Etiket arşivi: Einstein

ATATÜRK DÖNEMİNDE DEMOKRASİNİN ALTYAPISI: SORGULAMALI EĞİTİM

 

Dostlar,

28 Ekim 2015 günü, Yüksek Ticaretliler Derneği’nin Cumhuriyetimizin 92. yıldönümünü kutlamak amacıyla düzenlediği açıkoturuma çağrılı olduğunuzu katıldığımızı belirtmiştik.
Bu toplantıdaki sunumlardan biri, Sn. Hüseyin Önder’in “92. Yılında Cumhuriyet ve Demokrasi” başlıklı konuşması idi. Sayın Önder’in çok başarılı sunuşunun power point yansılarını -izinleriyle- sitemizde paylaşmıştık (http://ahmetsaltik.net/2015/10/29/35020/).
O oturumda, Cumhuriyetimizin ağabeyi Sayın Dr. Ali Nejat ÖLÇEN‘in de konuşması oladığunu ancak bir sağlık engeli çıkması nedeniyle katılamadığını fakat konuşma metninin çıktısını çoğaltarak gönderdiğini yazmıştık.

Sn. Dr. Ölçen, ricamız üzerine bu kapsamlı metni bize e-ileti olarak gönderdi.
Özürünü de açıklayarak.. 93 yaşında bir bilgenin bu davranışlarına hayran olmamak
olanaklı mı? O’na sorarsanız, mükemmel kişiliğinin ve engin donanımının Cumhuriyetimizin eğitim sisteminin ürünü olduğunu söyleyecektir büyük bir kıvançla.. Bize iletisi şöyle :
*****
Sayın hocam,

İlginize teşekkürlerimi sunuyorum. 28 Ekim 2015 gününden önceki Cumartesi günü
Mülkiyeliler Birliğin’deki arkadaşların toplantısına giderken, yolda düştüm ve ilgilenenler arasında bir hekim, kolumdaki damar alım izlerini görünce nerde ameliyat olduğumu sordu ve bir ambuluans ile benim Güven Hastanesi’ne gitmemi sağladı. Orda alnımdaki yarayı dikiş ile onardılar; o nedenle konuşma metnini iletmekle yetinebildim. WEB siteniz için o metin oldukça uzun, kısaltma özgürlğünüze saygı duyacağımı belirterek teşekkürlerimi sunuyorum.

Saygılarımla. 30 Ekim 2015
Dr. Ali. Nejat ÖLÇEN
*****
Dr. Ölçen, öncesinde de bir koroner by pass cerrahisi geçirmişti. Ardından bu düşme..
Bereket ciddi bir kırık vb. ağır sorun oluşmadı ve Sn. Ölçen üretimini sürdürebiliyor!

Bize yolladığı metin 11 A4 sayfası. Biraz sıkıştırarak 7 sayfaya indirebildik. Ancak gene de uzun web sitemiz için. Bu yüzden bir miktar alıntı verecek, tümünü ise pdf olarak yükleyeceğiz.
(Yazı metnine fotoğrafı biz ekledik..)
*****

ATATÜRK DÖNEMİNDE DEMOKRASİNİN ALTYAPISI: SORGULAMALI EĞİTİM

İSTANBUL YÜKSEK TİCARET MEZUNLARI DERNEĞİ – KONUŞMA İÇERİĞİ
Mithat Paşa Cd. No.16/6 Ankara. 28.10.2015 

Yakisikli_portresi

 

Dr. ALİ NEJAT ÖLÇEN 

 

 

1950’ler sonrasında Mustafa Kemal Atatürk’ün uyguladığı sorgulamalı eğitim düzeni sürdürülebil­seydi, ülkemizde bugünlerin olumsuz koşullarının hiçbiri­sine tanık olmazdık. Çünkü, Anadolu’muzda Osmanlı devletinin soruya ve deneye kapalı, gerilerde kalmış öğretim düzeninin yerine sorgulamalı eğitimin girmesi, Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimlerin içinde en önemli olanıdır. Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) O’nun döneminde okullarının her aşamasında sorgulamalı deneysel eğitim koşulları içinde öğrenim görmüştür. O’nun okullarının hemen tümünde öğrenim de­neysel yöntemle uygulanıyordu.
Ve yalnız okulda değil evde bile o oğrenimin etkilerini yaşıyorduk. Demokrasinin toplumsallaşmasının temelinde de sorgulamalı eğitim yatmaktaydı; düşünerek sorgulayarak öğretim idi bu. Örneğin:

1. Ders derste öğrenilirdi. Ortaokul ve lise döneminde kitaplarımız sınıftaki sıralarımızın gözlerinde kalırdı.
2. Çünkü,öğle sonrası saat 13’de Mütalea denilen ve saat 16’ya kadar devam eden süre içinde
o günkü dersin uygulanması ya da soru yanıtlı tekrarını yaşardık.
3. Lise bitirildiğinde Bakalorya sınavını kananamayan hiç kimse yüksel okul ya da üniversiteye giremezdi. Bakalorya sınavında kişinin genel kültür ve algılama gücü ölçülüyordu.
4. Sanat ve meslek okulları vardı Bakalorya sınavını kazanamayanlar o okullarda öğrenim görüyordu.
5. Teknik okullar, sanat okulları,1954 sonrası tek edilerek devre dışı kaldılar.

Yukarıda özetlediğimiz öğretim sistemi sorgulamalı ve deneysel idi ve kişilerin demokratik yeteneğinin gelişmesi ve toplumsallaşmasını da sağlamaktaydı.

Sorgulamalı Eğitime İlişkin Kimi Örnekler:

……………..

Eğitim, Öğrencinin Zihnini Keşfetmeli

Werner von Braun, yatılı ilkokulun en tembel öğrencisi idi. Babasını küçük yaşta yitirdiği için yatılı okulda öğrenime başlamak zorunda kalmış olmalıydı. Ne var ki, çalışmıyor ve her zaman gökyüzüne bakıyordu. Tembel bir öğrenciydi. Özellikle de gece kurslarında gözleri
gökyüzündeydi! Sınıf öğretmeni, küçük Braun’un niçin sürekli göğe baktığını anlamıştı.
Belki de orada bir yıldıza uçmayı düşünüyor olmalıydı kim bilir? Okul yöne­timi sınıf öğretmeninin önerisine uyarak bir teleskop satın almaya karar verdi. Bir koşulla : Von Braun çatı katına yerleştirilen teleskop ile gökyüzüne bakacak ve fakat der­sine de çalışacaktı. 

Bir gün evin kapısı çalınır ve annesi yine oğlunun tembel olduğuna ilişkin yazı geleceği korkusuyla ve titreyen elle­riyle kapıyı açarak postacının uzattığı zarfı alır, bir süre açamaz.
Ne yazılıydı zarfın içindeki küçük kağıtta? Küçük Braun sınıfının en başarılı öğrencisi olmuştu!

Sıvı oksijen yakıtının ısısına dayanamayarak eriyen uzay araçlarının dayanıklı alaşım ile donatımını keşfeden kişi Werner von Braun değil, aslında O’nunun zihnini keşfeden
sınıf öğretmeni idi.

………………

EMPERYALİZMİN GÜDÜMÜNE GİREN EĞİTİM

Türkiye’de Safsatanın Eğitimi ya da Eğitimin Safsatası

a-En çağcıl görünümdeki bir üniversitede bile eğitimin safsatası ya da safsatanın eğitimi ile karşılaşabilirsiniz. Örneğin Prof. Dr.Hüdaverdi Eroğlu adındaki kişinin 2007’de yayımlanan “Hikmetli Sözler” kitabında bilimin safsata” ya dönüşümüne ilişkin sayısız örneklerle karşılaşıyoruz. Kitabında yazdıklarına göre:

Zaman Allah’ın yarattıklarından biridir. İzafiyet teorisine gore (Einstein’ın kemikleri sızlıyordur; A.N.Ö.) ışık hızına yani sa­niyede 300 bin km hıza ulaşıldığında zaman durur (muş!). Bu nedenle cinler, ışık hızına yakın hareket ettiklerinden 1000-1500 yıl yaşayabilmektedirler. Malazgirt savaşında doğan bir cin halâ yaşıyor olabilir. (s. 21-24) 

Batı ülkelerinden birinde böylesi safsatayı kitabına aktaran öğretim üyesi, kendisini üniversitenin kapısı dışında bulur. İki tümcede bir Prof. 4 yanlışı nasıl yapabiliyor!

……………………

Uzaktan Eğitim Cinayeti 

Kimi üniversitelerde öğrencilerin adını bilmediği tanımdadığı, soru sorma olanağına sahip olamadığı kişinin bilgisayar ekranında anlattıklarının ders kabul edildiği çok sakıncalı,
çok yanlış bir yöntem uygulanmaya başlatıldı. O yöntemin adı “uzaktan eğitim” olsa gerek. Bilgisayar ekranında öğretmen olan kişinin anlattıklarını ya da yazdıkların öğrenerek dersine çalışmış oluyor, öğrenci. Bu yanlış yöntem öğrencinin zihnini kurcaladığı konuda soru sormasını ya da öğretmenden hangi kaynaklara başvurmasını öğrenmesi olanağı sıfırlanmıştır. Bilimin sefaletinden daha da sakıncalıdır bu. Sakıncalı olduğu kadar da zararlıdır. Bu yöntem bilimsel düşünceyi çürüten bir yoldur. Zihnin sorgulama özgürlüğü yok edilmektedir. Aslında bilgiyi bilmek amaç alındığı için, bilgiye bilgi eklemek bilinmeyeni bilinir duruma getirmek içgüdüsü çürütülmektedir. Bilginin iletişim ve ilişki yaratma özelliği de yok edilmektedir. Bilimin sefaletine göz yuman YÖK böylesi cinayete nasıl olur da karşı çıkmaz? Geleceğin Türkiyesinin, ülkeyi değil kendisini bile yönetemeyen kişilerin eline düşmesi mi amaçlanıyoır?
Bilgisayar ya da TV bu denli zararlı bir konum için nasıl kullanılır, anlamak olanaksız!

Bugünün karmaşasındaki sorunların tümünün bilimin sefaletini yaratan dogmalardan kaynaklandığı artık kabul edilmelidir. Öğrenci biligiyi bellemeden önce soru sormayı bellemelidir. Soru zihnin vitaminidir, zihni geliştiren proteindir. Öğrencinin kişiliğindeki tutarlılığı, zihinde oluşan soruların yanıtları yaratır. Zihinde, öğrenciyken oluşan soruların yanıtını merak etmek, bilimsel düşüncnin oluşumuna da katkıda bulunur.

==============================
Dostlar,

Yazı burada bitiyor.. Metinde çok çarpıcı örnekler de var..
93 yaşında bir Cumuriyet bilgesinin ciddi sağlık sorunlarına karşılık konuşmasının metnini bilgisayarda kendisinin hazırlaması ve çoğaltarak paylaşması, bu önemli irdelemeyi yapabilecek zihinsel ve bedensel beceriye sahip olması çoook heyecan verici..

Metnin tümüne (kendileri izin verdiği halde kısaltmadan) şu erişkeden ulaşabilirsiniz :

ATATURK_DONEMINDE_DEMOKRASININ_ALTYAPISI_SORGULAMALI_EGITIM

O’nu bize kazandıran ailesine, Cumhuriyetimizin eğitim sistemine ve kurumlarına şükranlarımızı sunuyoruz.

Sayın Ölçen’in değerli çalışmalarını www.olcen.net adresli web sitesinden izlemelisiniz..

CHP milletvekili iken vekillere yapılan kıyak zammı hak etmediğini düşünen Dr. Ölçen,
bu farkı 20 yılı aşkın zamandır TÜRKİYE SORUNLARI adlı kitapçığın giderleri için kullanıyor. 2 ayda bir, cep kitapçığı boyutunda, 64 sayfa dolayında bu ürünü hazırlıyor ve isteyenlere ücretsiz yolluyor.. Tam metni web sitesinden de paylaşıyor. Haziran 2015’te yayımladığı 106. sayıya web sitesinden erişilebiliyor..

Dr. Ölçen, İTÜ’den inşşat mühendisi olarak mezun olduktan sonra SAĞLIK EKONOMİSİ doktorası yaptı Hacettepe’de.. Bir de böyle bir ortaklığımız var kendileriyle.. Yazdığı 10’a yakın çok değerli kitapları bize topluca armağan etme inceliği de gösterdi.. Çoook şanslıyız..

SİZ ÇOK YAŞAYIN SAYIN DR. ALİ NEJAT ÖÇEN, ÇOOOK YAŞAYIN..

Onurlu, başı dik, sağlıklı ve üretken.. Muazzez İlmiye Çığ gibi, hatta daha uzun..

Gök Tengri’den dileğimizdir..

Sevgi ve saygı ile.
31 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Can DÜNDAR : YAŞAR’ın YERİ

YAŞAR’ın YERİ

portresi
Can DÜNDAR
Cumhuriyet, 18.01.2015

 

Şanar Yurdatapan’dan bir mesaj geldi.
Bir de fotoğraf…
Önce fotoğrafı tarif edeyim.
Uzunca bir duvarın dibine tespih taneleri gibi dizilmiş bir grup yazar… Kimler yok ki aralarında:
Adalet Ağaoğlu, Erdal Öz, Orhan Pamuk, Ataol Behramoğlu, Demirtaş Ceyhun, Ahmet Altan, Onat Kutlar…
Duvar, canlı resimlerle örülmüş bir edebiyatçılar panosu adeta…
Yıl: 1995… 23 Ocak günü…
Yer: Beşiktaş’taki DGM binası
Ben de aralarındaydım.
Yaşar Kemal için oradaydık.

Yasar'in_yeri_18.01.2015

Türkiye, -her devir ve halen olduğu gibi- düşünce özgürlüğünü tartışıyordu.
Terörle Mücadele Yasası’yla özgür düşünce engelleniyor, basın sansür ediliyor,
yazarlar yargılanıyordu.

Bu duvarı delmek için “Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye” başlıklı bir kitap yayınlanması kararlaştırılmıştı. Kitapta edebiyatçıların fikre dair yazıları yer alacak,
böylece bir ortak duruş sergilenecekti.

***

Kitabı, 1994 Ekim’inde Can Yayınları bastı.
Yaşar Kemal’in yazısı “Türkiye’nin Üstündeki Kara Gökyüzü” başlığını taşıyordu.
Şöyle diyordu Büyük Usta:

  • “Almanya’da Hitler ve Hitlerciler, tarihin en büyük suçlarını işlediler. İnsanlık o yüzden daha vicdanını arıtamadı, belini doğrultamadı, hastalandı. Bugün Alman halkı biraz rahatsa, azıcık insanlığın yüzüne bakabiliyorsa, Hitler’e canları pahasına karşı koymuş işçileri, aydınları, bilginleri, sanatçıları yüzündendir. Hitler’e karşı savaşan Thomas Mann, Heinrich Mann, Stefan Zweig, Bertolt Brecht, Erich Maria Remarque vb. olmasaydı, bugün Almanlar böyle başları dik, insanlık içinde dolaşamazlardı. (…)
    Bizim başımızdaki demokrasi adı altındaki bu zulüm, işkence, insanlığı aşağılayan düzene karşı savaşacak Thomas Mann’ımız da yok. Bizim bir Freud’umuz, bir Frank’ımız, Dr. Nissen’imiz, Einstein’ımız da yok. Bizim insanlık karşısında onurumuzu, kültürümüzü kurtaracak hiçbir şeyimiz, yok demeye dilim varmıyor ya, yok.”

Sonra kendisine getiriyordu sözü:

  • “Burnumun kanamasını istemeyen kimi dostlarım benim için kaygılanıyorlar.
    Bir
    de kimileri ‘Sen taraf tutuyorsun’ diyorlar.
    Benim taraf tutmam kadar doğal
    ne var ki?? 
    Kendimi bildim bileli Türkiye halklarının yanındayım. Kendimi bildim bileli zulüm görenlerle, hakkı yenenlerle, sömürülenlerle, acı çekenlerle, yoksullarla birlikteyim. (…) Bir ülke insanları, insanca yaşamayı, mutluluğu, güzelliği seçecekse bu, önce evrensel insan haklarından, sonra da evrensel, sınırsız düşünce özgürlüğünden geçer. Buna karşı çıkmış ülkelerin insanları da 21. yüzyıla onurunu yitirmiş,
    insanlığın
    yüzüne bakamayacak durumlara düşmüş insanlar olarak girerler.”

***

Düşüncenin yasaklanmasını eleştiren bu metin, yasaklandı.
Yaşar Kemal hakkında dava açıldı. Bunun üzerine, “Biz de aynı metne imza atıyoruz” kampanyası başlatıldı. Türkiye’den ve dünyadan yüzlerce yazar aynı metni imzaladı.
Onlar için de dava açıldı. Hep birlikte gittik DGM’ye, duvar dibine dizildik.
Unutmuyorum o günü; çocuklar gibi şendik. Mahkemenin bitişiğinde, “Yaşar’ın Yeri” diye bir kahve vardı. Orada buluşur, sohbete koyulurduk. Duruşma salonu, Türkiye tarihinin gördüğü en geniş katılımlı edebiyatçılar paneliydi adeta… Oradan başımız dik çıktık.

***

O dönem kampanyayı organize eden Şanar, bu hafta, o duruşmanın 20. yıldönümünde, düşünce özgürlüğü davasının sanıklarını yeniden “Yaşar’ın Yeri”nde buluşmaya çağırıyor.
Kadronun bir kısmını geçen 20 yılda kaybettik. Bir kısmı fiziken değil, fikren öldü.
Bir kısmı ise aynı kararlılık ve cesaretle sürdürüyor mücadeleyi…
Bugün biraz insanlığın yüzüne bakabiliyorsak, onlar sayesinde…
İnsanlık karşısında onurumuzu kurtarmak için “Bizim Yaşar Kemal’imiz var”diyebiliyoruz göğsümüzü gere gere…
Kalk gel Usta! Zulüm, bildiğin eski zulüm; fikir yine tehdit altında…
Her taraf duvar, her köşe DGM… Ve biz yine “Yaşar’ın Yeri”ndeyiz.
Yerin dolmaz sensiz. Çık gel, gür sesinle, keskin kaleminle umut ol bize…
Anca senin ismin toplar bizi bir araya…
Kalk gel Usta!

============================================

Dostlar,

Sevgili Can Dündar gene usta kalemini çalıştırarak çoook dokunaklı bir yazı kaleme almış..

Dev edebiyat Çınar’ı 92 yaşındaki Yaşar Kemal gitti – gider..
Onurlu – üretken – sağlıklı bir yaşam sürebilecekse elbette dönsün..
Ama başka türlü olacaksa, bırakalım O ya da doğa karar versin..

Can Dündar, Kalk gel Usta! diyor, O’nu geri çağırıyor nafile çaba da olsa..

Buraya dek duygusal tonlamalarla iyi de;  

“Anca senin ismin toplar bizi bir araya…” 
tümcesine ne demeli? Türkiye hala kurumlaşamadı ve hemen her alanda tansık (mucize) kahramanlar bekliyor Ergenekon’un bağrından dağları delip gelecek:
bir elinde çekiç, öbüründe örs..
(Minik bir farkla örs yerine orak alsa Türk milliyetçiliğinden komünizme mi savrulacak?)

*****

Yaşar Kemal yukarıda alıntılanan yazısında “Türkiye halkları” deyimini kullanıyor..
Bir tümcecik ekleseydi önce;

Türk Ulusunu oluşturan / Türk Ulus Devletini kuran Türkiye halkları
deseydi keşke..

Büyük ATATÜRK tam da öyle tanımlamadı mı 3 yerde el yazısıyla :

“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına / ahalisine Türk milleti denir.”

Kürt kökenli edebiyat devi Yaşar Kemal, tam da Büyük Atatürk’ün bu bireşim (sentez), Anadolu ahalisine tarihsel- sosyolojik uzlaşı çağrısının tipik – somut ürünü değil mi?

Sevgi ve saygı ile.
18.01.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

 

Fatih Altaylı : IŞİD’ciler Harvard’da fizik mi okudu!


IŞİD’ciler Harvard’da fizik mi okudu!

Dostlar,

Fatih ALTAYLI‘dan çok başarılı, müthiş bir taşlama  (hiciv, ironii..)

Mutlaka okuyun..

Prof. Celal Şengör‘ün kandisine yazdıklarını da eklemiş

  • “Acaba din ihracatıyla cari açığı düşürmemiz mümkün olur mu?”

İşin ilginci, Anayasa hukukçusu Prof. Burhan Kuzu oltalanmıiş ve tweet atarak
“IŞİD’cilerin %20’si Harvard mezunuymuş!” demiş!

Bravo Prof. Kuzu’ya.. (RTE bir türlü Meclis Başkanı ya da Bakan yapmadı;
bir bildiği mi vardı acaba??)
Bravo Galatasaray Lisesi mezubu Altaylı’ya

Sevgi ve saygı ile.
02.10.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===============================================

portresi

 

Fatih Altaylı
faltayli@htgazete.com.tr
Habertürk, 01 Ekim 2014


AK Parti iktidarının en önemli yanılgılarından biri, her meseleyi “din”e bağlayarak çözeceğini zannetmesi.

Öyle olmadığını muhtemelen onlar da biliyorlar ama “öyleymiş” gibi yapmak “fıtratlarına” uyuyor.

CumhurBaşbakanı’nın imam hatiplere gidenlerin her türlü kötülükten uzak olacağını beyan etmesinin ardından Başbakan’ımız da “Din dersi alanlar terörist olmaz” şeklinde özetlenebilecek bir açıklama yaptı.

Bunun üzerine ben de CumhurBaşbakanı’mız Recep Tayyip Erdoğan’ın “terörist” bir örgüt olarak nitelendirdiği IŞİD elemanları üzerine bir küçük araştırma yaptım.

Şunu baştan söyleyeyim.

Bu araştırma hiçbir bilimsel veriye ve ciddi bulgulara dayanmıyor.

Sadece ve sadece Başbakan’ımız Davutoğlu’nun “Din eğitimi alan terörist olmaz” sözünden yola çıkılarak yapılmış bir araştırmadır.

Bilimsel verilerden daha çok IŞİD’in yapısına ve yaptığı eylem türlerine bakarak
bazı sonuçlara ulaştım.

Benim gördüğüm kadarıyla IŞİD militanlarının büyük bölümü, IVY League
(
benim vazifeli bulundugum University of Pennsylvania, IVY League mensubudur) diye bildiğimiz üniversitelerden mezun.

%20’ye yakını Harvard’lı.

%17’si Princeton mezunu.

% 16.7’si Yale’de eğitim görmüş.

%9’u MIT’de (Yanlış anlamayın MİT değil, MIT yani Massachusetts Institute of Technology) okumuş.

Caltech mezunu olanların oranı ise %5.

Stanford’a gidenler de %15.

Cambridge mezunları, IŞİD mensuplarının % 4’ünü oluşturuyor.

Oxford mezunları %3.1’ini.

Sorbonne’de okuyanlar ise hayli fazla. %11.

İtalya’da Bocconi’yi bitirenler ise örgütün %3’ünü oluşturuyor.

Gerisi de öbür üniversitelerden mezun.

Diyeceksiniz ki, “Ulan kafayı mı yedin, %100’ü geçtin”.

Olabilir.

Takılmayın böyle şeylere.

Küçük bir ayrıntı.

Araştırmamın öbür ilginç sonuçları ise şöyle:

IŞİD mensuplarının tamamı pozitif bilimler dalında eğitim almışlar.

%30’u fizik okumuş.
Bu kendi içinde bölümlere ayırılıyor ama detaya girmeye gerek yok.
Parçacık fiziği, astrofizik falan gibi dallar örgüt mensupları arasında çok popüler.

Kimya okuyanların oranı da %14.

Biyoloji alanında biraz zayıflar.
Sadece %11’ü biyoloji okumuş.

Ancak tıp konusunda oldukça iyi eğitim almışlar.
% 19’u tıp eğitimli.
Zaten bu yüzden kafa kesme konusunda çok başarılılar.

Elektrik-elektronik bölümü mezunları da az değil örgütte ama oranını bulamadım.
Sadece çok varmış.

Genetik mühendisleri de epeyce var dediler.
Onların yalancısıyım.

Araştırmamın bir bölümünde dayanamadım,
“Ulan danalar. Bu kadar adam arasında hiç mi din eğitimi alan yok.
Bir de Müslümanlık adına savaşıyorsunuz.
Utanmıyor musunuz?”
diye sordum.

Yokmuş.

Liderleri olan zat, ki kendisi Harvard’da fizik ve matematik dalında “dabıl meycır” yapmış, üzerine Caltech’te parçacık fiziği üzerine yüksek lisansını tamamlamış, CERN’de çalışırken gelen teklif üzerine IŞİD’e geçmiş,
savaş bitince gidip Nobel alacakmış,
“Abi nerde! Anamın babamın eşekliği.
Bize doğru dürüst din eğitimi aldırsaydı IŞİD’e katılır mıydık?”
dedi.

Tepem attı, “Ulan hiç mi yok aranızda?” dedim.

“Yok abi” dedi.

Ama şimdi kendi çocuklarını Türkiye’de okutacakmış, Milli Eğitim politikamızı
çok beğeniyormuş.

Gördüğünüz gibi bu kapsamlı araştırmamın sonucunda Başbakan’ımız Sayın Davutoğlu’nun haklılığını kanıtlamış durumdayım.

Benim anladığım, terörün kaynağı başta Harvard olmak üzere üniversiteler.

Buna karşın biz de yeni Türkiye’de “İmam Hatip Ivy League‘ini kurmalıyız”.

Bakın bakalım o zaman dünyada terör merör kalıyor mu!

Sosyal medya ve Einstein

ÖNCEKİ akşam evde televizyon izliyorum. ABD’deki talk şov programlarından birini. Konuklardan biri, genç bir kadın komedyendi. Sohbet sırasında şahane bir laf etti.

“Eğer Einstein zamanında sosyal medya diye bir şey olsaydı, Einstein evrene bakışımızı değiştiren teorilerinden hiçbirini geliştiremezdi.” dedi.

Programın sunucusu sordu: “Niye?”

“Çünkü daha ilk makalesini yayınladığı zaman sosyal medyadan öylesine hakaretler başlar, hayatında fiziğin F’sini duymamış insanlardan ‘Sen kim fizik kim, E= diye bir teorem mi olur, ulan salak sen zaten konuşmayı bile geç öğrenmişsin, pis Yahudi’ gibisinden öyle bir hakaret yağmuruna maruz kalırdı ki, o gün fiziği bırakırdı.”

Gerçekten son derece doğru bir yaklaşım. Ama ben yine de Einstein’ın sosyal medya yüzünden fiziği bırakacağını düşünmüyorum. Çünkü zeki insanlar, sosyal medyadaki gerçek fikir sahipleri ile kendi işe yaramazlıklarını ve zavallılıklarını ona buna hakaret ederek ortadan kaldırabileceğini zannedenleri birbirinden ayırt edebilirler.

CELAL HOCA’DAN MEKTUPLAR

Hadi, bilimden vazgeçsinler de göreyim!

SEVGİLİ Fatih,

Fizik ve kimya gibi gözlem ve deneyle yanlışlanması mümkün doğa bilimlerini, matematik gibi tamamen mantık temeline yaslanan ve kendi içinde, dâhi matematikçi Kurt Gödel’in de gösterdiği gibi, tutarlı olup olmadığı kontrol edilebilen bir dili, hiçbir deney veya gözlemle kontrolü mümkün olmayan ve ancak gözleme ve bilime dayanmayan bir inançla kabulü mümkün olan bir öğretiyle, yani dinle, aynı kefeye koymaya kalkmak 21.yüzyıla uygun bir düşünce biçimi değildir.

Bu kafayla Türkiye’nin gidebileceği tek yön, vahşetin özelliklerini belirlediği Orta Çağ’dır. Kendisi henüz farkına varmadılarsa ben belirteyim: Dine inanmak için ortada, irrasyonel inanç dışında, hiçbir neden yoktur!

Borgia Papası da, IŞİD mensupları da, barış için didinmiş olan Yitzhak Rabin’i katleden Yigal Amir de dindar olduklarını iddia ettiklerine göre, demek din ahlakın temeli olamaz.

Mecburi din dersi olmazsa uyuşturucu olur diyen Sayın Cumhurbaşkanı’mıza
bir de küçük hatırlatma: Pek sevdiği haşhaşin, yani “haşhaş çekici” kelimesi dindar, hem de Müslüman bir ortamın ürünüdür!

Fizik ve kimyanın neticelerine inanmak istemeyen ise, mesela hasta olduğu zaman ilaçtan, evini böcek sardığı zaman veya farelerle mücadele ederken kullanışlı zehirlerden, otomobiliyle veya uçakla veya gemiyle bir yere gitmek isterken aerodinamikten, mühendislikten, bunlara koyacağı yakıt için jeolojiden, aydınlanmak gerektiği zaman ampulden, trene binmek icap ettiğinde elektrikten, hava durumunu bilmeyi istediği zaman akışkanlar mekaniğinden, elektronik dalgalar hakkındaki bilgilerimizden, optikten vazgeçsinler de göreyim.

Hodri meydan…

Sevgilerle arkadaşım.
Umarım Sayın Cumhurbaşkanı’mız bu mektubuma bir göz atabilir.

A. M. Celâl Şengör”

Not: Ben de Celal hocaya bir ekleme yapmak istiyorum:

  • “Acaba din ihracatıyla cari açığı düşürmemiz mümkün olur mu?”

İSLAM POTASI İÇİNDE BİR POLİTİK KÜLTÜR ÇÖKÜNTÜSÜ İÇİNDEYİZ


Dostlar
,

Sn. Doğan Kuban‘ın bu çok değerli UYARI yazısını (pdf olarak da)
aşağıda sunuyoruz..

ISLAM_POTASI_ICINDE_BIR_POLITIK_KULTUR_COKUNTUSU_ICINDEYIZ

  • Türkiye elini çabuk tutarak,
    bu AKP gericiliği cenderesinden kurtulmak zorunda..

Sevgi ve saygı ile.
07.10.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

============================================

İSLAM POTASI İÇİNDE BİR POLİTİK KÜLTÜR ÇÖKÜNTÜSÜ İÇİNDEYİZ

Çağdaş Bilgi Yokolmaz, Fakat Öğretim Çökebilir 

  • Türkiye’de bilgi ve yeteneklerle ilgisi olmayan bir politik yazın ortamı var. Çerçevesini politik kavgalar ve cehalet saptıyor. Gelişmiş ülkelerde entelektüel söylem politik söylemi etkileyebilir. Türkiye’de bu olası değil. Politikacılara Heidegger ya da Wittgenstein’la, ya da varoluşçulukla başlayan bir söylem dinletemezsiniz. Böyle bir entelektüel hazırlıkları yok. Türkiye’de her düşünceyi, halkın ortak politik kültürü sınırlıyor ve yönlendiriyor.
    İslam potası içinde bir politik kültür çöküntüsü içindeyiz

DOĞAN KUBAN

portresi

Eşsiz bir tarihi, enerjisi, kentleşme iradesi ve istekleriyle
Türk toplumunun dünyanın entelektüel paryası olmayacak
bir kimliğe sahip olduğuna inanmak gerek

Bu gün eğitimin içinde bulunduğu kırılgan durum, Yirminci Yüzyıl uygarlığına Cumhuriyet ile açılan Türkiye’nin 1980’den sonra geçirdiği kültür şoklarının sonucudur. Çağdaşlaşmamızı engelleyen temel olgu yirminci yüzyıl kültürünün dünyayı içine yerleştirdiği entelektüel yapının dışında kalmaktır. Bugün bu izolasyonun aracı olarak ilk ve orta öğretim programlarını gelişmiş dünya standartlarından ayıran içeriksel zorlamalar var. Üniversite öğretiminin kalitesi zayıf olsa bile, dünya ile ilişkisini kesmek olası değildir. Fakat kalitesinin düştüğünü görmek için aptal olmamak yeterli. Örneğin Türkiye’de akademik tıp Alman Hocalar sayesinde çok ileriydi.

Sonra Hacettepe büyük bir atılım yaptı. Bugün de kenarda köşede kişisel çabalar var. Fakat genel tıp eğitiminin halini ünlü hocalara sorun. Aynı şeyleri başka alanlarda da dinleyebilirsiniz. Bu bağlamda uluslararası istatistikler de aydınlatıcıdır.
Fakat bu konuda hemen umutsuzluğa düşmek gereksiz.

Bugün insanları, bütün dünya ile ozmoz içinde olan uluslararası iletişim ve
fiziksel çevre eğitiyor.

Kimse okula hapis değil. Kaldı ki Türk toplumu 1980’den sonra geleceğe dönük pek çok düşünce üretmiş, milyonlarca genç yetiştirmiştir. Endişe 1980’e kadar Türkiye’nin eriştiği hızı yavaşlatmanın, bugün zorluklar içinde yaşayan bir dünyada, ülkeye
çok ağıra mal olmasıdır.

Tarih binlerce yıllık birikimlere sahip bir hazine olsa bile, bundan yüz yıl önce dünya nüfusunun çoğunluğu ortaçağdaki insanlar gibi yaşıyordu. Çocukluğumda ve gençliğimde elektrik, su, yol ve telefonu tanımamış, kağnıdan başka aracı olmayan
bir Anadolu’yu biliyorum. Bu geçmişi ve bu güne ulaşmanın aşamalarını doğru dürüst anlatmadan, cahil halka sadece bugünden ve 1500 yıl öncesinden söz edersek,
bu toplumsal bir zoraki bunama olur.

Sadece kendi geçmişini içeren bir öğretim programı toplumu dünyadan koparır.
Gerçi bu günkü iletişim dünyasında bu tam olarak gerçekleşemez. Fakat kısıtlı öğretim programları toplumu çağdaş dünyadan uzaklaştıracak, yani geride bırakacaktır. Bugünkü ilk ve orta öğretim programı bu nitelikte. Google’da kolayca bulunan dünya öğretim programlarıyla bizimkini bir karşılaştırmak durumu anlamağa yeter.

Tanzimat’ta Ali Paşa yeni açılan idadilere dünya tarihi yazacak bir Osmanlı bulamadığı için Fransızcadan bir çeviri yaptırmıştı. Osmanlı eğitimciler bunu Kitab-ı Enbiya’ya uymadığı için kabul etmemişlerdi. Sadece Harbiye’de dünya tarihi askerlere öğretildi. Vatanı kurtaranlar da ordudan çıktı.

BİLGİ ORTAKLIĞINDAN VAZGEÇEMEYİZ

Dünya ile bilgi ortaklığından vazgeçmek olası değildir. Çünkü bu her alandaki ortaklığın temel koşuludur. Müslüman toplumlar, dünyayı sallayan şeyin top tüfek noksanı değil, yeni düşünceler olduğunu hâlâ anlamadılar.

Modernizm, Yirminci Yüzyılda gelişmenin adıdır. 1. Dünya Savaşı’ndan önce ortaya çıktı, iki savaş arasında gelişti. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra akıl almaz bir teknolojik patlama ile geçmişin dünyasını sonlandırdı.

Cumhuriyetin ilk kuşakları Avrupa ne yaptıysa öğrenmeye çalıştılar. Bu bağlamda örgütlenme ve çaba, bütün olumsuz politik gelişmelere karşın, 1980’e kadar sürdü. Bugün Türkiye’de bilgi ve kültür adına ne varsa 1923 ile 1980 arasında
Türk halkının ürettikleridir. Bugünkü Türkiye’yi o yarım yüzyıl yarattı.

Fakat benim yaşadığım dünya çok hızlı değişti. 1990’dan sonra yetişen genç kuşaklar sadece yeni dünyayı biliyorlar. Ahşap evli bir İstanbul, elektriksiz bir köy, yolsuz, otomobilsiz ve telefonsuz bir Türkiye’yi hiç görmediler. Onlara daha çok Kuran okutsak ve başlarını örtsek de tutucu olamayacaklar. Babalarından çok daha fazla internet kullanacak, televizyon izleyecek ve telefonsuz yapamayacaklar. Onlar da çevreleri kadar hızlı değişiyor. Yakın geleceği onlar biçimlendirecek.

Türkiye’nin sorunu, gelişmiş ülkelere göre nerede olması gerektiğini saptamasıdır.
Bu statüyü toplumun bu bağlamdaki bilgi ve bilinci saptayacak. İthal ettiğimiz tüketim eşyalarını yarım yamalak kullanmanın dışında, yirminci yüzyılın entelektüel gelişmesine katılmadığımızı unutmayalım. ‘Marx’ı, Freud’u, Einstein’ı biliyoruz. Sartre’ı Heidegger’i, Wittgenstein’ı da işittik, bizde de Picasso gibi
ressam var’ demek, kendimizi aldatmak ve alay konusu olmaktır.

CUMHURİYET’E KARŞI İÇERİKSİZ AŞAĞILAMA

Sevgili Okuyucular,

Aşağıdaki 20 yüzyıl modernizm sorunlarını Cumhuriyet tarihi bağlamında irdeleyin.
Ve 1923’den 1980’e dek nereye geldiğimizi, sonra işlerin nerede sarpa sardığını saptamağa çalışın.

Modernizm bir historisizm çağı değildir.

Bizim ulusun tarih bilincini oluşturmak için yaptığımız çaba da bir historisizm değildi. Fakat amacına ulaşabildi mi?

Bugün halk katında uydurma bir Osmanlı hikayeciliği ve Cumhuriyeti kuran bir çağa karşı geliştirilen içeriksiz aşağılama, benim kuşağımın hayal edemeyeceği düzeyde ve bilim dışıdır.

Modernizm çok parçalı, uyumsuz bir dünya imgesi yarattı.

O çağdan sonra edebiyat, sanat ve felsefe parçalanmış bir dünya yansıtırlar.
Bir bütünün parçaları olamayan olgular, nesneler, sanat yapıtları hatta felsefi düşünceler neredeyse kişisel röportaj niteliği kazanmıştır. Referansları evrensel bir bütünden değil, kendilerinden kaynaklanır. Soyut sanat, fenomenoloji, İngiliz analitik felsefesi, pragmatizm okulları bu tavırların ifadesidir. 19. yüzyıl idealizminin yerini almıştır. Hegel yerine Heidegger ya da Wittgenstein. Bizde de bu akımların izleyicileri var. Fakat Türk toplumu için bütün bu düşünce ve arteifakt’lar bir ucube niteliği taşıyor.

20. Yüzyıl, bilim alanında da 19. Yüzyıl’ın genellemeciliği yerini mikro boyutlarda araştırmaya bırakmış, fizik ve biyoloji bu alanlarda gelişmiştir. Pek çok Türk bilim adamı bu alanlarda çalışıyor. Fakat toplumun bu gelişmelerden haberi yok.

Bir bütünsellik arayışından uzaklaşan dünyada gelişen teknoloji ve üretimi bir düzen içinde tutma gerekliliği, fonksiyonalizmi (işlevselcilik) bir temel disiplin olarak benimsetti. Fonksiyonalizm mimaride ve planlamada, sosyolojide, antropolojide, davranış bilimlerinde düşünce ve tasarımları yönlendirmiştir. Bu dönemde Freud’la başlayan psikanaliz giderek seks konusunda büyük bir açılım getirmiş, feminizm ve kadın hakları da bu kuramlardan yararlanmışlardır. Türkiye’de de Freud’u bilen çok. Ama bu düşüncelerin gelişmesinin seks konusunda getirdiği büyük açılımı
Türk politikacılarının anladığını söylemek olanaksız.

Kadının statüsü Atatürk’ten bu yana değişmedi.

Sanayi üretiminin çeşitliliği ve iletişim teknolojisi, bütün etik ve estetik değerleri yerinden oynatmıştır. Bu da işlevselciliğin de beslediği bir görecelilik kavramını
ortaya çıkarmıştır. Mutlak gerçekler, ideolojiler bu çağın ağırlık verdiği davranışlar değil. Türkiye üniversitelerinde bunlardan haberi olanlar kuşkusuz var.
Fakat toplum ve onu yönetenler bu bağlamda da henüz aydınlanmadı.

Bunalmış bir dünyada yaşıyoruz. Yüzyıl öncesinin modernizmini bile öğrenememiş
bir toplumda ilkel öğretim çalkantıları, 20. yüzyıl başına dönmek anlamına gelir.
Dünya ile aramız açılır.
Türkiye’deki gelişmeleri yaşamayan İslam ülkelerinin acıklı hali gözümüzün önünde.

  • Fakat eşsiz bir tarihi, enerjisi, kentleşme iradesi ve istekleriyle
    Türk toplumunun dünyanın entelektüel paryası olmayacak
    bir kimliğe sahip olduğuna inanmak gerek..

Cumhuriyet Bilim Teknik 04.10.2013

Evrene Hayranlık..

Dostlar,

Sayın Prof. Dr. Ali Ercan hocamız, EVRENE HAYRANLIK başlıklı nefis bir yansılar dosyası göndermiş..

“Evrene hayran olmanın keyfini yaşayın”… diyor..

Einstein’dan çok anlamlı aktarmalar yapıyor..

Tşekkür ediyor, dosyayı keyifle izlemeniz için aşağıda sunuyoruz.

Lütfen tıklar mısınız ??

Evrene_ hayranlik_æ

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 10.10.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net