İsraf ekonomisiyle batmayalım

İsraf ekonomisiyle batmayalım

(AS : Bizim çok kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Forbes Dergisinin Türkiye’nin en zenginlerini açıkladığı gün, Adana’da 81 yaşındaki bir kadın ödeyemediği su borcu yüzünden kapatılan sayaçtaki mührü kırdığı için gözaltına alındı. İşte Türkiye’nin yürek yaralayan görünüşü.

Bütün Türkiye’nin “Hayır!” dediği Şeker Fabrikalarının satışı kararında iktidar inat ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şeker Fabrikaları zarar ettiği için satılacak sözlerine CHP’nin Ekonomiden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı A. Erdoğdu şöyle karşılık verdi: “Saray, harcamalarında 30’da bir oranında tasarruf etse şeker sanayimiz ve bu fabrikalardan geçinen 2,5 milyon insanımızın geleceği kurtulacak. Şeker fabrikalarının 2016 yılı zararı 76 milyon, aynı yıl sarayın harcaması 650 milyon TL ve örtülü ödenekten yapılan ilave 1 milyar 650 milyon TL’dir. Saray günde 1 milyon 600 bin TL harcamıştır.”

Moody’s kredi değerlendirme kuruluşunun Türkiye’nin notunu düşürmesi ve Türkiye’yi yatırım konusunda riskli ülke ilan etmesi iktidar tarafından tepkiyle karşılandı. Hamaset edebiyatı ile ekonomi kurtulamaz. Moody’s’in raporunu idrak edecek objektif düşünceye sahip olmalıyız. Uluslararası kuruluşların hepsi “Türkiye yatırım yapılamaz hale geldi” diyor. Moddy’s’in raporunda; “Küresel faiz oranları yükseliyor, Türkiye bu şartlarda ne yapabilir?” denilmektedir. Raporda siyasi ve sosyal değerlendirmeler de yapılmış. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararı alt mahkemelerin tanımaması ciddi bir durum olarak ele alınarak  muhtemel sonuçları ifade edilmiş, OHAL uygulamalarına da endişeli bir üslupla yer verilmiştir.

Raporda yer aldığı gibi;

– temel yapı ile ilgili reformlardaki gecikme,
– yüksek cari açık,
– yüksek dış borç

önemli ikaz sebepleridir. Hükümetin, ciddi ve köklü reformları ele alması raporun çok haklı olarak önümüze getirdiği gerçeklerdir.

  • Dış borç stokumuz 438 milyar dolar.
  • Bunun 308 milyar doları özel sektörün döviz borçlarıdır.
  • Kamu dış borcu ise 129,5 milyar dolardır.

Öncelikle Türkiye israf ekonomisini bir tarafa bırakıp verim ekonomisine,
üretim ekonomisine geçmelidir.

Alışveriş merkezlerine dökülen milyarlar ekonomiye hiçbir fayda sağlamamaktadır. Markayla itibar sahibi olmak modası yaygınlaştırılmış ve ne yazık ki halkımız temel değerlerinde büyük bir yıpranma yaşanmaya başlamıştır. İnşaat sektörünün durmadan pompalanması şehirlerimizin tarihi kimliğini bozmuştur. İstanbul’umuz artık yedi tepe üstüne kurulmuş bir güzellik beldesi değil, gökdelenlerin mezar taşı olduğu bir çirkinlik meşheri (AS: teşhir yeri) olmuştur. Her şehrimiz, sağlayacağı rant ölçüsünde bu çirkinlikten nasip almaktadır. Ekonomiyi yönetenler bununla da yetinmemiş ülkenin kaynaklarını israf eden projelere ağırlık vermiştir. Gazetelerdeki haberlere göre İstanbul III. Havalimanı yıl sonundan önce işletmeye alınacakmış. Atatürk Havalimanı’nın yıkımına da o günlerde başlanacaktır. Üçüncü havalimanı olarak kullanıldığını bildiğimiz Tekirdağ Çorlu Havalimanı tevsi edilebilirdi. Sabiha Gökçen Havalimanı’nın ikinci pisti süratle bitirilip terminal kapasitesi önce yıllık 50 sonra 100 milyon yolcuya ulaşabilirdi. Şu anda bitmiş olan altyapı yatırımları Sabiha Gökçen ve Atatürk havalimanlarının geniş bir kapasiteyle çalışmasını sağlayabilirdi. Bütün bunlar bir kenara itilmiş, İstanbul Havalimanı bir israf abidesi olarak gündeme oturmuştur. Aynı israfı daha ağır, daha vahim bir biçimde Kanal İstanbul projesinde görüyoruz. Tabiatın vücut verdiği Karadeniz ve Marmara su akımları bu proje ile dinamitleniyor. Şu anda 65 milyar dolar olarak planlanan proje ile ülke, biraz önce ifade ettiğim dış borçlarının tamamen altından kalkılmaz hale getiriyor. Avrupa yakasını bu Kanalla bölmek coğrafya, askeri şartlar ve uluslararası hukuk açısından bizi altından kalkamayacağımız yanlışlıkların içine sokuyor.

65 milyar dolar ile ekonomide 15 yıldır AKP’nin yaptığı  yanlışlar düzeltilebilirdi. Kendi kendine yeten bir ülke şimdi bütün tarım ürünlerini ve samanı dışarıdan alıyor. İşsizliğin %15’lere vardığı, yurttaşlarımızın  çatılarda, meydanlarda, Meclisin önünde “açız!” diye bağırarak kendilerini yaktığı her 4 saatte 1 işçinin çalışırken kazada öldüğü bir ülkede sırf reklam olsun diye çılgınca projeler yapmak ülke ekonomisinin kaynaklarını yok etmektir.
======================================
Dostlar,

MOODY’S in SON TÜRKİYE RAPORU; SÜREGELEN KURUMSAL EROZYON ve 
ERDOĞAN’ın “BİZİM NOTUMUZU MİLLETİMİZ VERİR” HİKMETLİ GÜRLEMESİ

Sayın Güner’e ağırbaşlı ve önemli rakamlara dayalı yazısı için teşekkür ederiz. Kısa bir ekleme ile, Moody’s kredi derecelendirme kuruluşunun Türkiye’nin kredi notunu düşüren son raporunda temel gerekçelerden biri,

  • Türkiye’de kurumların süren erozyonu.. idi.

Bu durum, benzetmede sakınca görülmezse, kanserin bedene yayılması, üstüne üstlük yayılmanın sürüyor olmasıdır. Durumun ciddiyeti – ağırlığı – kritikliği – ürkünçlüğü (vahimliği) çıplak olarak ortadadır. Ne var ki AKP iktidarının bu tabloyu gereğince anladığına ilişkin hiç – bir veri ortada yoktur! Tam tersine, Erdoğan, toplumun sinir uçlarıyla oynamayı sürdürerek, “Bizim notumuzu milletimiz verir..” yönünde akıl dışı (irrasyonel) bir popülizme hala sarılmaktadır.

Moody’s raporundan bu yana son 1-2 haftada Döviz, başta Dolar olmak üzere yaklaşık %5 değer kazanmıştır.Yaklaşık 10 gün içinde % 5 dolayında YOKSULLAŞMAK demektir bu! Görüldüğü gibi, Erdoğan’ın halkı yanıltma sözlerinin tersine notumuzu halkımız değil yabancılar vermektedir; necipler necibi / AKP’ye 20 milyondan çok oy akıtan ahalimiz ise bedelini daha da yoksullaşarak ödemektedir.. Bu kitleler öte dünyada “abad” olacaklardır!?

AKP rejimi Dolar milyarderi üretmeye devam etmektedir. Sözü geçen The FORBES raporunda Türkiye’de dolar milyarderi sayısının 40’ı aştığı, pek çok gelişmiş- zengin ülkeyi geride bıraktığı aktarılmaktadır. Bu durum pratik olarak, 40 milyon yoksul yaratmak demektir!

2017 sonunda ulaşıldığı söylenen 860 milyar dolar ulusal gelir 2018’de % 5 büyüyecek idi ise, son 1 haftada yaklaşık 40 milyar dolar, paramızın değer yitirmesiyle uç(urul)muştur. 2018 büyüme hızına bu erime önemli ölçüde olumsuz yük getirecektir. İthal girdiler, başta akaryakıt olmak üzere birkaç gün içinde zamlanacaktır.. Gecikilmiştir bile! Halka ise zorunlu fiyat güncellemesi / ayarlaması masalı şırınga edilecektir bir kez daha.

  • Bu arada, “iyi koku alan” iktidara yakın”, “insider trading” ustaları birkaç milyar doları götürmüşlerdir ve kayıt dışı birkaç dolar milyarderi daha kazanmış olmamız kuvvetle olasıdır! Bu şehzadelerin dönüp kirli siyaseti finanse etmeleri, kendilerine sunulan muazzam rantın diyetini iktidar sahiplerine ödemeleri, kalleş tezgahın şanından sayılmalıdır!

Nereye dek, nereye dek; qou vadis, qou vadis AKP =RTE?

Tümceyi doğru kuralım; ateşi yükselen ya da değer kazanan Dolar değil; hastalıklı ekonomimiz yüzünden ateşlenip hastalanan bizim paramız TL’dir..

  • TL değer yitirmektedir israfçı – borçlu – yolsuzluklara batırılmış sömürülen ülkemizde!
    AKP iktidar olduğunda 1 Dolar = 1,6 TL idi.. Şimdi 4 TL’ye koşuyor.. %250 ya da 2,5 kat değerlenmiş Dolar.. ya da ulusal paramız, %100 yerli ve de milli politikalar güden (!?) AKP iktidarında pula dönmüştür.

Meteliğe kurşun atan iktidar, Şeker Fabrikalarını dasatışa çıkarmıştır.
Batan geminin son mallarıdır –şimdilik– 14 şeker fabrikası.
Müflis tüccarın iflas masasına atılan haraç – mezat son varlıklardır..

Bu hovarda, sorumsuz politikaların sürdürülebilirliği hiçbir bakımdan kal-ma-mış-tır!
Türkiye’nin HIZLA normalleştirilmesi, ivedilikle (acilen) ölümcül narkozdan çıkarılması zorunludur.
Ne var ki AKP = RTE, bildiğini okumayı inatla sürdürmektedir. Bu gözü kara inatta ısrar edilirse ülkemizin karaya vurmasına ramak kalmıştır. (Elde, perişan ekonomiye ilişkin çok miktarda sayısal veri var..) Karaya oturtulan bu gemi bir biçimde kendini kurtarıp tarihteki yolculuğunu sürdürmeyi bilecektir; ancak kaptan ve tayfalar doğallıkla tasfiye edilecektir.

Erdoğan‘ın “Bu yolda kefenimizi giydik…” sözleri bir bakıma engellenemez sonu umarsızlıkla algıladığı yönünde yorumlanabilir mi?? Erdoğan’giller kaçınılmaz bir fatura ödeyecektir ancak ya ülke ve masum insanlar?? Sorumlulukları olmadığı bir enkazın altında kalacaklardır akılarını hızla başlarına devşirmezler ise!

Saray’da yeni seçilen (atanan??) çoğu AKP’li yargıç – savcıların majestelerini ayakta ve her tümcesinin ardından koro halinde düzenli alkışları; ölümcül yaralı Titanik’in güvertesinde artistik tango ve valslerin büyüleyen ritminde, zifiri karanlıklara gömülen devasa geminin bir türlü duyulmayan hazin çığlıklarını bastıran uğursuz uğultuları çağrıştırıyor / çağrıştırmıyor mu?

Sevgi ve saygı ile. 21 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Yok böyle bir “tanıklık”

Yok böyle bir “tanıklık”

Müyesser Yıldız
https://odatv.com/yok-boyle-bir-taniklik-1401181200.html, 14.01.2018, ODATV

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

ByLock olayından sonra, “Aman gizli tanıklara, itirafçılara da dikkat” demiştik.
Buyurun size inanılmaz bir “tanık” vakası!..
Yer, Doğu Anadolu’da küçük bir kentimiz. Konu, darbeye teşebbüs davası.
Soruşturma aşamasında gizli tanıklık yapan ve “Cemaat abisi” diye bilinen tanık, Polis ve Cumhuriyet Savcılığındaki ifadelerinde, “FETÖ” mensubu olduğunu kabul etmiş, tüm yaşantısını anlatmış, bu arada kentte kendisine bağlı bazı askerlerin de adını vermiştir.
Geçen ayki duruşmada, mahkeme heyeti yerini alır. Nedendir bilinmez, duruşma savcısının yanında Başsavcı da duruşmaya çıkar. Tanık huzura getirilir. Yemin ettirilir.  

Mahkeme Başkanı, “Evet anlat bakalım, sen bu sanıklar hakkında ne biliyorsun?” diye sorar.
Tanık, “Tanımıyorum ben onları” cevabını verir.
Mahkeme Başkanı, tanığın ismini verdiği 3 sanığı sırayla ayağa kaldırır. Tanık yine, “Tanımıyorum” der. Sonrasında şu diyaloglar yaşanır:
Başkan: Neden soruşturma aşamasında “Tanıyorum” dedin?
Tanık: Ben tanıdıklarımı bilgisayardan gösterdim. Sonra, “Darbe davasından içerde olanlar var, zaten darbeci onlar. Ceza alacaklar. Onların da adını ver çıkaralım seni” dediler. Cezaevinde çekilmiş fotoğraflarını gösterdiler. Ben de “Tanıyorum” dedim. İsimleri de kendileri yazdı.
Başkan: Soruşturma aşamasında verdiğin ifadeyi kabul etmiyor musun?
Tanık: Efendim, ben örgüt üyesiyim. Beni gözaltına aldılar. Günlerce işkence yaptılar. Karımı gözaltına alıp, yan odada bana gösterdiler. Çocuklarımı, Çocuk Esirgeme Kurumuna verdiler. Günlerce işkenceden sonra bana, “karınla oruç bozarız” dediler. Ne istiyorsunuz dedim. “Sana söylediklerine ilave olarak birkaç resim göstereceğiz, bunları da tanıdığını söyleyeceksin. Tutanağı imzalayacaksın. Önce karını, bu ifadeleri mahkeme huzurunda tekrar ettikten sonra da seni çıkaracağız” dediler. Ben de imzalamak zorunda kaldım. Aklımı yitirmek üzereyim, psikolojik tedavi görüyorum.

Salondakiler donar kalır! Donup kalan sadece onlar olmaz. Malum, duruşmalar görüntülü ve sesli sistemle (SEGBİS) kaydediliyor ya, işte bu da donmuştur. Görüntüler kaydedilmiş, ama sesler hışırtılıdır. Mahkeme Başkanı, iyi niyetle bir hafta boyunca kaydın ses çözümlerini yaptırmaya çalışır. Ancak sesler anlaşılamaz. 

1 HAFTADA NE DEĞİŞTİ?

Duruşmanın tekrarlanması mecburiyeti hasıl olur. Ve bir hafta sonra “Tanık” yeniden huzura alınır. Bu duruşmada da şunlar olur:
Başkan: Evet anlat bakalım, sen bu sanıklar hakkında ne biliyorsun?
Tanık: Tanıyorum ben onları. Evime gelir giderlerdi.
Başkan: Geçen hafta tanımıyorum dedin.
Tanık: O zaman kendilerine ve ailelerine acımıştım.
Başkan: Şimdi ne değişti?
Tanık: Düşündüm ki, herkes suçunun cezasını çeksin.
Başkan: Peki o zaman, teşhis ettireceğim sana bu şahısları.

Avukatların da talebi üzerine teşhis edilecek 3 sanığa ilave olarak 5 kişi daha ayağa kaldırılır ve tanık bu 8 kişi arasından 3’ünü teşhis eder. Bu 3 kişi önceki duruşmada da kendisine gösterilen kişilerdir zaten. Buna rağmen 1’i hakkında, “Benziyor” ifadesini kullanır. Oysa, bu sanık uzun boylu, saçları önden epeyce dökük, sarışın teşhisi kolay bir kişidir.

Her neyse, duruşmadaki diyaloglara devam edelim:
Başkan: Evet, söyle bakalım ne biliyorsun sanık hakkında?
Tanık: Ne demişim daha önce efendim?
Başkan: Önce sen söyle bakalım.
Tanık, zorlanarak da olsa kendisine ezberletildiği tahmin edilen kolluktaki ifadesinden birkaç cümleyi tekrarlar. Sıra avukatların sorularına gelir.

Sanık avukatı, müvekkilinin “Rütbesini, tugaydaki görevini” sorar. Tanık, “Bilmiyorum. Nereden bileyim avukat bey” karşılığını verir. Avukat, “Örgüt abisiymişsin ya!.. Bu örgüt, mensuplarının hele ki, asker mensuplarının her şeyini kayda alıyor” diye tepki gösterir. Tanığın cevabı, “Ben öyle şeyleri bilmiyorum avukat bey” olur.
Avukat peşpeşe yeni sorular yöneltir; “Sanık nereli? Eşi çalışıyor mu, ne iş yapar? Kaç çocuğu var?” gibi…
Eş ve çocuklarla ilgili sorulara “Bilmiyorum” cevabını veren tanık, sanığın memleketi için de, “Sanırım Karadenizli. Gümüşhane, Ordu, Trabzon olabilir” der. 

GÖREVDEKİ SANIĞIN TAYİNİNİ ÇIKARDI

Avukat, tanığa soruşturma aşamasındaki, “Benimle birkaç kez görüştü, eşinden habersiz gelirdi” şeklindeki ifadesini hatırlatır. Devamında şu konuşmalar olur:
Tanık: Bilmiyorum avukat bey. Öyle mi demişim?
Avukat: Sanık bu şehre ne zaman tayin oldu?
Tanık: Bilmiyorum.
Avukat: Sen bu adamı bir örgüt abisinden devralmadın mı?
Tanık: Hayır, almadım.
Avukat: Eee, nasıl tanıştınız?
Tanık: Benim evime geldi.
Avukat: Nasıl yani, ziline basıp gelince mi tanıştınız?
Tanık: Evet avukat bey.
Avukat: Evini nereden biliyormuş?
Tanık: Bilmiyorum ki.
Avukat: Sen ziline basan herkesi eve alır mısın?
Tanık: Alırım.
Avukat: Gizli örgütsünüz ya onun için soruyorum, dikkatli olmak zorunda değil misiniz? Peki, nasıl haberleşiyordunuz?
Tanık: Haberleşmiyorduk.
Avukat: Kaç kez geldi evine?
Tanık: Bir kaç kez gelmiştir.
Avukat: Kabaca tarihleri hatırlıyor musun?
Tanık: Hayır.
Avukat: Polisteki ifadende tayin oldu gitti şehirden demişsin?
Tanık: Evet.
Avukat: Ne zaman gitti?
Tanık: 2016 Şubat, Mart, Mayıs falan olabilir. Bahar aylarıydı. (Soruşturma aşamasındaki ifadesinde ise Nisan demiş.)
Avukat: Adam tayin olmamış ki!.. Darbe gecesi bile görevde!..
Tanık: Ne bileyim ben avukat bey?
Avukat: Sen geçen hafta buraya geldin ve “Sanığı tanımıyorum” dedin, hatta, “Yemin ederim ilk kez görüyorum” dedin.
Tanık: Evet.
Avukat: Şimdi ne değişti de tanıyorum diyorsun? Cezaevinde kim görüştü seninle geçtiğimiz hafta?
Bu soru üzerine tanık. Başsavcıya doğru bakar.
Avukat, “Neden bakıyorsun Savcı Beye? Sayın Başkanım, tanık size bakarak konuşsun, ikaz edin lütfen” der. Mahkeme Başkanının, tanığı uyarmasından sonra Avukat, sorusunu tekrarlar. Tanık, kimseyle görüşmediğini söyler. Diyalog şöyle sürer:
Avukat: Psikolog görüştü mü?;
Tanık: Görüştü, ama onunla benim rahatsızlığımız üzerine konuşuyorum. İyi geliyor.
Avukat: Koğuşun değişti mi?
Tanık: Evet. Geçen hafta burada ifade verdikten sonra koğuşumu değiştirdiler.
Avukat: Sen mi istedin bu değişikliği?
Tanık: Hayır.
Avukat: Hangi koğuşa aldılar? Kimler var yeni koğuşunda?
Tanık: Polisler var. (Tek tek isimlerini sayar. Bu da göstermektedir ki, tanığın hafızası oldukça iyi.)
Avukat: Tekrar şu polisteki teşhis işlemine dönelim. Sen nasıl teşhis ettin bu şahısları?
Tanık: Bana bilgisayardan resimler gösterdiler, tanıdıklarımı söyledim. Sonra cezaevinde çekilmiş resmini gösterdiler. Ben de “Tanıyorum” dedim.
Avukat: Adını nereden biliyordun?
Tanık: Ben ne bileyim avukat bey? Onlar söylediler adını da.
Avukat: Sen bu ifadeyi verirken avukat yok muydu?
Tanık: Yoktu. İş bittikten sonra geldi. İmzaladı, gitti. 

SENİ DE Mİ SÖYLEMİŞİM?

Bu cevaplardan sonra başka sorusu olmadığını belirten Avukat, sözkonusu ifadeyi imzalayan Avukat dahil tüm sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını bildirir.
Ancak duruşmanın asıl bombası birkaç saniye sonra patlar.
Tanığın adını vermediği, tanıkla da hiçbir ilgisi olmayan bir sanık, Mahkeme Başkanından izin isteyerek, soru sormak üzere kürsüye gelir.
Tanığın tepkisi şu olur: “Seni de mi söylemişim?”
Sonuç:
Sanıkların tutukluluğuna devam kararı verilir. Bu tanık ise tahliye edilir!..
Hasılı kelam; İktidar Anayasa Mahkemesi’nin Mehmet Altan ve Şahin Alpay’la ilgili verdiği tahliye kararına, “FETÖ ile mücadelede zaafiyete yol açar” diye tepki gösteriyor da
peki bu “mücadele yöntemlerine” ne demeli?
======================
Dostlar,

Devr-i AKP‘de ibretlik bir yargılama sahnesi…

  • Anayasa Mahkemesinin kararlarının gereğinin yerine getirilmemesi son derece kritik, tehlikeli bir durumdur. Türkiye’nin bu zeminden hızla kurtulması gerekir..

    Ancak Erdoğan bambaşka havalarda..
    Suriye’de ABD’nin PYD – YPG güçlerini silahlandırması elbette çok önemli bir sorundur.
    Ancak son derece yüksek perdeden bağırarak ve ağır içeriklerle hamasetin doruklarında dolaşmanın anlamı ne olsa gerektir??
    Olabildiğince, çok önemli iç sorunlardan dikkati çekmek ve sözde ulusalcı söylemlerle tabanını pekiştirmek, MHP tabanından gelecek MHP’yi yutma -Bahçeli “ittifak” diyor!- tepkilerini hafifletme..

Suriye sorunun temel sorumlusu 2011 baharında ABD’nin işgal – bölme – Kürdistan kurma politikasına alet olan ve “biraderim Esat” tan birden bire “katil Esed’e” dönüşen Erdoğan söylemi ve bu ülkede iç savaş – çatışma için her tür girişimi sergileme… değil miydi??
Şimdilerde şahin kesilerek geçmişteki ürkünç hatalar giderilebilir mi?
3,5 milyon Suriyeli + 0.5 milyon Iraklı.. 4 milyon insan ülkemizde sığınmacı. Her 20 insandan 1’i göçmen.. Böylesine ağır bir yük hangi ülkede var? Akçalı (mali) portrenin 6 yılda 30 milyar Dolar gibi muazzam bir tutara eriştiği de doğrudan Erdoğan’ın açıklaması..
Ayrıca bu kanlı emperyalist oyunu bozabilmek için zorunlu kalınan Fırat kalkanı savunması yaklaşık 75 vatan evladının şehit olmasına mal olmadı mı ağır parasal harcamalar dışında..

AKP = RTE‘nin arka arkaya son derece ciddi ve ağır biçimde “kandırılmaları” (!?) ülkemize gerçekten çok ama çok ağır bir fatura çıkarmaktadır.
Bu politik ve yönetsel fiyasko, skandal kabul edilemez ve sürdürülemez..
AKP = Erdoğan Türkiye’yi yönetememekte, tersine başına ağır dertler açmaktadır.

AYM’nin Altan & Alpay kararının yerel mahkemece yerine getirilmemesi
sanıldığından çok daha ağır bir hukuk devleti – demokrasi bunalımıdır.

AKP = RTE tek adam yönetimi bu ağır bunalıma hızla, birkaç gün içinde çözüm üretmek zorundadır! Ardından da ülkemizi hızla nor- mal -leş -tir -mek! Başka hiç-bir yolu yok!

TBMM önünde kendisini yakma girişiminde bulanan yoksul – işsiz ama AKP’ye oy vermiş yurttaşın eyleminin yüklendiği ileti kodlarını iyi okumak gerekir.. Doğru ve hızlı..

Ve de artık oyalanmadan gereklerini yerine getirmeye başlamak.

Ama umut görülmüyor.. AKP = RTE bu kez Kanal İstanbul projesi ile sansasyon peşinde..
Bu “oyuncak” daha da tehlikeli. Lozan’ı, Montrö’yü tehlikeye sokacak, kaldırılamayacak ağır akçalı (mali) yük ve öngörülemeyen, görmezden gelinen doğa – ekoloji felaketleri gibi..

Sevgi ve saygı ile. 15 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

AKP’nin Beton ekonomisi sözleşmelere takılıyor!

AKP’nin Beton ekonomisi
sözleşmelere takılıyor!

Her biri tartışma yaratan

3. Köprü,

3. Havalimanı ve

Kanal İstanbul

gibi “çılgın” projeler Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeleri ağır biçimde ihlal ediyor.

Yurt Gazetesi, 19 Mayıs 2015
http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/beton-ekonomisi-sozlesmelere-takiliyor-h88281.html 

Beton ekonomisi sözleşmelere takılıyor

Beton ekonomisi sözleşmelere takılıyor

Her biri tartışma yaratan 3. Köprü, 3. Havalimanı ve Kanal İstanbul gibi “çılgın” projeler Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeleri ağır biçimde ihlal ediyor.

AKP hükümetinin beton yığınına dönüştürdüğü İstanbul’da

– doğal yaşamı alt üst eden,
– onbinlerce ağacı katleden,
– bitki ve canlı türlerini tehlikeye düşüren projeler

uluslararası sözleşmeleri ihlal ediyor. Türkiye’nin 1970’li yıllardan başlayarak imza attığı Birleşmiş Milletler ve benzeri uluslararası sözleşmeler çevre ve doğal denge konusunda önemli yükümlülükler getiriyor.

Dünyanın ortak mirası, 1972’de imzalanan “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme” devletlerin sahip oldukları doğal varlıkların yalnızca kendilerine değil
tüm dünyaya ait olduğuna işaret ediyor.

Bu yüzden, dünya kültür ve doğa mirasının önemli bir parçası olan İstanbul’un “çılgın projelerle” tahrip edilmesi Türkiye için önemli uluslararası sıkıntılara yol açacak.

Boğazlar tehdit altında

Çanakkale ve İstanbul boğazları ile Marmara Denizi’nin oluşturduğu “Boğazlar sistemi” dünyada yalnızca kendine özgü özellikler taşıyan iki katmanlı bir su ve akım sistemine sahip. Karadeniz ile Marmara arasında bir kanal daha açılmasını öngören Kanal İstanbul projesi, Boğazlar sistemi için su yapısından, canlı türlerine dek geniş bir alanda ciddi tehdit oluşturuyor. Bu proje için açılacak drenaj kanalları, çevresindeki ekosistemi tehdit ediyor.

Kanal İstanbul salt Marmara Denizi’ni değil pek çok ülkeye kıyısı olan Karadeniz’i de etkiliyor. İstanbul Boğazı, kuşların göçleri sırasında kullandığı üç temel güzergahtan biri.
Boğazda en yaygın görülen türler ise sırasıyla leylek, şahin, küçük orman kartalı, arı şahini, atmaca, karaleylek, yılan kartalı, kara çaylak, saz delicesi ve küçük kartal.

Avrupa Konseyi izliyor

Birleşmiş Milletler dışında Avrupa Konseyi sözleşmeleri de Türkiye’ye çeşitli yükümlülükler getiriyor. Bunlardan “Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi” nesli tehlikeye düşmüş türlerin yaşama ortamlarının korunması amacıyla uluslararası politikalar geliştirilmesini hükmediyor. Türkiye, bu sözleşmenin tarafı olmasına karşın;

– Kanal İstanbul,
– 3’üncü köprü ve
– 3’üncü havalimanı

projeleriyle yaban türlerini ve ortamlarını tehdit ediyor. Geçn yıl bu projeleri inceleyen Hollanda Birdlife Örgütü Genel Müdürü Fred Wouters, Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeleri hatırlatarak,

  • “Göçmen kuşları zorlu göç yolculukları süresince korumak için çok büyük yatırımlar yapılıyor. Kuşlar korunsun diye ciddi paralar harcanıyor. Bu göç yolu içinde yer alan Türkiye’den göçmen kuşları korumasını, taraf olduğu sözleşmelerin taahhütlerini yerine getirmesini bekliyoruz.” demişti.

İstanbul Boğazı, kuşların göçleri sırasında kullandığı üç temel güzergahdan biri. Boğazda en yaygın görülen türler ise sırasıyla leylek, şahin, küçük orman kartalı, arı şahini, atmaca, karaleylek, yılan kartalı, kara çaylak, saz delicesi ve küçük kartal.

Usulüne uygun olarak imzalanmış uluslararası sözleşmeler İç hukukta
Anayasa’nın hemen altında, yasaların üzerinde bir statüye sahip.
Dolayısıyla yasaların, tıpkı Anayasa gibi uluslar arası sözleşmelere uyması gerekiyor.
(AS: Bu bağlamda Anayasa md. 90 / son fıkranın dikkatle okunması gerekiyor..)

==============================================

Dostlar,

Çevre yıkımı AKP döneminde 12,5 yılda inanılmaz ölçülere vardı..
İmar rantları trilyonları buldu.. Bu fonlar ile çoook “kuşlar” vuruldu..
Çirkin siyaset finanse edildi..
Yandaş Basın yaratıldı ve beslendi, kılıç gibi kullanıldı..
Yoksul kitleler biat kültürü ile köleleştirildi…
İktidar yanlıları karunlar gibi zengin oldular..
*****
AKP iktidarı iç hukuku da uluslararası hukuk da ayaklar altına aldı.
Yırca köylüleri Ege’de direnişleriyle destan yazdılar.
Fakat bu arada 6000 zeytin ağacı kurban edildi..
Nasıl ve ne zaman telafi edilecek??
Yargı kararının kesinleşmesine dek ağaç kesimi yapılmasaydı olmaz mıydı?
Çevre yasasında “kirleten öder”.. yazılıyır.. Haydi ödeyin bakalım bu çevre yıkımını!
Geri getirebilir misiniz binerce zeytin ağacını ve ekonomik üretimini?
Nasıl ve neyle ödeyeceksiniz “kirliliklerinizi” ??

Danıştay’ın köylüler lehine kararı ile şirketin HES inşaatı durduruldu.
Seçim öncesi dönemi nedeniyle AKP çekindi.. Eminiz, dönem uygun olsaydı inşaat yapılırdı..
AK SARAY kaçak değil mi? Danıştay’ın 6. Dairesinin kararı çiğnenerek yapılmadı mı??

Akkuyu Nükleer güç santralı inşaatı ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) raporu
yargıda iken başlatılmadı mı??

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, yerel yönetimlerin imar yetkisini gasbettii..
Bütünşehir belediye yasası ile 31 Mart 2014’ten başlayarak 31 ilde köy bırakılmadı,
17 bin dolayında Köyün merasına – otlağına – yaylağına el kondu..
Bu muazzam topraklar büyükşehir belediyelerinin yağma ve talanına açıldı..
Bitip tükenmez bir mali kaynak yaratıldı bu yüzyılın talanı ile..
Köy tüzel kişiliği kaldırıldı, mahallelere dönüştürüldü.
Bu yasa AKP’nin ülkemize belki de en büyük kazıklarından biridir.

*****

12.5 yıllık yıkımın faturası muazzam ölçüde ağırdır..

AKP kadrolarının 8 Haziran 2015 sabahı mutlaka iktidardan uzaklaştırılması gerekiyor.
Ardından da uzun süreli bir onarım – restorasyon programı gerek..
Sorumluların yargılanmasından asla vazgeçmeyerek!

Sevgi ve saygı ile.
20 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com