Etiket arşivi: Dr. Refik Saydam

CUMHURİYETİN SAĞLIK POLİTİKALARI ve NEO-LİBERAL ÇIKMAZ

Dostlar,

Dün akşam (14 Mart 2022) ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği) Genel Merkezi Eğitim Kurulu’nun düzenlediği bir sanal açıkoturuma çağrılı idik. Düzenleyici, ADD  GYK (Genel Yönetim Kurulu) üyesi ve Eğitim Kurulu Başkanı Sn. Prof. Dr. Bige SÜKAN idi. Yine ADD GYK üyesi ve Gn. Skr. Yrd. Sn. Dr. Arif Güvenir (Aile Hekimi) öbür konuşmacıydı. Zoom ortamında yayınladı, youtube’a da yüklendi. Konumuz şuydu :

  • CUMHURİYETİN SAĞLIK POLİTİKALARI ve NEO-LİBERAL ÇIKMAZ


Dr. Güvenir, Cumhuriyetimizin kuruluşundan alarak 1970’lere dek gelişmeleri yaklaşık 40 dakikada yansılarla özetledi ve yaratılan destanı sergiledi. Gerçekten de Kurtuluş – Bağımsızlık Savaşı ardından Anadolu tam bir yıkıntı (harabe) durumdaydı. 12 milyon dolayında hasta, yaşlı, gençleri – erkekleri kırılmış, sanayileşememiş, din – tarım imparatorluğu artığı yoksul ve eğitimsiz bir kitle söz konusuydu. Bulaşıcı hastalıklar deyim yerinde ise “kol geziyordu”..

  • Batı yazınında, bu topluluğa “Kılıç artığı” denmekteydi.

Büyük ATATÜRK ve Cumhuriyet Devrimcileri pes etmediler ve onca yokluklar içinde gerçek anlamda bir tansık (mucize) yarattılar, tarihte tektir ve örnektir. Dr. Güvenir tam da bu destanı sundu. Yansıları görmek için lütfen tıklayınız :

Biz Tıbbiyelilerin ve sağlık emekçilerinin Mustafa Kemal Paşa, Dr. Refik Saydam… ve elleri öpülesi kahramanlar önderliğinde Türk Devrimine katkımızdır.

Tıbbiye (1827), Harbiye (1834) ve Mülkiye (1859) ülkemizin çelikten Aydınlanma sacayağıdır.

Biz de 1970’lerden alarak, küresel kapitalist sistemin tükenmeyen dönemsel bunalımları bağlamında 1980’ler başında başlaltılan KüreseleşTİRme = Yeni emperyalizmi ve onun  yeni yetme ideolojisi Neo-Liberalizmin özellikle sağlıkta ülkemizi sürüklediği çıkmazı sunduk. Çıkış önerilerimiz paylaştık (yaklaşık 45 dk.) Ardından 1 saate yakın canlı bir tartışma – katkı süreci yaşandı.

ADD yönetimini bu çabaları için kutlar, bizlere görev verdikleri için teşekkür ederiz.

Youtube kaydını izlemek için lütfen tıklayıınz…

https://youtu.be/cQHecOjxKkg

İzlenmesini, paylaşılmasını ve gereğinin yapılmasını dikeriz.

Unutulmasın                             :

  • Sağlık haktır meta değildir; bizler de müşteri değil,
    sağlık hizmetlerini doğuştan kazanan saygın ve onurlu insanlarız..

Ve;

  • “Sağlık hizmetleri, Devlet olma savındaki siyasal kuruluşların EN BİRİNCİ görevidir.” 

  • Kendine Devrimin ve Devrimciliğin çeşitli ve yaşamsal görevler verdiği Türk vatandaşının sağlığı ve sağlamlığı, her zaman üzerinde dikkatle durulacak m1illi davamızdır. Çünkü Cumhuriyet; düşünsel, bilimsel ve bedensel bakımdan güçlü ve yüksek düzeyli koruyucular ister.” 
    Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK (TBMM açış konuşmasından, 1935)

Sevgi ve saygı ile. 15 Mart 2022

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik

 

Cumhuriyet ve sağlık

Dr. Ceyhun Balcı yazdı…

Cumhuriyet ve sağlık

Cumhuriyet’in ekonomiyle, hukukla, kadınla, eğitimle, bilimle ve başka pek çok başlıkla ilişkisi üzerine çok şey söylenmiştir, yazılmıştır. Sağlıkla ilişkisi üzerine bir dağarcığın olmayışı ya da olsa bile yeterince dolu olmayışı önemli eksikliktir. Bir hekim olarak bu eksikliğin giderilmesine okuyacağınız yazıyla alçak gönüllü katkıda bulunabilmiş olmak içtenlikli dileğimdir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulmazdan önceki 12 yıl savaşlarla geçmiştir. Anadolu başta olmak üzere Afrika’da ve Avrupa’da eli silah tutan, görece sağlıklı ve genç kuşak büyük ölçüde yitirilmiştir. Bir şekilde savaşa gitmeyenlerle yaşlılar, kadınlar ve çocuklar ise bulaşıcı hastalıklar aracılığıyla aramızdan alınmıştır. Sağ kalanlar ise yoksul, yoksun ve sağlıksızdır.

Bu koşullar göz önüne alındığında kıtlaşan insan kaynağının ne denli değerli olduğu anlaşılır. Bir yandan cephe gerisindekilerin öbür yandan savaşanların varlığının korunması önem kazanmıştır. Özellikle savaş alanındaki yitikler savaş yaralanmalarının yanı sıra bulaşıcı hastalıklar aracılığıyla da olmaktadır. Savaş dışı ölümleri sınırlamanın kritik önemde olduğu açıktır.

Birinci Meclisin kurulur kurulmaz aldığı ilk kararlardan birinin bulaşıcı hastalıklarla savaşım üzerine olması rastlantının değil aklın gereğidir. Yine 23 Nisan’dan yalnızca 10 gün sonra Sağlık Bakanlığının kurulması da sağlığa verilen önemin göstergesidir. Savaş alanındaki insan yitiklerinin önüne geçmenin en kestirme ve akılcı yolu kuşkusuz hastalığı önlemekten geçmekteydi.

Anadolu’da bir yandan Mili Mücadele hazırlıkları sürdürülürken ve örgütlenirken öye yandan da İstanbul’dan Anadolu’ya yönelik önemli bir geçiş söz konusudur. Bu geçişin önde gelen ikilisi insan ve silahtır. Bu ikilinin önemli öğelerinden olan hekimlerin taşıdıkları bir nesne daha vardır ki, çok da bilinmez. İstanbul’dan Anadolu’ya geçen hekimler yanlarında mikroplar da getirmişlerdir. Cephedeki hastalığa bağlı insan kırımını en aza indirmek için Ankara Cebeci’de üretilecek olan veba, tifo ve kolera aşıları için taşınmaktadır mikroplar İstanbul’dan Anadolu’ ya. Aşı merkezinin başında hekimler Arif İsmet (Çetingil), Tevfik İsmail (Gökçe) ve Bakteriyolog Nurettin Bey bulunmaktadır. Onlara tıp öğrencileri Nurettin Osman, Yusuf (Balkan) ve Tıbbiyeli Hikmet (Boran) yardımcı olmaktadır. Tıbbiyeli Hikmet (Boran)’in Sivas Kongresi sırasında “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” diye haykırarak Mustafa Kemal Paşa’nın da övgüsünü kazanmış olduğunu anımsayacaktır çoğu okur.

Aşı üretimiyle ilgili bir başka önemli ayrıntıya değinmeden geçemeyiz. Zorlu ve ilkel koşullarda aşılar üretilir. Sıra aşıların kalitesini (AS: niteliğini) sınamaya gelir. Şimdiki gibi faz (AS: evre)  çalışmalarını yürütecek ne olanak ne de fırsat vardır. İş başa düşer. Aşıları üreten topluluktan Dr. Tevfik İsmail, Bakteriyolog Nurettin ve tıp öğrencisi Yusuf (Balkan) ikilemsiz uzatırlar kollarını. Deneklik de onlara düşmüştür. Şimdilerde salgını bitirmesi için kullanılmakta olan aşıları “biz denek miyiz?” şımarıklığıyla küçümseyenlerin dikkatine sunulası bir ayrıntı olsa gerektir.

Cephede canını dişine takarak Kurtuluş Savaşı veren Mehmetçik cephe gerisindeki bu önemli etkinlikle utkuya giden yolda yaşama tutunmuş olmaktadır. Her ne denli savaş koşullarında yaşansa da aşı üretimi ve buna bağlı koruyucu hekimlik anlayışı Cumhuriyet kurulmadan önce Cumhuriyet’in sağlık anlayışı hakkında önemli ipuçları vermeye başlamıştır.

Önce savaş kazanılacak onu izleyerek de Cumhuriyet’in silahsız savaş alanlarından biri olacaktır sağlık. Savaş sözcüğü barış ortamında sıtma, trahom, verem ve frengiyle birlikte anılacaktır.

Cumhuriyet’le birlikte deyim yerindeyse şaha kalkan sağlık anlayışının toplumcu ve koruyucu temelde etkinlik gösterdiğini söylersek genel ilkeleri de özetlemiş oluruz. Bu bağlamdaki bir başka önemli ayrıntı, Dr. Refik Saydam döneminde koruyucu hekimlik alanında çalışan hekimlere daha çok  aylık verilmesi olarak çıkar karşımıza.

Bir fikir vermesi bakımından 1923’te Türkiye’deki hekim sayısının 344 olduğunu, o zamanki nüfusa göre 20 bin kişiye bir hekim düştüğünü paylaşmış olalım. Hekim sayısının 1935’te 1625’e çıktığını, buna bağlı olarak da hekim başına düşen nüfusun 9000’e gerilediğini ekleyelim.

Cumhuriyet’in sağlık anlayışının 1960 Devrimi’yle birlikte Dr. Nusret Fişek önderliğinde boyut kazandığını, sağlığın toplumcu ve koruyucu kimliğinin güçlendirildiğinin altını çizmeliyiz. 12 Eylül’le (1980) birlikte hız kazanan neoliberal politikalardan sağlığın payına da bir şeyler düşmesi kaçınılmazdı. Bugün geldiğimiz noktada koruyucu ve toplumcu kimliği neredeyse tümüyle soldurulan sağlık anlayışı son 20 yılda giderek “paralı” duruma getirilmiştir. Cumhuriyet’in çıtasını havaalanı, otoyol, köprü, tünel vb. sıradanlıklara düşürenlerin sağlığı da “kolay erişim” perdelemesinde alınır satılır nesneye dönüştürmelerinde şaşılacak bir durum yoktur.

Cumhuriyetimizle birlikte onun sağlık anlayışının içine düştüğü açmazdan çıkartılmaya gereksinimi olduğu oldukça açıktır. Bu yapılmadıkça sağlığın ticarileşmesi sürecek ve erişim kolaylığı adı altında erişilemezliğe yolculuğunu sürdürecektir.

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah (AS: ve dava) arkadaşlarını ve Cumhuriyet’i bizlere kazandıranlar arasında yer alan adsız sağlık kahramanlarını saygıyla anıyor, en büyük bayramımız kutlu olsun diyorum!

SALGIN YÖNETİMİNDE BAĞIŞLANMAZ POLİTİK HATALAR[1]

[1] Yeni Ülke Dergisi, sayı 3, syf. 16-17, Mayıs 2021
https://www.yeniulke.com.tr/2021/salgin-yonetiminde-bagislanmaz-politik-hatalar-2708/

Türkiye, 11 Mart 2020’de ilk Kovit-19 hastasını Sağlık Bakanı ağzından epey ertelemeyle duydu. İlginçtir, aynı gün, Aralık 2019 sonunda Çin’de başlayarak tüm dünyaya hızla yayılan salgını, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) bir küresel salgın (Pandemi) olarak ilan etmişti.

İlk dalga 11 Nisan 2020’de 5138 hasta ile tepe yaptı ve 8 gün sonra 19 Nisan 2020’de en yüksek ölüm sayısı 127’ye eriştik. Normalleşmeye geçtiğimiz 1 Haziran 2020’de günlük 827 yeni hasta ve 23 ölüm kaydedilmişti. Uyarmıştık, “normalleşme” için Epidemiyolojik ölçütler uygun değildi. Yaz sonrası sonbahar ve özellikle kışa girerken bir kasırga yaşanabileceğini kezlerce vurguladık. Ama AKP iktidarı, 11 Mayıs 2020’de, okullar kapalıyken kapitalizmin tapınakları AVM’leri açarak siyasal seçiminin halk sağlığından yana değil, sermayeden yana olduğunu, turnusol kağıdı gibi belli etti.

2. dalga 8 Aralık 2020’de 33.198 yeni hasta ve 15 gün sonra 259 rekor ölüm sayısı ile tepeye vurdu. Ne yazık ki öngörülerimiz gerçekleşmişti. Kimi sıkılaştırmalarla 28 Şubat 2021’e erişildi. Kamuoyu baskısı yükseliyordu giderek. İşsizlere, yoksullara, kısa süreli çalıştırılanlara, küçük esnafa yeter akçalı (mali) toplumsal destek AKP iktidarınca veril(e)memekteydi. Çok sayıda Avrupa ülkesi birkaç kez, 4 haftayı da aşan tama yakın kapanmalara (lockdown) başvurmuş ve önemli ölçüde sınırlamıştı salgını. Alman hükümeti sosyal destek için 800 milyar € ayırdığını duyurdu. Geçtiğimiz ay da ABD Kongresi 1.9 Tr $ ek kaynağı salgın yönetimi için Biden hükümetine sundu.

Aşağıdaki çizimden (grafik) de izleneceği üzere, salgın yükselme eğiliminde iken, 1 Mart 2021 günü, tümü ile popülist gerekçelerle, hiçbir Epidemiyolojik ölçüt elvermemekle birlikte, sözde denetimli normalleşmeye (!?) geçildi, önlemler gevşetildi. Oysa 28 Şubat 2021 günü 8424 yeni hastamız ve 66 ölümümüz vardı. Anımsayalım, ilk dalganın tepesi 11 Nisan 2020’de 5138 hasta ile yaşanmıştı ve o sırada daha sıkı önlemler yürürlükteydi. Bu kez de 1 Mart 2021’den çok öncesinden kezlerce uyarılarda bulunduk. 3. dalganın 2.’den beter olabileceğine dikkat çektik Epidemiyolojik verilerle. Örneğin Eylül 2020 sonrasında İngiltere mutantı yaygınlaşmaya başlamıştı. İktidar, sorun ağırlaşırsa yeniden sıkılaştırmaya gidileceğini söyleyerek hem halka gözdağı vermeyi hem de salgını bilimsel öngörülerle değil deneme- yanılma ile yönetmeyi (!?) seçtiğini ortaya koymuş oldu. Öngördüğümüz ve ısrarla uyardığımız üzere, Salgın eğrisi hızla tırmanmaya başladı. 18 Nisan 2021’de 55.802 yeni hasta ve 318 ölüm rakamına ulaşıldı. 1 Mart’ta başlatılan 2. açılım – saçılım kumarı, 49 günde 1.566.859 yeni hasta (28 Şubat 2021’de 2,7 milyon idi) ve 7357 ek ölüme neden oldu.

Hem bu akıl ve bilim dışı açılım – saçılım kumarı oynanmamalıydı hem de Mart 2021 ortasında 14 günlük hızlı tırmanma sayılarla net olarak ortaya konduğundan “denetimli normalleşme” (!?) durdurulmalıydı. Ancak AKP iktidarı kayıtsız kalarak salgının daha da alevlenmesini apaçık seyretti! 18 Nisan 2021 akşamı verileriyle havuzda 544.931 aktif hastamız var. Bu sayı 28 Şubat 2021’de 100.785 idi. Ne yazık ki, bu kitleden %2-3’ü, izleyen 4 hafta içinde ölecektir (10.899 – 16.348 insan)! Türkiye’ deki 90 milyona yakın nüfusta her 165 kişiden 1’i PCR testi +, virüs taşıyan, bulaştıran hastadır!

Masum insanların ölümünün gerçek sorumlusu salgın mı,
iktidar mı!?

Son verilerle (18 Nisan 2021);
ABD 63.625 yeni olgu – vaka (PCR+ hasta) / 332.5 m = milyon nüfusta 191.4 insidens hızı
Brezilya 65.792 yeni olgu – vaka (PCR+ hasta) / 213,7 m = milyon nüfusta 307,9 insidens hızı
Hindistan 260.778 yeni olgu – vaka (PCR+ hasta) / 1,39 Bn = milyon nüfusta 187,6 insidens hızı

  • TÜRKİYE 62.606 yeni olgu – vaka (PCR+ hasta) / 85 m = milyon nüfusta 736,5 insidens hızı!

Açık ara Dünya şampiyonu Türkiye, yukarıdaki sayısal verilerle arayı sürekli açıyor!

Ayrıca, Dünya toplamı 784.815 yeni – günlük hastanın 62.606’sı, %8’i ülkemizde!
Oysa Türkiye nüfusu dünya nüfusunun 85 milyon / 7.8 milyar = %1,1!i..
Nüfusuna oranla 7 kat daha çok aktif kovit-19 hastası var ülkemizde!
Ölüm oranında ise tersine birinciyiz.. Dünya ortalaması %2-3, Türkiye’de %1!??
“Resmen” ilan edilen ölümler 35.926.. Rahatlıkla 2-3 ile çarpılmalı.. 108 bine erişebilir ne acı  ki! Üstelik bunlar doğrudan kovit-19 ölümleri.. Yarısı dolayında da ikincil-dolaylı korona ölümleri var. Toplam 150 bini aşabilir.. Bunca can yitiğini 1 yılda Türkiye, tarihinde nerede, ne zaman verdi?? Üstelik hesaplamalar açıklanan “resmi” sayılar üzerinden.. Gerçek veriler hep daha yüksektir.

AKP’nin açılım- saçılım kumarının yitireni, can pahasına emekçiler – yoksullar!

AKP iktidarının salgın yönetiminde çok başarısız olduğu ve halkın yaşam hakkını koruyamadığı tartışılmaz biçimde ortada. Oysa yukarıda da vurgulandığı üzere, 4 haftalık tama yakın kapanma artık kaçınılmazdır. Bu sürede, aşılanması gereken 70 milyon kitleye (90 m – 18 yaş altı çocuklar) ilk 2 haftada 1. doz, son 2 haftada 2. doz olmak üzere seferberlik disiplini ile aşı yapılmalıdır. Kabaca 20 milyon insanın 1 ya da 2 doz aşılandığı varsayılır ise, 4 hafta tama yakın kapanmada, kalan 50 milyon nüfus 2 doz aşı alabilir. Ayrıca bu süre içinde etkin – yaygın sürveyans ile insanlardan evlerinde burun sürüntüsü alınmalı ve saklı – gizli taşıyıcılar erken – geç yakalanmalı ve evleri dışında 14 gün karantinaya alınmalı, yatırılarak sağaltımı gerekenler hastanede yalıtılmalıdır (izolasyon).

  • 4 hafta tam kapanma, seferberlik disiplinli aşılama + aktif sürveyans ile desteklenmek zorundadır. Tersi durumda beklenen yarar sağlanamayabilir.

YokullaşTIRma azgın bir hız ve vahşetle sürdürülmekte, yandaşlar korunarak

Ne var ki, böylesi bir girişim her şeyden önce İNSAN YAŞAMINA BİRİNCİL ÖNEM VEREN bir siyasal seçim ve kararlılığı gerektirmektedir. Ama Erdoğan, Türkiye’yi bir anonim şirket gibi yönetiyor! Yanı sıra finansal durum perişan. TCMB -50 milyar $ dolayında batık. 128 milyar $ rezerv yağmalanmış. Erdoğan yönetimi ülkeyi uluslararası iflas eşiğine sürüklemiş ve 4 hafta kapanmaya para bulamıyor! 2020 sonu toplam ulusal gelir 720 milyar $ oldu ve kişi başına yıllık ortalama gelir 2006 değerinin gerisine düştü. 4 hafta tama yakın kapanma yaklaşık 40 milyar $ gerektiriyor. 150 milyon doz Sinovac aşısı ise 1,8 milyar $. Ulustan gasp edilen 128 milyar $ servetin 1/3’ü ile salgın giderlerini karşılamak olanaklı oysa. Çin’den damla damla gelebilen aşı da bedelinin firmaya ödenmesinde aksamalarla ilgili kanımızca. Başkaca aşı sağlanamaması, hem zamanında bağlantı – sipariş – ön ödeme gibi girişimlerin yönetsel beceriksizlikler yüzünden yapıl(a)maması hem de döviz sıkıntısı temelli büyük ölçüde. İktidar, aşı anlaşmalarını kamuoyuna “ticari sır” uydurması ile açıklamama ısrarını sürdürüyor!? Halen 10 aşı ivedi kullanım onayı almış durumda;

  • İktidar AŞI BULMALI!

Öte yandan, yerli aşı geliştirme de bir türlü gerçekleşemedi. Sağlık Bakanı Dr. Koca, taa Eylül 2020’de yerli aşının 1-2 aya dek hazır olacağını söylemişti. Erdoğan ise 18 merkezde (!!??) aşı geliştirme çalışması yapan dünyada tek ülke olduğumuzu bildirmişti önceki ay. Oysa bu olanaksız. Almanya, İngiltere, ABD, Rusya, Çin, Hindistan’da hükümetler yüzlerce milyon – birkaç milyar $ düzeyinde ilgili özel firmalara AR-GE desteği sağladılar. Ülkemizin, 18 yerde aşı geliştirme hovardalığını destekleyebilecek ne parası ne insangücü ne de teknik donanımı var. Örneğin BSL-4 düzeyinde Viroloji laboratuvarımız yok. Mutasyonları zamanında yakalayacak genom dizilimi yapma olanağımız da oldukça sınırlı. 19 yıldır bilime, üretken yatırımlara kaynak ayırmadı AKP.

1928’de Büyük ATATÜRK döneminde kurulan Dr. Refik Saydam Ulusal Hıfzıssıhha (Sağlığı Koruma) Enstitüsü (Kurumu) AKP iktidarınca 2011’de tümü ile kapatılmamış olsaydı, yerli aşı geliştirme olanağımız olabilirdi. Bu Cumhuriyet kurumu çok başarılı ve seçkindi. 1938’de Çin’e 1 milyon doz kolera aşısı yollamıştık. 2. Dünya Paylaşım savaşında İtalya’ya çıkarma yapan ABD ordusuna da aşı sağlamıştık. Almanya’da Robert Koch, Fransa’da Louise Pasteur, İngiltere’de Edward Jenner, geçmişte aşılar keşfeden saygın tıp insanlarıydı ve onların adına özerk bilim kurumları yüzyılı aşkın zamandır ayakta.. Salgını bu kadim bağımsız bilim Kurumları yönetmekte. Ülkemizde ise Cumhuriyet kurumları yok edilmekte ve kaçınılmaz afetler baş gösterdiğinde siyaset güdümünde bağımlı – göstermelik Bilim Kurulları oluşturulmakta. Bu Kurulun hiçbir önerisi kamuoyuna açıklan(a)mıyor ve TEK ADAM, kendince salgını yönettiğini sanıyor!? Milyon nüfusta günlük yeni hasta sayısı bakımından, yukarıda irdelediğimiz sayısal verilere göre son 1 haftadır açık ara Dünya şampiyonu olmamıza karşın, çoooook başarılı olduğumuza ilişkin propaganda kitapları bile yayınlanabiliyor! Ama önlenebilir ölümler durdurulamıyor. Bu, çok net İNSANLIK SUÇU!

Dr. Refik saydam Ulusal Hıfzıssıhha (Sağlığı Koruma) Enstitüsü (Kurumu) daha çok ertelenmeden açılmalı, insangücü – teknik donanımı sağlanmalı, yasa ile bilimsel özgürlüğü, akçalı ve yönetsel özerkliği kurulmalıdır. Salgın yönetimi bu Kuruma devredilmelidir. Aşı vb. biyolojik ürünler stratejik önemdedir Halk Sağlığı için. Bu yüzden özyeterliğimiz olmalıdır. Bu koşullarda bizim de etkili ve güvenilir aşı geliştirme ve üretme olanağımız olabilir. Küremiz olağanüstü kalabalık ve kirletilmiştir. Korona salgını benzeri afetler ne yazık ki sürecektir. Orta – uzun erimde kurumsal hazırlık zorunludur.

Türkiye; bütün kurumları, muhalefet partileri ile AKP iktidarını bu akıl – bilim dışı ve yaşam hakkını hiçe sayan politikadan / politikasızlıktan alıkoymaya, meşru zeminde vargücüyle çabalamalıdır.

  • Ulus, meşru direniş ile ayağa kalkmalı ve yaşam hakkını, -gerekirse iktidara karşın- hukuksal düzlemde savunmalıdır.

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (Emekli)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net           profsaltik@gmail.com       
facebook.com/profsaltik       twitter  @profsaltik 

FİNCANCI KATIRLARI

FİNCANCI KATIRLARI

Dr. Birgi Tuna,
Aile Hekimi
Burhaniye

Türk Tabipleri Birliği seçimleri 27 Eylül’de yapıldıktan sonra 2 Ekim’de görev dağılımı yapıldı. TTB Merkez Konseyi Başkanı olarak Prof. Dr. Rasime Şebnem Korur (Fincancı)[1] adı açıklanınca, Nasrettin Hoca’nın o ünlü fıkrası kafamda çağrıştı. İçimden, “Etkin Demokratik TTB” grubunun arkasındaki güçler fıkradaki gibi fincancı katırlarını ürkütmeye karar vermiş, diye geçirdim. Aslında “ülkenin hayati meseleleri” konusunda iktidar ile muhalefeti “tek yumurta ikizleri kadar” birbirine benzeten bir anlayışı TTB’nin en üst koltuğuna bu dönemde oturtmanın Etkin Demokratik TTB’ye ne kazandıracağını bilmem olanaksız ama neler kaybedeceğimizi görüyor gibiyim…

Nedir Bu “Etkin Demokratik TTB”?

Tabip Odalarında ve TTB’de seçimlere düzenli ve örgütlü bir biçimde katılan “Etkin Demokratik TTB” adlı grubun ayrıca “İyi Hekimlik”, “Etkin Demokrat Hekimler” gibi adları da kullandıklarını görüyoruz. Kendilerini solcu ve sosyalist olarak tanımlasalar da, “YETMEZ AMA EVETÇİ”, “SİVİL TOPLUMCU” yaklaşımları ile “NEO-LİBERAL” tüm kurum ve kavramları sever ve benimserler. Bu grubun çekirdek kadrosu, Nusret Fişek öğretmenimizin çevresinden geldiği için tüm hekimlerin bilinçaltına işlemiş bir güven duygusunu sorunsuz kullanırlar. Ancak öne çıkmayan bir üst aklın bu grubu yönlendirdiği, Erdal Atabek ve Nusret Fişek ile saygınlaşan toplumsal hekim mücadelesinin, Selim Ölçer, Füsun Sayek, Eriş Bilaloğlu, Gençay Gürsoy ile kırılmaya başlayan çizgisinin günümüzde açıkça Mehmet Altan’ın temsil ettiği İkinci Cumhuriyetçi doğrultuya oturduğu görülmektedir.

Bu üst akıl, evrensel hekimlik değerlerini kullanıp hekimlere kendini “hak savunucusu” göstermeyi ve yurtsever hekimleri siper ederek TTB’deki iktidarı korumayı, itiraz edenlere “faşist” iftirası atarak işin içinden sıyrılmayı çok iyi becerebilmektedir.

Bu üst akıl, her fırsatta Türk Tabipleri Birliği üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’ne kafa tutmaktan geri kalmamıştır. Türk Tabipleri Birliği kongrelerinde

  • İstiklal Marşı okunup okunmamasını oylatan bu anlayıştır.

İtiraz edenlerin üzerine militan hekimlerini “ırkçı ve faşist” diyerek saldırtan bu akıldır. Atatürk’ü anmakta bilinçli olarak kaçınan, Atatürk ve devrimlerini görmezden gelen, Atatürk’ü otoriter ve totaliter bir asker ve sivil bürokrasi yaratmakla suçlayan hep bu üst akıldır. Bu üst akıl Anıtkabir’i ziyaret etmeyi de “faşizan bir eylem” olarak görür. Bu üst akla göre, terörle mücadele yoktur savaş vardır. Terörist yoktur, özgürlük savaşçısı vardır. Bu dili ve kavramları yerli yerinde kullanamayanlar “Etkin Demokratik TTB” içinde yükselemez, mevki, makam sahibi olamaz.

Şimdi bu üst akıl, pandemi sırasında oldu-bittiye getirilen bir seçim süreci sonunda Şebnem Korur’u TTB Merkez Konseyi Başkanı yapmış Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı meydan okumasını da sürdürmüştür.

Şebnem Korur Neden Türk Hekimlerini Temsil Edemez?

Şebnem Korur’un neden Türk hekimlerini temsil edemeyeceğini açıklamadan önce “İkinci Cumhuriyetçilik” nedir bakalım.

Ergenekon ve Balyoz Kumpas davalarının yayın organı olan Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği yapmış, Mehmet Altan “İkinci Cumhuriyet” için 31 Ocak 1991’de yazdığı bir yazıda; “Birinci Cumhuriyet’in otoriter, totaliter, asker ve sivil bürokrasiye dayalı zihniyetiyle hukuksal yapısının yerini halk iradesine dayalı çağdaş dünya standartlarında bir demokratik çoğulculuğa bırakma önerisidir. Yani Kemalist Cumhuriyet’ten demokratik Cumhuriyet’e geçme önerisidir” demektedir.[2]

Zülâl Kalkandelen, bu çarpık düşünce yapısını “İdris Küçükömer’in Tezleri / İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri / İkinci Grup’tan Yetmez Ama Evetçi Liberallere 90 Yıllık İhanet Mirası” [3] adlı eserinde incelemiştir. Özetle, İdris Küçükömer’e göre:

  • Kurtuluş Savaşı antiemperyalist değildir.
  • Emperyalizm karşıtlığı ile batılılaşma bir arada olamaz.
  • Laiklik, kültür mirasını reddetmektir.
  • Batıcı-laik bürokratlar halkı temsil etmezler.[4]

 “İdris Küçükömer’in savunduğu görüşler, kimi zaman çarpıtılarak da olsa, bugün hâlâ Atatürk devrimlerine karşı geliştirilen argümanlara kaynak olarak kullanılıyor.”[5]

Yani ikinci Cumhuriyetçiliğin asıl hedefinde “ulus devlet”, “vatanın bölünmez bütünlüğü” ve “tam bağımsızlık” ile “Atatürk’ten geriye kalan her şey ve Cumhuriyet’in tüm kurumları” var.

Buradan, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi’nin yeni başkanı Şebnem Korur’un savunduğu görüşlere göre konumlandığı yere gelecek olursak:

Şebnem Korur, Evrensel Gazetesinde internet üzerinden erişilebilen 13 Mart 2011 gününden bu yana 200’den fazla makale kaleme almış. Bu nedenle doğrudan kendi kaleme aldığı düşünceler ile Şebnem Korur hakkında görüş sahibi olmakta yarar var.

Şebnem Korur kendisini savunmak zorunda hissetmiş belli ki. Kaleme aldığı “Kayıkçı” adlı en son yazısında TTB, Adli Tıp Uzmanları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve İnsan Hakları Derneği üyelikleri olduğunu söylüyor.[6]

– Yani Halkların Demokratik Kongresi Yönetim Kurulu Üyesi,
Öcalan’a Özgürlük Platformu kurucusu değilim demek istemiş. Kendini amansız bir “insan hakları savunucusu” olarak tanımlayan ve işkenceye karşı mücadelesini 12 Eylül karşıtlığı ile beslemiş yazıda.

İnsan hakları ihlallerinde kimlik sormayız demesine rağmen; Şebnem Korur’un sayısız işkence ile öldürme olayından sorumlu Abdullah Öcalan ile ilgili övgü dolu görüşleri ise Evrensel Gazetesinde 8 Ocak 2012 günü yayınlanmış. Yazıda Abdullah Öcalan’ı,1992’de Atatürk Barış Ödülü’nü reddeden Nelson Mandela ile benzeştiriyor ve gelecekte beraat edebileceğini öne sürüyor:

 “PKK bugün itibarıyla terörist bir örgüt olarak tarif ediliyor. Abdullah Öcalan da terörist başı, kimi gazetelere göre ve özellikle ‘Türkiye Türklerindir’ diyerek ırkçılık suçu işleyen gazeteye göre ‘bölücü başı’.

“Tüm bu sıfatlar ne zaman ve nereden baktığınıza bağlı olarak değişebilir. Tarih bir gün teröristleri beraat ettirir. Geriye vicdanınızın yükü kalır, her sabah aynada görmek zorunda olduğunuz yüzlerinizle birlikte.”[7]

Şebnem Korur’un Türk Tabipleri Birliği’nin bağımsızlığını koruyabilmek için desteğine gereksinim duyacağı ana muhalefet partisi CHP’ni de yerden yere vurduğu, Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na da neredeyse demediğini bırakmadığı ideolojik yazısı da var. 3 Nisan 2011 günü yayınlanan makalesinde terörü “30 yıldır sürdürülen ulusal demokratik hak istemli mücadele” veson 30 yıllık çatışmalı süreç” olarak tanımlıyor. İktidar ve muhalefeti aynı kefeye koyarak sorunu çözme iddiasındaki AKP ve CHP’nin çözüm konusunda söylediklerine bakıldığında söylenebilecek tek şey; bu iki partinin çözümsüzlükte birleştikleridir!” demekte. İktidarı bir kenara bırakıp doğrudan CHP ve Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na ideolojik eleştiriler yaptığı yazısında dayatmacı bir dil göze çarpıyor. Kılıçdaroğlu’nun Kürt halkının ‘sivil itaatsizlik’ adıyla başlattığı eylemlerde anadilde eğitim, siyasi tutukluların serbest bırakılması, askeri operasyonların son bulması, yüzde 10 barajının kaldırılması talepleri için bir şey söyleyememesi, aslında çözüm için bir şey söylememekle eş anlamlıdır … AKP ve CHP arasında seçim propagandası için yapılan dalaşa bakıp aldanmayın! … ülkenin hayati meselelerine gelince birbirlerine tek yumurta ikizleri kadar benziyorlar!”[8]

Oysa, Etkin Demokratik TTB grubu, her seçimli TTB Büyük Kongresi öncesi TTB Genel Merkezinde, ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu ağırlayıp basın açıklaması yapmayı gelenek haline getirdi. Bu sayede hekimlere bir mesaj verildi. Bu mesaj, Etkin Demokratik TTB’yi TTB seçimlerinde iktidarda tuttu. Buna karşın Etkin Demokratik TTB en son seçimde Atatürk’ü küçümsemekten geri durmayan bir hekimi Merkez Konseyin başına getirdi.

Şebnem Korur, Atatürk’ün kadınlara seçme ve seçilme hakkı vermesini tam da Atatürk’ün ölüm yıldönümünün hemen ardından karalamış. 11 Kasım 2013 günü yayınlanan “Hak verilmez, alınır” adlı makalesinde Şebnem Korur, “Atatürk’ün ölümünün 75. Yılı nedeniyle pek çok arkadaşım sosyal medyada kimlik fotoğraflarını değiştirip birer Atatürk oldular. Hayranlık ve şükran duygularını dillendirdiler” diyerek Atatürkçü olmakla gurur duyan arkadaşlarını hor görüyor. “Kimse kadınlara seçme seçilme hakkı bağışlamış değildir. Tersine, hakkın kazanılmasına engel olmak üzere ellerinden geleni yapmışlardır. Bu engellerin başında soruşturma ve yargılamalarla sindirme de vardır.”[9] diyerek Atatürk’ü ve devrimlerini kötüleyip küçümsemekten çekinmiyor.

Oysa kendisinden tam 40 yıl önce 12 Eylül öncesinde çok uzun süre TTB Merkez Konseyi Başkanlığı yapmış ve 12 Eylül darbesinin acılarını doğrudan yaşamış olan Dr. Erdal Atabek, Atatürk dönemini, “siyasetten kişisel davranışlara kadar her adımı örnek bir ahlakın parlayışı”[10] olarak tanımlıyor. 12 Eylül karşıtlığı üzerinden sağdan soldan bir araya gelen birbirine benzemez ikinci cumhuriyetçilere inat!

İşte Etkin Demokratik TTB’nin Türk Tabipleri Birliğini getirdiği nokta budur. Türk Tabipleri Birliği, Etkin Demokratik TTB’nin elinde, İttihat ve Terakki, Kuvayı Milliye çizgisinden gelip Samsun’a Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın[11] yanında çıkıp Sivas Kongresinde “Tam bağımsızlığı” haykırarak emperyalizme karşı duran anlayıştan, Atatürk’e utanmadan dil uzatan bir anlayışa dönüştürülmüştür.

Şebnem Korur, TTB Merkez Konseyi seçimleri öncesi, Cumhuriyet Gazetesi’ne verdiği demeçte “Hekimler bu döneme tek yürek olarak girmeli”[12] demiştir. Bu istencini Dr. İbrahim Tali Öngören, Dr. Refik Saydam, Dr. Behçet Adil Feyzioğlu, Dr. Hikmet Boran, Dr. Nusret Fişek çizgisinin dışına çıkarak dile getirmesi, Türk hekimliğinin belleğine de geleneğine de uymamaktadır. Şebnem Korur bu yönüyle hekimlik mesleği öznesinde hekimleri bir arada tutacak donanıma da, birikime de, söylem birliğine de sahip değildir.

Şebnem Korur adı, TTB’ye yönelik yok edici bir saldırıya karşı, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki tüm demokratik güçlerin ortak bir duruş ile direnmesini engelleyecek kadar siyasallaşmış, taraf olmuş, ortak değerlerden uzaklaşmış durumdadır. Şebnem Korur adı kuşku götürmeyecek bir biçimde Devlet aygıtına karşı bir meydan okuma ve hukuksuz eylem yaratmaya yönelik açık bir kışkırtmadır. Her iki olasılık da Türk hekimliğine hiçbir şey kazandırmayacaktır.

Şebnem Korur’un kişiliğine saldırılması, görüşlerini özgürce ifade etmesine karşı gelinmesi veya engel olunması kabul edilemez bir durumdur. Türk gencinin varlığına ve bütünlüğüne kasteden bu çarpık görüşleri öfkelenmeden duymak, okumak, anlamak, arkasındaki çarpık düşünce ve çıkar çevrelerini yorumlama hakkı bulunmaktadır.

Ancak, Şebnem Korur’un Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı olması ve tüm Türk Tabiplerini “tek yürek haline getirip” temsil etmesi de olanaksız, içi boş ve kabul edilemez bir durumdur.

Tek çözüm, fincancı katırlarını ürkütmeden Dr. Şebnem Korur’un Merkez Konsey Başkanlığından ayrılması ve Dr. Vedat Bulut gibi “Etkin Demokratik TTB” çatısı altında yer alan ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak değerleriyle ideolojik ve siyasi sorunu olmayan bir Başkan’a bu görevi devretmesidir.

Türk Tabipleri Birliği, Türkiye Cumhuriyeti’ne meydan okunacak, Türk Hekimlerinin belleği, geleneği, aklı ve vicdanı ile alay edilecek bir kurum değildir.

Türk Hekimlerine bundan sonra düşen en önemli görev, kendilerini “Etkin Demokratik TTB” diye pazarlayan çarpık gündemleri olan ikinci cumhuriyetçilere değil “ÖNCE İNSAN, ÖNCE HEKİM” diyerek hekimlik mesleğinin gereklerini önceleyen yurtsever hekimlere destek olmaktır.
****

[1] Sayın Korur’un bir yazısındaki alçak gönüllü kişiliğine saygı gereği bu yazının geri kalan kısmında akademik ünvanı kullanılmamıştır.
[2] Kalkandelen, Zülal (2017), “İdris Küçükömer’in Tezleri / İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri / İkinci Grup’tan Yetmez Ama Evetçi Liberallere 90 Yıllık İhanet Mirası”, Kırmızı Kedi Yayınevi; S: 161
[3] Kalkandelen, Zülal (2017), “İdris Küçükömer’in Tezleri / İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri / İkinci Grup’tan Yetmez Ama Evetçi Liberallere 90 Yıllık İhanet Mirası”, Kırmızı Kedi Yayınevi
[4] Küçükömer, İdris  (1994), “Düzenin Yabancılaşması”, Bağlam Yayınları
[5] Kalkandelen, Zülal (2017), “İdris Küçükömer’in Tezleri / İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri / İkinci Grup’tan Yetmez Ama Evetçi Liberallere 90 Yıllık İhanet Mirası”, Kırmızı Kedi Yayınevi; S: 15
[6] Korur Fincancı, Şebnem (2020); “Kayıkçı” Evrensel Gazetesi; 5 Ekim 2020 (https://www.evrensel.net/yazi/87280/kayikci)
[7] Korur Fincancı, Şebnem (2012); “Terörist” Evrensel Gazetesi; 8 Ocak 2012 (https://www.evrensel.net/yazi/20808/terorist)
[8] Korur Fincancı, Şebnem (2011); “Çözümsüzlükte Birleşiyorlar” Evrensel Gazetesi; 3 Nisan 2011 (https://www.evrensel.net/yazi/3373/cozumsuzlukte-birlesiyorlar)
[9] Korur Fincancı, Şebnem (2013); “Hak verilmez, alınır” Evrensel Gazetesi; 11 Kasım 2013 (https://www.evrensel.net/yazi/69776/hak-verilmez-alinir)
[10] Atabek, Erdal (2020), “Diyojen fenerle adam arıyordu!..” Cumhuriyet Gazetesi, 5 Ekim 2020 (https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/erdal-atabek/diyojen-fenerle-adam-ariyordu-1771173)
[11] 19 Mayıs 1919’da Atatürk Samsun’a ayak bastığında, tam adı ve ünvanı Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. Samsun’a çıkarken Bandırma vapurunda yanında üç hekim bulunmaktadır: Dr. İbrahim Tali Öngören, Dr. Refik Saydam, Dr. Behçet Adil Feyzioğlu
[12] Korur Fincancı, Şebnem (2020), “Şebnem Korur Fincancı TTB’de başkanlığa aday: Hekimler bu döneme tek yürek olarak girmeli” Cumhuriyet Gazetesi, 5 Ekim 2020 (https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/sebnem-korur-fincanci-ttbde-baskanliga-aday-hekimler-bu-doneme-tek-yurek-olarak-girmeli-1769051)

İki Bayramı Bir Arada Kutlamak

İki Bayramı Bir Arada Kutlamak

Prof. Dr. Semih Baskan
İstanbul Okan Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı

Corona Virüs (Covid-19) Pandemisi esnasında hastalarımıza verdikleri özverili çalışmalarla tüm dünyanın takdirlerini kazanan sağlık çalışanlarımız iki anlamlı bayramı birlikte kutlamanın heyecanını yaşıyorlar. Bir taraftan Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı Türkiye Büyük Millet Meclisinin 100. kuruluş yıldönümünü kutlarken diğer yanda ise Sağlık Bakanlığımızın kuruluşunun 100. yıldönümünü kutlamanın gururunu taşımaktayız.
Dünyanın pek çok ülkesinde henüz kurulmayan bu bakanlık TBMM’nin 3 numaralı yasası ile Sıhhat ve İçtimai Muavenet Bakanlığı adı ile kuruluyor ve Dr. Adnan Bey (Adıvar) 3 Mayıs 1920‘de Ankara’da Hamamönü Semtinde bir küçük binada yanında bir memur ile göreve başlıyordu.
Sağlık Bakanlığı tarafından 1925 yılında hazırlanan ilk çalışma planında gözetilen hedefler olarak:
1.Devlet Sağlık Örgütünü genişletmek,
2.Hekim, sağlık memuru ve ebe yetiştirmek,
3.Numune Hastaneleri açmak,
4.Sıtma, verem,trahom, frengi ve kuduz gibi hastalıklarla savaşmak,
5.Sağlık ile ilgili yasaları yapmak,
6.Sağlık ve Sosyal Yardım Örgütünü köye kadar götürmek,
7.Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssıhha Okulunu kurmak.

TBMM 3. Yasama Yılı açılış konuşmasında 3 Mart 1922’de Mustafa Kemal Atatürk Mecliste şunları söylüyordu :

  • “Salgın ve bulaşıcı hastalıklara karşı savaşın gereği düşünülür iken en önce akla gelen sıhhi önlemlerin uygulanmasını yapan doktor ve sağlık memurları gelir.
    Geçen sene ülke içinde memur olarak çalışan doktor sayısı 337 ve sağlık memurları sayısı ise 434 idi.”

diyerek öncelikle doktor ve sağlık memurlarının sayılarının artırılmasının gerekli
olduğuna vurgu yapıyordu. Aynı konuşmasında devamla

  • “Sıtma hastalığının kökünden kazınması için tek çare olan hastalıkların kurutulması ve arazi ıslahı konusunda şehir ve köylerin sağlık koruma şartlarının ıslahına, şartlar uygun olur olmaz başlatılmalıdır.” diyordu.

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bu konudaki çabaları her türlü övgüye layıktır. 1934 yılında Anadolu’da kurutulan bataklıkların alanı 131.769.238 metre kareye ulaşmış, halka ücretsiz olarak dağıtılan Kinin miktarı 1937 yılında 8.482 kilo 780 grama ulaşmıştı.1

1928 yılında belirlenen hedefler doğrultusunda 1267 sayılı Kanun ile Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü kuruluyor ve burada 1930 yılından itibaren üretilmeye başlanan aşılar bulaşıcı hastalıklarla mücadelede en etkin tedavi yöntemi olarak uygulamaya koyuluyordu.

Tüm dünya heyecanla Corona (Covid-19) Pandemisi ile ilgili olarak Çin’in bulacağı yeni bir aşıyı beklerken, Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’si 1938 yılında çıkan Kolera salgını nedeni ile Çin’e Kolera aşısı yolluyordu. (Prof. Dr. Hüsrev Hatemi, Cumhuriyetin İlk 15 Yılında Sağlık Hizmetleri, sayfa 339-341, Cumhuriyet’in 87.
Yılına Armağan, İstanbul, 2010)

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekili Dr. Hulusi Alataş’ın Başbakanlığa yolladığı 27.7.1938 tarihli yazıda “Çin Sağlık Dairesinin Cenevre’de Milletler Cemiyeti Hıfzıssıhha Direktörlüğüne yazdığı yazıdan Çin’deki Kolera salgını nedeni ile
Kolera aşısı tedarik etme hususunda başvurusu ile adı geçen direktörlüğün Türkiye’ye Çin’e Kolera aşısı göndermesinin mümkün olup olmadığının sorulması üzerine, Hıfzıssıhha Müessesesinde hazırlanan 1 milyon santimetreküp aşının gönderileceği” ifade edilmekteydi.

Gene aynı şekilde dünyanın en güçlü ordusuna sahip Amerika Birleşik Devletleri kendi askerlerine yapabilmek için Türkiye’den Tifüs aşısı talep ediyordu. Daha sonraları Ankara Tıp Fakültesi Dekanı olacak olan Albay Behiç Onul anılarında bu olayı şöyle anlatmaktadır:

“Gülhane Hastanesi laboratuvarlarından hazırlanan aşıdan 10.000 kişilik doz istek üzerine ABD ordusuna gönderilmiş. İtalyan cephesine Salerno’dan yapılan çıkartmadaki askerler üzerindeki sonuçların olumlu olduğunu bize bildirdiler.”

Cumhuriyet’in kurulduğu dönemde Anadolu’da halkın üzerinde en fazla tahribat yapan hastalıklardan biri de Tüberkülozdu. Bu konuda gerekli düzenlemeler yapılmamış ve bir teşkilata gerek duyulmamıştı. Bu konuda ilk olarak Ankara, Bursa ve Trabzon’da dispanserler açılıyor, bunu 1924 yılında da Heybeliada Sanatoryumunun açılması takip ediyordu.

1930 yılında yürürlüğe giren Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nda verem hastalığına geniş yer verilmiş ve hastalığa bağlı ölümler bildirimi zorunlu hastalıklar kapsamına alınmıştır. 1951 yılında Dr. Siyami Ersek’in de tam gün görev yaptığı bu köklü kuruluş 30 Mayıs 2005 tarihinde boşaltılmış ve kaderine terk edilmiştir.
Son zamanlarda Diyanet Vakfına devredildiği konusu da özellikle Pandemi Hastanesi gereksiniminin olduğu bu günlerde bu konu ayrı bir tartışma konusudur.
Kuruluş hedefleri arasında yer alan Numune Hastaneleri ilk kez 1924 yılında Ankara, Erzurum, Diyarbakır ve Sivas’ta,1936 yılında ise İstanbul’da hizmete açılmıştır. Bu hastaneler geniş olanaklarla donatılıp halkımızın hizmetine sunulmuştur. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu ihmal ettiği savına karşı en güzel argüman olarak 5 Numune Hastanesinin 3’ünün bu yörelerde açılmasını sayabilmemiz mümkündür.

Yukarıda saydığımız ve tüm dünyanın hayranlıkla izlediği düzenlemelerin ortaya konması, uygulamaya sokulması ve titizlikle sürdürülmesi bugün saygı ve minnetle andığımız bir büyük insanın olağanüstü çabaları ile gerçekleşmiştir. Bu değerli insan 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa ile Bandırma Vapuru’nda bulunan
ve Kurtuluş Meşalesi’ni ateşleyenlerden biri olarak görev alan Tabip Binbaşı Refik Bey’dir. TBMM’nin açılışından sonra sivil hayata geçen ve politikaya atılan Dr. Refik Saydam toplam 14 yıl 4 ay 23 gün değişik dönemlerde Sağlık Bakanlığı ve 3 yıl 6 ay 8 gün de Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinde Başbakan olarak görev yapmıştır. Kendi Bakanlığı döneminde davet ettiği Avusturyalı mimar Theodore Jost’a yaptırdığı ve bulunduğu semte adını veren Sağlık Bakanlığı binası 1927 yılında hizmete girmiştir. Sıhhiye’deki bu anıtsal yapıda günümüze kadar 53
Sağlık Bakanı görev yapmış ve sağlık alanında önemli işlere imza atılmıştır. Ama maalesef bu tarihi yapı bir tıp tarihi müzesi olmak yerine Ankara Valiliğine tahsis edilmiş, Sağlık Bakanlığı bu binadan çıkarak Bilkent’te kiralık bir binaya taşınmıştır.

Milli Tıp Kongreleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarına ülkenin tek tıp cemiyeti olan Türkiye Tıp Encümeni tarafından içinde bulunduğumuz sağlık sorunlarını tartışmak, toplumumuzu kasıp kavuran salgın ve bulaşıcı hastalıklara karşı çareler aramak, araştırmak ve o günün koşullarında çağdaş ülkelerdeki tıbbi gelişmeleri tartışmak amacı ile düzenlenmiştir.
Bu kongreler Cumhuriyet hükümetlerinin sağlık politikalarını belirlemede ve yönlendirmede Sağlık Bakanlığının sağlık sorunlarımızın çözümlenmesinde büyük yararlar sağlamıştır.

Sonuç olarak yazımı Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün özlü sözleri ile noktalamak istiyorum. Saygılarımla.

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmaz ise,
değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”
Mustafa Kemal Atatürk.