KKTC CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ

KKTC CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ 

Konuk yazar :
Yrd. Doç. Dr. Mehmet BALYEMEZ
(E) Albay

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nde hafta sonu (18 Ekim 2020) yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi 2’nci turuna sayılı günler kaldı. Özellikle geçen hafta boyunca bu seçime yönelik söylem ve eylemler Türkiye kamuoyunu çok meşgul etti. Gündemi meşgul eden konular; Mağosa’da bulunan Kapalı Maraş kıyılarının bir bölümünün Kıbrıs Türk halkının kullanımına açılması, Türkiye’den KKTC’ye su taşıyan boru hattında aylar öncesinde oluşan arızanın hızlı bir biçimde onarılarak hizmete sokulması ve bu açılışların Yüksek Seçim Kurulu kararlarına aykırı olmasına karşın KKTC Başbakanı Ersin Tatar’ın seçim propagandası olarak kullanılması ile halen Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Mustafa Akıncı’ya yönelik kara propagandalar olmuştur.

Bu gelişmeler gündemi öylesine meşgul etmiştir ki; Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin olası sonuçlarının; Türkiye ile Kıbrıs Türk halkı arasındaki bağların sorgulanmasına yol açabileceği ifade edilmiş, Kıbrıs Sorunu’nun Rumların istediği biçimde yani Kıbrıs Türklerini azınlık olarak kabul eden sürece evrilebileceği hatta Türkiye’nin Ada’dan uzaklaştırılarak Doğu Akdeniz’deki çıkarlarına halel getirilebileceği noktasına dek uzanmış ve buna asla izin verilmeyeceği en yetkili ağızlar tarafından dile getirilmiştir.

Peki Türkiye kamuoyu, gündemini meşgul eden Kıbrıs Türkleri hakkında bu denli bilgili ve ilgili mi? Kumarhaneler ile gece kulüplerinin müdavimleri ile KKTC üniversitelerinde yüksek öğrenim gören öğrenciler ve bunların aileleri dışında KKTC’yi gören, Kıbrıs Türklerinin sosyo-kültürel yapısını, ekonomik durumunu, kurulduğundan bu yana onyıllardır siyasal olarak tanınmamasından kaynaklanan yalıtım (izolasyonu) ve ambargoyu kaçımız biliyoruz! Buna karşın sosyal medya kahramanları, TV yorumcuları ile köşe yazarlarının oldukça iddialı yazıları ve yorumlarını dinlemekten okumaktan yoruldum ve sizlerle tarihini ve güncel gelişmelerini yakından izlediğim KKTC ile ilgili birkaç hususu paylaşmak istedim.

Kıbrıs Türkleri, Lozan Barış Antlaşması ile ulusal sınırlar dışında kalmalarına karşın, özellikle 2. Dünya Paylaşım Savaşı sonrasındaki topludurumsal (konjonktürel) gelişmelerin etkilerinin Ada’ya yansıması ile Enosis İdealine (Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesi) ulaşmak için Rumların yaptıkları şiddete karşı özgürlük ve var olma savaşımı (mücadelesi) vermişler ve Türkiye’nin de desteğiyle azınlık statüsünden kurtulmuşlar, 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde siyasal ortaklık hakkına kavuşmuşlardır. Ancak ne Cumhurbaşkanı III. Makarios ne de Rumlar bu durumu içine sindirmiş ve 21 Aralık 1963 Kanlı Noel saldırıları ile henüz 3,5 yaşındaki Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini yıkmışlardır. Ne acıdır ki, anayasal düzeni ortadan kaldıran Rumlar, 1964 yılı Mart ayından başlayarak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tek temsilcisi olarak kabul edilmişler, adeta yaptıkları terörist eylemden dolayı ödüllendirilmişlerdir. Kıbrıs Türkleri, bu durum karşısında da geri adım atmamışlar ve özgürlük savaşımlarını sürdürmüşlerdir. Bu süreç, Türkiye’nin 1974 yılındaki askeri harekâtı ile yeni bir aşamaya evrilmiş ve Kıbrıs Türkleri; 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni, 1983 yılında ise Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’ni ilan ederek kendi siyasal düzenlerini kurmuşlar ve günümüze dek getirmişlerdir.

Kıbrıs Türkleri, 1. Dünya Paylaşım Savaşı sonrasında Türkiye çevresinde (periferinde) kalan soydaşlarımız arasında özgürlük savaşımı veren ve bu uğurda kan akıtarak özgürlüğünü kazanan biricik halk olup; bağımsızlık savaşımlarında Atatürk’ü ve O’nun ilkelerini rehber olarak benimsemişler ve her dönemde Anavatan ile birlikte hareket etmişlerdir. Kıbrıs Türk toplumu; Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk Kimliği, İstiklal Marşı, Anavatan gibi ulusal değerlere karşı son derece duyarlıdır ve bunlara yönelik yapılacak her türlü söylem ve eyleme tepkisini gösterirken gözünü budaktan esirgemez. Bunların örneklerini yakın geçmişimizde görebilmek olanaklıdır. Kıbrıs Türkleri, ulusal değerlerini KKTC Anayasasında da dile getirmiş ve bunları anayasal koruma altına almıştır.

Kıbrıs Türk halkının bu özgün niteliklerine (hasletlerine) ek bir karakteri daha vardır. O da, her bağımsız halk gibi ulusal istençlerine (iradelerine) yönelik yapılan doğrudan müdahaleler ile kendilerinin yok sayılmalardır. Türkiye’deki siyasal iktidarlar zaman zaman bu durumu gözden kaçırmışlar ve Kıbrıs Türk halkının ulusal istencine yönelik söylem ve eylemlerde bulunmuşlar hatta daha da ileri giderek uzun yıllardır yapılan ekonomik yardımları kastederek “besleme toplum” benzetmesi yapmak aymazlığında (gafletinde) bulunmuşlardır. Tıpkı geçen hafta olduğu gibi! Kıbrıs Türk halkı bu söylem ve eylemlerden dolayı Türkiye’deki siyasal iradeye tepki gösterirken, bu tepkiler asla tüm Türkiye’yi kapsamamıştır.

KKTC’de 18 Ekim 2020 Pazar günü yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 2 aday yarışacaktır. Mustafa AKINCI ve Ersin TATAR. Her 2 aday da, Kıbrıs Türk halkının var olma savaşımına yakından tanık olmuş, yalıtmalar (izolasyonlar) ve ambargoların yıkıcı etkilerini yakından duyumsamıştır (hissetmiştir). Adaylardan Mustafa AKINCI, lisans öğrenimini ODTÜ Mimarlık Fakültesinde tamamlamış, 68 kuşağında etkili olan özgürlük ve bağımsızlık gibi kavramları içselleştirmiş, 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti kurucu meclisinde görev almış, Toplumcu Kurtuluş Partisi’ni kurmuş ve 1976-1990 arasında 14 yıl Lefkoşa Türk Belediyesi Başkanlığını yapmıştır.

Cumhurbaşkanlığı adaylarından olan Ersin TATAR ise mücahit bir aileden gelmektedir. Ersin TATAR’ın babası Rüstem TATAR, 1963 Rum saldırıları sonrasında dağılan Kıbrıs Cumhuriyeti’nden sonra Kıbrıs Türk halkının kurduğu siyasi örgütlenme olan Genel Komite’de Maliye Bakanı olarak görev almıştır. Ersin TATAR, Kıbrıs’ta ilk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra Cambridge’de İktisat konusunda lisans eğitimi almıştır. Ersin TATAR, yüksek öğreniminden sonra hem İngiltere hem de Türkiye’de özel kurum ve kuruluşlarda görev almış, Ulusal Birlik Partisi (UBP)’nin iktidara geldiği 2009 yılında Maliye Bakanlığı yapmıştır. 2018 yılı Ekim ayında yapılan UBP Genel Kongresinde Genel Başkanlığa seçilen Ersin TATAR, koalisyon hükümetinde Başbakanlık görevini üstlenmiştir. KKTC Cumhurbaşkanlığı için yarışacak her 2 aday da kendi yaşam biçimlerini ve dünya görüşlerini siyasal kararlarına yansıtmışlardır.

KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimi ilk turunda yarışan Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) adayı Tufan Erhürman %21 oranı ile en 3. en çok oyu almıştır. CTP yönetimi hafta başında yaptığı toplantıda, bağımsız aday Mustafa Akıncı’yı destekleme kararı almıştır. Mustafa Akıncı’nın ilk turda almış olduğu % 30 oranındaki oy ile CTP’nin desteği göz önünde bulundurulduğunda, seçimin kazananını (galibini) kestirmek hiç de güç olmayacaktır.

Adalet ve Kalkınma Partisi, açıkça desteklediği Ersin Tatar’ın seçimi yitirmesi durumunda nasıl bir yol izleyecektir? Daha önce de yaptığına benzer yöntemlerle KKTC Cumhurbaşkanı’nı kendi çizgisine getirmek için yaptırımlar uygularken, Kıbrıs Türk halkının da mağdur olabileceğini göz ardı mı edecektir! Bu durum kimin işine gelecektir? Elbette bu durum ne Türkiye’deki ne de KKTC’deki siyasal iradenin işine gelir. Kıbrıs Türk halkı ile Türkiye arasındaki bağları koparmak isteyen ve Doğu Akdeniz’de çıkarları olan emperyalist güçler bu durumun daha da kötüleşmesini sağlayacak politikaları çoktan hazırlamışlardır bile. Bu fırsatı onlara vermemek gerekir.

Bunun için yapılması gerekenler açıktır. Öncelikle Türkiye’deki siyasal iktidar, KKTC halkının siyasal seçimine (iradesine) saygılı olmalı, sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın seçilecek Cumhurbaşkanı ile doğrudan ilişki kurmalı, medya/sosyal medya üzerinden yapılan açıklamalara son vermeli, hem Türkiye hem de KKTC kamuoylarını etkilemeye / biçimlendirmeye çalışmamalıdır. KKTC’deki siyasal istenç (irade) ise sürekli gündeme getirdiği kendi ayakları üzerinde durabilecek bir ekonomik yapıyı kurmak için yeni politikalar belirlenmeli ve bunları Türkiye’deki siyasal yetke (otorite) ve özel sektörle eşgüdümlemelidir (koordine etmelidir). Bu kapsamda KKTC ekonomisinin lokomotifleri olan turizm ve eğitim sektörlerinin geliştirilmesine yönelik atılımlar vakit geçirilmeden yapılmalı, Kıbrıs Sorunu’nun çözümü amacıyla yapılan görüşmelerde Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının çıkarları göz önünde bulundurulmalı, kırmızı çizgiler önceden belirlenmelidir.

Son çözümlemede şunlar söylenebilir :

“2 devlet 1 millet” söyleminin (mottosunun) en somut örneği KKTC ile Türkiye’dir. KKTC’nin bağımsızlık marşının İstiklal Marşı olduğu, bayrağının tasarlanması sırasında Türkiye Bayrağına benzemesi için çaba gösterildiği akıllardan çıkarılmamalı; her 2 toplumun arasındaki siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik bağların yıpratılmasına, zedelenmesini isteyen ülkelerin çıkarlarına hizmet edecek politikalar ile söylemlerden kaçınılmalıdır.

Kıbrıs Barış Harekâtını Zorunlu Kılan Gelişmeler; Tarihsel Ardalan

Kıbrıs Barış Harekâtını Zorunlu Kılan Gelişmeler; Tarihsel Ardalan

Yrd. Doç. Dr. Mehmet BALYEMEZ (E. Albay)

20 Temmuz 1974 – 20 Temmuz 2020; 46. Yıl

Kıbrıs, Akdeniz’deki 3. büyük ada olup, gerek Türkiye’ye, gerek Ortadoğu’ya gerekse kuzeydoğu Afrika’ya yakınlığından dolayı stratejik değere sahiptir. Bu stratejik konum, Adanın tarih boyunca güçlü devletlerce iştahını kabartmıştır. Kıbrısta Türk varlığı 16. yy’da başlamıştır. Mısır’ın 1517’de, Rodos’un 1522’de fethinden sonra sıra Kıbrıs’a gelmiştir. Osmanlı ordusu 1570 Temmuz’unda askeri harekâta başlamış, fetih bir yıla yakın sürmüş ve 1 Ağustos 1571’de tamamlanmıştır. “Sürgün Fermanı” ile Anadolu’dan 5000’i aşkın tebaa Kıbrıs’a gönderilmiştir.

Osmanlı Devleti, 307 yıl Kıbrıs’ta tek egemen olmuştur. Bu dönemde istimalat politikası izlenmiş ve gayrimüslim halkın dinsel özgürlükleri güvenceye alınmıştır. Rumların, fetih sırasındaki yardımlarını gözeten Osmanlı Devleti, Ortodoks Kilisesine özerklik tanımıştır. Kıbrıs’taki Osmanlı düzeni 19. yy başlarında değişmeye başlamıştır. 1789 Fransız Devrimi’nin etkisinde kalan Rumlar, Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini savunan ideolojiyi ifade eden Enosis’i gerçekleştirmek amacıyla 1821’de Mora’da ilk isyanı başlatmıştır. Kıbrıs Mutasarrıfı Küçük Mehmet Paşa, Rumların etkinliklerinden haberdar olmuş, isyanı bastırmış ve isyancı papazların bir bölümünü idamla cezalandırırken bir bölümünü sürgüne göndermiştir.

19. yy Osmanlı Devletinin çöküş sürecinin başlangıcıdır. Osmanlı Devleti, bu dönemde girdiği savaşların tümünü yitirmiş, hazinesi tükenmiş ve Avrupa devletlerinin desteği ile varlığını sürdürmeye çabalamıştır. Bu durum İngiltere’nin Osmanlı topraklarındaki planlarını yaşama geçirmesini hızlandırmıştır. Osmanlı-Rus savaşı sonunda imzalanan Ayastefanos Antlaşması (1878) koşullarının ağır olduğunu ileri süren İngiltere, Berlin’de konferans önermiş, ancak bu konferans başlamadan 4 Haziran 1878’de Osmanlı Devleti ile imzaladığı gizli antlaşmayla Kıbrıs’ı ele geçirmiştir.

İngiltere bu tarihten başlayarak Kıbrıs’ın geleceğiyle ilgili tüm gelişmelerin merkezinde olurken, Rumlar İngiliz dönemi boyunca Enosis idealini gerçekleştirmek için her fırsattan yararlanmıştır. Rumlar, 1931’de Enosis amacıyla bir kez daha isyan girişiminde bulunmuş, yine başarılı olamamıştır. Rumların aynı amaçla bir başka isyan girişimi 1955’te olmuştur. 1 Nisan 1955’te giriştikleri saldırılar, Kıbrıs Türk toplumu ile Rumlar arasında çatışmalara yol açmıştır. Kıbrıs’ta başlayan toplumlararası çatışmalar 1958 Ağustos’una dek sürmüş, ABD’nin araya girmesiyle iki toplum arasında uzlaşı sağlanmıştır. 1959 Şubat’ında Zürih’te Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Dışişleri bakanları arasında varılan uzlaşıdan bir hafta sonra Londra’da Kıbrıs Türk ve Rum liderlerinin katılımı ile varılan antlaşma Kıbrıs Cumhuriyeti’ne giden yolu açmıştır.

Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 Ağustos’unda bağımsızlığını ilan ederken, Kıbrıs Türkleri anayasada siyasal, ekonomik ve sosyal hakları korumak istemiştir. Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarının haklarını korumak, kurucu ortak olarak Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’a verilmiştir. Bu 3 devlet, Kıbrıs’taki anayasal düzen bozulursa, Zürih Antlaşması gereği birlikte ya da ayrı olarak adaya askeri müdahale etmek hakkına sahip olmuşlardır. Garanti Antlaşması olarak da bilinen Zürih Antlaşması Kıbrıs Türklerinin adadaki varlığını sürdürme yolunda en büyük güvencesi olmuştur. Rum lider Makarios, cumhuriyetin ilan edildiği 1960 yılının Aralık ayında Zürih-Londra Antlaşmalarını baskıyla imzaladığını savlamış ve Adada kurulan anayasal düzeni değiştirmek için girişimlerini artırmıştır. Başpiskopos Makarios’un bu girişimleri sonunda 21 Aralık 1963’te Kıbrıs Türklerini katletmek amacıyla başlayan ve tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen saldırılar 25 Aralık’a dek sürmüştür. Kıbrıs Türkleri bu saldırılarda 500’e yakın yitik vermiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri Zürih Antlaşmasından kaynaklanan “Garantörlük” hakkını kullanarak Adadaki Türklerin yardımına koşmuş, Hava Kuvvetleri jetlerinin 25 Aralık günü Lefkoşa semalarında alçak uçuşu ile Rum saldırıları durmuştur.

Kıbrıs Türkleri ile Rumlar arasında 1963’ün son günlerinde başlayan çatışmalar, Adada 1960’ta  kurulan anayasal düzeni ortadan kaldırmıştır. Bu tarihten sonra Kıbrıs Türkleri ve Rumlar arasında çatışmalar sürmüştür. Rumlar, 1964 Şubat ve Mart aylarında Limasol, Gaziveren ve Baf’ta Kıbrıs Türklerine yönelik kırım (katliam) girişiminde bulunmuştur. Türkiye, Rumların bu saldırıları sonunda Kıbrıs’a bir kez daha askeri müdahalede bulunmak için girişimlerini artırınca, ABD Başkanı Johnson’un diplomatik üsluptan uzak tehditkar mektubu ile girişimini bir süre ertelemiştir. Ancak Rumların 1964 Ağustos’unda Erenköy’de mücahitlere saldırıları, TSK’nin müdahalesiyle geçiştirilmiştir. Türk Hava Kuvvetleri savaş uçaklarının Rum ve Yunan askeri birliklerine saldırıları sırasında Yzb. Cengiz Topel’in uçağı düşmüş, tutsak Yzb. Topel, Savaş Hukukuna aykırı işkencelerle şehit edilmiştir.

Ancak bu olaylar, Rumların Kıbrıs Türklerine yönelik saldırılarının sonunu getirmemiştir. Rum ve Yunan askeri birlikleri, 1967 Kasım ayında Geçitkale’deki mücahitler ile Türk köylülerine saldırmıştır. Larnaka ile Limasol arasında kritik bir bölgede bulunan Geçitkale’deki Türk Köylerine yapılan bu saldırılar sonucunda Türkiye bir kez daha Adaya müdahalede bulunmak için askeri hazırlıklarını artırmıştır. Bu gelişme sonucunda ABD’nin araya girmesiyle Kıbrıs’taki Yunan tümeni adayı terk etmek zorunda kalmıştır. Bu tümenin Adadan ayrılmasından sonra Kıbrıs Türk Geçici Yönetimi 1967 Aralık sonlarında kurulmuş, 1968’de toplumlararası görüşmeler başlamıştır. Ancak bu görüşmelerde Rumlar Enosis isteklerini sürekli gündeme getirmişler ve 1960’ta ilan edilen Kıbrıs Cumhuriyeti anayasal düzeninde Türklere tanınan hakları vermek istememişlerdir. Kıbrıs Türkleri ise anayasal haklarını geri almak için mücadelelerinden vazgeçmezlerken en büyük desteği Türkiye’den görmüşlerdir.

Makarios ile Yunan askeri cuntası arasındaki fikir ayrılıkları 20 Temmuz 1974 müdahalesinin asıl nedenidir. Makarios’un Enosis hedefinden uzaklaşması, Kıbrıs’ın bağımsızlığı için SSCB ile görüşmelerini artırması üzerine, Yunan cuntası 15 Temmuz 1974’te Makarios’a darbe girişiminde bulunmuştur. Eski bir EOKA’cı olan Nikos Sampson önderliğinde yapılan darbe sonunda Makarios önce Baf’a, sonra Malta’ya kaçarak canını kurtarabilmiştir. Türkiye, Kıbrıs’taki anayasal düzenin bir kez daha bozulması üzerine gelişmelere müdahil olmuş, Başbakan Bülent Ecevit öbür garantör ülke İngiltere ile Kıbrıs’taki darbecilere müdahil olmak amacıyla diplomatik görüşmelere başlamıştır. Ancak İngiltere, Türkiye’nin girişimlerine olumlu yanıt vermemiştir. Bunun üzerine Türkiye, 20 Temmuz 1974 günü Zürih Antlaşması kaynaklı hakkını kullanarak KIBRIS’TAKİ ANAYASAL DÜZENİ ve Kıbrıs Türklerinin can güvenliğini sağlamak amacıyla askeri harekata başlamıştır. TSK’nin 20 Temmuz 1974’te başlattığı askeri harekat 2 aşamalı olarak 14 Ağustos 1974’te tamamlanmış, 499 Mehmetçik şehit olmuştur.

Türkiye’nin müdahalesi sonunda TSK’nın ulaştığı hatlar, Kıbrıs Türkleri ile Rumlar arasında sınırı de facto olarak belirlemiştir. Kıbrıs Barış Harekâtından sonra Kıbrıs Türk ve Rum liderleri arasında 46 yıldır süren görüşmelerde herhangi bir uzlaşmaya varılamamıştır. Adadaki ateşkes sürmektedir. Rumlar, TSK’nın 1974 yılındaki askeri müdahalesini tanımamış ve Türkiye’nin adadaki güçlerini işgalci, 1983 yılında ilan edilen KKTC’yi ise illegal devlet ilan etmiştir.  Üzülerek ifade etmek gerekir ki, tarihsel gelişmeleri yukarıda ayrıntılarıyla anlatılan bu askeri müdahale Kıbrıs Türk halkının bir bölümü ile kimi siyasal partilerce de anlaşılamamakta; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan ve AB’nin kara propagandalarından etkisinde kalınmaktadır. Söz konusu devlet ve kurumların etkisinde kalan kişiler ve siyasal partiler Kıbrıs Türklerinin ve Türkiye’nin bölgesel politikalarını gerçekleştirmesini geciktirmek için adeta taşeronluk görevi yerine getirirken, kendilerine sağlanan ekonomik ve siyasal kolaylıklardan da fazlasıyla hoşnutturlar.

Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’te yaptığı askeri müdahalenin uluslararası hukukta dayanağı olup, TSK’nin Adadaki varlığı, Kıbrıs Türk halkının güvenliği ile KKTC’nin bağımsızlığının güvencesidir. Nitekim Kıbrıs Türk halkı, adanın İngiltere’ye terk edildiği 1878’den sonraki hiçbir dönemde kendini bu denli güvende duyumsamamıştır. Türkiye, Kıbrıs Barış Harekâtından sonraki dönemde ekonomik ve askeri ambargolarla karşılaşmasına karşın kararlığından vazgeçmemiş, Kıbrıs Türklerinin en büyük güvencesi olmuştur.