BABAMIZ GÖREV ŞEHİDİ EMNİYET BAŞKOMİSERİ HALİS ZEKİ SALTIK

BABAMIZ GÖREV ŞEHİDİ EMNİYET BAŞKOMİSERİ HALİS ZEKİ SALTIK…

Dostlar,

Geçen hafta Emniyet‘ten telefonla aradılar ve babamız şehit emniyet Başkomiseri Halis Zeki SALTIK hakkında aşağıdaki soruları yanıtlamamızı rica ettiler. Fotoğraflar da istediler. Sanırız bir albüm yapmayı düşünmekteler. what’s up ile gelen 21 soru aşağıda..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yanıtlarımız ise şöyle oldu :
*****

Emniyet Görev Şehidi babamız Başkomiser Halis Zeki SALTIK
hakkında Emniyet görevlilerince gönderilen sorulara yanıtlar

Yanıtlayan : Şehdin büyük oğlu, Prof. Dr. Ahmet SALTIK
(Ankara Üniv. Tıp Fak., 07.01.2019, Ankara)

AÇIKLAMA   : Babamızın Şehit edildiği tarih 07 Temmuz 1980 idi. Ben o sırada 27 yaşındaydım, tıp doktoru idim ve Hacettepe Tıp Fakültesinde uzmanlık eğitimi almaktaydım.
Dolayısıyla olayları, gelişmeleri yakından biliyorum ve her şey hala belleğimde taze..

YANIT 1 : Ülkemiz hızla 12 Eylül 1980 darbesi ortamına sürükleniyordu. Hemen hemen her gün, çoğu genç olmak üzere 20 (yirmi!) dolayında insanımız öldürülüyordu. Güvenlik güçleri yetersiz kalıyordu ve Babamız bu duruma çok üzülüyordu. Vatan evlatları sağ – sol diye birbirine düşman edilmemeli ve kırdırılmamalıydı. Can yakan gelişmelerde dış güçlerin ve siyasetin de önemli payı ve sorumluluğu olduğunu düşünüyordu. 47 yaşında olmasına karşın emekli olmayı ve ticaret yapmayı, torunlarını sevmeyi, büyütmeyi düşünüyordu! Benim tıp doktoru olmamı 1977’de görmüştü ve çok kıvançlıydı. 2. çocuğu Ali Haydar Saltık da 1980 Haziran sonunda Cerrahpaşa Tıp Fakültesini bitirerek tıp doktoru olmuştu. İçi içine sığmıyordu Babamızın. Biz 2 oğlunu aynı gün, 5 Ekim 1979’da evlendirmişti, törene gelen dostları Beyoğlu Evlendirme dairesine sığmamıştı.. 3. Kardeşimiz Hülya Saltık ise İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencisi idi. O’nun da mezun olmasını görmek ve O’na bir avukatlık bürosu açmak istiyordu. Emekliliğinde çalışmak üzere Aksaray’da bir dükkan kiralamış ve oto yedek parçaları almıştı. Bu dükkanı işletecekti. Bu tasarımını yaşama geçiremedi ne yazık ki.. O dükkanı ve içindekileri biz tasfiye etmek zorunda kaldık.

YANIT 2 : Doğum tarihi 16 Haziran 1933, Hozat / Tunceli idi.

YANIT 3 : Babasının adı Hasan, annesinin adı Rukiye idi.

YANIT 4 : Ortak anababadan yaşayan 2 abisi Niyazi Özsaltık ve Fahri Özsaltık’ı biliyorum. Babamız soyadını sonradan SALTIK yapmış idi, bu yüzden abilerinden farklı oldu. 1938 Dersim olaylarında köyümüz Karaca’da öldürülen kardeşleri olduğunu biliyorum. (Annesi Rukiye, kardeşleri Gülabi, Hıdır ve Hatun..) 

YANIT 5 : Annemiz Makbule ile evli idi. Evlilik tarihleri 1952 yılı.

YANIT 6 : Biz, bebekken ölen 2. kardeşimizi saymazsak halen yaşayan 3 kardeşiz.

Ahmet Saltık : 14.11 1953 doğumlu (bu soruları yanıtlayan büyük kardeş)
Ali Haydar Saltık : 15.04.1957 doğumlu, Manavgat’ta emekli doktor (iç hastalıkları uzmanı)
Hülya Saltık : 29.11 1961 doğumlu, Avukat, İstanbul’da yaşıyor.

YANIT 7 : Babamız ve babası, 2 abisi 1938’de Hozat / Karaca köyünden, hiçbir olaya,  karışmadıkları halde Afyon’a (Çay, Bolvadin) sürgün edilirler. Babamız o sırada 5 yaşında, anası olmayan bir çocuktur. İlkokulu sürgünde bitirdiğini sanıyorum. Daha fazla okuyamadı. Sonra Van’da zorunlu Doğu hizmeti yaparken dışarıdan ortaokul bitirme sınavlarına girdi ve mezun oldu (1970-71). Ardından komiser yardımcısı sınavını kazandı ve İstanbul’da 6 ay eğitim alarak Komiser yardımcısı oldu, Van’da eksik kalan (?) Doğu hizmeti Artvin’de tamamlatıldı, İstanbul’a atandı ve bu kentte komiser, başkomiser rütbelerini kazandı.

YANIT 8 : Ortaokul sonrası eğitimi ne yazık ki yok.. O yüzden bizim, çocukları olarak, okumamızı olağanüstü arzu ile destekledi. “Yeter ki okuyun, ceketimi satarım…” derdi. Ölçüsüz özverilerle 3 çocuğunun çok iyi yüksek öğrenim almasını sağladı.. Yaşamdayken 2 hekim yetiştirdi, ölümünden sonra kızı Avukat oldu. Biz 3 kardeş O’nun bu temel isteğini yerine getirdik. (Ben tıp profesörü oldum, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini de bitirdim.) 3 çocuğuna geçerli bir meslek kazandırmak, evlendirerek bir ev sahibi yapmak ve birer otomobil sahibi kılmak hevesindeydi. “At – avrat – silah” esprisi yapardı..

YANIT 9 : Askerliğini er olarak yaptığını biliyorum, emin değilim ama Erzurum’da yapmış olabilir??

YANIT 10 : Ben 6-7 yaşlarında idim Elazığ’dan İzmir’de Polis Okulu’na eğitime gittiğinde. Ne yazık ki o eğitimde başarılı olamadı / sayılmadı?? Bir kez daha bu kursa gittiğini anımsıyorum (?). İkincide başarılı oldu ve Polis memuru olarak Gaziantep’e atandı. Polis olmak istemesinin nedeni işsiz olması olabilir. Elazığ Şeker fabrikasında geçici işçi idi. Aylığı 1959’larda 300 TL idi ve mevsimlik işçi idi. Kiralık bir kerpiç evde yaşıyorduk ve son derece yoksul idik. Ayrıca o dönemde kahvehanelerde çaycılık yaptığını da anlatırdı. 1960 sonbaharında Gaziantep’e taşındık. Tüm eşyamız trenle getirdiğimiz 1-2 denk (balya) ve birkaç tahta bavul idi. Kiralık bir eve yerleştik, 2 küçük çocuk ve anababamızla. Babamız Merkez Karakolunda polis memuru olarak göreve başladı. 1961 sonlarında (29.11) 3. Kardeşimiz Hülya dünyaya geldi. Ben Kayacık (sonra Fatih Sultan Mehmet, sonra??) ilkokulunda okula devam ettim Eblahan semtinde.

YANIT 11 : İlkinde İzmir’de başarısız olduktan / sayıldıktan sonra ikinci kez Polislik eğitimini nerede aldığını anımsamıyorum. Ancak 2. eğitimi 1960 içinde olmalı ki, o yıl sonunda Gaziantep’te polis memuru olarak göreve başladı.

YANIT 12 : İlk görev yeri Gaziantep Merkez Karakolu oldu ve burada yıllarca çalıştı, sonra Şubelere geçti. Karşıyaka polis karakolunda da çalıştı, kışın bu karakolun damındaki karları kürerken kayıp düştü ve sol köprücük kemiğini kırdı. Gündüz eve getirdiler, çok acılıydı, özel bandajlıydı birkaç hafta çalışamadı.

YANIT 13 : Gaziantep’te 8 yıl farklı birimlerde çalıştı. Geceleri eğlence yerlerinin denetiminde görev aldığını ve eve sabaha doğru geldiğini biliyorum. 1969’da Van’a Doğu hizmeti için 2 yıllığına gönderildik. (Ayrılırken, birçok polis memurunun maddi durumu iyileşirken bizim “borçlu” ayrıldığımız ailede konuşulurdu..) Burada büro hizmetleri gördü ve dışarıdan ortaokulu bitirdi. Komiser yardımcılığı kursu sınavını kazanarak İstanbul’da eğitim aldı 1970 sonunda. 1971 başlarında Artvin’e, eksik kalan Doğu hizmeti için yaklaşık 6 aylığına yollandı ve sanırım Köprübaşı karakol amiri olarak bu görevini tamamladı. İstanbul’a atandı, Tahtakale Karakol amiri oldu. Beyazıt Karakolunda, Siyasi Şubede, motorlu ekiplerde gezici hizmette, son olarak İstanbul Mali Şubede Başkomiser olarak görevliydi.

YANIT 14 : İnsanlara yardım etmeyi çok severdi. Eş – dostuyla buluşmayı, onları evinde konuk etmeyi, yemek ikramını, ağırlamayı, alkol de alarak keyifle ve ağırbaşlılıkla sohbeti çok severdi. Biz çocuklarına masada alkol almayı ve edeple içmeyi O öğretti. “Sigara içmeyin ama rakı vb. içkileri efendi gibi içebilirsiniz..” derdi. Sarhoş olup taşkınlık yaptığına hiç ama hiç tanık olmadık. Neşe içinde ve ağırbaşlılıkla bu sofralardan kalkılırdı. Bir kezinde Kadıköy Fikirtepe’ den evimize yemeğe gelen konuklarımızı gece yarısı, arabasıyla Bahçelievler’deki evimizden götürüp bırakmamızı biz 2 oğlundan istemişti.. (Götürüp döndük elbette..) Gezmeyi ve denizi de çok severdi. Halk Türküleri, aşık Mahzuni vb. deyiş – semahları dinlerdi. Hayvanları, özellikle atları çok severdi.

YANIT 15 : İnsan ilişkilerinde çok başarılı idi. O’nu sevmeyen hatta “aşık olmayan” yoktu denebilir! Hiç kimseye zarar vermedi yaşamında, tersine hep yardımcı oldu. Çok aldatıldığı da oldu, bu ölçüsüz iyi niyeti edeniyle. “Bu adam nasıl bir polis, nasıl polislik yapabiliyor bunca insanseverliğiyle – hümanizmasıyla..?” sorularına muhatap olduğumu anımsıyorum. Garip – gurebanın,  fakir – fukaranın babasıydı. Sınırlı maddi olanaklarıyla köyümüzdeki 2 ağabeyine ve babasına, düşkün akrabalara… elinden gelen maddi desteği veriyordu.

YANIT 16 : Çok neşeli idi, hep gülümserdi. Pozitif bakardı ve çevresine olumlu enerji saçardı.

YANIT 17 : Boş zamanı pek olmazdı. Uyku açığı olurdu hep görevi nedeniyle. Piknik yapmayı severdi, saz çalmayı öğrenmek istedi ama yeter zaman ayıramadı.

YANIT 18 : Şehit düştüğü gün ben Ankara’da görevliydim. O günün ayrıntılarını bilmiyorum. Zaten görevi ile ilgili konuları profesyonel etik sorumluluğu gereği bizlerle paylaşmazdı. 07 Temmuz 1980 akşam saatlerinde Sirkeci’de bir oto parçası dükkanında çatışmada şehit düştüğü haberi bana gece yarısı Ankara’da ulaştı. (Kapımızı çalan, Emniyet görevlileri değildi..)

YANIT 19 : İstanbul’daki kızkardeşime ulaşarak sordum; “.. mükemmmel bir anababa idiler, bizim için her türlü özveriyi gösterdiler..” dedi. “Bu sıradan bir övgü – saptama değil..” diye de ekledi.

YANIT 20 : Ben Edirne’de Trakya Üniversitesi’nde öğretim üyesi iken bir sokağa adını verdiler. Orada da kalmak üzere, halen oturduğum Ankara Bağlıca’da Aymer Caddesi’nin adının Şehit Halis Zeki SALTIK olarak değiştirilmesinden çok mutlu oluruz..

YANIT 21 : Mesleğinde çok başarılı idi. Pek çok polisiye sorunun çözümüne anlamlı katkılar verdiğinden eminim. O hep devletin polisi oldu, yasalara, hukuka, vicdanına bağlı kaldı. Bir olayı şöyle anlatmıştı :

  • “İstanbul Emniyeti olarak 12 Mart 1971 sonrası sıkıyönetim döneminde kaçaklardan Ulaş Bardakçı’yı yakaladık. Bir arkadaş çok gergin – öfkeli olarak; ‘.. bu ……… nu salalım, kaçıyor diye arkadan vuralım..’ Şiddetle karşı çıktım. Bizim görevimiz yakalayıp adalete teslim etmek dedim ve çok yanlış – kabul edilemez hukuk dışı bir eylemi (polis cinayetini)  engelledim…

*****
21 sorunuza yanıtlarım bunlardır… İlginiz için teşekkür ederim.

Babamızın çatışmada yaşamını yitirmesi olayı tam anlamıyla aydınlatıl(a)madı!?
Oysa, Bolu Emniyet Müdürlüğü de yapan Uğur Gür, bize babamızın silahlı çatışmalarda çok yürekli olduğunu hatta “.. abi seni vururlar…” uyarısı yaptığını söylemişti. Elazığ Emniyet Müdürlüğü ve Valiliği yapan Mehmet Canseven de benzer sözleri bize aktarmıştı..

  • Polisin devletin polisi olmasını, yeniden bu çizgiye gelmesini ve hak – hukuk – adaletten asla ve asla ayrılmamasını özellikle dilerim..

Ülkemizin esenliği, barışı bunu gerektiriyor.

Tüm şehitlere selam olsun.

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fakültesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
profsaltik@gmail.com       www.ahmetsaltik.net

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ali Rıza AYDIN : Seri cinayetlerin katili

Seri cinayetlerin katili

portresi


Ali Rıza AYDIN

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ali-riza-aydin/seri-cinayetlerin-katili-132044, 8-9 Ekim 2015

(AS : Bizim katkılarımız yazının altındadır..)

Bazen, beyin sözcüklerle barışık olmaz, parmaklar klavyeye uzanmak istemez. Bahçelievler katliamının yaşandığı, Türkiye İşçi Partisi üyesi 7 gencin canlarına hunharca kıyıldığı 8-9 Ekim 1978’in yıldönümleri de böyle günlerden… Ne yazık ki, böyle günler çoğalıyor. Geçmişte kıyılan canları düşünürken, yüzlercesi, binlercesi yığılıyor. 2015’in Suruç’u daha çok yeni… Sürdürülebilir kılıyorlar katiller marifetlerini, örgütlü ve planlı olarak. Yaşamımızın her anında bir yenisini koyuyorlar önümüze, geçmişi unutturmayı da becererek…

Dünya savaşlarından derslerini öğrenmiş sömürü düzeni, artık tüm zaman dilimlerini seri cinayetlere, katliamlara ve savaşlara paylaştırıyor. Bir gün dünyanın bir köşesini kullanıyorlar, ertesi gün bir başka köşesini. Bir gün yaşadığınız yurdun bir köşesinde kıyılıyor canlara, ertesi gün bir başka köşesinde… Maşa katiller, bin bir yöntemle hem öldürüyor, hem de gerekçeler kılıfını kullanarak gerçek katili gizliyorlar. Gerçek katil, seri cinayetlere devam ediyor. Bir kısmına iş kazası dedirtiyor, bir kısmı görev gereği gerçekleşiyor. Yeni gerekçe ise sağlam; kimin canına kıyılacaksa teröristtir, cana kıyılacak her olay da terör

  • Terörü siz yaratır, teröristi siz besler, sonra da “mücadele” diye diye siz çökersiniz halkların üzerine…

Terör bahanesiyle insanları yollara döker, göç yollarında ölüme terk eder sonra da “mülteci hukuku” ve “yardım” nutukları atarsınız. Terör öylesine sağlam ve kanıksatılabilir bir gerekçedir ki, susturursunuz yüreği yananları ve geniş kitleleri, gerçekleri gizleyerek… Ve donatırsınız güvenlik güçlerinizi, hukuku da arkanıza alarak. Ve de görevlendirirsiniz en yetkili ağızlardan yandaşlarınızı… Söz konusu devletlerse eğer çıkarsınız NATO’nuzla ortaya… Ya şiddet uygularsınız ya da hukuk ve yargı aracılığıyla toplumsal davalar yaratarak tutuklar, yıllarını yok edersiniz insanların. Bulursunuz bir gerekçe ve hemen üzerine giydirirsiniz hukuk kılıfını. Yakarsınız, yıkarsınız, yaralarsınız, can alırsınız… Seri cinayetlerinize devam edersiniz.

Cinayetlerinizi ve katliamlarınızı meşru göstermek için her yolu denersiniz.
Meşru gözüksün ki, 1978 Ekiminde, planlı şekilde bir evin içine dalıp yok ettiğiniz
7 dinamik, üretken, aydın, devrimci, sosyalist gencin katliamı gibi olmasın cinayetleriniz.
Meşru gözüksün ki, kendinizi temize çıkarmak için maşa olarak kullandığınız katilleri hukuk ve yargı marifetiyle kurtarma zahmetine katlanmayın.

  • Sen ey sermaye düzeni, sen ey etnik ve dinsel her türlü gericiliği yanına alıp
    sömürme avına çıkan, zulümlerin kaynağı sermaye düzeni:

– Cinayetlerine hangi kılıfı bulursan bul,
– kimlerin ellerine silah verip örgütlersen örgütle,
– kimleri devasa donanımlı terör örgütleri haline getirirsen getir,
– kimleri etnik ve dinsel görüntü altında savaştırırsan savaştır,
– kimleri insanları yerlerinden yurtlarından etmeleri için kışkırtırsan kışkırt,
– kimleri patron yapıp iş cinayetlerini maşalarının üzerine yıkarsan yık,
– kimleri cinsel açlığa terk edersen et,
– kimleri devletlerin yönetimine oturtursan oturt,

hukuka ne kadar takla attırırsan attır, hangi yolları denersen dene…
Seri cinayetlerin katili sensin…
Senin sömürü düzeninin yaşaması için işleniyor cinayetler… Senin emperyalist emellerin için çıkarılıyor savaşlar… Senin sömürü düzenin besleniyor eşitsizlikten, adaletsizlikten, zulüm ve şiddetten… Sen üretiyorsun silahları, sen besliyorsun gericiliği…
Sen sömürüyorsun, sen eziyorsun… Faşizmi sürekli hale sen getiriyorsun…
Sen korkuyorsun sınıfının yok edilmesinden…

Öylesine korkuyorsun ki, Bahçelievler 15. Sokaktaki eve daldıklarında, “böyle devrimcilik mi olur, evde bir silah bile yok” diye şaşıran maşalarına kıydırıyorsun

Serdar Alten’i,
– Latif Can’ı,
– Faruk Ersan’ı,
– Efraim Ezgin’i,
– Salih Gevenci’yi,
– Hürcan Gürses’i,
– Osman Nuri Uzunlar’ı…

Evet, onların evinde silah yoktu ama her biri birer silahtı beyinleriyle, yürekleriyle, bilimsel sosyalizme ve sınıfsal mücadeleye inançlarıyla… Ve sen hâlâ seri cinayetlere, katliamlara, savaşlara, faşizmin türlü renkleriyle, zulmünün ve katliamlarının senaryosunu değiştirerek devam ediyorsun… İşçi sınıfından, sömürdüğün halktan korkun devam ediyor çünkü…

Ey sömürü düzeni, ey seri cinayetlerin katili                :  

Maşa katillerin ne kadar cezasız bırakılırsa bırakılsın, emir erlerin hukuk tarafından ne kadar koruma altına alınırsa alınsın, devlet gücünü ne kadar kullanırsan kullan, demokrasi perdesinin arkasına ne kadar saklanırsan saklan,  cezasız kalmayacaksın. Her kıydığın can, arkasına binleri, yüzbinleri, milyonları alarak seni yok edecek… Tarihin çarkı geri çevrilemeyecek

Behice Boran’ın, 1978 katliamının 1. yıl anmasında dediği gibi, ne “ölenler geçmişe”, ne de “mücadele bayrağı uzlaşma hesaplarına” teslim edilmeyecek.

====================================

Dostlar,

Çok değerli dostumuz, Anayasa Mahkemesi’nin önceki yazanakçılarından (raportör) Sn. Ali Rıza Aydın‘ın, her sözcüğü hatta hecesi büyük acıyla kavrulmuş haykırışı, isyanı ve devrimci direnci yukarıdaki yazıda olduğundan daha başarılı dökülebilir miydi yazıya??

Biz, Ankara Bahçelievler’de 7 TİP’li gencin alçakça katledildiği 8-9 Ekim 1978’de Keban’da hekimlik meslek yaşamımızın ilk görev yerinde idik. Cumhuriyet gazetesini alıp okumak bile Demirel’in başbakanlığındaki MC döneminde ciddi risk idi. Bize de somut ölüm tehditleri yağıyordu. Oysa hiçbir ayrım yapmaksızın ilçe halkına, gece-gündüz demeden özveriyle sağlık hizmeti sunuyorduk 2 hekim olarak. Nitekim 1 ay kadar sonra Hacettepe’de Toplum Hekimliği / Halk Sağlığı uzmanlık eğitimine (ihtisasa) başlamak üzere ilçedeki görevimizden ayrılmıştık. Ölüm tehditleri,

  • “Keban’a dönmesin vuracağız!” kertesine erişmişti!Emniyet Başkomiseri olan babamıza (Halis Zeki Saltık) konuyu açmıştık. İlçeden ayrılmak üzere gelişimizde bize adeta yakın koruma olarak İstanbul’dan gelerek eşlik etmişti. Eşyalarımzı toplarken kapıda güvenlik görevlisi idi!Ne yazık ki 2 yıl kadar sonra İstanbul’da görevi başında girdiği bir çatışmada O’nu 47 yaşında görev şehidi verdik (07 Temmuz 1980).. Biz Ankara’da idik ve O’nu koruyup kollamaya gücümüz olmadı! Ülke 12 Eylül 1980’e çok kanlı biçimde sürükleniyordu..36 yıl sonra günümüzün koşularının 12 Eylül 1980 darbesi ile tohumlandığını savlamak çok mu iddialı olur?? Türkiye büyük bir hesaplaşmaya sürükleniyor.. En az kan dökülmesi ile atlatılması en büyük dileğimizdir.. Ama her durum ve koşulda
  • Türkiye Cumhuriyeti, Büyük Atatürk’ün öngördüğü üzere,
    sonsuza dek payidar kalacaktır (yaşayacaktır)!

Sevgi ve saygı ile.
08 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

900 üncü dosya : 12 Eylül 1980 darbesinin 32. yılı; İşkenceleri unutamıyoruz..


Dostlar,

12 Eylül haftasını uğurluyoruz..

Tam 32 yıl önceydi..

Biz, Hacettepe Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda tıpta uzmanlık eğitimi alıyorduk.

Her gün 20 dolayında insanımız karanlık cinayetlere kurban giderken;
askeri darbenin kanlı kulvarı da döşeniyordu..

Zaten 12 Mart 1971 darbesi öncesinde Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç,
“Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı..” buyurmuştu (!).. 27 Mayıs Devriminin ülkemize armağanı olan özgürlükçü 1961 Anayasasının 35 maddesi 12 Mart döneminde değiştirilmişti.

Ama ülke, gene de, Başbakan Demire’in deyimiyle “70 sente muhtaç” idi!

Bu kez 24 Ocak 1980 kararları ile ülkemiz tam bir ekonomik sömürge kılındı.
Ama alınacak yakıcı önlemler ancak sıkıyönetimle halka dayatılabilirdi.

Gereği yapılıyordu Atlantik ötesiyle işbirliği içinde..

Algısı yönetilen garip halkımızın deyimiyle “anarşitler” bir türlü rahat durmuyordu.
Devlet böyyüklerimiz de anarşiye hikmetli tanılar koyuyor ve “sağ – sol çatışması” diyorlardı.

Başbakan Süleyman Demirel ise;

– “Sokaklar yürümekle aşınmaz..” buyuruyor ve
– “Bana sağcılar – Milliyetçiler suç işliyor dedirtemezsiniz..” diye diklenerek
açıkça sağdan yana, sola karşıt politik tutum koyuyordu.

* * * * * *

Biz de bu süreçte çok ağır bir bedel ödemiş, emniyet başkomiseri olan babamız
Halis Zeki Saltık‘ı İstanbul Sirkeci’de bir operasyonda görev şehidi olarak vermiştik.
46 yaşında idi henüz.. Tarih 7.7.1980 idi ve 7 kurşun yemişti..

Birkaç aydır Ankara’da bizimle kalan acılı anamız, bizi sabah erkenden uyandırdı ve
ironik bir sevinçle;

– Kalkın kalkın, askeri darbe olmuş.. dedi.

Akan kan o gün “bıçak gibi” kesildi ?!

Zavallı anamız da, ister istemez, “Birkaç ay önce neredeydiniz??” isyanındaydı.

Annemiz 13 yıl sevgin (aziz) eşinin derin yasını tuttu. O psikoloji (kronik yas sendromu) içinde de dalgınlığının ürünü olarak feci bir trafik kazasında bizlere veda etti..

13 yıldır zaten yaşayan bir ölüydü.

* * * * * *

Ailemiz 12 Eylül’e 2 aziz varlığını kurban verdi aslında : Annemiz ve babamız..

Bizi geçelim, anababamıza doyamadık ama bizden küçük 2 kardeşimizin yitiği çok daha büyüktü. Anne ve babamız yaşasalardı, aramızdaki yaş farkı giderek önemsizleşecek ve belki de “arkadaş” olacaktık birbirimizle..

Bir de 16 Mart 1978 İstanbul Üniversitesi olaylarında gözaltına alınan Hukuk Fakültesi öğrencisi kuzenimiz var.. Ali Asker Saltık.. Tam anlamıyla telef oldu..
Yıllarca Metris’te tutuklu hapis kaldı ve örneğin tırnakları sökülerek işkence gördü.

Ruh ve beden sağlığını yitirdi.. Yıllar sonra fakülteyi bitirdi, avukatlık stajını da yaptı ama, 1959 doğumlu bu kardeşimiz, hiçbir biçimde yaşama tutunamadı..
Çalışamıyor, yaşları 80’i geçen anababasıyla birlikte acı yazgısını (!?) paylaşıyor..

* * * * * *
Bu arada biz de, öyküsünü çok ilginç ve öğretici bulacağınızı umduğumuz biçimde fişlendik! Aktaralım tarihe not düşmek üzere :

Rahmetli Türkan Saylan ile ters düşerek, Elazığ Cüzzam Hastanesi Başhekimliği görevimizden istifa etmiş, bir Halk Sağlığı Uzmanı olarak ekmek parası için zoraki muayenehane açmıştık. Bir süre sonra Elazığ Polis Okulu bir hekim alınacağı ilanı verdi ve başvurduk. Babamız o ocaktan geliyordu, ekmeğini yemiştik, bir süre hizmet verelim, “vefamız olsun” diye düşündük. Ancak aylarca yanıt verilmedi. 2. kez dilekçe verdik, yanıt istedik.

Hiç gerekçe göstermeden “..atamanız uygun görülmemiştir..” dendi 2 satırla.
O dönemde, 12 Eylül’ün hızlı başlangıç yıllarında “Güvenlik Soruşturması” diye bir zorunluk konmuştu kamuda görev almak için.

Yani açık açık fişleniyordu insanlar.. Demek ki biz de fişlenmiştik. Oysa babamız emniyet şehidi idi ve göreve alınacağımızı düşünüyorduk. O halde epey boynuzumuz, kuyruğumuz olmalıydı.

Annemizin çok zoruna gitmişti. Ankara’da Emniyet Genel Müdür yardımcısının odasında idik. Annemiz ısrarla suçumuzu soruyordu. Emniyet Genel Müdür yardımcısı ise “açıklayamam” diyordu elindeki dosyaya bakıp. Fişlenmiştik. Tek yol yargı idi,
belki öğrenebilirdik..

İçimize sindiremedik ve Ankara İdare Mahkemesinde dava açtık.
Birkaç yıl geçti aradan.

O sıralar ABD’ye gittik ve 4 ay kadar kaldık. Dönüşümüzde Ankara’da dava dosyasına baktık. En sonda, 3 kırmızı hilal damgalı, çok gizli anlamında bir zarf vardı.
Yasaya göre biz onları göremiyorduk. İdare savunmasını yaparken dilediği evrakı, belgeyi dosyaya koyabilir, “gizli” olarak da niteleyebilirdi. Artık yargıçlar nasıl yönlendirilirse.. Adalet hak getire.. Bir biçimde, bu zarfın içindeki Emniyet
Genel Müdürlüğü’nün sözde savunma belgelerine bakabildik. Dehşet içinde idik.. Derken bir azar sesi ve sert bir elle müdahale ile dosya elimizden alındı.
Ne görmüştük?

1. Kürtçülük yapmaktaydık..
2. Dev-Sol sempatizanı idik..
3. Mesleğimizde başarısızdık..
4. Yurt dışına çıkmamız Palu’da bir mahkeme tarafından yasaklanmıştı..
5. Halk Sağlığı Uzmanlığı Polis Okulu hekimliği için uygun değildi..
(Pratisyen hekim arıyorlardı..)

Bunlar, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün savunma belgeleriydi,
bizi Elazığ Polis Okulu hekimliğine atamamak için!

Derin bir acı içinde ne yapacağımızı düşünürken, davamıza bakan mahkeme başkanının kapısını çaldık. Deneyimli yargıç perişanlığımızı fark etmiş olmalı ki,
bizi dikkatle dinledi :

Kürtçe’nin “K” sını bile bilmiyorduk, mesleğimiz hekimlik idi,
tüm insanlar bize eşit uzaklıkta idi. Savaşta bile!

Babamızı, söylendiğine göre Dev-Sol militanları vurmuştu ve davaya müdahil idik üstelik.. Fakat Dev-Sol smpatizanı (militanı bile değil!) olmakla suçlanıyorduk.

Hekimlere başarı sicilini ne zamandan beri polisler veriyordu?? Hacettepe ve İstanbul Tıp Fakültesi gibi ülkenin en yüksek puanlarıyla girilen fakültelerde okumuş ve
uzmanlık eğitimi almıştık. İstanbul Tıp Fakültesini 83 not ortalaması ile bitirmiştik (1977).. Öğrenciliğimizde ve sonrasında kendi çabamızla yurtdışı eğitim de almıştık.

En sonki ise tümüyle uydurma idi.. Üstelik dosya numaraları da veriliyordu ve elbette sanal (uydurma, yalan!) idi. Hiçbir biçimde bu tür bir davaya muhatap olmamış,
Palu’yu hiç görmemiştik, talimatla da ifademiz alınmamıştı vs.
“Dosyayı getirtin..” diye İdare Mahkemesine ısrarlı olduk..

Ayrıca yurt dışına çıkmamız güya yasaktı ama ABD’den yeni dönmüştük. Pasaportumuzun giriş çıkış damgaları ve tarihleri Palu …… mahkemesinin gerçekte olmayan ama Emniyet Genel Müdülüğü’nün gerçek dışı bildirimde bulunduğu yasağını yalanlıyordu.

Ne yapacaktık?

Sayın Mahkeme Başkanı bir dilekçe yazarak belgeleri eklememizi istedi.
Türk Tabipleri Birliği’nden de rahmetli Genel Sekreter Nevzat Eren imzasıyla,
bir Halk Sağlığı Uzmanı’nın Polis Okulu Hekimliğini bir pratisyenden
daha yetkin yapabileceğine ilişkin “teknik görüş” aldık.

Davayı kazandık!

3 yılı geçmişti.. Ekmek paramızı bir Halk Sağlığı Uzmanı olarak muayenehanemizde kazanıyorduk! 1986’lara gelmiştik. Emniyet Genel Müdürlüğü temyiz sonrası umudunu yitirdi ve bizi o göreve çağırdı. Reddettik buruklukla.. Ama, Sağlık Bakanlığı’na
kamu görevine dönmek için başvuru yapacağımızı, “fişlemenin iptaliyle” kamu görevine dönüşümüze engel olunmamasını rica ettik Elazığ Emniyet Müdürlüğünden..

Babamızı tanıyanlar da vardı.. Fişleme kaldırıldı ve o günlerde Elazığ’a bir konferansa gelen TTB Başkanı Prof. Dr. Nusret Fişek’e sunduğumuz dilekçe ile (Müsteşar Tandoğan Tokgöz’e iletti) İl Sağlık Müdürlüğü’ne Halk Sağlığı Uzmanı olarak atandık. Müdür Vekilimiz ise bir psikiyatri uzmanı idi.

Kısa süre sonra Bölge Halk Sağlığı Laboratuvarı Müdürü olduk.
2 yıl kadar sonra da, 1988’de Edirne’deki Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi
Halk Sağlığı Anabilim Dalı’na yardımcı doçent olarak atandık, bu Anabilim Dalını kurduk ve 2004’te Ankara Tıp Fakültesi’ne geçene dek 16 yıl yönettik..

* * * * * *
Bunları konuyu özelimize çekmek için yazmadık..

Herkes başından geçenleri yazsın, geleceğin tarih yazıcılarına kaynak olsun istedik.

ABD toplumsal bellekte kalıcı bir iz bırakmak istedi.

Post travmatik (travma sonrası) stres bozukluğu kalıcı olsun ve onyıllarca,
kuşaklar boyu sürsün istediler..

Bilinç altında “Ruhsal apseler” oluşsun ve boşaltılamasın, zonklasın diye..

Toplum ayrışsın ve birbirine düşman olsun istediler..

Ulusal kaynaşmamızı engellemek içindi 12 Eylül 1980 kurgusu. ;
Kin ve nefret tohumları saçtılar..

Sorumlularını 32 yıl sonra yargılayamıyoruz elbette..

AKP 12 Eylül’den hesap sorma uydurnasıyla toplumu aldatarak duygu sömürüsü yapıyor.

ABD’de CIA Başkanı, darbeden birkaç dakika sonra Başkanın kulağına eğilerek
şu tümceyi kuruyordu :

– “Mr. President, Our boys have done it..” (It : coup d’eta; darbe)

Bizim oğlanlar bekleneni (darbeyi) yaptı..

* * * * *

12 Eylül 1980 darbecileri binlerce insanımıza akıl almaz işkenceler uyguladı; unutmadık!

12 Eylül dönemini anlamak için şu rakamları mutlaka göz önünde tutmak gerekiyor:

650 bin kişi gözaltına alındı,
1 milyon 683 bin kişi fişlendi,
açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı,
7 bin kişi için idam cezası istendi,
517 kişiye idam cezası verildi,
50 kişi infaz edildi,
idamı istenen 259 kişinin idam kararı TBMM’ye gönderildi,
71 bin kişi TCK’nın 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
98 bin 404 kişi ‘örgüt üyesi olmak’ suçundan yargılandı,
388 bin kişiye pasaport verilmedi,

171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi,

300 kişi kuşkulu şekilde öldü,
Cezaevlerinde 299 kişi yaşamını yitirdi,
14 kişi açlık grevinde öldü,
16 kişi ‘kaçarken’ vuruldu,
95 kişi ‘çatışmada’ öldürüldü,
73 kişiye ‘doğal ölüm’ raporu verildi,
43 kişinin ‘intihar ettiği’ açıklandı,
937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı,
14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı,
30 bin kişi yurt dışına çıkmak zorunda kaldı,
23 bin 677 derneğin çalışması durduruldu,
3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli, 120 öğretim üyesi ve 47 yargıcın
işine son verildi,
400 gazeteci için 4 bin yıl hapis cezası istendi,
31 gazeteci cezaevine girdi,
300 gazeteci saldırıya uğradı,
3 gazeteci silahla öldürüldü. (www.kemalistler.net, 15.9.12)

* * * * * *
27 Mayıs Devrimi’nin ve ulusumuza -hatta insanlığa- görkemli armağanı
1961 Anayasasının 
intikamı hala alınamadı!?

24 Ocak 1980 kararları ile ülke piyasa ekonomisine ümüğünden bağlandı.
Ama anayasada hala sosyal hukuk devleti vb. kamusal kavramlar vardı..
Son raund galiba sözde “yeni anayasa” ile tamamlanacak..

Büyük Atatürk‘ün tam bağımsız, onurlu, başı dik anti-emperyalist örnek mazlum ülkesi
Türkiye, emperyalisterin elinde oyuncak oldu iktidara getirdikleri işbirlikçiler eliyle.

Şimdilerde, BOP eşbaşkanı yöneticileriyle kendi kendisini parçalamakla meşgul..

Bir de, 30 yıl sonra, 5 generalden 2’si kalmış geriye, onlar da 90’ı geçmiş ve
sözde yargılıyoruz onları.. Mahkemeye bile gelemiyorlar zavallı ihtiyarlar. Bu denli de gerçeklikten kopuk şizofrenik bir tutumla halkı gerçekte kendimizi kandırarak!??

32 yıl sonra acı ve günümüze dönük ağır kaygılarımızla..
Ama daha fazlasıyla da umutla!

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 15.9.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net