“İkinci Dil” Üzerinden Yapılmak İstenen Gerçekte Nedir ?

ARŞİVİMİZDEN….

Dostlar,

23 Aralık 2010’da 5+ yıl önce kaleme aldığımız

“İkinci Dil” Üzerinden Yapılmak İstenen Gerçekte Nedir ? 

başlıklı makalemizi 12.5 2012, 09.12.13 ve 21.09.014’te 3 kez öne çekerek sunmuşuz.
bir kez daha yineleme gereği duyuyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
10.02.2016, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
p
rofsaltk@gmail.com

=====================================================

Dostlar,

Güncel tartışmalar bağlamında, bu sitede 12 Mayıs 2012’de yayımladığımız,
23 Aralık 2010’da kaleme aldığımız makalemizi yeniden paylaşmak istiyoruz..

“İkinci Dil” Üzerinden Yapılmak İstenen Gerçekte Nedir ?

Bir de, Şeyh Sait‘in İstanbul’da yayımlanan İKDAM Gazetesi’ne 07 Mart 1920’de yazdığı çok önemli bir mektup söz konusu..

Bu mektubunda Şeyh Sait, geçmişin kanlı bedellerini – tuzaklarını unutmadıklarını,

  • Kürtlerin Ermenilerin ve emperyalistlerin oyununa gelerek
    Osmanlı yönetimine isyan etmeyeceğini
    … vurgulamakta.

Mektubun önemli bir bölümü aşağıda..

Günümüz Kürt önderlerinin dikkatle okumalarında sayısız yarar var..

Kürt kardeşlerimizin kanı – canı ve gözyaşı üzerinden Kürtçülük yaparak siyaset eyleyen ve Kürt ve Türk’ü birbirine kırdıran sefil siyaset esnafına bir yararı yok elbette.

Fakat, ırkçılık yapmayan ve bölücü emperyalist Batı’ya taşeron politikalara alet olmak istemeyen Kürt kökenli yurttaşlarımızın aydınlanması içindir ibretle doludur..
Kürt kökenli aydınlarımızın ise bu bağlamda öncü aydınlatıcı rol üstlenmeleri,
namus borçlarıdır.

Thomas_Jefferson_Bir_Ulus_Yarattik

Sevgi ve saygı ile.
9.12.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=====================================

“İkinci Dil” Üzerinden Yapılmak İstenen Gerçekte Nedir ?

portremiz_SALTIK_ Ahmet

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Ankara Üniv. Tıp Fak.
ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı
Dil Derneği Üyesi
23.12.10, Ankara

Son günlerde Güneydoğu bölgemizde kimi genç politikacılar, haklı gerilim doğuran sözler etmeye, tuhaf demeçler vermeye, yandaşlarına “ilginç” kararlar aldırmaya başladılar. Neyin savunulabilir olduğunu ve neler söylenerek neler yapılabileceğini sınamak için taktik amaçlı zemin arıyorlar sanırız. Ancak altını çizelim ki; Kuzey Irak’ta bu yapay “nation building” süreci, dıştan dayatmayla sağlanan elverişli ortamda gerçekleştirilmek ve bağımsız bir kukla Kürt devletine dönüşmek üzeredir.

Ülkemizin, Anayasadaki “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” niteliklerini
henüz tümüyle yaşama geçiremediği, hatta kimi bakımlardan AKP iktidarı döneminde geriletildiği acı bir olgudur.

Fakat ekonomide ve toplumsal yapıda, Büyük Atatürk’ün gösterdiği doğrultuda

  • “Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir halk devletidir, halkın devletidir.”

yönlü girişimlerle bu temel sorunu aşarak, yine Atatürk’ün özlemiyle “Ayrıcalıksız sınıfsız, kaynaşmış bir kitle olacağız.” hedefine dönük bir ulus-devlet yaratmayı sürdürmek varken; sonu belirsiz etnik köken, mezhep vb. ayrılıkları körükleme sorumsuzluğu, kendi dilini ve bağımsız yaşama direncini koruyarak tarihin derinliklerinden 21. yy’a dek ulaşan 80 milyon nüfuslu koca ülkeye yakışmıyor.

E. Büyükelçi Deniz Bölükbaşı; AKP damgalı “açılım ve çok dilliliğin arkasında ABD’nin olduğunu” öne sürmekte ve “5 Kasım 2007’deki Beyaz Saray görüşmesi tutanakları açıklanırsa Demokratik açılımın arkasında ABD’nin olduğu net olarak görülecektir.” demektedir. Buna göre Başbakan R.T. Erdoğan, ABD Başkanıyla etnik açılımın
3 temele dayanmasında uzlaşmıştır :

1. Etnik kimlik
2. Yönetim hakkı
3. Dil dayatması !

Washington’a giden Kürt heyetlerinin kulağına Ankara-Washington uzlaşmasının içeriği fısıldanmış olmalı ki; AKP açılım projesinin uygulandığı süreçte Kürtler bu 3 dayatmayı gündeme getirmişlerdir.

Son olarak Kürdistan parlamentosu niteliğindeki Demokratik Toplum Kongresi’nde alınan kararla; demokratik açılım gerekçesiyle ayrı bayrak, öz savunma direnişi, demokratik özerk Kürdistan’da resmi dil Kürtçe ve Türkçe tasarımlarını
ileri sürmüşlerdir..

Bölükbaşı’nın söylemini doğrulayan demeç Beyaz Saray’dan gelmiştir. Başkan Obama, -Hürriyet’in sorularını yanıtlarken- PKK ile savaşımdaki birlikteliğe değinirken AKP’nin inatla sürdürdüğü, bugüne dek içeriği anlaşılmayan Milli Birlik Projesi adındaki “açılımı” övmüş, “Açılım sürerse PKK’nin çekiciliği kalmaz” demiştir. Gerçekte Başkan Obama; Kürtlerin sorunun çözümünde doyurucu bulmadıkları öneriler / ödünler “sürdürülür ve genişletilirse, PKK’nin gücünün zayıflayacağını” söyleyebilmiştir!

  • Bizler, tüm Anadolu halkı olarak Homeros’un, Hipokrat’ın, Tales’in, Diyojen’in, Yunus’un, Hacıbektaşı Veli’nin, Mevlana’nın, Pir Sultan’ın, Karacaoğlan’ların, İbni Haldun’un… Kurtuluş Savaşımızda ve sonrasında
    bir potada kaynaşan görkemli harmanıyız.

Büyük Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk Milleti denir.” diyerek hepimizi emperyalizme karşı birleşmeye çağırmıştır.

Çağdaş toplumdan ne anlamak gerekir ?

Her şeyden önce çağdaş bir ulus ve ona dayalı bir “ulus devlet” yaratmaktır.
Ancak ulus yaratma, kan ya da soy bağına dayalı ilkel bir ırkçı anlayışı şiddetle dışlar. Kaldı ki, günümüzde tüm farklı etnik kökenler, -başta evlilik olmak üzere- birlikte yaşamın ürünü olarak öylesine kaynaşmışlardır ki, genetik olarak saf bir ırk ya da etnisiteden
söz etme olanağı bilimsel olarak kalmamıştır.

Denebilir ki; etnisiteler tarihsel, sosyal bir hatıraya indirgenmiştir..

Türkiye’mizde Türk ve Kürt -ve öbür- yurttaşlar arasında bu kaynaşma çok daha ileri aşamadadır.

Bu sayededir ki, 40 bine varan yurttaşını yitiren, çok ağır bir bedel ödeyen halkımız,
hâlâ “Kürt kardeşlerine” karşı intikam ya da şiddet dürtüsüne yenilmemektedir, yenilmemelidir de..

Ancak bu sosyal psikolojik eşiğin daha çok zorlanmaması gerektiği de
açık bir tarihsel gerçekliktir.

Çünkü çağdaş ulus hümanisttir. Eşitlik ve özgürlük üzerine kurulur.
Kalkınmacıdır; kalkınmayı planlı bir ekonomiyle yurdun her yanına dengeli biçimde dağıtmayı, sosyal adaleti amaçlar. Tekil / Üniter yapı içinde ve çağdaş değerler ışığında; bireylerin kendilerini, dinsel inançlarını dile getirme olanağı sağlar. Amaç,
tüm yurttaşların özgürce mutlu olarak yaşayacakları bir ortamın yaratılmasıdır;

Nazım Hikmet’in özlemi gibi :

  • Bir ağaç gibi tek başına ve özgür, bir orman gibi bir arada ve kardeşçe..

“Dünyada barış, yurtta barış” Atatürk’ten bize ve tüm insanlığa temel öğüttür..

Elbette etnik kümeler, böylesine uygarlıklar beşiği bir Türkiye’de kendilerini özgürce dile getirecektir. Türkülerini söyleyecekler, ağıtlarını yakacaklar, kültürlerini yaşatacak ve geliştireceklerdir. Yürürlükteki yasal düzenlemeler ve yaygın olarak benimsenen uygulamalar buna elvermektedir.

Türkçe dışında herhangi bir dilin konuşulması, yazılması, öğretilmesi, bu dilde yayın yapılmasına… yaşam alanlarında kullanımına engel yoktur. Hatta TRT, Kürtçe yayın yapan bir kanal kurmuştur. Çağdaş kültür; kökü bu topraklarda olan, bu topraklarda yaşayan tüm kültür değerlerinin laiklik ilkesi ışığında aklın ve bilimin süzgecinden geçirilerek, ortaklaşa oluşturacağımız bir yaşam biçimdir.

Büyük Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.” derken bu harmana işaret etmektedir.

Tüm bunların beşiği ise bağımsız bir devlettir; ülkesiyle ve ulusuyla bölünmez vatandır. Ne var ki,

“Çift dil dayatması” yalnız değildir. Yukarıda da değindiğimiz üzere 3’lü bir salvo ile karşı karşıyayız :

Etnik kimlik – yönetim hakkı – dil dayatması !
Herkesin, 21. yy’ın şu çıplak gerçeklerini çok iyi kavraması gerekmektedir :

1.Emperyalizm “divida et impera” atasözüyle kültüründe, genetik kodlarında yer alan “böl ve yönet” oyununu türlü yöntemlerle acımasızca ve
son derece sinsi olarak sürdürmektedir. Kürt kardeşlerimiz bu olguyu görüyorlar mı? Soralım : Bilerek ya da bilmeyerek emperyalizme hizmet edebilirler mi?

20. yy. başında 20+ devletten o yüzyıl sonunda 100+ devlete, 21. yy. sonunda ise 1000 devletçiğe ulaşma planı neyin nesidir? Halkları özgürleştirme midir, karakol / istasyon / kukla devletçikler yaratarak sömürgeciliği sürdürmek midir ? Ve bu atomizasyon politikasının temel aracı nedir? Emperyalizm, dağın başındaki 3,5 etnisiteye özgürlük / devlet kurma aşkı ile yanarken (!);

AB neyin nesidir? 27 farklı millet (etnisite değil!) neden ekonomik işbirliği ile yetinmeyip var gücüyle siyasal bir birlik kurmak için çırpınmaktadır? Kendi içlerindeki çatışmaları dondurup (konsolide edip) “Birlik” gücüyle dışa dönük emperyal sömürgen politikaları sürdürmek için değil midir?

Emperyalizm ile işbirliği yaparak özgürlük savaşı vermenin tarihte tek bir örneği var mıdır? AB neden İngiltere, Fransa, Belçika, İspanya gibi üyelerinde çok milletli, çok resmi dilli federal devlet modeli dayat(a)mamaktadır? Gücü bizlere mi yetmektedir? Haritalarını yayınladıkları “Büyük Kürdistan” ın sınırları gerçekten doğal, tarihsel, demografik verilere mi dayalıdır; yoksa uzaydan hiperspektral imza tekniğiyle çizilen iştah kabartan petro-coğrafya mıdır?

2. “Ulus devlet” kavramı, 20. yy’ın en parlak sosyal bilim buluşudur. Etnisitelerin birbirine karıştığı ve her birine ayrı coğrafyaların ayrılmasının olanaksız olduğu bir aşamada, “birlikte yaşama” vazgeçilmez bir zorunluk olmuştur. Bu amaçla, tanımlı bir coğrafyada, örneğin Türkiye’de -ki Türklerin diyarı, Türklerin yurdu anlamında TURCHIA adını Batılılar 800 yıl önce koymuşlardır- çoğunlukta olanın dilinin “resmi dil” kabul edildiği bir uzlaşma oluşmuştur. Kürt kardeşlerimiz bin yıldır bu coğrafyada Türkçe’yi resmi dil olarak konuşmaktadırlar ve Lozan’a göre azınlık da değillerdir.

3.En büyük ulus devlet ABD olmak üzere, güçlü büyük emperyalist devletler Ulus Devlettir.

Örn. ABD’de neredeyse 50 faklı millet (etnisite değil!) önce bağımsız devletçikler biçiminde örgütlenmişler, 18. yy’da uzun süren kanlı savaşlardan sonra “Birleşik Devlet” e dönüşmüşlerdir. Yaygın konuşulan dil İngilizce’yi de tek resmi dil olarak kabul etmişlerdir. Amerikan mucizesinin altında yatan budur. İngiltere de öyledir.
Küçücük adada ve İrlanda’da 4 etnisite, çoğunluğun dilini-bayrağını resmi dil ve bayrak edinmiş, birlikte yaşamaktadırlar. Örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir..

4.Çıplak olarak görülmelidir ki; emperyalizm kendi içinde ULUS DEVLET’e ve onun kurumlarına en başta resmi dil olmak üzere son derece katı biçimde sarılmakta iken, bizim gibi ülkelerde tam da tersine zoraki, yapay “millet inşa etme” (nation building) süreciyle yeni postmodern sömürgeler elde etme kanlı oyunu içindedir. Oysa ULUS DEVLET, dağınık, küçük nüfuslu, güçsüz etnisitelerin emperyalizme karşı başlıca kalkanıdır. Rus devrimci V.İ. Lenin’in ünlü ve çok yerinde uyarısı belleklerden silinmiş değildir : Bütün ülkelerin ezilen halkları, birleşiniz..

5. Emperyalizmin ülkemize dönük ertelenmiş Sevr takıntısı, açık açık haritalarla, AB dayatmalarıyla gözümüze gözümüze sokulmaktadır. Tarihte, emperyalist kışkırtmalarla ortak vatan yoldaşlarını arkadan vuran kimi halkların acı öyküleri henüz çok tazedir.

Herkese ama herkese, Said-i Kürdî’nin İkdam gazetesinde (22 Şubat 1336,
7 Mart 1920, sayı: 8273) yer alan Kürtleri uyarıcı makalesine göz atmalarını
ısrarla salık veririz. (Kısa bir alıntı dip not olarak verilmektedir ..)

Anımsamak gerekir ki; resmi dili 1’den çok olan tekil (üniter) ulus devlet örneği yeryüzünde yok gibidir. İsviçre örneği belki de bir ayrıktır (istisnadır) ve Avrupa’nın ortasındaki bu kendine özgü ülke AB üyesi de olmadığı gibi, kendisini bölüp parçalama heveslisi de yoktur. Dilbirliği bozulunca parçalanma olmaktadır.

Öneriler                           :

Günümüzde İnsan Hakları ne yazık ki, tüm dünyada geçerli kılınamamıştır.
Dahası, giderek özü boşaltılmaktadır ve kendisini “Küreselleşme” diye zihinlere -retorik- tuzak kurarak sunan yeni emperyalizm, insan haklarının en büyük engeli hatta düşmanı durumuna gelmiştir.

ABD Dışişleri Bakanı H. Kissinger açıkça itiraf ederek,

  • “Küreselleşme, Amerikan hegemonyasının öteki adıdır.” diyebilmiştir.

Dünya ağır bir sömürü, işsizlik, yoksullaştırma, sağlıksızlaştırma, sosyal güvencesizlik, eğitimsizlik, adaletsizlik soğuk ve sıcak çatışma, korku.. ortamına sürüklenmiştir.

Oysa Atatürkçülük = Kemalizm, “Yurtta barış, dünyada barış!”ı yüce bir erek olarak öğütlemektedir.

Anayasamızın 2. maddesinde yer alan ve Cumhuriyetimizin değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek olan 6 temel niteliğinin hakkıyla uygulanması hepimizin yararınadır ve yeterlidir :

1. insan haklarına saygılı,
2. Atatürk milliyetçiliğine bağlı,
3. demokratik,
4. laik
5. s o s y a l bir
6. hukuk Devletidir.

Türk vatandaşı olan Kürt yurttaşların anadillerini unutmamalarını sağlayacak her türlü kolaylıkları uygulamak Devletin görevleri arasındadır. Kasaba, köy adları anadille söylenebilir, nüfus daireleri dileyen yurttaşın ad değiştirme isteğini kabul edebilir.
Bu istemler üzerinden Türkiye’nin tekil (üniter) yapısına zarar verecek ve ülkeyi eyalet düzenine sokup parçalayacak, eşdeğer deyimle “özerk-yerinden yönetim” istemlerine yol açacak bir gidişi tartışmanın hiç kimseye somut, uzun erimli bir yararı olamaz.

Sorun; etnik ya da dinsel inanç temelli ayrışma ve çatışma ile çözümlenemez.Yaşayageldiğimiz yıkım süreci göstermiştir ki; devletimiz, milletimiz, vatanımız ve çağdaşlaşma kazanımlarımız, ancak Atatürk Devrimi temelinde yaşatılabilir. Atatürk Devrimi, Türkiye için herhangi bir seçenek değil, tek seçenektir. Atatürk önderliğindeki kurucu irade, Türk Devrimi’nin deneyimlerine göre Cumhuriyet’imizin temel niteliklerini 1937’de Anayasa’nın en başına koymuştur.
İnsan haklarının ülkemizde ve dünyada yaşama geçirilmesinde 6 Ok’u denenmiş, başarmış evrensel bir model olarak görmeli ve ısrarla sahiplenmeliyiz :

“Türkiye Devleti;

1. Cumhuriyetçi,
2. Milliyetçi,
3. Halkçı,
4. Devletçi,
5. Laik ve
6. Devrimcidir.”

Batı’dan devşirme emperyalist ezberleri bırakarak, ulusal devrim sürecimizde ürettiğimiz ve dünyaya model bu temel stratejik formülü, yeniden Anayasamıza koymak koşuldur. Atatürk Devrimi temelinde Cumhuriyeti ve toplumumuzu yeniden örgütlemek amacıyla aşağıdaki ilkelere dayalı yeni bir
Anayasa yapılabilir :

– Bağımsız ve güçlü devlet,
– Etkin hükümet,
– Hızlı adalet,
– Örgütlü halk,
– Özgür ve eşit yurttaş,
– Planlı, halkçı, karma ekonomi,
– Bölgelerarası denge,
– Çalışan ve üreten Türkiye.

Bunun için ise “aklın ve bilimin egemen kılınması” gereklidir. Tıpkı Atatürk’ün bize bıraktığı tinsel (manevi) kalıt gibi : “Yaşamda en gerçek yol gösterici akıl ve bilimdir.” Kemalizm’in = Atatürkçülüğün gerçek özü bu ilkedir ve yalnız Türkiye’yi değil, tüm insanlığı kurtaracak, insan haklarının gerçek anlamda yaşanmasını sağlayacak evrensel bir ilkedir. Dolayısıyla başta ülkemizde, “her-ke-si” -özellikle siyasal iktidarı- akla ve bilime, ülkenin temeli olan sosyal adalete ivedilikle davet ederiz. Dış dayatmalı “açılım” tuzağını, özellikle Kürt kardeşlerimiz ayrımsamalıdır.

* Demokrasiyi cumhuriyet düşmanlığı için,
* İnsan haklarını bölücülük için ve
* Küreselleşmeyi ulus devleti tasfiye etmek için.. kullanan çevrelere alet olmamak gerekir..

Çare; bir bütün olarak insan haklarının ülkemizde yaşayan herkese hiçbir etnik-dinsel vb. ayrım yapmadan uygulanmasında, demokratik standartların yükseltilmesindedir. Temel hedefimiz bu olmalıdır. Birleşerek emperyalizme karşı güç birliği yapmak yerine, onun sinsi tuzaklarına bilerek ya da bilmeyerek düşmek çağdaşlık ve ilericilik olarak kabul edilemez; tarih de bağışlamaz.

TEKEL işçilerinin yaman kış ortasında 78 gün çadırlarda sergilediği şanlı direnişi anımsayalım :

Orada Türk, Kürt, PKK’lı, Bingöl’lü, İzmir’li, dahası kadın-erkek ayrımı var mıydı? Hayır! Ortak özellik emekçi olmaktı. Tüm öbür aidiyetler ikincil kalmıştı. Bu sayede güçlüydüler ve başardılar. Çok öğretici değil midir? Ortak özelliğimiz TÜRKİYE CUMHURİYETİ YURTTAŞLIĞI değil midir? Uluslararası arenada onurlu ve başı dik, bağımsız bir ülkenin eşit, özgür, 1. sınıf yurttaşı olmak; ABD’de 50 ayrı millet için büyük şereftir de ülkemizde başka bir şey midir? Hızla kendimize gelmeliyiz!

“Türk-Kürt kardeş tir, ayıran kalleştir.”
söylemi, tarihsel ortak sağduyumuzdan imbiklenen görkemli bir reçetedir.

================================
Çok önemli dipnot                     :

Şeyh Saitin 7 Mart 1920 tarihli kritik makalesi :

İkdam Ceride-i Muteberesine!

Evvelki günkü gazeteler, Paris’de Şerif Paşa ile Ermeni heyet-i murahhasası reisi Boğos Nubar Paşa arasında Kürdistan ve Ermenistan hakkında bir anlaşma yapıldığını yazarak, Kürt kamuoyuna açıklamada bulunuyorlardı. 4.5 yy’dan beri
İslam birliğinin özverili ve cesur koruyucu ve yandaşları olarak yaşamış ve dinsel töreye sadakati yaşam amacı bilmiş olan Kürtler; henüz beş yüz bine varan şehitlerinin kanı kurumadan, şişlere geçirilen yetimlerinin, gözleri oyulan ihtiyarlarının anılarını acılarla anarken; İslamiyetin zararına olarak, tarihsel ve yaşamsal düşmanlarıyla anlaşma imzalamak yoluyla; salabet-i diniyeleri hilafında iftirak-cûyane âmâl takib edemezler. Binaenaleyh, Kürd vicdan-ı millisinin bu tarz tahassüsüne muğayir hareket eden zevatı da tanımazlar.. Ve yegane emelleri de; vahdet-i dinî ve millîlerini muhafaza olduğundan, keyfiyyatın izahına delalet buyurulmasını muhterem gazetenizden istirham ediyoruz.”

  • Ayrıca 1925 isyanının nedeni özerklik istemi değil, şeriattır :

Şeyh Sait İsyanı ile ilgili davanın savcısı Ahmet Süreya Örgeevren’in “Şeyh Sait İsyanı ve Şark İstiklál Mahkemesi” (Temel Yayınları, 2002) adlı kitabında söz konusu dava sanıklarının ifadeleri ve itirafları yer alıyor. Şeyh Sait verdiği ifadelerde Kürtlerin özerkliğine kesinlikle değinMEmekte, isyanın nedeni olarak şeriatı göstermektedir
(s. 187-191). Şeyh Sait’in ifadesine göre isyanın nedeni şeriat uygulanmasına
son verilmesi ve medreselerin kapatılmasıdır.

LOZAN’A SELAM!


LOZAN’A SELAM!

portresi

 

Dr. Ceyhun BALCI
23.7.2014

 

 

91. yıldönümünde Lozan’ı nasıl anlamalı? 

İçinden geçtiğimiz dönemde Cumhuriyet’in yerle bir edilmekte olduğu düşünüldüğünde Lozan’ın da başarısızlıkla özdeşleştirilme çabalarına şaşırılmamalı!

indir

Lozan’ı anlamak için soru-yanıtlardan oluşan bir kitap.

Lozan’da sonuca ulaştırılamayan 3 ana başlık vardı!

1. Hatay Sorunu : Bilindiği gibi Lozan’da sonuca bağlanamasa da; Hatay 1939’da Türkiye’ye katıldı. Sonuçta biraz gecikmeyle de olsa mutlu sona erişilmiş oldu.
(AS: Atatürk’ün sağlığını tehlikeye atacak olağanüstü özverisi ve çabasıyla..)

2. Boğazlar Sorunu : Lozan’da Boğazlar üzerindeki Türk egemenliğinin kabul ettirilmesi başarılamadı. Boğazların sahibi Türkiye askerini Boğazlar çevresinden çekmek durumunda kaldı. Sorun 13 yıl sonra (AS: 1936’da) Montrö’de Türkiye’nin istediği biçimde bağıtlandı. Boğazlar üzerindeki egemenliğimiz kabul ettirildi.


3. Musul Sorunu : Ulusal Ant (Misakı Milli) sınırları içinde yer alan Musul sorununun çözümü Lozan’da İngiltere tarafından engellendi. Sorunun Milletler Cemiyeti’nce çözüme kavuşturulması kararı alındı. 1925’te çıka(rtıla)n Şeyh Sait İsyanı Musul sorununun çözümü önüne engel olarak çıkartıldı. Önceki ikisi gibi
yıllar sonra da olsa bu sorun Türkiye’nin istediği biçimde çözülememiş oldu.
Lozan’da çözüme kavuşturulamamış olup sonrasında da çözüme eriştirilemeyen
tek sorundur.

lozan antlaşması

Lozan’da Türk kurulu

Lozan söz konusu olduğunda, Antlaşmayı başarısız gösterme çabaları
“Mübadele” (AS: nüfus değişimi, exchange) üzerinden de yoğunlaştırılır.

İnsanların doğdukları, büyüdükleri ve yurt bildikleri toprakları terk etmek zorunda kalmaları hiç kuşkusuz acıklı bir durumdur. Ama, bu acıklı durumdan Lozan’ı sorumlu tutmak ya bilgisizlik ya da kötü niyet göstergesidir. Mübadele, Anadolu’daki Rumların, Yunanistan’daki Türklerle değiş tokuşudur.

Mübadele bir insanlık dramıysa bunun hesabının öncelikle emeperyalist Batı’ya ve onun maşası olmayı içine sindiren Yunanistan’a sorulması gerekir. Yunanların Küçük Asya serüveni sırasında onyıllardır komşuluk ettikleri Türklerin canına, malına ve ırzına
göz koyan Rumların hiç mi suçu yoktur? Bunların yaşandığı bir coğrafyada yan yana olabilmenin sürdürülmesi olanaklı mıydı? Derinden yaralanmış olan ilişkilerin onarılması ne derecede olanaklıydı?

Mübadele’yi insanlık dramı olarak niteleyip, onun üzerinden Lozan’a saldıranların öncelikle bu soruna ilişkin çözüm önerilerini sunmaları gerekmez miydi?

Lozan’a selam gönderirken İzmir’den Lozan’a, Montrö’ye ve hatta Hatay’a gönderilen selamları unutamayız!

lozan

Lozan Meydanı (İzmir)

İzmir’de Fuar’ın 5 kapısından biri Lozan, komşuluğundaki öbürü Montrö adlarını taşır. Kentin güneyindeki yükseltideki yerleşim ve içinden geçen cadde ise Hatay adını!
Bu ad Hatay’da halkın çektiği sıkıntıların anısına 1937’de verilmiştir.
Çok değil iki yıl sonra Hatay’ın Türkiye’ye katılımıyla Hatay adı İzmir’de bu kez coşkuyla var olmayı sürdürmüştür.

IZMIR-HATAY-CADDESI-GORUNUS-KARTPOSTAL__14019469_0 

Hatay Caddesi (İzmir)            

montro_meydani_guvercin_ucuran_kadin_heykeli15

Montrö Meydanı (İzmir)

Musul sorunu mutlu sona ermiş olsaydı, kuşkusuz İzmir’de bir yerlerde yaşatılırdı!

Atatürk, Kürt sorununa nasıl bakıyordu?

Dostlar,

Adalet ve Demokrasi haftası bağlamında Uğur Mumcu’yu, Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan ve şehit edilen 5 polisi, ADD kurucu Genel Başkanı Muammer Aksoy’u anma etkinlikleri sürüyor..

Uğur Mumcu, çeyrek yy. önce “Kürt sorunu” nu büyük bir netlikle
ortaya dökmüş..

Çeyrek yy’dır “Garp cephesinde yeni bir şey yok”

Peki biz neredeyse 25 yıldır bu yalın gerçeği neden anlamıyor,
anlamak istemiyoruz?

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 28.1.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

======================================

Uğur Mumcu

portresi

Atatürk, Kürt sorununa nasıl bakıyordu?

Birçok konuda olduğu gibi bu konudaki yasakçılık da gerçeklerin saptırılmasına yarıyor.
Atatürk, 1923 yılı 16/17 Ocak günü İzmit’te İstanbul’dan gelen gazetecilerle konuşurken Ahmet Emin (Yalman)’ın bir sorusu üzerine Kürt sorunu konusundaki görüşlerini şöyle açıklar. Bugünkü dile çevirerek aktaralım:

Türk ve Kürt…

“Kürt sorunu, bizim, yani Türklerin çıkarları için kesinlikle söz konusu olmaz. Çünkü, bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt unsurları öylesine yerleşmişlerdir ki pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Örneğin, Erzurum’a giden, Erzincan’a, Sivas’a giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürtleri de göz önünde tutmak gerekir.”

Atatürk, bu gerçekçi gözlemi yaptıktan sonra şu çözümü de öngörüyor:

“Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok, anayasamız gereğince zaten bir çeşit yerel özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir.”

Atatürk’ün bu sözlerini 1921 Anayasası’nın getirdiği sisteme bakarak değerlendirmek gerekir.

1921 Anayasası’nın 21. maddesi, illerin “manevi kişiliğe ve özerkliğe” sahip olduklarını belirtiyordu. Bu “yerel özerklik” bugünkü bir çeşit belediye yönetimi gibiydi. İç ve dış siyaset, adliye ve askerlik ve ekonomik ilişkiler ile ilgili yetkiler tümüyle hükümetin elindeydi. Özerklik, “vilayet şûraları” eliyle illerin günlük işlerinin yönetimini kapsamaktaydı.

Atatürk’ün bu sözlerinden “Kürtler ayrı devlet kursunlar” gibi bir anlam çıkmıyordu. 1921 Anayasası da böyle bir sistem öngörmemişti. Atatürk, Kürtler için “bir nevi mahalli muhtariyet”ten söz ederken, “üniter devlet” dışında bir çözüm de öngörmüş değildi.

  • Öngörülen; Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları il ve ilçelerde yerel yöneticilerini seçme haklarıydı.

Atatürk, daha sonra görüşlerini şöyle açıklamıştı:

“Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarabilirler.
Şimdi TBMM hem Kürtlerin hem Türklerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur.
Ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve yazgılarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki
bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz.”

Bugün Türkiye’de Kürt kökenli milletvekilleri var, Kürt kökenli bakanlar var, belediye başkanları var, genel müdürler var, generaller, öğretim üyeleri ve işadamları var.
Kürtler ve Türkler, Türkiye içinde öylesine birbirlerine karışmışlardır ki Türkler ile Kürtler arasında bir sınır çizmek, o gün olduğu gibi bugün de olanaksızdır.
Bugün İstanbul, İzmir ve Ankara gibi büyük kentlerde yaşayan Kürt kökenli yurttaş sayısı, Diyarbakır, Malatya, Tunceli’de yaşayan Kürt kökenli yurttaşlarımızdan
daha çoktur.

Bu açıdan Atatürk’ün 1923 yılındaki görüşleri bugün de geçerliğini koruyor.

Öyleyse sorun nedir?

  • Sorun; Kürt sorunu konusunda izlenen emperyalist siyasetlerdir.

Atatürk’ün 1923 yılındaki bu basın toplantısının üzerinden iki yıl geçmeden
Doğu’da Şeyh Sait İsyanı patlak vermiştir.

O günler, genç Cumhuriyet için çok önemli günlerdi. Lozan Antlaşması,
Musul petrolleri konusunu çözüme bağlamamıştı.
Sorun, İngiltere ve Türkiye arasında çözülecekti.
Bu isyan “padişahlık, hilafet, şeriat ve Abdülhamid oğullarından birinin saltanatını sağlamak” gibi din sömürüsü ile perdelenmişti. (TBMM tutanakları, I; 64, 25.2.1341, C:2, S:309).

İsyanın sonunda Musul petrolleri Türkiye’nin elinden kaçtı.

  • Şeyh Sait İsyanı’nın Türkiye’ye faturası Musul petrolleriydi!
  • Bugün Kürt sorunu, azınlık şovenizmi, ayrımcılık ve terör ile değil; demokrasinin yerleştirilmesi ve insan haklarının, Edirne’den Ardahan’a kadar, her yerde uygulanması ile çözülür.

ABD ve öteki Batılı ülkeler, niçin birdenbire bu kadar Kürt yanlısı oldular?
Bu soruya yanıt aramak zorundayız.
ABD için sorun, İran, Irak ve Türkiye’nin birer bölümünü kapsayacak bir Kürt devleti üzerinde şimdiden egemen olmak ve olası petrol yataklarını bu Kürt devleti aracılığı ile elinde tutmaktır.

  • Kürtler üzerindeki “Amerikan mandacılığı” hazırlığına kimse “sosyalizm”, “Marksistlik” ya da “devrimcilik” etiketi yapıştırmamalıdır.

ABD emperyalizmi, gerçekten “emperyalizm” ise Kürt sorununun bu kadar canlı tutulmasında bu emperyalist siyasetin güttüğü amaç niçin göz ardı ediliyor?

(Cumhuriyet, 5 Aralık 1989)

82. YILINDA KUBİLAY OLAYI ve DERVİŞ MEHMET’İN ARABASI

E. Tümg Naci BEŞTEPE

82. YILINDA KUBİLAY OLAYI ve DERVİŞ MEHMET’İN ARABASI

ÖNCESİ

Şeyh Sait isyanından sonra, Cumhuriyet ve devrimlere karşı gerçekleştirilmiş
küçük çaplı ancak üzüntüyle anımsanacak bir olaydır.

Nakşibendi Tarikatı lideri Şeyh Esad’ın Manisa’da tarikatı yaymakla görevlendirdiği Laz İbrahim’in yönlendirdiği ve başında Derviş Mehmet’in bulunduğu bir grup tarafından gerçekleştirilmiştir.

Derviş Mehmet Giritlidir.

İşgal döneminde Girit valiliği yapıp sonra Yunanistan’a kaçarak Hristiyan olan
Giritli Hüsnü’nün yeğenidir.

Çerkez Ethem’in arkadaşı olup onunla beraber çalışmış, onunla birlikte Yunanistan’a kaçmış, 1930 öncesi geri dönmüştür.

OLUŞUMU

Manisa’dan gelen Derviş Mehmet ve cüppeli, sarıklı, çember sakallı altı arkadaşı,
23 ARALIK 1930’da, Menemen’de sabah namazı kıldıkları camiden yeşil bir sancak alarak Hükümet Meydanı’na dikerler.

Derviş Mehmet camide kendini MEHDİ olarak tanıtır.

Dini kurtarmaya geldiklerini, şapka giyenin kafir olduğunu, şeriatın yeniden geleceğini, 70 bin kişilik halife ordusunun şehri sardığını, yeşil sancağın altında toplanmayanların öldürüleceğini söyleyerek halkı korkuturlar.

Zikir yapmaya başlarlar.

Silah zoru ve korkudan etraflarında kalabalık oluşur.

Menemen’de konuşlu bulunan ve durumu öğrenen 43. Alay Komutanlığı,
Atğm. Mustafa Fehmi Kubilay komutasında bir manga asker gönderir.

Kubilay doğrudan elebaşıların yanına giderek teslim olmalarını ister.

Ateş ederek Kubilay’ı yaralarlar.

Askerlerde manevra mermisi vardır. Ateş ederler. Etki etmeyince, Derviş Mehmet,
”Bana kurşun işlemez” diyerek topluluğu daha da etkiler.

Askerler kaçar. Kubilay yaralı olarak camiye kadar gelir.

Derviş Mehmet, Kubilay’ın kafasını bıçakla keser.
Yeşil sancağa bağlayarak dolaştırmaya başlarlar.

 

Olay yerine gelen ve müdahale etmek isteyen iki bekçiyi de öldürürler.

Menemenliler müdahale etmez veya edemezler. Ancak alkışla destek verenler de olur.

Olayın büyüdüğünü öğrenen Alay Komutanlığı yeni birlik gönderir.
Derviş Mehmet öldürülür, diğerleri de yakalanır.

SONRASI

Bölgede sıkıyönetim ilan edilir.
General Mustafa MUĞLALI başkanlığında Divan-ı Harp kurulur.

29 Ocak 1931’de sonuçlanan mahkeme; biri zaten ölmüş olan 37 kişinin idamına,
40 kişinin salıverilmesine, 27 kişinin beratına, 41 kişinin de hapsine karar verir.

İdamlardan altısı (bunlar arasında Şeyh Esad da vardır) yaşları nedeniyle,
ikisi de TBMM kararıyla hapse çevrilir.

29 kişi, 3 Şubat 1930’da Menemen’in değişik yerlerinde asılarak idam edilir.

OLAYDAN GÜNÜMÜZE TARİKATLAR, GERİCİ AKIMLAR

Nakşibendi Tarikatı’nın o günkü amacı; şeriatı getirmek, tekke ve zaviyeleri açmak, şapka yerine fes giyilmesini sağlamaktı.

Geçen 80 yılda karşı devrimci gerici akımların amaçlarında önemli bir değişiklik olmamıştır.

Tek fark, siyasi otoritenin gücü ve kendilerine yaklaşımlarına göre gösterdikleri davranışta olmuştur.

Duruma göre; yer altına girmişler,  gözden kaybolmuşlar, iktidara yanaşmış veya
cephe almışlar ya da ortaya çıkıp isteklerini söylemişlerdir.

  • Derviş Mehmet’in 4 kuşak sonrasının devlet yönetimine geldiği
    iddia edilmekte, yalanlanmamaktadır.

Divan-ı Harp Mahkemesi’nin başkanı Org. Muğlalı, DP döneminde, Van/Özalp’taki kaçakçıların öldürülmesi olayı nedeniyle yargılanırken kahrından ölmüştür.

Özalp’taki kışlaya verilen adı Kasım 2011’de silinerek hem gerici yobazların
hem de bölücü ayrılıkçıların istekleri karşılanmıştır.

Bugün, devleti yönetenlerin ve üniversitelerimizdeki bilim adamlarının ağzından;
tekke ve zaviyelerin, türbelerin yeniden açılması, bu miskinlik ve gericilik yuvalarının bilim ve kültür yuvası olduğu, medrese sistemine dönülmesi gerektiği dillendirilmektedir.

  • Kılık kıyafet devrimi çiğnenmektedir.

Halk şapkayı benimsememiş olsaydı, fesin de türban gibi serbest bırakılması
olasılık dahilindedir.

  • Cemaat ve tarikatlar siyasi ve ekonomik güç odakları haline gelmiştir.

Gemileri, uçakları, cipleri, villaları, bankaları, gazete ve televizyonları, üniversiteleri, beyin yıkama kursları, vakıfları, dernekleri, dünyanın her yerinde okulları, valileri, belediye başkanları, siyasi partileri, bakanları sözün kısası her şeyleri vardır.

Laik cumhuriyetle, demokrasiyle, devrimlerle mücadeleyi daha güçlü olarak sürdürmektedirler.

Zaman zaman Derviş Mehmet ve 5-6 arkadaşının çok küçük bir grup oldukları,
isyan çıkarmalarının olanaksızlığı ve olayın abartıldığı gündeme getirilmektedir.

Bu savda doğruluk payı olabilir, ancak günümüzde hala sıkça tanık olduğumuz
bazı oluşumları, topluma kabul ettirilmek istenen fikirleri anımsatarak bu payın
ne kadar az veya çok olduğunu bir kez daha düşünelim;

–        Cüppeli Ahmet’in peşinde koşanlar,
–        Medyumlarda, falcılarda sıraya girenler,
–        Fatih’te kurtarılmış bölge yaratanlar, cinayeti bile örtbas edenler,
–        Adnan Hocacılar,
–        Fethullahçılar,
–        Türedi tarikatçılar,
–        Said-i Nursi’ye itibarını iadeye çalışanlar,
–        Atatürk’e idam fetvası veren İskilipli Atıf’ı göklere çıkaranlar,
–        Alevilerin katledilmesi gerektiğini söyleyen Ebussuud Efendi’yi
öve öve bitiremeyenler,
–        9 Yaşındaki kız çocuğu ile ve dört kadınla evlenmeyi uygun görenler,
–        Maya takvimine göre dünyanın sonunun geldiğine inanıp Şirince’ye
hücum edenler… ve daha niceleri.

SONUÇ

Bir anekdot ile bağlayalım sonucu.

Atatürk, 4 Ocak 1931’de, Bursa gezisinde Türk Ocağı’nı ziyaret eder ve
kırsal kesimdeki aydınlanma çalışmalarının nasıl gittiğini sorar

Ocak başkanı Dr.Rüştü Bey, yakın köylere gidildiğini ancak taşıma araçları olmadığı için uzak köylere ulaşamadıklarını söyler. Bunun üzerine Atatürk; “DERVİŞ MEHMET’İN ARABASI MI VARDI?” diye kırgın bir ses tonuyla sorar. (*)

Atatürkçülere düşen; tüm gerici çabalara karşı, O’nun ilke ve devrimlerine
sahip çıkmaktır.

  • Atatürkçülerin mazeretlere sığınma hakkı yoktur.

Kubilay başını bu yolda vermiştir.

82. yılında Devrim Şehidi Atğm. Kubilay’ı ve arkadaşlarını saygıyla anıyoruz.

Aydınlanmanın ışığı üzerlerinden eksik olmasın.

(*) Atatürk Bugün Olsaydı  – Cemal KUTAY

==========================================

Dostlar,

E. Tümg. Naci Beştepe’nin çok öğretici derlemesi yukarıda.

2 fotoğrafı biz ekledik sizin vev Sayın Beştepe’nin hoşgörüsüyle..

Devrim şehitlerinin kan ve canlarına yaraşır olmak zorundayız..

Bu da Türkiye Cumhuriyetini sonsuza dek onurlu, bağımsız, başı dik yaşatmaktır.

Sevgi ve saygı ile.
23.12.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net