

Öncesinde büyük emeklerle, yakın arkadaşımız – meslektaşımız Prof. Haluk Koç öncülüğünde CHP’ye Ulusal Sağlık Politikaları hazırlamış, Ürgüp’te MYK’ya bizzat sunmuş ve Altan Öymen‘in de desteğini almıştık. 6 ay boyuca klasörler dolusu rapor yazmıştık (halen arşivimizdedir); Haluk Koç‘un ricasıyla 1,5 sayfalık bir basın özetini de kaleme alarak Edirne’ye dönüşümüzde Partiye göndermiştik ve CHP Basın açıklaması yaparak Ulusalcı Sağlık Politikasını halka duyurmuştu.

Baykal Genel Başkan olunca da PM’de bu politikayı çalışma grubunun eylemli (fiili) sekreteri olarak Haluk Koç ile sunmuştuk. Kemal Kılıçdaroğlu ise bu ulusalcı politikalara karşı çıkarak ANAP – DYP politikalarını savunmuştu. Aramızda sert bir polemik yaşanmış ve

– “Kemal Kılıçdaroğlu bu işten anlamaz. Olsa olsa, bizim uzmanları olarak geliştirdiğimiz sağlık politikalarının finansmanı için destek verebilir..” demiştik..

Kemal bey GSS’yi (Genel Sağlık Sigortası) ve Aile Hekimliğini savunuyordu.
İkisi de çağ dışı ve IMF – DB dayatması idi.. Birkaç panelde de bu yüzden karşı karşıya gelmiştik..

Bugün Sayın Kılıçdaroğlu’nu tanımakta ve anlamakta zorluk çekiyoruz doğrusu..

Yüce Atatürk’ün kurduğu ve Türkiye’yi kuran CHP‘nin kuruluş yıldönümünü bir kez daha kutlarız..

  • CHP için tek yol Kuvay-ı Milliye köklerine dönmek ve “6 Ok” programını uygulamaktır.. 

Sevgi ve saygıyla.
9.9.2014, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Not   : Sayın Zekeriya Temizel ile ADD Genel Başkan yardımcılığımız döneminde, (2004-2006) kendisi de Bakanlık sonrasında Cumhuriyet’te çalışırken İlhan Selçuk‘un odasında tanışmış ve epey süre ülke sorunlarını konuşmuştuk.. 

==================================================

TOKATLI ZEKERİYA


Habip Hamza Erdem

On iki yıl aradan sonra Zekeriya Temizel aktif politikaya döndū.
Dersimli Kemal’in Partisi’nin ‘Parti Meclisi’ ūyesi oldu.
Zekeriya Temizel ‘Devlet geleneği’ni kavramıș bir ‘Cumhuriyet çocuğu’dur.
‘Teamūl’leri en ince ayrıntısına değin bilir. Zeki ve çalıșkandır.
Soyadı gibi ‘Temiz’.
Maliye mūfettiși iken, bilgi ve birikim sınavlarını geçmiș ‘mūfettiș adayları’nın önūne ‘mekanizması çözūlmūș’ bir çamașır mandalı koyarmıș.
Yazılı sınavlarda bașarılı olan aday, bakalım mandalı ‘monte’ edebilecek mi diye.

Çūnkū ‘zeki’ olmak ile ‘inekleme’ arasında çok önemli bir ayırım vardır.
Maliye Bakanlığı ile ilgili yasaları ‘ezberlemiș’ olmak yetmez.
‘Zekâ’sını ‘el becerisine’ yansıtıp yansıtamamak da önemlidir.
‘Pratik zekâlı’ olmak değil, ama ‘zekâyı pratiğe çevirebilmek’…

Antik filozoflara göre, zekâ, ‘ruh’un anlamaya olanak veren bölūmūnden önce gelen ‘kișilik öncesi’ bir ilkedir.

Platon’a göre duyumlar dūnyasının ötesine gidebilen, ‘ūtopya’lar kurabilendir.

Spinoza’da ‘ruhun en yūce çabası’dır; o nedenle kendi çalıșmasının bașlığı bile ‘Etik’tir.

Ancak 18. yy’dan sonra ‘zekâ’, ruhlar ve öteki dūnyalardan koparılarak ‘ayakları yere bastırılmıș’, bir anlamda ‘laikleștirilmiș’ oldu.

1912’den bu yana da ölçūlebilir: IQ

Oysa Descartes’la birlikte, insanların ‘zekâ’ları, doğal olarak, eșittir;
farkılık onu ‘kullanım biçimi’nden gelmektedir.

Hegel bile kafatasını ‘boș’ olarak nitelendirmemiș miydi?

Maharet onu  ‘doldurmak’ değil, içindeki ‘en az’ ile ‘çok iș’ yapabilmektir.

Sökūk çamașır mandalını ‘takabilmek’ de bir iștir.

‘Nereden buldun yasası’nı ‘keșfetmek’ de..

Zekeriye Temizel’i Zekeriya Temizel yapan ‘Nereden Buldun?’ yasasıdır.

Sıradan bir ‘ilkokul öğrencisi’nin bile ‘sorabileceği’ bir ‘soru’..

Ancak onu ‘yașama geçirmek’ ve hatta ‘pratiğini’ önermek Zekeriya Temizel’e değin ‘dūșūnūlememiș’ idi.

Diyelim, önceki dönmelerde ‘konjonktūr’ de elverișli değildi ve onuru Zekeriya Temizel’e kaldı.

Ancak bu ‘ad’ ve bu ‘onur’ ve on iki yıllık bir ‘suskunluk dönemi’nden sonra
‘aktif politika’ya dönūș, Zekeriya Temizel beye ‘būyūk sorumluluklar’ da yūklemektedir.

İlk onurlu tutum, ‘Dersimli Kemal’e, ‘Tokatlı Zekeriya’ olarak ilk ‘tokat’ı indirmek olmalıdır.

Dersimli Kemal’in ‘devlet deneyimi’, ‘teamūl gereği’ Zekeriya Temizel‘i ‘dinlemeyi’ gerektirir.

Bu ‘teamūl’ içinde ‘Dersimlilik’ yoktur.

Ancak Kemal Kılıçdaroğlu ‘zıvanasından çıkmıș’ bir durumdadır.

‘Ȫzerklik șartını’, sözde ‘sol’ adına, dillendirmek bir yana, CHP kurultayına ‘önermiș’tir.
Ve ne yazık ki yuhalanmamıștır.

Bu CHP’den de ‘umut’ beklemenin olanağı kalmamıștır.

Bu CHP gitti gider.

Zekeriya Temizel ve kimi ‘aklı bașında’ yöneticilerden, hiç değilse CHP’nin ‘onurunu’ korumaları beklenir.

Yoksa ‘onursuz’ olarak gidecekler.

 

KADÜKLEŞEN “YENİ ANAYASA” TASARIMI ÜZERİNE SAPTAMA ve ANIMSATMALAR


KADÜKLEŞEN “YENİ ANAYASA” TASARIMI ÜZERİNE

SAPTAMA ve ANIMSATMALAR

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı
Ankara Üniv. Tıp Fak.
www.ahmetsaltik.net 

“Elsiz ayaksız bir yeşil yılan,
yaptıklarını yıkıyor Kemal!”
Attila İlhan

Anayasalar, klasik olarak “Toplumsal Sözleşme” biçiminde tanımlanır

(JJ Rousseau; Du Contrat Social ou Principes du droit politique, 1762).

Sözleşmede tarafların özgür istençleriyle yer almaları vazgeçilmezdir.
Tersi durumda sözleşme yok hükmündedir.

Anayasa “yapılırken” taraflar kimlerdir? Devlet ve toplumdur.

Tarafların temsilcileri kimlerdir?
Devleti Hükümetin, halkı da TBMM’nin temsil ettiği söylenir.

Première édition, Amsterdam, 1762.

Ancak AKP Hükümetinin, TBMM üzerinde belirgin bir denetimi, yönlendirmesi açıktır.
Dahası, Prof. Ayman’a göre “TBMM, AKP Usulü Darbeyle Askıya Alınmıştır!”
(http://ahmetsaltik.net/tbmm-akp-usulu-darbeyle-askiya-alinmistir/, 8.7.13)

Yürürlükteki Anayasanın temel aldığı Güçler Ayrılığı ilkesi ayaklar altındadır. Başbakan RT Erdoğan, güçler ayrılığının kendisine “ayak bağı” olduğu kanısındadır (18.12.12, basın).

Öte yandan halkımızın TBMM’de adil temsili de söz konusu değildir!

“Geçerli” oyların % 49,83’ünü (toplam oyların ise yalnızca %40’ını) alan iktidar partisi AKP, Meclis’te 327 / 550 = % 60 temsil ağırlıklıdır. 10 oydan 4’ünü almış ama TBMM’de 10 sandalyeden 6’sını ele geçirmiştir. 3 Kasım 2002’de ise toplam 42,4 milyon seçmenden 10,808 milyon oy alarak, % 25,5 oranında oy yani 1/4 oy ile TBMM’de 363 / 550 vekille, %66 ya da 1/3 oranında temsil edilmiştir.

Bu durum, ağır temsil adaletsizliği üzerinden son derece sakıncalı bir meşruiyet sorunu doğurmaktadır. Platon‘dan bu yana geçen yaklaşık 2400 yılda (MÖ 427 –
MÖ 347) demokrasinin hala “doğrudan demokrasi“ye geçemeyişi bir yana,
temsili demokraside bile bu denli sorunlu oluşunun sürmesi acı bir ironidir.

Söz konusu sayısal tablo ile AKP, hiçbir uzlaşmaya girmeden, halkoylaması ile dilediği gibi Anayasal düzenleme yapabilecek durumdadır. Anayasa’nın 175. maddesi,
anayasa değişikliklerinin nasıl yapılacağını düzenlemektedir. Buna göre 3/5 oy,
-330 kabul- halk oylamasında da onanmak koşulu ile anayasa değişikliği için yeterlidir. AKP’nin 4 oy eksiği vardır ki, bu durum pek sorun olacağa benzememektedir.

Oysa bırakalım kökten “yeni Anayasa” yapmayı, sınırlı değişiklik için de meşru zemin yoktur. Basın susturulmuş, öncü aydınlar ve askerler yaygın olarak gözaltına alınmıştır. 4-6 yılı da aşan tutukluluk süresi (!) peşin cezaya dönüştürülmüştür. Bu insanlarımız “rehin, tutsak” alınmış, adeta canlı kalkan olarak tutulmaktadırlar. İkiyüzlü Batı, bunca insan hakları çiğnemine (ihlaline) suskundur. Ne hikmettir ki, 3 adet yargı paketi çıkarılmış ama azılı katiller sebest kaldıkları halde yurtsever asker – sivil aydınlar hala tutukludur. TBMM, ucube “özel yetkili mahkemelerin” bu tutsakları tutuksuz yargılamasını sağlayacak netlikte yasal düzenleme yapmaktan aciz midir?
(Son olarak Temmuz 2013 başında Anayasa Mahkemesi’nin yargılamada terör suçları için 10 yıllık tutukluluk süresini Anayasaya aykırı bulup iptal etmesi bile, 4-6 yıldır tutuklu yargılanan sanıkların serbest bırakılmasını ne hikmetse sağlayamamıştır!?)

AKP iktidarının Türkiye’yi içine sürüklediği açık dinci faşist iklim; özgürce, demokratik ortamda bir anayasa değişikliği yapılmasına asla ve asla elverişli değildir.

Bu asimetrik küresel oyuna gelinmemelidir.

Partiler Arası Uzlaşma Komisyonu’na eşit üye verilmesi aldatıcıdır. Bu Komisyon’da oybirliği yöntemi getirilmesi tuzaktır. Anayasa değişiklikleri kapsamı bakımından bir sınırlama yoktur. Dolayısıyla Komisyon’da uzlaşılamayan konular, asıl Komisyon olan Anayasa Komisyonu’nda, AKP’li üyelerin oylarıyla dikte edilebilecektir. Acı örnekleri yaşanmıştır.. Son olarak 4+4+4 ucube yasa teklifi ilgili TBMM Komisyonunda görüşülürken Başkan Nabi Avcı (şimdi Milli Eğitim Bakanı!) muhalefet milletvekilleri
fiilen salonda yok sayılarak, konuşturulmayarak, dahası kaba güçle salondan çıkarılarak, hatta darp edilerek geçirilmiştir!

Ayrıca, hükümetin Genel Kurul’da ezici bir çoğunluğu olduğundan, bu aşamada da
son söz pratik olarak AKP’nindir. 330 oy, halkoylamasına sunulmak koşuluyla
Anayasayı değiştirmeye yetmektedir.

Federasyon, yerel özerklik, vatandaşlık tanımı konularında BDP vd. ile pazarlık temelli açık / örtük işbirliği yapılabilecektir. Nitekim BDP, önceki tümcede değinilen istemleri karşılanırsa Başkanlık rejimi için AKP’ye destek verebileceğini açıklamıştır.
Bu partinin TBMM’de 30 üyesi vardır (+5 vekil de tutuklu).

Bu durumda, gizli oylamada MHP ve CHP’den örtük desteklerle 367 eşiği bile geçilebilir ve Cumhurbaşkanı götürmezse, halk oylamasına bile gidilmeksizin Anayasa,
dış merkezlerin de istediği ve hatta dayattığı yönde, kritik biçimde değiştirilebilir.

  • Ülkenin yazgısı asla tehlikeye atılamaz! 

12 Eylül Anayasası, 1982’den bu yana 3 onyılda Türkiye’yi küresel ekonomiye dönüşümsüz biçimde eklemlemiştir. Gerekli “yumuşatma” ekonomik – politik – düşünsel eksenlerde başarılmıştır.

Ulusal mevziler yeterince dövülmüştür. Artık tabanda (altyapıda) yabanıl (vahşi) piyasa ekonomisi, tepede ise (üstyapıda) yer yer kısık tonda bile olsa sosyal devletten
söz eden bir Anayasaya tahammül yok! Toptancı biçimde hem alt – üstyapı uyumu sağlanacak hem de BOP kapsamında Türkiye tekil – ulus devletten koparılacak, özerk bölge – federasyon üzerinden bölünmeye hazırlanacaktır. Muhalefet edebilecek asker – sivil güçler zindanlarda tutsak – rehindir yıllardır! Balyoz’da 16 -20 yıl ve yaşamboyu hapis cezaları yağdırılmıştır; Ergenekon’da ise karar duruşması 5 Ağustos’a 1 ay kala çıkan ve 1 haftadır hüküm doğurmamış olan yukarıda değindiğimiz Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı düşündürücüdür..

Bu bağlamda muhalefet partilerinin Uzlaşma Komisyonu’na üye vermeleri, demokratik ve hukuksal meşruiyeti olmayan Anayasa değişikliği sürecini meşrulaştırmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır. CHP ve MHP masadan kalkan taraf olmayacaklarını kezlerce açıklamışlardır. BDP ise açık pazarlık içinde kritik dengelerde maksimum avantaj peşindedir. İstediği ödünler bellidir :

  •  Öcalan’a af, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi hatta özerklik,
    yeni vatandaşlık tanımı, 2. resmi dil ve giderek Kürdistan kurarak federasyona gitme ve Büyük Kürdisan ile de ülkemizden kopma..

AKP’nin de BOP Eşbaşkanlığı kapsamında benzer misyonlara atandığı apaçıktır.
MHP ve CHP, AKP’nin Başkanlık isteminden vazgeçmesini, Anayasa Değişkikliği Partilerarası Komisyonu’nun sürmesi için yeterli bulmaktadırlar. Peki BDP istekleri
ne olacaktır? Onlara bir itirazları yok mudur? Aşağıdaki BOP haritası günümüze dek yalanlanmamıştır, anlamı nedir?

BOP_haritasi

İdeolojisiz Anayasa ne demektir? Yeryüzünde böyle bir anaysa var mıdır?
Açıkçası ATATÜRK’ün ve ideolojisi 6 Ok’un ilkelerinin yadsınması mıdır?
Böyle bir Anayasa’ya CHP ve MHP “evet” diyecekler midir?

1982 Anayasası 17 kez değişiklik geçirmiş ve neredeyse 2/3’ü değiştirilmiştir. Dolayısıyla, “Darbe Anayasası” polemiğine artık yer yoktur. Kaldı ki, asıl anayasal darbe, 12 Eylül 2010 halkoylaması ile yapılmış, 26 madde değiştirilerek yargı bağımsızlığı yok edilmiş ve 3 ana erkten biri olan yargı, büyük ölçüde siyasal iktidarın yönlendirmesine açılmıştır. Öte yandan İktidarın başı, geçen yıl değiştirilen
26 maddeye “dokundurtmayacağını” belirtmektedir. Elde 1’dir.

Bu durumda girişimin “yeni anayasa” değil, “anayasa değişikliği” olacağı da netleşmiştir.

İktidarın niyeti bellidir; AB-ABD’ye verilen sözler, açık-gizli anlaşmalar doğrultusunda ülkemizin tekil (üniter) yapısı federasyona dönüştürülerek Başkanlık / Yarı Başkanlık rejimine geçilmesi, yurttaşlık tanımının değiştirilmesi, ilk 3 maddenin yeniden düzenlenmesi ile de Cumhuriyet’imizin değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek
temel niteliklerinin dokunulmazlığının kaldırılması,

AB Parlamentosu’nun kezlerce dayattığı üzere Atatürk’süz (ideolojisiz!?) bir anayasa yapılması (!).. (Yeryüzünde ideolojisi olmayan tek bir anayasa varmış gibi!?..)
AKP’nin başlıca görevlerdir. Batı’nın AKP’ye, BDP’ye havucu – sopası ise
Anadolu Federe İslam Devletidir.

Yeni anayasa yapılması ise “asli kurucu iktidar” gücü ve meşruiyeti gerektirmektedir.
Bu açık, yalın ve kesin siyasal ve hukuksal zorunluk karşısında herhangi bir ödün verilmesi düşünülemez. Kaldı ki, yukarıda da belirtildiği üzere AKP zaten 12 Eylül 2010 değişikliklerine “Dokundurtmam!” demektedir. Şimdilik, toptancı bir girişimle “yeni bir anayasa” yapılması gündemde değildir. Rejimi parça parça başkalaştırma,
izlenen başlıca yol olarak gözükmektedir.

A Planı, bize göre, AKP ile masaya oturmamaktı. Bu taktik hata yapılmıştır.
Ancak yine de, dokunulmaz ilk 4 madde, bölünme riski doğuracak maddeler,
yerel özerklik, federasyon, başkanlık rejimi, tek resmi dil, vatandaşlık tanımı, laiklik, Devrim Yasaları gibi maddeler gündeme getirildiğinde, muhalefet partilerinin masadan kalkması kesin zorunluktur.

Fakat bunlar yapılmayacaksa, geri kalan da AKP – BDP – BOP süreci için asla “doyurucu” olmayacaktır. Dolayısıyla muhalefetin, Uzlaşma Komisyonu’na katılmasının hiçbir tutarlı yanı bulunmamaktadır.

Yine de yukarıda sayılan, Atatürk Türkiye’sinin sonu anlamına gelebilecek içeriklerin dayatılması durumunda muhalefetin gecikmeksizin durumu kamuoyu ile paylaşarak görüşmelerden tümüyle çekilmesi ve halkımızla birlikte meşru direnme hattı örmesi kaçınılmaz olacaktır.

AKP’nin kimi “oltalama” tuzaklarına kesinkes düşülmemelidir. Sıkı durulması durumunda, asıl örtük niyetini gerçekleştiremeyeceğini gören iktidar partisinin
yüz geri çekilmesi bile olasıdır!

B planı bağlamında, büyük iyi niyetle (açıkçası ham hayalcilikle!) 1982 Anayasası’nda 12 Eylül’ün izlerini silme ve daha çağdaş bir içerik yaratma olanağı yakalanabilirse -ki bunun ilk koşulu, 12 Eylül 2010 değişikliği ile yok edilen
yargı bağımsızlığı başta olmak üzere yitirilenlerin geri alınmasıdır-  kimi temel önermelerde bulunulabilir.

Örn. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “akla ve bilime dayalı” bir devlet olarak da tanımlanarak yeni bir nitem (sıfat) daha kazandırılabilir. Dahası; Yasama, Yürütme, Yargı’ya ek olarak 4. bir erk olarak “Bilimsel akılcılık” gündeme getirilebilir. Anımsayalım, Büyük Atatürk bize tinsel (manevi) kalıt (miras) olarak akıl ve bilimi bırakmıştı.

Ayrıca tüm yurttaşlara insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlayacak siyasal – sosyal – ekonomik – kültürel hakları güvenceleme gündeme getirilebilir. Somut örnek vermek gerekirse, sağlık-sosyal güvenlik-eğitim hizmetleri herkese hak; Devlete yüküm olarak tanımlanabilir ve Sağlık Bakanlığı bütçesinin merkezi yönetim bütçesinin 1/10’undan
az olamayacağı kurallaştırılabilir (DSÖ önerisi).

AKP iktidarının “Hedef 2023” sloganının içeriği nedir, çok dikkatle sorgulanmalıdır…
TBMM’de bu konuda Başbakan RT Erdoğan’a soru önergesi verilerek, “bağlayıcı” açıklama istenmelidir.

Türkiye’nin yakıcı ve son derece kritik, potansiyel tehlike ve tehditler içeren bir gündemi vardır. Ekonomik bunalım; ulusal gelirin %10’unu bulan çok tehlikeli cari açık,
süregen ve yüksek oranlı işsizlik, yoksulluk, gelir dağılımı uçurumu,
derin bölgesel kalkınma ayrımları, ayrılıkçı Kürt isyan hareketi, 23 Ekim 2011’den bu yana Van depremi sorunu.. AKP 2002 Kasım’ında hükümet olduğunda cari açık yalnızca 0,6 milyar $ idi (<1Bn $!) ; 2013 başında 100 (yüz!) katına ulaşarak 60 milyar $’ı aşmıştır! Toplam borçlar 221 milyar $ iken 700 milyar $’a dayanmıştır. IMF borcunun ödendiği safsatası ile nereye varılabilir? IMF borçları yabancı bankalardan alınan yeni döviz borçlarıyla kapatılmıştır. AKP 2005’te IMF’den 10 (on) milyar $ kendisi borçlanmıştır.

Dış politikada emperyalizme uyduluk, taşeronluk yapılarak, Ülkemiz, kadim komşularıyla savaşa sürüklenmektedir.

Tarihte sayısız örneği vardır; iç sorunlarla baş edemeyen iktidarlar gündem oyunlarına başvurmakta, faşizme kaymakta, hatta ülkeyi savaşa sürüklemektedirler. AKP de benzer yoldadır iktidarının 11. yılında. Öte yandan AB ve ABD eski gücünde değildir, ciddi sorunlarla boğuşmaktadırlar. Bu durumları bizim için hem lehte hem de aleyhte sonuçlar doğurabilir.

AKP’yi sürgit kullanma olanakları ve güçleri kalmamıştır. Duvara dayanılmıştır.
Sıra yaşamsal ödünlere gelmiştir. Bunlar da sözde Anayasa değişiklikleri ile
“ileri demokrasi” sanrıları (hezeyanları) içinde toplumu kandırarak  ve / veya dayatma ile kotarılmak istenmektedir.

BOP eşbaşkanı sadakat ve vefa borcunu eda edecek, Ortadoğu’da-Kuzey Afrika’da sınırları değişerek küçülen ülkelerden biri de Türkiye olacaktır. Çırılçıplak söyleyelim :

Vatan ve ulus bölücülüğü misyonu yerine getirilecektir. Ödülü (!), ANADOLU FEDERE İSLAM DEVLETİ olacaktır. Bu konjektür de iyi değerlendirilerek, içeride yükselen
halk muhalefeti akıllıca örülmeli ve yaratılacak sinerji  ile

  • AKP hükümeti erken seçime / istifaya zorlanmalıdır.

Son kamuoyu yoklamalarında AKP iktidarının oyları azınlık hükümeti düzeyine inmiştir.
Politik terminolojide geçtiği üzere RT Erdoğan “topal ördek” tir (lame duck).

Milyonlarca insan 40 gündür sokaklardadır ve “Hükümet istifa!” diye haykırmaktadır.
İktidarı geçelim, muhalefet 3 maymunları oynamayı daha ne denli sürdürebilir?

Muhalefetin, 27 Mayıs’tan bu yana çok ağır bedeller ödenmesine karşın 40. gününe giren halk isyanını gereğince değerlendir(e)memesi çok ama çok düşündürücüdür.

İyi saatte olsunlar, bir yerlerden “sinyal” mi beklenmektedir?? Nereden ve ne??

Anayasa değiştirilecekse; ilk 4 madde, devrim yasaları (174. md.), laiklik (24. md.) ve vatandaşlık tanımı (Anayasa md. 66 : Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.) gibi Cumhuriyet’in vazgeçilmez temel niteliklerine dokunmamak koşuluyla bir anayasa yapmak üzere kamuoyundan yetki istenerek bu amaçla seçime gidilebilir ve temsil adaletine dayalı olarak %5’ten küçük seçim barajı, siyasal partilerde iç demokrasi, seçim ittifakı olanağı, sağlıklı seçmen kütükleri, oyların elle güvenilir sayımı.. sağlanarak oluşturulacak yeni TBMM
bunu yapabilir.

  • Gerçekte Türkiye, 2023’e, 100 yaşına varmadan bitirilip
    teslim alınmak istenmektedir.
  • Hedef Lozan’ın rövanşı ile yeni Sevr’in yaşama geçirilmesidir.

Etnik ve inanç temelli ayrışma çatışma toplumda tohumlanmaktadır ve fay hatları
kritik düzeyde derinleşmiştir. Türkiye hızla bir derlenme – toparlanma – rehabilitasyon sürecine girmek zorundadır.

Bu bağlamda tüm ulusalcı güçlerin bir büyük siyasal koalisyonu zorunludur.

Ülke ve ulus bütünlüğünü, iç ve dış barışı korumak en ivedi gündemdir.
Bunun dışında, Anayasa değişikliği / yeni anayasa yapımı,
Türkiye’yi bilerek oyalamaktan başka bir işlev görmez.

Sonuç                                    :

Anayasa değişikliği / yapımı güncel sorun değil, net bir gündem oyunudur.
Bu çok tehlikeli gidiş, AKP’nin ateşle dansı halkımıza yaygın olarak açıklıkla anlatılmalı ve bir ulusal muhalefet, güçbirliği hareketi yükseltilmelidir.
Yakıcı ve acil olan gündem ve gereksinim budur, gerisi sanaldır, oyalamadır,
gaflet (aymazlık) ve dalalettir (sapkınlık) ve hatta ihanettir..

MİLLİ MERKEZ olanağı,
ATATÜRK’te BİRLEŞTİK sloganı eşliğinde çok iyi değerlendirrilmelidir.

  • Atatürk’ün partisi CHP ve Türkeş’in partisi MHP, bu bağışlanmaz cürüme ortak olamaz, olmamalıdır! Bölücü anayasa tuzağına düşmemeli;
    dahası ülkemizi ve ulusumuzu bu görünür yıkımdam korumalıdır!

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı
Ankara Üniv. Tıp Fak.
www.ahmetsaltik.net

“Anayasa Değişikliği” Hakkında… / Tüm mazlum annelerine armağanımızdır..

ANAYASA_degisikligi_hakkinda_goruslerimiz_14.5.12