Ekonomik seçenekler daralıyor

Ekonomik seçenekler daralıyor

Belirtiler Türkiye’nin bir krize sürüklendiğini gösteriyor. Durgunlaşmayı izleyen ılımlı bir daralma ile geçiştirilebilir mi? Finansal kriz ve kapsamlı bir bunalım mı?

İyimser senaryo: Durgunlaşma → Ilımlı daralma → İstikrar…

Türkiye için iyimser bir senaryonun işlerliği öncelikle dış dünyaya bağlıdır: FED’in parasal daralma / faiz artırma temposu hızlanmamalı; ABD 10 yıllık korkutboratavtahvil faizleri % 3’lük eşiğin altına yerleşmeli; finans kapitalin “risk iştahı” aniden coşmalı ve “yükselen piyasalar”dan fon çıkışları son bulmalı…

Dış ortamdaki “olumlu” koşulların Türkiye ayağı da var: TCMB, politika faiz oranını son enflasyon verilerinin üst eşiğine (% 20’lik ÜFE artışına) çeker. Batılı finans çevreleri, “Türkiye’de fiyatlar yeterince düştü; girme zamanıdır…” teşhisinde birleşir. Sıcak para akımları döviz kurlarına ve faizlere istikrar getirir.

Ancak dikkat: Bu yeni istikrar ciddi kayıpları izleyecektir. Döviz fiyatlarının geçen yıl sonundaki 1 dolar = 3,77 TL düzeyine dönmesi olası değildir. Döviz borçlusu şirketlerden başlayan zincirleme etkiler, tüm ekonomiye, bankalara yansıyacaktır. Borçlu şirketleri ve bireyleri zorlayacak olan bir diğer zinciri de hatırlatalım: TCMB politika faizi → mevduat faizleri → tırmanan kredi faizleri…

Tek telafi edici etken, hükümetin Nisan ve Mayıs 2018’de artan kamu harcamalarını içeren seçim paketidir. Ancak, döviz kuru ile faiz artışlarının daraltıcı etkileri yıl boyu sürecek; “seçim paketi” yılın ikinci yarısında son bulacaktır.

Bu iki karşıt akım, şu anda ekonominin durgunlaşmasına yol açmaktadır. İlerleyen aylarda olumsuz finansal etkenler ağır basacaktır.

En iyimser senaryo, ekonominin 2019’a ılımlı bir daralmayla girmesi ve giderek istikrar bulmasıdır.

Kriz niçin gündemdedir?

Bu iyimser senaryonun gerçekleşmesi, mümkündür; ama muhtemel değildir.

FED’den kaynaklanan finansal daralma yavaşlamayacak; belki de hızlanacaktır. Finans kapitalin “yükselen ekonomilerin kırılgan halkaları”na (öncelikle Arjantin, Türkiye, Brezilya’ya) dönük risk iştahı yok olmuş; fon çıkışları yaygınlaşmıştır.

Batılı bir bankerin ifadesiyle, Cumhurbaşkanı’nın Londra’da “TCMB’nin itibarını ciddi boyutta zedeleyen; inanılmayacak derecede zarar veren söylemlerinin etkisi” süregelmektedir. Mehmet Şimşek’in telafi çabalarının etkisiz kaldığı anlaşılmaktadır. “Faiz lobisi” ile savaşa tutuşan Cumhurbaşkanı’nın olası seçim zaferi bile, geçmiş örneklerin aksine, finans çevrelerinin tedirginliğini  gidermeyecektir. (Bk. Financial Times, 23 Mayıs, 4 Haziran; Economist, 2 Haziran)

Olumsuz algılamaların yansımaları ortadadır. Mart’ta sermaye hareketleri tersine dönmüştür ve dış kredilerde 3 milyarı aşkın ana para ödemesi yapılmıştır. Döviz piyasaları, bu eğilimin üç aydır hızlandığını göstermiştir. Kredileri yapılandırılan büyük şirketlerin sayısı artmaktadır.  Moody’s 14 T.C. bankasının kredi notunu düşürmüştür.

Finansal bir krizin ön göstergelerini günü gününe izliyoruz.

Krizde IMF seçeneği

Kriz patlak verdiğinde (Haziran 2018 verilerine göre) âcil soru şu olacaktır: 12 ay içinde vadesi gelecek olan 182  milyar dolarlık dış borcun ve 55 milyar dolar civarında seyreden cari işlem açığının finansmanı nasıl sağlanacak?

Gündemde yalnızca iki seçenek vardır: Bir IMF programı veya dış borç ödemelerini askıya almakla başlayan radikal program…

İktidara aday olan iki ittifakın, krizde IMF seçeneğini yeğlemesi beklenir. Bu programın ipuçlarını Nisan’da yayımlanan (ve bu köşede tartıştığım) IMF’nin Türkiye raporu vermekteydi.

Yukarıdaki soruya IMF’nin yanıtı basittir:
– Ekonomi küçülür;
– cari dış finansman gereksinimi de aşağı çekilir.
– IMF kredileri de dış borç taksitlerini öder.

Ekonominin küçülmesini, maliye ve para politikalarında ağır kemer sıkma önlemleri sağlar. IMF’nin Nisan Raporu, kamu harcamalarının 2018’den 2019’a milli gelirin % 2’si oranında kısılmasını öneriyor. Bu, millî gelirdeki daralmanın en alt sınırıdır; malî çoğaltanın ve kredilerdeki düşmenin etkileri buna eklenmelidir.

Kemer sıkma öncelikle emekçilere yansıyacaktır. Emekli aylıklarında, memur maaşlarında, asgari ücretlerde enflasyona endeksleme son bulacaktır. Kıdem tazminatının tasfiyesi, geçici istihdam biçimlerinin yaygınlaştırılması gündemdedir. Sosyal güvenlik sisteminden özel sigortalara geçiş hızlanacaktır.

Döviz kuru dalgalanmaya bırakılacak; emek gelirleri, döviz fiyatlarını (dolayısıyla enflasyonu)   geriden izleyecektir.

Bir-iki yıllık bir küçülme sonrasında ekonominin yeni bir dengeye oturması umulur. Bu reçetenin en katı türüne muhatap tutulan Yunanistan ekonomisinin küçülmesi çok daha uzun sürdü.

  • Benzer bir programın 2002 sonunda AKP iktidarı ile sonuçlandığını da hatırlatalım.

Radikal bir anti-kriz programı: Nasıl?

IMF seçeneğini reddeden “radikal” bir anti-kriz programının yanıtlaması gereken âcil soruyu tekrarlayalım:

  • 12 ay içinde vadesi gelecek olan 182 milyar dolarlık dış borcun ve 55 milyar dolar dolayında seyreden cari işlem açığının finansmanı nasıl sağlanacak?

Yanlış anlaşılmasın, Finansal kriz, Türkiye ekonomisinin dış finansman kanallarını tümüyle tıkamaz. Portföy yatırımlarından çıkışlar kısmen telafi edilebilir. Gayri menkul, şirket alımları biçiminde gerçekleşen yatırım türleri son bulmaz. Vadesi gelen kredilerin tümü tahsil edilmez; bir bölümü (kredi faizleri yükseltilerek) yenilenebilir.

Belirleyici olan, toplam dış kaynak girişlerinin anlamlı boyutlarda düşmeye başlamasıdır.
Bu sürecin uzaması kriz ortamına girişi kesinleştirir.

IMF anlaşmalarının avantajı, “program uygulanırken ödenen kredi dilimlerinin” sağladığı dış finansmandır. Radikal bir programda bu kaynak gündem dışıdır. Dış borç ödemelerinin askıya alınması bu nedenle zorunludur. Borçların “yeniden yapılandırılması” müzakere konusudur; sonuçları öngörülemez.

Sermayeye ve IMF’ye teslimiyeti reddeden radikal bir seçeneğin hareket noktasının “dış borçların yapılandırılması, konsolidasyonu, reddedilmesi” olduğunu Sungur Savran ve Oğuz Oyan BirGün Pazar (3 Haziran 2018) ve soL Haber (5 Haziran) yazılarında belirttiler. Yukarıdaki âcil soru yanıtlandıktan sonra izlenebilecek ilerici bir güzergâh ise, Birleşik Haziran Hareketi tarafından Emeğin On Çözümü başlığı altında ifade edildi. Bu yazıda, “âcil soru” gündemi içinde kalıyorum.

Türkiye’nin 453 milyar dolarlık dış borç stokunun sadece % 30’u (136 milyarı) kamuya aittir. Siyasî iktidarın ‘acil bir borç yapılandırma” talebi de salt kamu borçlarıyla ilgili olabilir. Özel şirket ve bankaların dış borçları, özel hukukun borçlu-alacaklı düzenlemeleriyle ilgilidir. Türkiye hükümeti 2001 krizinin arifesinde bankaların dış borçlarını üstlenmişti; bu yüz kızartıcı hatanın tekrarı söz konusu olamaz.

Döviz kısıtı yüzünden aksayan özel sektör borç taksitleri için TL ile ödeme; borç / hisse senedi takasları müzakere konularıdır. İflas halinde uygulanacak icra yöntemleri, genel hukuk kuralları içinde yer alır.

Ancak, özel sektörün veya kamunun döviz yükümlülükleri karşılanamadığı ölçüde sermaye hareketleri sınırlanmalıdır. Yöntemler farklı olabilir: Ülke dışına döviz transferleri izne bağlanabilir; yabancıların portföy çıkışları vergilendirilebilir; kredi ödemelerine döviz tahsisi sıraya konabilir; döviz hesaplarından günlük çekişler sınırlandırılabilir…

Dahası da var:  Cari işlem açığını sürdürme güçlükleri, ithalatın kısıtlanmasını da zorunlu kılar. Burada AKP dönemine özgü bir dış bağımlılık olgusu ile karşı karşıyayız: Ekonominin küçüldüğü yıllarda bile ortadan kalkmayan cari işlem açığı…  Millî gelirin toplam olarak % 4 düştüğü 2008-2009 yıllarında Türkiye ekonomisi toplam 51 milyar $ cari açık vermişti. Daha önceki yirmi beş yılın ödemeler dengesi tablolarına bakınız: Ekonominin durgunlaştığı veya küçüldüğü her yıl (1988, 1989, 1991, 1994, 1998, 2001) cari işlem dengesi fazla vermişti… Tarihe karışmış olan “normal” bir ekonominin olağan göstergeleri…

Kriz ortamında iç talebin daralması, dövizin pahalılaşması, ithalatı kendiliğinden aşağı  çekecektir. Geleneksel korumacı önlemler de (gümrük tarifeleri, ithal kotaları) ayrıca gerekir: Dünya Ticaret Örgütü’nün “istisnaî önlemleri” kullanılacak; AB ile Gümrük Birliği kuralları ihlal edilecektir.

Sınıfsal ittifak gereği

AKP’nin kitle tabanını ve seçmen desteğini ayakta tutmuş olan bölüşüm bilançosunu hatırlatmak gerekir: Kişi başına hesaplanırsa on beş yıl boyunca ortalama işçi, köylü gelirleri, milli gelirin gerisinde seyretmiştir; ancak emekçilerin tüketimleri, gelirlerinden daha hızlı artmıştır.

Bu “refah artışı” nasıl gerçekleşti? Emekçiler açısından borç tuzağı ile… Toplam tüketici kredilerinin milli gelirdeki payında gerçekleşen (%2’den → %20’ye) tırmanma ile… Makro-ekonomik düzlemde, özel ve kamusal tüketimin milli gelirdeki oranının yirmi yılda beş puan artması (%80→%85) ile… Bu artış, cari işlem açığının millî gelirdeki ortalama payına eşittir.

Dış borç ödemelerini askıya alarak başlayan, ithalatın kısıtlanmasını da içeren radikal programdan Haziran Hareketi’nin önerdiği emek-yanlısı ve dinamik bir ekonomiye geçiş sancılı olacaktır. Ortalama yaşam standartlarını zorlayan önlemler, halk sınıfları gözetilerek uygulanacaksa, burjuvazinin vergilenmesi gerekecektir.

  • “Sermayenin grevleri” patlak verirse, kamulaştırmalar gündeme gelir.

Sungur Savran yazısında, dünya çapında sınıf mücadelelerinin seyrinde “2011-2013’te devrim için tarihi koşulların var [olduğunu]” hatırlatıyor. Sonraki beş yılda ise Yunanistan’dan Orta Doğu’ya, Latin Amerika’ya  kadar uzanan geniş  bir coğrafyada sermayenin tahakkümü  yeniden pekiştirildi.

  • Türkiye’de de ekonomik bunalımın eşiğindeyiz.
  • Finans kapitale kalıcı teslimiyete son vermenin ilk adımı,
    radikal bir program önermektir. Güçlüklerini açıklamak da görevimizdir.

Böyle bir programı yaşama geçirebilecek mavi ve beyaz yakalı işçi sınıfı ile köylülüğün ittifakına dayalı bir iktidar yapısı, yakın geleceğin gündeminde değildir. Bu tür bir ittifakı  oluşturma görevi ise Türkiye’nin sosyalistlerine düşüyor. (sol.org.tr den alınmıştır)
==================================
Dostlar,

Üstad Prof. Korkut Boratav’ın epeyi yazısını – makale / kitaplarını okuduk..
Ancak bu irdeleme (analiz, çözümleme) gerçekten 4 / 4’lük! Üstün nitelikli bir bilimsel metin. Onbinlerce Dolar ödeseniz, böylesine bir danışmanlık raporu elde edemezsiniz.

Sürüklendiğimiz ağır tablonun tek sorumlusu kesin olarak AKP / Erdoğan’dır!

15,5 yıldır süregelen mutlak AKP iktidarı boyunca yapılan hataların yığışımlı (kümülatif) birikimidir. Dileriz 24 Haziran’da Türkiye yönetiminden seçimle düşürülürler de ağır ve uzun bir ekonomik esenlendirme (rehabilitasyon) ve onarım süreci emekçileri iyice yoksullaştırmadan yürütülebilir.. Şu 2 yazıya da bakılmasında yarar var :

Turkiye’nin_iflasi_basladi
Osmanli’nin_iflasindan_ders_almak

İlgili herkesin, başta iktidarların ve olacakların,  Boratav hoca ve öbür yurtsever bilim insanlarının nitelikli – bilimsel – gerçekçi değerlendirmelerini tam bir özenle dikkate almaları bir zorunluk olmuştur.

Ekonomist olduğunu söyleyen ama diplomasını bir türlü göremediğimiz Erdoğan tek adamlığının mutlaka ve hızla frenlenmesi gereklidir.

  • Türkiye yeninden Düyun-u Umumiye sefilliğine sürüklenmeden..

Çok acı çooook..

Yazıklar olsun sorumlusu AKP = RTE’ye..

Tarih sizleri asla bağışlamayacaktır..
Bir mazlum halk bunca vahşetle nasıl sömürülebilir; gerçekten tarihte örneğini göstermek neredeyse olanak dışıdır pek çok bakımdan.. Örn. utanmadan dini alet ederek!

Sevgi ve saygı ile. 09 Haziran 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

G20 Liderler Zirvesi’nin sonuç bildirgesi açıklandı

G20 Liderler Zirvesi’nin sonuç bildirgesi açıklandı

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Almanya’nın Hamburg kentinde düzenlenen 12’nci G20 Liderler Zirvesi’nin sonuç bildirgesi açıklandı. Liderler zirvede Paris İklim Değişikliği Anlaşması‘nın desteklenmesi konusunda anlaştı. Almanya’nın Hamburg kentinde gerçekleştirilen G20 Liderler Zirvesi’ne ilişkin sonuç bildirgesinde,
– korumacılığa karşı mücadelenin sürdürülmesi,
– uluslararası ticaret, ekonomik büyüme,
– yoksulluğun ortadan kaldırılması,
– Paris İklim Değişikliği Anlaşması’nın desteklenmesi ve kadının rolünün güçlendirilmesi gerektiği vurgulandı.

Sonuç bildirgesinde
‘Küreselleşmenin Yararlarının Paylaşılması’,
– ‘Dayanıklılığın Oluşturulması’,
– ‘Sürdürülebilir Geçim Kaynaklarının Geliştirilmesi’ ve
– ‘Sorumluluk Kabul Etmek’ ana başlıkları yer aldı.

Bildirgede Afrika ile iş birliği, istihdamın artırılması gerektiği de vurgulandı.

G20 liderlerinin Hamburg’da büyük küresel ekonomik zorlukları ele almak ve refaha katkıda bulunmak için bir araya geldikleri anımsatılan bildirgede,

  • “Çağımızın zorluklarının üstesinden gelmek ve birbiriyle bağlantılı bir dünyayı şekillendirmek, uluslararası ekonomik iş birliği için önde gelen forumumuz olan G20’nin ortak hedefidir.” değerlendirmesinde bulunuldu.

    ‘Bu zorlukları çözmeye devam edeceğiz’

Güçlü, sürdürülebilir, dengeli ve kapsayıcı büyümeden oluşan G20’deki ortak hedefi ilerletmenin en büyük önceliklerden olduğu vurgulanan bildirgede,

  • “Terörizm, yerinden olma, yoksulluk, açlık ve sağlık tehditleri, istihdam oluşturma, iklim değişikliği, enerji güvenliği ve eşitliğin dahil olduğu küresel toplumun temel zorluklarını ele almaya karar verdik. Gelişmekte olan ülkeler de dahil olmak üzere diğerleri ile birlikte çalışarak bu zorlukları çözmeye devam edeceğiz.” görüşü paylaşıldı.

Bildirgede büyüme beklentileri cesaret verici olmasına karşın büyüme hızının halen arzulanandan zayıf olduğuna işaret edilerek, liderlerin büyümeyi hızlandırmak ve aşağı yönlü risklere karşı korumak için uluslararası ekonomik ve mali iş birliğine bağlılıklarını tekrar teyit ettikleri bildirildi.

Uluslararası ticaret ve yatırım

“Uluslararası ticaret ve yatırım, büyümenin, üretkenliğin, inovasyonun, istihdam oluşturma ve geliştirmenin önemli motorlarıdır” ifadelerine yer verilen bildirgede, şunlar kaydedildi:

  • “İki taraflı ve karşılıklı avantaj sağlayan ticaret ve yatırım çerçevelerinin ve ayrımcılık yapılmama ilkesinin önemini belirterek piyasaları açık tutacağız ve haksız ticaret uygulamalarını da içeren korumacılıkla mücadeleye devam edeceğiz ve bu bağlamda yasal ticaret savunma araçlarının rolünü tanıyacağız. Özellikle ticaret ve yatırım için olumlu bir ortam teşvik ederek, düzgün bir hareket alanı sağlamaya çalışacağız.”

Öngörülebilir ve karşılıklı yarar sağlayan ticaret ilişkileri için şeffaflığın da önemine işaret edilen bildirgede,

  • “Bu amaçla, Dünya Ticaret Örgütü, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) tarafından varolan izleme görevleri çerçevesinde izleme çabalarına değer veriyoruz.” değerlendirmesinde bulunuldu.

Bildirgede, üzerinde anlaşmaya varılan uluslararası standartlara dayanan, açık ve esnek mali sistemin, sürdürülebilir büyümeyi desteklemek için çok önemli olduğu belirtilerek, liderlerin anlaşmaya varılan G20 finansal sektör reform gündeminin sonuçlandırılması ve zamanında, eksiksiz ve tutarlı biçimde uygulanması konusunda kararlı davranmaya devam ettikleri vurgulandı.

Paris İklim Değişikliği Anlaşması

Bildirgede, Paris İklim Değişikliği Anlaşması’na ilişkin de ABD’nin anlaşmadan çekilme kararının not edildiği belirtilerek, “Diğer G20 liderleri, Paris Anlaşması’nın geri dönülemez olduğunu belirtiyor.” ifadeleri kullanıldı. Bildirgede ayrıca liderlerin Paris Anlaşması konusundaki güçlü taahhüdü teyit ettikleri vurgulandı.

G20 Afrika ortaklığı

Dönem Başkanı Almanya’nın önem verdiği Afrika ortaklığına ilişkin de değerlendirmelerin yer aldığı bildirgede, şunlar yer aldı :
“G20 Afrika Ortaklığı’nı, Afrika ülkelerindeki fırsatlar ve zorluklar ve 2030 Gündem’in amaçları doğrultusunda başlatıyoruz. Ortak çabalarımız, sürdürülebilir ve kapsayıcı ekonomik büyümeyi teşvik edecek ve Afrika ülkelerinin ihtiyaç ve isteklerine yanıt olarak, özellikle kadınlar ve gençler için iyi bir istihdam oluşturmaya katkıda bulunarak yoksulluğun ve göç sebepleri arasındaki eşitsizliğin ele alınmasına yardımcı olacak.”
(Cumhuriyet haber kapısından / portalından yararlanılmıştır..)
===============================
Dostlar,

G20 meeting in Hamburg ile ilgili görsel sonucu

12. G20 toplantısında alınan kararlardan görece en çok umut vereni belki de Paris İklim Değişikliği Anlaşması‘nın durumu.. ABD’nin Trump ile Anlaşmadan geri çekilmesi not edilirken; “Diğer G20 liderleri, Paris Anlaşması’nın geri dönülemez olduğunu belirtiyor.” vurgusu sevindirici ve umut vericidir. Biz bu konuyu web sitemizde 28.12.2015 günü işlemiştik (tıklanarak okunabilir) : COP 21; Küresel İklim Değişikliği için bir umut mu?

Öte yandan Bildirgede en başta görmeyi arzuladığımız, dünyanın pek çok yöresinde emperyalizmin güdümünde kışkırtılan bölgesel çatışma ve iç savaşların  durdurulması kararlılığının vurgulanması idi..  Bunu göremiyoruz ne yazık ki.. Havanda su dövüldüğünü söylemek belki insafsızlık olur ama alınan kararların içtenlikle ve etkinlikle yaşama geçirilmesinde her tavsama, gecikme, giderek başarısızlık dünyayı salt sömürülenler açısından değil, Küresel efendiler yönünden de “yaşanmaz” kılacağıdır. Küremizin ve uluslararası toplumun daha çok dayancı kaldığını kimse savunamıyor.

Öte yandan,Trump‘ın ABD’yi Paris İklim Değişikliği Anlaşması’ndan çekmesini “not etmek” yeter mi geri kalan G19 için? ABD’nin de uyumu zorlanmalıdır süreç içinde.

Bir başka kritik nokta, Türkiye’nin G20’de kalıp kalamayacağıdır!

  • Ülkemiz ne yazık ki en alt 3-4 içindedir ve “küme düşmesi” tehlikesi ciddidir.

Aptalca, hızla artırılan nüfusuyla dünyada 13-14. sırada olan Türkiye, toplam ulusal geliri (GSMH) bakımından birkaç basamak daha gerilerdedir ve ulusal gelir hesaplama yöntemlerinde oynamalarla görüntüyü kurtarma, acı gerçekleri örtme çabasındadır. Ekmeği küçülen insanlar bu oyuna gelir mi? Ya dış piyasalar? OECD yutar mı? IMF-DB atlar mı? AKP çok ayıp ediyor bu devekuşu gibi manevralarla.

Ne yazık ki Erdoğan G20 toplantısında “yalnız – itilmiş – dışlanmış” adam konumundadır. Türkiye’nin stratejik coğrafi konumu, 80 milyonluk dev bir pazar oluşu, Avrupa’nın sınırında politik – ekonomik aşırı de-stabilizasyonu ve türbülansı istenmediğinden; Erdoğan ancak bu düzlemde “asgari” muhatap alınmaktadır.
Yazık ve çok üzücü.. Kendisi ve danışmanları ne ölçüde farkında (mı) acaba?

Sevgi ve saygı ile. 08 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

KÜRESELLEŞME ARTIK “TTIP”


KÜRESELLEŞME ARTIK “TTIP”

portresi_genc

 

Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER

 

 

Küreselleşme, 1970’li yıllarda yapılan neredeyse yedi yıl süren Tokyo Round adlı müzakerelerle başlamıştı. 1980’lerde isim bulundu. Dünyanın yeni düzeni doğuyordu, doğana isim bulunamadıysa da doğuş sürecine bulundu. Olmakta olana globalizasyon adı verildi, Küreselleşme.

SERBEST TİCARETİN EBELERİ

Süreç laftan ibaret değildi. Uruguay Round adı verilen görüşmelerde Yeni Dünya Düzeni’nin yeni örgütü doğmuştu. Dünya genelinde çok taraflı ticaret anlaşmalarını yönetecek
Dünya Ticaret Örgütü. İngilizce adının baş harfleriyle WTO.

Elde, İkinci Dünya Savaşının ateşinden doğma, 1947 doğumlu GATT adlı bir anlaşma vardı.
Az sayıda ülke arasında az sayıda malın ticaretiyle ilgiliydi. Ama giderek taraf ülke sayısı 100’ü, ilgili malların listesi de çok sayıyı aşmıştı. Yeni düzene maya oldu. Mal ticaretine eğitim, sağlık, iletişim, muhasebe, turizm, her şey dahil hizmet ticareti anlaşması GATS eklendi. Fikir ticareti de dışarıda bırakılmadı. TRIPS, yani fikri mülkiyet hakları anlaşmaları yazıldı. Elbette anlaşma varsa anlaşmazlık da olur, WTO bünyesi ticaret mahkemeleriyle tamamlandı.

Bunlar, küreselleşme denen yeni dünya düzeninin İsviçre’de Cenevre’ye yerleşmiş olan ebeleriydi. İşleri, ticareti çok-taraflı-anlaşmalarla dünya genelinde serbestleştirmekti.

Küreselcilik ideolojisi, “dünyanın çoğunluğunu oluşturan az gelişmiş ülkeler dünya zenginliğinden daha çok pay alacak” vaadini işte bu mekanizmaya dayandırmıştı.
Öne sürdüğü tek koşul, ulus-devletlerin tarifelerden ve gümrüklerden, yani kendi ülkelerinin egemeni olmak iddiasından vazgeçmeleri idi.

SERBEST DEĞİL ADİL TİCARET!

Küresel ticaretten ibaret küreselleşme, adeta doğarken nefessiz kaldı. 2001 yılında Katar’ın Doha kentinde başlayan görüşmelere, küresel ticarete az gelişmiş ülkeler yararına yön verme etiketi yapıştırıldı. Doha Kalkınma Gündemi bunun içindi ve bitmek bilmedi. Aradan 13 yıl geçti, görüşmeler tıkandı, işler askıya alındı.

Küreselcilik ideolojisi dünyayı aldatmayı başardı. Ama küreselleşmenin sonuçları ortaya çıkınca işler değişti. WTO kararlarının sonuçları basitçe şöyleydi: ABD-AB gibi küresel ticarete egemen olanlar korunup güçleniyorlar, dünyanın geri kalanı ise “serbest ticaret” adı altında pazarlarını bunlara açmak zorunda kalıp ulusal sanayilerinin tasfiye oluşunu seyretmek zorunda kalıyorlardı.

İlerici güçlerin önderliğindeki dünya buna hayır dedi ve olması gerekeni şu slogan özetledi: “Serbest Değil Adil Ticaret”!

MADEM ÖYLE…

Buna karşı küreselcilik ideolojisi madem öyle, gününüzü gösteririm size dedi. İç yüzünü saklamayı bir yana bıraktı. Başka bir ortaklık kuruyor. TTIP oluyor; TransAtlantik Trade and Investment Partnership adlı bir anlaşma imzalamaya çalışıyor. 2013 yılının Temmuz ayından bu yana, ABD – AB arasında serbest ticaret ve yatırım anlaşması için görüşmeler yürütülüyor. Atlantik Okyanusu’nun iki yakasına yerleşmiş olan bu iki “Batı”, dünyayı üçüncü bir savaşa doğru sürükleyen küreselleşme saldırılarında yeni bir evrenin kapılarını açmaya hazırlanıyor.

Hazırlıklar kapalı kapılar ardında yürüyor. Avrupa yurttaşları Avrupa Konseyi’nden bilgi istiyor, demokrasinin beşiği Avrupa’nın konseylerinden “size ne?” gibi yanıtlar alıyorlar. AİHM’ne başvurup “bilgi edinme hakkı”nın gasp edildiği şikayetiyle dava açıyorlar. Olup bitenleri öğrenmeye çabalıyorlar.

YA BİZ?

Küresel mali sermayenin kendini beğenmişliğine karşı küreselcilik ideolojisiyle tutuşulan kavga, ABD ve AB’de daha şimdiden TTIP despotluğuna karşı da yükselmiş durumda.
https://stop-ttip.org/ adlı sitede, bu anlaşmaların yurttaşlar için değil büyük tekelci şirketler için olduğu söyleniyor. Stop TTIP! diyorlar.

Ya biz ne yapıyoruz? Bakan Zeybekçi ile küresel tekelcilik cenahı “TTIP’te yer almalıyız, yoksa perişan oluruz” telaşına düşmüş, Atlantik odağından “gel” densin derdindeler.

Oysa besbelli. Dünyada kartlar bir kez daha yeniden karılıyor. Günü ve geleceği, Tam Bağımsız Türkiye ideali doğrultusunda yeniden değerlendirmek gerekir. Atlantik korkusunu, oradaki ilerici güçlerle ve bizim şu eski muazzam mazlum dünyayla beraberce kırıp atmanın yolunu açmalıyız. Bir kez daha tam zamanı! (Aydınlık Gazetesi, 07 Aralık 2014)

19 Mayıs 2002’ye Armağan : KÜRESELLEŞME, AB ve TÜRKİYE..


19 Mayıs 2002’ye Armağan : KÜRESELLEŞME, AB ve TÜRKİYE..

Dostlar,

19 Mayıs 2002 günü, yani tam 11 yıl önce Samsun’da idik. ADD Genel Yönetim Kurulu Üyesi ve Marmara Bölgesi Temsilcisi idik. Orada bir ADD Gençlik Kurultayı düzenlemiştik. Bu toplantıda “Gençler” konuşmalar yapılar. Biz de, o tarihte
İstanbul Pendik Şubesi Başkan Yrd. genç arkadaşımız Önder Yılmaz‘ın (MSc)
elinden tutarak kapsamlı bir sunum hazırlamıştık (10 sayfa).
Sevgili Önder bu kapsamlı raporumuzu Kurultay’da genişçe sundu.

  • KÜRESELLEŞME, AB ve TÜRKİYE..

Yineleyelim 11 yıl önce idi.. Öngörülerimizi sizin takdirinize sunacağız.
“Zaman bizi haklı çıkardı, biz yazmıştık..” vb. tümceler kurmak istemiyoruz.

Yalnızca tarihe not düşmek istiyoruz..

Şöyle giriyoruz bildirimize :

Sözlerimize, Yüce Atatürk’ten, hepimizi ürpertmesi gereken görkemli bir alıntı ile başlamak istiyoruz :..” 

”İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, etten ve kemikten, geçici Mustafa Kemal.
İkinci Mustafa Kemal, O’nu ‘ben’ kelimesiyle ifade edemem.
O ben değil, bizdir. O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve
büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarması gereken Mustafa Kemal, O’dur. ”

Ve şöyle bağlıyoruz :

T Ü R K İ Y E’nin   K E S İ N   K U R T U L U Ş U

1. Türkiye, adım adım bağımsızlığını yok edip köleleştirmeye, parçalayıp sömürgeleştirmeye götürdüğü artık apaçık olan, insanlık tarihinin en ağır ve en sinsi kuşatması altındadır. Uluslararası sermaye imparatorluğu Elit’in bu ahtopot kollarını kırmanın biricik yolu; AB, Gümrük Birliği, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, IMF gibi piyon kurumlarla yapılan tüm teslimiyet anlaşmalarının derhal iptalidir. Çünkü bu küresel kıskaç boğuntusunda, ülkemiz haraç mezat, üstelik de yabancılara satılmaktadır!

2. Derhal özel yasalar çıkartılarak, yurdumuzu insafsızca soyup soğana çeviren işbirlikçi hortumcu sermayenin tüm malvarlığına hemen el konulmalı, yurtdışına kaçırılanlar ilgili ülkelerden nota verilerek istenmelidir. Nedensiz ve ölçüsüz varsıllaşma için varlık veya servet vergisi alınmalı, bir tür EKONOMİ İSTİKLAL MAHKEMELERİ kurularak bu vatan hainlerinden ve tüm ortaklarından hesap sorulmalıdır.

3. Tüm dış ve iç borçlar askıya alınmalı, prangalanmış petrol ve madenlerimiz işletilerek, kazandıkça bu borçlar ödenmelidir.
{ O zaman halkımızın sağlığı ve eğitimi… için yeter kaynak da bulunacaktır..}

4. İnsanlığın kurtuluşu için İRTİCA, KÖLELİK ve SİYONİZM’in kesin olarak
yok edilmesi
zorunludur.

5. Ülke yönetimine namuslu kadrolar getirilmelidir. Biz bize yeteriz. Bu ülkeyi ve Ulusumuzu yoktan yaratan Yüceler Yücesi ATATÜRK’ümüzün devrim ve ilkelerini çağın gereklerine uygun olarak bi-limsel akılcılıkla yorumlayıp yaşama geçirmek bizi kurtuluş yoluna sokmaya yetecektir. Küreselleşme belasının seçeneği Kemalizm’dir ve Türkiye 20. yy’da olduğu gibi gene tüm dünyaya öncülük etmelidir.

H â l â   u y a n m a y a c a k   m ı y ı z  ??

=========================================

Raporumuz çok kapsamlı olduğundan, pdf olarak sunmak istiyoruz.
Okumak, indirmek ve arşivlemek, paylaşmak.. için aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklamalısınız..

19_Mayis_2002_Samsun_konusmasi_Kuresellesme_ve_AB

Sevgi ve saygı ile.
20.5.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

94 YIL SONRA 19 MAYIS 1919..


SAYGIN YURT ve DÜNYA KAMUOYUNA

19 Mayıs 1919;
emperyalizmin binlerce yıllık vatanımızı işgaline
kutsal isyan günümüzdür. 

19 Mayıs 1919; “Batılı dostlar” ın,
Yüce Atatürk’ün Söylev’inde vurguladığı üzere;
Türk Ulusunu tarih sahnesinden yok etmek için yüzyıllardan beri hazırlanan
bir “suikast planı” na başkaldırdığımız gündür.

19 Mayıs 1919
;
Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın, 7 düvelin görülmemiş çullanmasına karşı
Anadolu insanımızın ölüm-kalım kavgasının ateşini harladığı gündür.
19 Mayıs 1919; “Ya istiklal, ya ölüm!” diye Ata’sının öncülüğünde şahlanan bir ulusun, emperyalistleri savaş meydanlarında kahrederek vatanından defettiği milat günüdür.
19 Mayıs 1919; insanlık onurunun yayılmacı-sömürgen, acımasız soykırımcılarını
tüm mazlum Doğu ulusları adına da yerden yere vurduğumuz doğum günümüzdür.

19 Mayıs 1919
;
insanlık ve uygarlık tarihinde, eşi görülmemiş ve belki de görülmeyecek onurlu,
soylu bir uyanışın, özgürlük bilincinin, görkemli bir dirilişin şanlı tarihinin
Ulusumuzca tarihe kazınmaya başlandığı mübarek gündür.

19 Mayıs 1919
;
başımızın göğe erdiği, sevincimizi, coşkumuzu, tam bağımsız ve onurlu bir ülke
ve ulus olarak sonsuza dek yaşama kararlılık ve azmimizi dağlara taşlara,
yüreğimize ve gönlümüze sığdıramadığımız bir koca gündür..

19 Mayıs 1919
;
Yüce Atatürk ve milyonlarca şehit ve gazimize sonsuz şükran ve minnetimizi
dile getirmekten aciz kaldığımız hem buruk, hem de kıvançlı, bir hoş günümüzdür..

Bilinmelidir ki; milyonlarca şehit ve gazi boş yere feda edilmemiştir!

Büyük ulusumuz – Türk Milleti; Yüce ATATÜRK‘ün tanımıyla
Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkı”;
19 Mayıslarda Türkiye Cumhuriyeti’nin görkemli idealini; yani sonsuza dek onurlu,
özgür, tam bağımsız = mutlak ulus egemenliğine dayalı,
yurtta ve dünyada barış ilkesine sevdalı, halkçı-demokratik-laik-sosyal,
insan haklarına saygılı, Atatürk ulusalcılığına bağlı, anti-emperyalist ve anti-kapitalist,
sömürünün her türüne karşı, sürekli Devrimci,
emeğin hukukuna hürmetli bir çağdaş hukuk devleti olarak
yurt ve dünya kamuoyuna bir kez daha duyurma kesin kararlılığındadır.

Ülkemize yönelik açık ve sinsi oyunların, bu sahnede yer alan yerli ve yabancı
bilinen işbirlikçi aktörlerinin, KüreselleşTİRmeci emperyalistlerin AB-ABD ittifakının
ve IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü vb. maşaları kurumların
post-modern (!) ele geçirme planlarının, özelleştirme talanlarının,
sözde “Yeni Anayasa” yaparak ve “açılım – çözüm” masallarıyla ulusu ve vatanı
bölme-parçalama tuzaklarının…tümüyle ayırdındayız.

Asla geçit vermeyeceğiz!

Hevesleri, gene kursaklarında kalacaktır.

94 yıl sonra 19 Mayıslar kutlu ve mutlu olsun,

Ulusumuza ve dünyaya bizden selam olsun..

S a y g ı l a r ı m ı z l a…

19 Mayıs 2013 / Ankara, TÜRKİYE

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net