EEY İŞSİZ – GÜÇSÜZLER !!!

Konuk yazar : Duran AYDOĞMUŞ
E. Dışişleri Bakanlığı Uzmanı
22.05.2008 Ankara
EEY İŞSİZ -GÜÇSÜZLER !!!
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..) 
Şu araştırmacı gazetecinin yazdığı gerçeklerden haberiniz yok mu sizin?! Tıklayın şu aşağıdaki bağlantıyı, bir okuyun da anlayın, bakın ne iş yerleri açılmış meğerse de, sizin haberiniz yok!
Bakın, devletimizin ilgilileri ne iş yerleri açmış, hem de bakanlar, başbakan ve cumhurbaşkanı bile açmış bu iş yerlerini de sizin haberiniz yok, veya iş beğenmiyorsunuz! Yazıklar olsun size(!)
 
Bakın size bir gerçeği söyleyim mi? Yıllarca Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerinde (İtalya, Almanya, İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya) bulundum. Yıllarca TV yayınlarını vs. izledim, basını takip ettim, o ülkelerde tek bir bakanın, başbakanın, Cumhurbaşkanının, Kralın bizdekine benzer açılışlar yaptığına, kurdela kestiğine rastlamadım, duymadım… Yapılan her şey vatandaşın vergisinden oluşan bütçeden ödendiği ve o yapılan fabrikanın-tesisin de yapılması gerektiği için yapılmaktadır, yapılmıştır. Bizdeki gibi siyasi gösteriye, oya çevirmeye gerek duyulmuyor… Çünkü, işbaşındaki iktidarlar, eksik olan her şeyi yapmış tamamlamışlar…
Avrupa ülkelerinin hiçbirinde yapılmış köprüler, alt-üst geçitlerin vb. yapılış tarihlerini de görmedim. Gören varsa lütfen yazsın… Kimse çıkıp da, “şunu yaptık, bunu yaptık” demiyor…
Bizde bu yapıtlara girerken, adını ve yapılış tarihini görürsünüz. Hepimiz biliyoruz ki, siyasiler bu yaptıklarını bile siyasette kullanıyorlar! Tarih yazılsın ki, o tarihte hangi hükümetin yaptığı belli olsun diye! Bunu ilk kez Başbakan iken Merhum Süleyman Demirel dile getirmişti değil mi?!
Sonuç olarak, bizdeki toplu ya da tek açılışlara bakıyoruz ki, işte Yılmaz Özdil yazmış onları! 
Hepimizin beklentisi odur ki, bir tane de ağır ya da hafif sanayi fabrikası, bir üretim tesisi olsundu. Neden mi? 
Yine biliyoruz ki, ülkemizdeki bütün fabrikalar, tesisler, kurumlar, limanlar bankalar, petrol istasyonları hem de yabancılara satılmış! Garip olan şu ki, bizim ülkemizde, kurduğumuz tesislerde bizim insanlarımız çalışıyor ama, yıl sonunda kazanılan bütün kazanç, mal sahibi yabancı ülkeye gidiyor! Yazık, yazık!
Sebep şu mudur diye düşündüm: Bu saydığım ülkelerde -bizdeki gibi- iş arayan pek yok. İşi olmayana da devlet, uygun iş buluncaya kadar -yasa gereği- işsizlik parası veriyor. Ne ki, işsizlik maaşı alanlar da “nasıl olsa işsizlik parası alıyorum, boş ver, kaçak iş bulup oradan da alacağımla geçinir giderim” diye düşünmüyor. Bu konuda devlet de, işçi de hakkaniyetlidir…
NOT : Avrupa için bu yazdıklarım yanlışsa, Sayın ÖZDİL lütfen bu konuda da yazabilirler
(ANILARIMDA 5 ÜLKE kitabımda bu ve benzer konuları da yazdım).
Ne diyelim, kendimiz ettik, kendimiz bulduk..
Merhum ozanımız Neşet Ertaş demiş ya :
“Karadır bu bahtım kara
 Sözüm kar etmiyor yare
 Yüreğimi yaktı nara (Eyvah Ey…) 

 Kendim ettim kendim buldum
 Gül gibi sararıp soldum
 Ey vah ey vah ey….”
 
Saygılarım ve kaygılarımla. 17.08.2017
=======================================

Dostlar,

Sayın Duran Aydoğmuş dostumuz, olgun bir beyefendi ve Cumhuriyet terbiyesi almış bir devlet memurudur. Uzun yıllar değişik ülkelerde Dışişleri Bakanlığı kadrolarında ülkemizi temsil etmiştir. Yukarıda saydığı 5 Ülkedeki gözlemlerini kitaplaştırmıştır. Bu yazısı ve öbür değerli katkıları içi kendisine şükran borçluyuz.

Sayın Aydoğmuş sade yazımı ile önemli bir gerçeğe ışık tutuyor. Bizim gibi Doğu toplumları törenselliğe (ritüele) çok önem veriyor.. Maneviyat ve mistisizm çok ağır basan değerler.. Oysa Batı Kültüründe egemen – baskın değer Akılcılık – Rasyonalim – Rasyonalite.. Bu sayede Bilimsel Keşifleri başardılar (Galile, Kepler, Copernicus..) ve Batı Aydınlanma felsefesinin temellerini attılar.. Diderot, JJ Rousseau, Montesquieu, Voltaire, Kant

– Zorunlu – kaçınılmaz olarak laik – seküler düzene geçtiler ve Sanayi Devrimi ile dünyayı sömürgeleştirdiler… Bilime sırtını dönen Osmanlı’yı parçaladılar.
Biz hala dincilik – mistisizm batağında inatla debeleniyoruz..
Yetmiyor, CB Erdoğan ”Dindar ve kindar nesiller yetiştireceğiz..” diyor,
ulusal eğitim sistemini çökertiyor..
Bir Mustafa Kemal ATATÜRK çıkardık, dünya tarihinde eşsiz – benzersiz.. Osmanlı yüzünden birkaç yüzyıl gecik(tiril)en Anadolu Aydınlanması (dinde Reform + Rönesans) devrimlerini başlattı ancak hem ömrü kısa oldu hem de Anadolu’daki karşıdevrimci – molla – yobaz – gerici – dinci çelik çekirdek pek çok nedenle tasfiye edilemediği için bir ”geri tepme” (counter revolution?) olgusu – dalgası yaşıyoruz. Osmanlı din – tarım toplumu kısır döngüsünü 21. yy. şafağında hala aşabilmiş değiliz. AKP vb. siyasal hareketler bu dinamiklerin ürünü.. Ancak bu ”peryodun” da geride kalacağı tarihsel diyalektik yasa gereği.
Az eğitimli kitleler deneme – yanılma ile (musibetle demek haksızlık mı olur?) öğrenmekte. O halde kitlelerin bilimsel eğitimi yaşamsal 1. öncelik.. Öte yandan yaşadıklarını anlamlandırmak için gündelik yaşamda örnekler üzerinden halka aydın rehberliği sunmak gerek.
Böylelikle, toplumsal – siyasal olgunlaşmayı hızlandırmak ve deneyim – öngörü yeteneği kazandırmak için ödenecek bedelleri hafifletmek olanaklıdır. Bu 2 kulvarda başarılı olmanın anahtarı öncelikle siyasal partidir. Ardından yaygın yatay – dikey örgütlü toplumdur.. Sendikasıyla, derneği – vakfıyla..
Siyasal katılma, geri kalmışlık çemberini kırmada temel anahtar..
Sevgi ve saygı ile. 17 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Yılmaz ÖZDİL : BORDO

Yılmaz Özdil Yılmaz ÖZDİL
SÖZCÜ, 01 Mart 2016

BORDO..

Ihlara vadisinin kenarında, başı dumanlı Hasan dağının kıyısında, Aksaray’da dünyaya geldi, 1988 yılında, Güzelyurt kasabasında.
*
1924’teki mübadele sırasında bugünkü Makedonya topraklarından göçen Türkler yerleştirilmişti oralara… O nedenle sarışındır hep Güzelyurt’un insanı, tıpkı Mustafa Kemal gibi…
Enes de öyleydi.
*
Kendini bildi bileli subay olmak istiyordu. Sınava girdi, kazandı, Işıklar Askeri Lisesi’nin yolunu tuttu. Ailesine çok düşkündü. Çocuk yaşta hasret zordu ama, hayalini gerçekleştirdiği için çok mutluydu. 2007’de diplomasını alırken, mezuniyet yıllığına şunları yazdı:
*
“Beni yetiştiren ve bu kutsal yuvaya yollayan biricik anneme ve babama, mülakat sınavından önceki gece yüzüm yara olmasın diye gece boyunca başımda sinek avlayan dedeme,
her türlü desteğini benden esirgemeyen anneanneme, yengelerime, dayılarıma, kardeşime ve yeğenlerime sonsuz şükran ve minnet duygularımı belirtmek istiyorum.
Sizler çölde bulduğum çiçeklersiniz, bu çiçeklerin yaşaması için gerekirse kanımla sularım.”

*
19 yaşındaki delikanlının yüreği buydu. Sevdikleri için canını ortaya koymaktan çekinmeyen bir karakterdi.
*
Harp Okulu’na devam etti, üst seviyede başarıyla mezun oldu.
*
Hayata gülümseyerek bakardı. Herhangi bir zaman, herhangi bir konuda dargın, kırgın, üzgün veya umutsuz olduğunu hatırlayan yok. Sadece gözleri değil, sesi bile gülümserdi, daima neşeliydi.
*
Rock müzik severdi. Metallica’nın Duman’ın hayranıydı. Ama, Neşet Ertaş’ın Zeki Müren’in ve Zülfü Livaneli’nin yeri ayrıydı, rakının dibine vururlarken, kadeh kaldırırlarken illa onları dinlerdi.
*
Triatloncuydu. Üç branşın birarada yapıldığı, 1.5 kilometre yüzülen, 40 kilometre bisiklete binilen, 10 kilometre koşulan, mukavemet sporu… Yorulmak bilmezdi. Komando kurslarının dayanılmaz eğitimlerinde soluk alma güçlüğü yaşanırken, karda-yağmurda herkesin burnundan kan gelirken, bizimki şarkı söylerdi.
*
Elit birliğe seçildi, bordo bereli oldu. Yurtdışına kursa gitti. Elbette nerelerde görev yaptığını yazamam ama, Kıbrıs’ta Kuzey Irak’ta bulundu.
*
Kıbrıs’tayken Eljanna’yla tanıştı. Hollandalıydı. İki kız arkadaş tatile gelmişlerdi. Hani ilk görüşte aşk derler ya… Bizimki öyle oldu, adeta çarpıldı. Arkadaşlarına heyecanla anlatırken “sarı saçları çölden, mavi gözleri denizlerden çalıntı” diye tarif ediyordu. Gel gör ki, Eljanna’nın pek niyeti yoktu. Malum, Türk erkeklerinin tatil çapkınlıkları pek meşhurdu, Enes’in ilgisini de öyle zannetti, yüz vermedi, ülkesine döndü. Bizimki peşini bırakmadı. Allem etti kallem etti, mektup yazdı, internetten yazdı, telefon etti, sevimli sevimli fotoğraflarından gönderdi, çiçek gönderdi, şiir miir, bağladı… Atladı Hollanda’ya gitti. Eljanna Türkiye’ye geldi. Üç yıl böyle sürdü. Aşkları iyice alevlendi, ayrı yaşamaları artık mümkün değildi, evlilik kararı aldılar. Eljanna memleketini bıraktı, Türkiye’ye, Enes’in en sevdiği şehire, İzmir’e yerleşti. Enes bu taşınma sırasında güneydoğuda görevdeydi, gelemedi. Ankara’da yaşayan anne-babası İzmir’e geldi, müstakbel gelinlerinin taşınmasına, evi temizlemesine, eşyalarını yerleştirmesine yardımcı oldular. Düğün için, bu yaza niyet vardı.
*
Ve… Açılım ihanetinin kaçınılmaz neticesi olarak, şehir savaşı başladı. Enes, Cizre’deydi. Teröristlerin sözde karargahına 20 metre mesafede bir binaya konuşlanmışlardı. Aniden, hedef binadan “bixi” tabir edilen makineli tüfek kusmaya başladı. Enes’in bulunduğu odanın duvarları delik deşik oldu, tesadüfen vurulmadı. Gereken cevap verilip, hedef yokedildikten sonra, çıktı geldi arkadaşlarının yanına, sigara yaktı, her zaman olduğu gibi gülümsüyordu. “Dokuz candan sekizi gitti, tek canla counter strike oynuyorum” dedi.
*
Counter strike, teröristlerle mücadele edilen bilgisayar oyununun ismiydi. Henüz bir dakika önce ölümden dönmüştü ama, hâlâ espri yapıyor, can pazarını bilgisayar oyununa benzetiyordu. Korku denilen kavram, bu kahramanın yaradılışında yoktu.
*
Mermi yememişti ama, yüzüne, sol elmacık kemiğinin üzerine cam parçası saplanmıştı, gözü kılpayı kurtulmuştu. Bu çatışma nedeniyle “yara beratı, gazilik listesi” hazırlandı. Listede Enes de vardı. Duyar duymaz koştu komutanlarının yanına, ismini listeden sildirdi. “Asla kabul edemem, bu sıyrık için gazilerimizin suratına nasıl bakarım” dedi. Hakkı olan yaralanma iznini bile reddetti.
*
Cizre temizlendi. Sur’a geçti.
Altı katlı bir binada keskin nişancı iki terörist vardı. Binanın konumu çok önemliydi. Dört sokağın kesiştiği köşe başındaydı, o bina alınmadan, o sokaklara girilemiyor, komşu binalara müdahale edilemiyordu. Tank atışı yapıldı. İki terörist öldürüldü. Bina ağır hasar almıştı. Ancak… O dört sokakta pozisyon alan teröristleri hareketsiz bırakabilmek için, o binaya mutlaka girmek, o binayı mutlaka elde tutmak gerekiyordu.
*
Enes’in başında bulunduğu tim, arka tarafına açılan delikten binaya girdi. 12 kişiydiler. Katlara dağılmaya başladılar. O sırada… Çaprazdaki binadan roket fırlatıldı. Kolonlardan birine denk geldi. Tank atışıyla ayakta durmaya mecali kalmayan bina, kulakları sağır eden bir çatırtıyla çöktü. Mahalleyi toz bulutu kapladı.
*
Enes üsteğmen ve 11 bordo bereli astsubayımız, enkaz altında kaldı. Dokuzu kendi imkanlarıyla çıkmayı başardı. İki astsubayımız şehit olmuştu. Maalesef yazarken bile çaresizliği iliklerime kadar hissediyorum… Sol kolu beton blokların arasına sıkışan Enes kendinde değildi, ağır yaralıydı ama, nabzı atıyordu. Yaşıyordu.
*
Ne sağ kurtulan astsubaylarımız oradan çıkabildi, ne de Enes çıkarılabildi. Çünkü, binayı indiren roketin hemen peşinden, yoğun ateş açılmıştı. Binanın hakim olduğu dört sokaktan, mermi yağıyordu. Kafayı çıkarabilmek mümkün değildi. Zaten binaya yaklaşmak da yeterli değildi. Enes’i oradan alabilmek için, vinç gerekiyordu.
*
Tıbbi yardım bile mümkün değildi. AFAD ekipleri, canlarını hiçe sayıp öne atıldılar ama, nafile… Hareket eden her şeye saldırılıyordu. Hava karardı, defalarca denendi, olmadı, belli ki teröristlerin gece görüş dürbünleri vardı, zifiri karanlıkta bile ateş kesilmedi.
*
Üç gün sürdü! Bana göre, filmi çekilmesi gereken üç gündür.
O daracık köşebaşında üç gün çatışıldı. Enes’i kurtarabilmek için, dört şehit daha verdik orada, iki özel harekat polisi, bir uzman çavuş, bir uzman onbaşı… Nihayet mahalle temizlendi.
Maalesef…Enes için çok geçti. Dedim ya, kolu sıkışmıştı. Her taraftan ateş edilen o labirent gibi sokaklardan vinç getirilmesi, hiç kolay olmadı. Mahallenin temizlenmesine rağmen, şehitlerimiz bir gece daha orada kaldı.
*
Bir bina, dört gün, yedi şehit… Yılışık televizyonlarımızın ruhsuz ana haber bültenlerinde, lütfedilip, 30 saniye filan yerverildi. Enes’in naaşını Diyarbakır’da üç kişi yıkadı. İmam, dayısı ve bordo bereli devre arkadaşı üsteğmen. Devre arkadaşı, Enes’in kulağına eğildi, “seninle beraber okuduk, beraber eğitim aldık, omuz omuza görev yaptık, ömrümün sonuna kadar hep yanımda olacaksın kardeşim” dedi, sonra da sırasıyla, alnından, ellerinden, ayaklarından öptü. Yıkadılar… Abdestini aldırdılar. Enes her zamanki gibi gülümsüyordu. Her zamanki gibi huzurlu, her zamanki gibi muzip muzip bakıyordu sanki… Kuruladılar bedenini… Yüzünü sildiler. Gözünden yaş geldi. Bir daha kuruladılar, gene yaş geldi, bir daha kuruladılar, gene… Devre arkadaşı darmadağın oldu, kendini daha fazla tutamadı, onun da gözyaşları boşaldı. İmam, hıçkırarak ağlayan üsteğmenin omzuna elini koydu, merak etme dedi, gözü arkada kaldı sanma sakın, cennetlik alametidir bu, için rahat olsun, bırak gözündeki yaş kalsın, arkadaşınız size cennetin kapısını araladı… Bitirdiler yıkamayı… Devre arkadaşı tekrar eğildi Enes’in kulağına, bekle bizi kardeşim dedi, tekrar sırasıyla alnından, ellerinden, ayaklarından öptü. Kucakladı. Tabuta yerleştirdi.
*
Enes’i son görev için Ankara’ya getirdiler. Kocatepe Camisi’ne.
Her şehit cenazesinde yaşanan protokol kepazeliği, Enes’in cenazesinde de yaşandı.
Ahmet Kiziroğlu geldi, 500 tane korumayla… Çünkü malum, Enes gibilerini Cizre’ye Silopi’ye Sur’a gönderen Ahmet Kiziroğlu gibiler, 500 tane koruma olmadan camiye bile gidemiyordu. Asrın liderimiz zahmet edip gelmedi, gelseydi, 500 kesmez, 1500 korumayla gelirdi. Bakanlar, parti genel başkanları, milletvekilleri geldi, 500’er korumalarıyla, şoförleriyle, yalaka danışmanlarıyla… Hepsinin çocuğu ya asker kaçağı, ya bedelli… Kameralara poz verdiler, üzülüyormuş gibi yaptılar.
*
Enes’in halası avluya giremedi iyi mi… Hem yer kalmamıştı, hem de caminin etrafı binlerce polis tarafından sarılmıştı, kadıncağızı ittirip kaktırdılar, avluya sokmadılar. Neyse ki, Enes’in devre arkadaşlarının haberi oldu, boğuşa boğuşa halayı avluya getirebildiler.
*
Daha hazini… Kocatepe camisinde Enes’ten başka iki cenaze daha vardı. Biri, çöken binada şehit olan astsubaylarımızdan Doğukan Tazegül’dü. Diğeri ise, Ankaralı bir vatandaşımızdı. Ne oldu biliyor musunuz? O rahmetli vatandaşımızın ailesi, avluya giremedi! Babalarının tabutu başında cenaze namazını kılamadılar! Ağlaya ağlaya, dışarda, sokakta cenaze namazı kıldılar. Siyasiler gittikten sonra, avlu boşaldıktan sonra girip, babalarının tabutunu omuzlayabildiler. Gazeteciler de siyasilerle birlikte gittiği için, bu ailenin dramına sadece Enes’in devre arkadaşları şahit olabildi.
*
27 yıllık kısacık ömrüne, destansı kahramanlıklar ve ölümsüz bir aşk sığdırmayı başaran Enes… Cebeci mezarlığına getirildi. Babacığı dik durmaya gayret ediyordu ama, yüreğinin yangını sesine yansıyordu, “sarı saçlı yiğidim, sarı sakallı yiğidim” diye haykırıyordu. O yiğide toprak atılırken… Duyguları tıpkı o çöken binanın enkazı gibi yerlebir olmuş bir genç kız, Eljanna… Uğruna memleketini terkettiği adamın ardından gözyaşlarıyla mırıldanıyordu.
*
“Bu bir veda değil sevgilim, bu bir teşekkür… Hayatıma girdiğin için, beni mutlu ettiğin için, teşekkür… Beni sevdiğin için ve sevgimi kabul ettiğin için, teşekkür… Sonsuza dek saklayacağım hatıralarımız için, teşekkür… Şu an, çok iyi bir yerde olduğundan eminim.
Tanrı seninle, biliyorum. Meleğim ol, daima yanımda kal ve beni koru… Ölüm kazanamayacak. Aşkımız kazanacak. Seni çok sevdim, seni çok seviyorum Enes… Bekle beni.”

=========================================

Dostlar,

Yürek yakan hatta dağlayan bir yazı…
(Biz gözyaşlarına boğularak güçlükle okuyabildik..)
Can-ı gönülden, yüreğimizin derinliklerinden “sebebe kalmasın!” diye haykırıyoruz.
Elbette kalmayacaktır, bunu da biliyor ve yine can-ı gönülden inanıyoruz..
Az kaldı… Dayan Türkiyem.. Bu da geçecek..
Ama aklını başına al, sana bu görülmemiş acıları yaşatanları iyi tanı, onlara karşı birleş!

Bilge ozanımız Ahmed Arif‘e bırakalım sözö (Adiloş Bebe adlı şiirinden..)

Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü…

Bu, namustur
Künyemize kazınmış,
Bu da sabır,
Ağulardan süzülmüş.
Sarıl bunlara
Sarıl da büyü…

*****

Sevgi ve saygı ile.
01 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Mahzuni özlemi…

Mahzuni özlemi…

Rıza Zelyut


Rıza Zelyut
rizazelyut@gmail.com 
AYDINLIK, 19 Mayıs 2015

13 yıl önce aramızdan ayrılan Mahzuni Şerif’in farkına 1965 yılında varmıştım.
Okul yıllarımda plaklarını aldım, devrimci gazetelerde çıkan şiirlerini topladım.
Bunlardan bir kısmını 1982’de yayımlanan Halk Şiirinde Gerçekçilik adlı kitabımda verdim.

Mahzuni Şerif; Türk halk edebiyatının halk ozanları kolundan gelen büyük sanatçılarımızdan birisi oldu. O; aslında eski Türk din adamları şamanların modern bir temsilcisiydi.
Tıpkı Neşet Ertaş gibi…

O’nda Alevi-Bektaşi edebiyatının duyarlılığı vardı ve bu yüzden kendisine Mahzuni Baba derdim. Bu inançsal duyarlılığı O, kısa sürede 1960’larda hızla yayılan devrimci düşüncenin
bir sesine çevirdi.

Mahzuni; geleneksel duyarlılığı, devrimci bir ozan duyarlılığıyla buluşturmada çok başarılı oldu. Türkülerini fazla sloganlaştırmadan, insanın yüreğine inecek biçimde verdi.
Kimi zaman da sertleşip “Yuh Yuh!” çektirdi.

ATATÜRK’ÜN YOLUNDA

Mahzuni Şerif, devrimci halk ozanları içinde halkımızın acılarını, sıkıntılarını dile getirirken; çözüm olarak da Atatürk’ün yolunu işaret etmekteydi.

Öbür büyük Alevi ozanları gibi O da Cumhuriyet değerlerine ve Atatürk devrimlerine
bütün kalbiyle bağlıydı. Özellikle 1980 darbesinden sonra Türkiye’de ortaya çıkan gerici gelişmeyi görünce, büyük Atatürk’ün önemini daha bir kavramıştı. Bunu, her karşılaşmamızda dile getirmiş, hele hele Hakk’a yürüyüşünden iki yıl önce Ankara’da evinde beni konuk ettiği gün uzun uzun anlatmıştı.

O; devrimciliğini gerçekçi bir tabana oturtmak gereğini hissetmiş; halkımıza çıkış kapısı
olarak da Atatürk devrimlerini göstermiştir. Atatürk’e bağlılığı o kadar ileriydi ki,
bunu ünlü “Sarı saçlım mavi gözlüm” destanıyla taçlandırmıştır.

“Sana hasret sana vurgun gönlümüz
Neredesin mavi gözlüm
Nerde, nerde, nerdesin doost?
Bu gemi bu Karadeniz
Sarı saçlım mavi gözlüm
Nerde, nerde, nerdesin doost? 

Ararım izini Dolmabahçe’den
Bir daha dönmez mi bu yola giden
Nerde, nerde, nerdesin dost?
İçimde sen, gözümde sen
Sarı saçlım mavi gözlüm
Nerde, nerde, nerdesin doost?

Bulutlar terinden, dağlar kokundan
Sarhoştur sevdiğim, Mahzuni bundan
Bir daha gel, gel Samsun’dan
Sarı saçlım mavi gözlüm
Nerde, nerde, nerdesin doost?

ALEVİLERE VASİYETİ

Mahzuni Baba, bu destanıyla Alevilere ölümsüz bir mesaj da bırakmıştır.
Onlara;

“Atatürk’ü benim gibi derinden sevin ve O’nun yolundan asla ayrılmayın!”

mesajı vermiştir. İnanmayan yukarıdaki deyişi yeniden okusun da O’nun Atatürk’e
ne denli bağlı olduğunu anlasın.

Önümüzdeki seçimde gerçek Alevilere düşen görev de Mahzuni Baba’nın öğüdüne ve vasiyetine göre davranmaktır.

Yani;

Hangi parti Atatürk’ün vasiyetine sahip çıkıyorsa,
Alevilere düşen de o partiye sahip çıkmaktır.

Atatürk’ten hesap soracağını söyleyen İslamdışıcı sahte Alevilere, Atatürk’ü düşman ilan eden bölücülere, Atatürk düşmanı türbancı – imam hatipçileri yanına danışman alan
sahte sosyal demokratlara Aleviler oy verirler ise, Mahzuni Şerif’in kemiklerini sızlatırlar…

***
Nasıl da özledim alçakgönüllülük anıtı Mahzuni Baba’yı…
Ve onun “sarı saçlı mavi gözlü”sünü..

Aşık Veysel : “BENİM SADIK YÂRİM KARA TOPRAKTIR”


“BENİM SADIK YÂRİM KARA TOPRAKTIR”

portresi

 

 

Dr. Alper AKÇAM
16 Ağustos 2014

 


Böyle demişti Âşık Veysel… Tam da Veysel’in sadık yâriydi, sanki benim Ardahan’da öküz boyunduruğunda gün boyu hotaklık yaptığım kara kotan günlerinden anımsadığım, bir çift camuş, üç dört boyun öküz gücüyle devirdiğimiz, derin hakozlar açtığımız
o çimli-çiçekli kara topraktı dört beş gündür uğraştığım…

Bu sabah tamamladım işi.

Dağ başında, söz yerindeyse, bir kayalığın üstünde oturuyorum. Bir hafta kırıcı-delici makine çalışmadan temel kazılamıyor. Karşımdaki boş alana beş yıl önce diktiğim ağaçlar, çekirdekten yetiştirdiklerim, bir türlü kaya tabakasını aşıp beslenebilmeyi başaramayınca, yaz sıcaklarında üç dört gün sulanmadığında yaprak sarartıp boyun bükünce, toprak attırayım bari dedim. Nereden geldiyse yakındaki hafriyatçıya o kara toprak… Hani derler ya, bulgur gibi, ya da sakız gibi diye… Koca bir kamyon getirttim. Tam bir kara topraktı el arabasıyla çekip yaydığım. Avuç avuç veresim geldi ağaçlarımın dibine; bebek besler, torunlarım Güneş’i, Arya’yı, Deniz’i doyurur gibi… Şimdiden yaydı yapraklarını kırmızı çiçekli akasyam, rüzgârla salınarak minnetini bildirdi. Herkesi davet ediyor masalsı gölgesine…

İlk kez Kırıkkale Tınaz İlkokulu 5. Sınıf öğrencisiyken, 1962 yılında, 10 yaşımda karşılaştım Veysel’le… Köy Enstitüsü kökenli öğretmenlere Tonguç Baba’dan armağandı Veysel. Köy Enstitüleri’nde “Usta Öğretici”ydi; enstitü enstitü gezip içinden çıktıkları halk kültürüyle bir kez daha harman ederdi öğrencileri. Enstitüler kapatıldıktan sonra da, o kavruk köylü çocukları kara toprağın âşığına sahip çıkma kaygısında, sevdasında oldular. Çalıştıkları okullara çağırıp öğrencilerine dinlettiler, karnını doyurdular âşığın, cebine üç kuruş harçlık koydular…

Tınaz ilkokulu salonunda tanımıştım Veysel’i. Nasreddin Hoca’nın bağlama çalmasıyla ilgili fıkrayı da ilk kez o gün ondan duydum.

Veysel’in bağlamasıyla. Hoca Nasreddin, Keloğlan anlatılarıyla büyüdüğümüz için belki, şu metalik gürültülerde, klavyeli bağırtılarda, fantastik öykülerde sanat tadını bulamadım bir türlü.

Sonra, Ankara İçcebeci, Uzungemiciler Sokak’taki, biz taşındıktan sonra da kapısına
üç kez bomba konan evimize geldi Veysel. Kısa bir zaman önce yitirdiğimiz komşumuz,
o zaman TRT’de program yapımcısı olan Erdoğan Alkan ağbi getirmişti…
Birlikte yemek yedik, Veysel’in halk anlatımını, bağlamasını, türküsünü dinledik.

Geçici görevle gittiğim Edremit yakınında, Dikili’de 1999 yılında (Karabük’ten iş arkadaşım Eşref Aslantaş çağırmıştı) Ali Ekber Çiçek‘le tanıştım. 2004 yılında, Ardahan’daki Dursun Akçam Ormanı açılışına davet etmiştim Ali Ekber’i; koşa koşa geldi. “Haydar Haydar”ı, “Bir Güzel Methedem Bari Cihan Yanmasın”ı Ali Ekber’den dinlememiş olanlar halk müziğinin derinliğini yakından tanımamış demektir.
Köln Filarmoni Orkestrası Şefi, “Haydar Haydar”ı dinlerken afallayıp kalmış.
Benim orkestradaki onlarca enstrümanla bu sesin gücünü, farklı tınılarını yakalayabilmemiz mümkün değil demişti…

“Sanki Ömrüm Bir Bilmece / Bitmez Tükenmez Geceler”, “Bir Çit Öküz Yeter mi?”, “Erim Erim Eriyesin”, “Mevlâm Gör Diyerek İki Göz Vermiş”… Ardahan ve Bingöl gecelerimin can dostu Âşık Mahsuni’yi uzun uzun anlatmaya gerek var mı?
Ya da dinlerken yüreğimin yerinden oynadığı Neşet Ertaş’ı… “Açma Zülüflerin Yellere Karşı”, “Ah Yalan Dünya”, “Aşkın Beni Del’eyledi”, “Seher Vakti Çaldım Yarin Kapısın”…

Halk müziğinin hem söz içeriği, hem müzikalite bakımından bulduğu müthiş güç, yüzyıllarca ezilmiş, dışlanmış, kendi dili bile yasaklanmış bir çoğul ve zengin kültürün bir kanaldan fışkırıp patlamasını andırır. Kendi kuruluş ilkeleri doğrultusunda yalnızca altı yıl çalışabilmiş (1940-6) Köy Enstitüleri’nin yetmiş beş yıldır konuşuluyor olmasının ve UNESCO’dan birçok yabancı bilim örgütüne kadar aldığı övgülerin arkasında Tonguç Baba’nın halk kültüründeki gizilgücü sezmiş olması aydınlanır.

Hakyemez savaşçı, demokratik seçimle, bileğinin hakkına boyunun başına geçmiş Gâzi Ertuğrul’dan çevre Rum köylülerinden haraç alma önerisini getirenlere, “bir daha böyle bir şeyden söz ederseniz kellenizi vururum” diyen Bey Osman’a değişen, Yıldırım Beyazıt’tan sonra (Beyazıt’ın, kan toplumu geleneklerini sürdürmekte olan Timur’a yenilmesinin arkasında da bu gerçeklik vardır) çadırı bırakıp saraya geçen, oradan Sultanlığa, Süleymanlığa evrilen, Halifeliği aldıktan sonra, Kayı Boyu’nun “Beytül Mali Müslümin”, ortak kamu malı kıldığı toprakları mültezimlere, beylere paşalara peşkeş çeken, halkından kopan Osmanlı hanedanı, kendi içinden çıktığı boylara, kavimlere, hatta Türkçe diline nice baskılar uyguladı. Kendini yazıyla, resimle, farklı anlatım teknikleriyle ifade olanağı bulamayan halk kültürü de, gücünü türkülerde, bağlamanın, tulumun sesinde, masalların, fıkraların sözünde gerçekleştirme yolundan yürüdü.
Bu tarihsel gerçekliğin böyle duruca aydınlanmasında, 1973 yılında “Taih, Devrim, Sosyalizm” adlı kitabıyla tanıştığım, çalışkanlığına, araştırmacı sosyal zekâsına ve mücadele gücüne sonsuz hayranlık ve minnet duyduğum büyük Türk sosyalisti
Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın çok önemli bir yeri vardır. Saygıyla, minnetle anıyorum kendisini…

Günümüzde, kendini sultan ve halife yerine koyan, saraylar yaptıran, filolar kuran, parasını saymaya yatak odalarına kadar giren makineler alan birilerinin Osmanlıya özenmesini biraz anlayabiliyor insan da; yoksul halk yığınlarının, halk çocuklarının Osmanlı geçmişine duyduğu hayranlık insanı acıyla güldürüyor.
Basın-yayın, televizyon, yaygın iletişim teknolojisinin gücü de buradan anlaşılıyor…

“Benim Sadık Yarim Kara Topraktır” demişti Veysel. Kara toprak onun sesini, bağlamasını dal budak vererek, yaprak, çiçek açarak yaşatıyor. Dünya durdukça duracak halk kültürü de, üreten, yaşatan gücü de, yaşamını paraya ve iktidar koltuklarına adamış olanlar hep bir mide bulantısı ile anılacak…

Topraktan, güneşten, sudan, havadan ayrı düşmeyin dostlar;
inadına aşktan, özgürlük ve eşitlik için kavgadan…

Tarlasi_16.8.14

Displaying AŞIK VEYSEL.jpg

******************

Dostlar,

Değerli meslektaşımız Dr. Alper Akçam’ı azimli uğraşı, doğa – toprak – sanat tutkunluğu ve de tüm bu güzellikleri aktaran  – kalıcılaştıran güçlü duyarlı kalemi için kutluyoruz..

Sevgi ve saygıyla.
17.8.2014, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

Naci BEŞTEPE : ÇARŞAMBA İĞNELERİ

ÇARŞAMBA İĞNELERİ

Naci_Bestepe_portresi

 


Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

MOLA
Ameliyata “İFTAR MOLASI” veren Prof. Ali İhsan Dokucu,
Kamu Hastaneleri Kurumu’na başkan yapıldı.
Kurumsal mola zamanı…
 
KAÇIKLAR
Bingöl Cezaevi’nden 18 PKK ‘lı mahkum kaçtı. 17’si yakalandı.
Oğlum ne gerek vardı,
Az sabretseniz kırmızı halıyla çıkaracaklardı…
 
İNSAN
Cami-Cemevi projesine karşı çıkan Tuzluçayırlıların İ. Melih halk ekmeğini kesti.
Zamane KERBELA insanı…
 
AİDİYET
Diyanet -Sen, Dolmabahçe Camisi müezzinine sahip çıktı.
TSK’nın kopyası!..
 
POLİS
Statlara ve devlet üniversitelerine polis geliyor.
Her eve lazım,
Yaşantımızın olmazsa olmazı…
 
UTANÇ
Cumhurbaşkanı Gül, BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye’deki  başarısızlığını utanç verici buldu.
Savaş kışkırtıcılığı utancını unuttu…
 
FARK
“Tunceli’nin Dersim olması fark etmez”
Cumhuriyet Halk Fırkası Reis-i Umumu…
 
PRİM
KESK’in 4+4+4’e karşı düzenlediği eylemler nedeniyle 502 kişi yargılanacak.
Herhalde savcılar tutuklu başına prim alacak…
 
HASAR
Babacan, “Gezi eylemlerinin Türkiye’nin dış algısında ciddi hasar meydana getirdiğini” söyledi.
Hasar doğru, algıyı bilemedi…
 
MÜSLÜMAN
AYM Başkanı Kılıç, Müslüman teröristlerin kanlı olaylarına tepki göstererek,”Bunlar Müslümansa ben değilim..” dedi.
Sonunda bizimle hizaya geldi…
 
KURTİZ
Tuncel Kurtiz “Bahar Ülkesi” ne gitti.
Şanslı. Yeşil düşmanları orada olamaz…
 
YOLSUZLUK
ETİ MADEN‘de yolsuzlukları ortaya çıkaran müfettiş üç ayrı
disiplin cezası aldı. Müfettişlik kapatıldı.
İnsanlar, AKP’nin yolsuzlukla mücadelesinin, “yolsuzluğu örtme” mücadelesi olduğunu anlayamadı…
 
PİNOKYO
Cumhurbaşkanı Gül’e New York’ta Pinokyolu protesto yapıldı.
Pinokyo’nun Müslümanı da oluyor, anlaşıldı…
 
YEDİRME
Gül, BM toplantısındaki yemekte Obama ile yan yana oturtuldu.
Kim bilir neler yedirildi?…
 
VİRANE
RTE, Neşet Ertaş için düzenlenen ve ailesinin protesto edip katılmadığı törende O’nun türküsünü söyledi.
Gönül dağı viran oldu…
 
GEÇİŞ
Diyanet İşleri’nden beş bin din görevlisi Milli Eğitim’e geçti.
Seccadeyi gösterip kürsü veriyorlar…
 
Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE