13 Aralık 2012… Silivri… 

13 Aralık 2012… Silivri… 

Mustafa Balbay
13 Aralık 2018
Bugün, dünyada bir davayı izlemek ve “hak, hukuk, adalet” aramak üzere duruşma salonu önüne gelen insan rekorunun kırıldığı günün yıldönümü.

Altı yıl önce 13 Aralık 2012’de Silivri cezaevi mahkemesi önüne yüz bin insan gelmişti. 
Silivri soğuğu jilet gibidir. Esti mi yüzü keser. Böyle bir gündü… 
Silivri cezaevleri zinciri kentin merkezinden uzakta. Yola saptınız mı ötesi yok.
Anayol sapağı kesilince alternatif yol yoktur. 

İşte böyle bir günde Türkiye’nin dört bir yanından birkaç yüz bin insan yola çıktı. En çok dörtte biri Silivri’ye ulaşabildi. 
Anayol kapanınca tarlalardan yürüyerek cezaevi mahkemesi önüne gelenleri, biber gazı, cop ve barikatlar bekliyordu. Buna rağmen binlerce kişi, sabahtan gece yarısına dek cezaevi önünü terk etmedi. 
30 Kasım 2012’de İstanbul Kitap Fuarı’na gelenlerin yönünü Silivri’ye çevirme çağrısı yapmıştık. O gün duruşma ertelenince 13 Aralık’ta buluşma çağrısını dışarıya haykırdık. Yıllardır devam eden, sonuna yaklaştıkça yeni bir iddianame ekleyerek çoğaltılan Ergenekon davasına toplumsal bakış adım adım değişmişti. Böyle dava olmaz yorumu ağırlık kazanıyordu.

***

12 Aralık gecesi Tuncay’la hücrelerimize çekilirken aklımız sabahtaydı. Yığınsal bir katılım, özgürlük mücadelesinde yeni bir aşama olabilirdi. 
Sabahları saat 07.30 sırasında gardiyanlar gelir, havalandırma kapısını açar. Geliş yoğunluğunu ilk onlardan öğrenebilirdik. 
07.30’da gelmediler… 07.45 yok… 08.00 kimse yok… 08.30’a doğru telaşla kapıyı açtılar. Yollar insan seliymiş, otobüsler sıra sıra tarla kıyılarına dizilmiş. 
Gardiyanlar yaşadıkları zorluğu anlatırken bizim sevincimize diyecek yoktu. 
O gün Ergenekon davasının halkın gözünde bittiğinin ilanıydı. 
O gün mahkeme ne yaptı? 
Birleştirdiği 21 iddianamenin üstüne 22.’yi ekledi. 
Mahkeme heyetine şunu söylediğimi anımsıyorum: 
“İstanbul’dan yola çıktınız Ankara’ya gidiyorsunuz. Bir saat sonra tabela ‘Ankara 300’ yazıyor. Basıyorsunuz gaza, iki saat sonra yolu çoktan yarıladığınızı düşünüyorsunuz. Ankara 500’ yazıyor. Dava buna benzedi…”

***

13 Aralık 2012’de Silivri’ye geliş öykülerini sonradan aldığım mektuplarda okudum. Onları saklıyorum. Hâlâ karşılaştığım pek çok insan o güne dair anısını anlatır. 
Kimin adını saysam sayamadığıma haksızlık olur. Kamuoyunda tanınan tanınmayan

  • yüz binlerce insan ayaza, gaza, fişlenmeye aldırmaksızın Silivri’de bir destan yazdı. 

O gün avukatlarla sanıklar arasına dizilen robocop’ların arasında, dışarıdan haberler alırken şunu düşünmüştüm: 

  • “Gün olur geç uyanır, gün olur zor bir araya gelir ama, bu halkla daha yaşanılası bir Türkiye mücadelesi verilir…” 

Bize düşen bu halka layık olabilmek, bu halkla omuz omuza olabilmek, bıkmadan usanmadan onun anlayacağı dille gerçekleri anlatabilmek…
====================================
Dostlar,

O gün biz de bilmem kaçıncı kez oradaydık..
Türkiyemiz bu kuşatmayı da aşacak..
Biz, kadim Anadolu halkı hancıyız; iktidarlar yolcudur..
Kimler geldiiii, kimler geçti…
Genellikle de gitmemek için direndiler…
Ama ne çare…

Sevgi ve saygı ile. 14 Aralık 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

BOP YIKIM EKİBİ

BOP YIKIM EKİBİ

Rifat Serdaroğlu

Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesinin eşbaşkanıyım. Bize verilmiş görevlerimiz var!
AKP Genel Başkanı Erdoğan yukarıdaki sözleri tam 34 (otuz dört) kez söyledi…

Yargıtay’ın bozma kararından sonra, Ergenekon Davasına bakan İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesinin Cumhuriyet Savcısı;

  • “Uzun yıllar kamuoyunu meşgul eden bu davada, sahte deliller kullanılmış, suç işlemediği kesin şekilde bilinen kişilere iftira edilmiştir. Bu dava öncesi yaşanan bazı terör ve suikast olaylarını Cemaatin hazırladığı ve amacın devleti tamamen ele geçirmek olduğu kesinleşmiştir.”

    Dönemin Başbakanı Erdoğan; “Ben bu davanın Savcısıyım”, demişti!

AKP Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkan Adayı (Bilecik eski Valisi) Tahir Büyükakın, düzenlediği ilk basın toplantısında şunları söyledi:

  • “Hak ve batıl mücadelesi veriyoruz. Şu anda bu kalenin temsilcisi Cumhurbaşkanımızdır. Bu kale yıkılırsa, ümmet yıkılır.”

Hak: Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de bildirdiği, her hal ve şart altında doğru olan şey.
Batıl; Şeytana boyun etmek ve onun istediklerini yapmak!
Ümmet; Hz. Muhammed’e inanarak, onun yaptıklarını ve söylediklerini uygulayarak çevresinde toplanan, çeşitli milletlerden oluşan topluluk.

Adana’nın Aladağ İlçesindeki öğrenci yurdunda çıkan yangını sonucu 12 çocuğumuz yanarak ölmüş, 22 çocuğumuz da yaralanmıştı. Davada tutuklu bir kişi kalmadı. TBMM’deki eleştiriler üzerine söz olan AKP Bursa Milletvekili Osman Mesten;

  • “Kan, acı üzerinden siyaset yapmayın. Türkiye’de 18 milyon öğrencimiz var. 900 bin Suriyeli öğrenciyi de katarsak neredeyse 19 milyona yaklaşıyoruz. Bu kadar çocuğun olduğu yerde böyle şeyler olur. Provokasyon yapmayın.” dedi.

Bu beyanların tamamı ve daha niceleri bilerek, planlanarak söylenen sözlerdir. Bu sözler, AKP’nin Atatürk Cumhuriyetine, Türklüğe, Demokratik Rejime, Lâikliğe ve Hukuk Devletine karşı olduklarının kanıtıdır.

Yıllar önce FETÖ ile ilgili iki kitap yazıp, herkesi uyarmaya çalıştık. Devletin, uyarılarımızı dinlemesi gereken kurumlarının başındakiler, bunları görmedi, duymadı! Çünkü ya onlar da FETÖ alçaklarının tarafına geçmişler ya da AKP’den korkularına yenilerek görevlerini yapmamışlardı.

Yıllar sonra (AS: 11 yıl sonra!) Cumhuriyetin bir Savcısı, AKP-FETÖ-CIA tarafından hazırlanan kumpası açıklamak yürekliliğini gösterdi.

Çekilen acılar, yitirilen canlar, kaybolan hayatlar Türk Milletine olan değişmez sevgimize kurban olsun. Türk Milletine hizmet etmek çok zordur. Siz Türk Milleti uğruna canınızı bile feda etmekten çekinmezsiniz ama kimse sizin fedakarlığınızı bilmez, bilmek de istemez! Bir canın bir dünya olduğunu bilmeyen bazı oğlaklar, “Ne olmuş ölmüşse, görevi değil mi?” derler ve sizi bir daha öldürürler…

Fakat bu coğrafyada yaşamanın olmazsa olmazı “Güçlü Türk Ordusunun” komuta heyetinin yok edilip, Ordunun üst kademelerine karakter fukarası zavallıların gelmesiyle, Türk Milletinin başına çok büyük yeni belalar açılmakta olduğunu görmezler. Zoru görünce de “Çıkın bir şeyler söyleyin, sadece yazmakla olur mu?” diye bir de akıl vermeye başlarlar.

Değerli Okurlar;
Bir daha ve altını da üstünü de çizerek söylüyoruz :

Ülkemizde demokratik rejim değiştiriliyor.
TBMM yok hükmünde,
Bakanlar sekreter olmuş,
Yargı vatanseverleri hapse tıkmak için AKP’nin maymuncuğu durumunda!
Polisin ve Askerin zimmetinde olan binlerce ağır silah kayıp!
BOP devam ediyor. Eşbaşkan da görevde.

Barzani, Irak’ın kuzeyinde sessizce “devlet kurma” faaliyetini tamamladı.
ABD öncülüğünde ve Türk Devletini yönetenlerin ihanete varan stratejik körlüğü sayesinde Suriye’nin kuzeyinde de “devlet” kurulmuş durumda!
İsrail’in istediği Büyük Kürdistan Devletinin iki parçası şimdiden yaratılmış oldu. Geriye Türkiye ve İran’dan koparılacak iki parça kaldı.
Eğer engel olunmazsa yakında, kurulması düşünülen Kürt Devletinin üçüncü parçası olacak kısmının bizden koparılması demek olacak “Federe İslam Devletine” dönüştürülecektir.

Aziz Türk Milleti,

Eğer Atatürk gibi bir kurtarıcı bekliyorsak, daha çok bekleriz! Yok öyle biri!
Sen varsın, ben varım, biz varız, Türk Milleti var. Bir araya geleceğiz ve kendi yaramızı kendimiz saracağız. Çare biziz, çare Türk Milletidir.

Türk Milletinin göz göre göre bölünmesine engel olamayan muhalefet partilerinin, hala ülke gerçeklerini görmedikleri ve bir işe yaramadıkları ortada.

Bizler “Çoban Ateşlerini” ülkenin her yerinde yakan Atatürk Milliyetçileri ve Türk Milleti sevdalılları çalışmalarımız hakkında sizleri sürekli bilgilendireceğiz.

Şimdilik vatandaşlar olarak yapmamız gereken şey şudur:

31 Mart 2019 tarihindeki yerel seçimlerde,
AKP’li hiçbir adaya oy vermemek ve verdirtmemek!

İllerde ve ilçelerde dürüstlüğüne, çalışkanlığına, bilgisine güveneceğiniz adaylara oy vermeliyiz.
Bu konuda zaman yaklaştıkça sizlere düşüncelerimizi aktaracağız.

Biz Türk Milletiyiz. Bir ve beraber olduğumuzda emperyalist devletleri yenmiş bir milletin çocuklarıyız. Yine yaparız, yine başarırız…

Sağlık ve başarı dileklerimle, 03 Aralık 2018.

Batı’dan Cumhuriyet’e Yönelik Eleştirilerin Düşündürdükleri

Batı’dan Cumhuriyet’e Yönelik Eleştirilerin Düşündürdükleri

Onur Öymen
Cumhuriyet,
29.9.18

Cumhuriyet Vakfının Başkanlığına seçilen Dr. Alev Coşkun, “Cumhuriyeti hedefe koymak rastlantı mı?” başlıklı makalesinde yabancı basında yer alan ölçüsüz tepkileri de yanıtladı.

Coşkun, Cumhuriyetteki yönetim değişikliğinden sonra Alman basınındaki suçlamaları şöyle özetledi: “Türkiye’deki yegâne muhalif gazete Cumhuriyet, Erdoğan destekli karanlık, ekstrem nasyonalist ve ultra Kemalist darbe sonucu tasfiye edilmiş bulunuyor.”

Bedri Baykam da Le Monde gazetesinde yer alan suçlamaları “yüz kızartıcı” ve yanıltıcı, demokratik haklar açısından kabul edilemez buluyor.

Bugün Cumhuriyet gazetesi yöneticilerini suçlayanların ülkelerinde ve Avrupa Parlamentosunda maalesef medyalar konusunda her zaman demokrasiyle bağdaştırılabilecek örnekler görmüyoruz.

Fransa’nın en önemli gazetelerinden biri Türkiye’nin Kıbrıs harekatının ilk günlerinde sergilediği tarafsız tutumu, Türkiye’den beklentileri karşılanmayınca değiştirmiş ve Rum yanlısı bir yayın politikası izlemeye başlamıştı.

Frankfurter Allgemeine Zeitung’da uzun yıllar köşe yazarlığı yapan Alman gazeteci Udo Ulfkotte 2015 yılında yazdığı “Satın Alınmış Gazeteciler” başlıklı kitabında devlet güçlerinin baskısıyla makaleler yazmak ve tasvip etmediği görüşleri savunmak zorunda bırakıldığını açıkladı. Ulfkotte bu konuda maruz kaldığı baskıları YouTube’da İngilizce olarak yaptığı bir konuşmada anlattı. Ancak yazdığı kitap ve yaptığı konuşma Alman medyalarında neredeyse görmezlikten gelindi.

Türkiye’de bizim bir kilise kapattığımız iddiası üzerine ülkemize davet ettiğimiz 14 Alman gazeteci bu iddianın gerçek dışı olduğunu gözleriyle görmelerine karşın, onların kaleminden Alman basınında gerçek durumu yansıtan bir habere rastlamadık.

Türkiye’ye yönelik bazı haksız suçlamalar Başbakan Kohl’ü bile rahatsız etmişti. Kohl, bir kezinde bu eleştiri sahiplerine “Hepimiz camdan evlerde oturuyoruz. Başkasının evini taşlarken kendi camımızı kırabiliriz,” demişti.

Avrupa Parlamentosu da bu konularda her zaman iyi bir sınav vermemiştir. Türkiye raportörlerinden biri, saygın gazetecilerin tutuklandığı Ergenekon davasında kanıtlanmamış iddiaları desteklemiş ve Ergenekon’un devletin içine sızmış bir çete olduğunu ileri sürerek devletin bu örgüt mensuplarını cezalandırması gerektiğini söylemiştir.

Kuşkusuz insan hakları ve demokrasi gibi kavramlar Türkiye gibi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini imzalayan ülkelerde bir iç sorun sayılamaz. İnsan hakları alanında ülkemize yönelik eleştirilerde hiç haklılık payı olmadığını da söyleyemeyiz. O nedenle yabancıların eleştirilerini dikkatle değerlendirmeliyiz. Ancak bu eleştiriler Cumhuriyet vakfına yapılan saldırılar gibi, çağdaş ve demokratik düşünce sahibi oldukları bilinen kişilere yönelik olarak yapıldığında, onlara karşı sessiz kalamayız. Özellikle Türk gazetecilerini ‘bizden yana olanlar, bize karşı olanlar’ şeklinde tasnif edenleri ve görüş ve eleştirilerini bu anlayışla dile getirenleri dikkatli bir gözle okumalıyız. Cumhuriyet Vakfı olayında olduğu gibi, bu konularda görüş açıklayanlar belli kesimlerin ve kişilerin sözcülüğünü yapmak yerine adil, tarafsız ve ilkeli bir tutum izlemeye özen göstermelidirler.

Mehmet Bedri Gültekin : “Böyle kepazeliklere izin vermeyin!”

“Böyle kepazeliklere izin vermeyin!”

www.ulusalkanal.com.tr, 14 Ekim 2015

"Böyle kepazeliklere izin vermeyin!"

Gültekin’in gençliğinden başlayarak İşçi Partisi görüşünü savunmuş bir kişi olduğunu belirten Mumcu, “Doğu Perinçek’in tutukluluğundan sonra Genel Başkan Vekili olmuştur. Daha sonra kendisi de bu davaya dahil edildi. Doğu Perinçek ile görüşmeleri için bile suçlandı. Doğu Perinçek’ten talimat almayacak da kimden alacak?” dedi.

Her darbe döneminde Doğu Perinçek ile birlikte Mehmet Bedri Gültekin’in en büyük iki mağdur olduğunu belirten Mumcu,

Gültekin; 12 Mart’ta 5; 12 Eylül’de 4 yıl cezaevinde kalmıştır. 17 Ekim 2009’da Gültekin’in basın toplantısı olmuştur. Mehmet Ali Talat ve Tayyip Erdoğan görüşmesiyle ilgili. Bu ses kaydı gazetelerde de yer almıştı. Bu konuşmada Rauf Denktaş’ın tasfiyesi ve KKTC’den vazgeçilmesi konuları yer almaktadır. Gültekin’in burada Rauf Denktaş’ı destekleyip KKTC’nin yanında yer alması çok doğaldır.” ifadelerini kullandı.

DÜNYADA EN ÇOK SANSÜR EDİLEN KİŞİ “ATATÜRK”

Mumcu, Mehmet Bedri Gültekin’in ADD’yi yönetmeye kalkmak suçlanmasıyla ilgili olarak da,

“ADD, rahmetli Prof. Muammer Aksoy‘un kurduğu, Atatürkçü düşünceyi benimsemiş bir dernektir. Aksoy, CHP’den istifa edip ADD’yi kurmuştur. İşçi Partisi 2006’da bir kurultay yapmıştı. Ben de divan başkanıydım. Bu kurultayda Atatürk devrimlerinin tamamlanması için bir karar alındı. Dolayısıyla ADD ile bir amaç birlikteliği var. ADD tarihi boyunca
3 İşçi Partili burada yönetim kurulunda yer almıştır. ADD’yi ele geçirmek gibi bir iddia dayanaktan yoksundur ve gerçek dışıdır. Kaynak Yayınları Atatürk’ün Bütün Eserleri diye 30 ciltlik bir eser çıkarttı. Dünyada en çok sansür edilen kişi Atatürk iken, Kaynak Yayınları’nın bu çalışması çok önemliydi. ADD bile Atatürk’ün bu kadar sansür edilmesine karşı bir yayın çıkartamayarak bu sansüre uydu. Ancak Kaynak Yayınları, Atatürk ile ilgili en çok yayın yapan yayıncılık oldu.”
diye konuştu.

“BÖYLE KEPAZELİKLERE İZİN VERMEYİN”

Mehmet Bedri Gültekin için Ulusal Kanal, Aydınlık Gazetesi emekçileriyle görüştüğü suçlamasının olduğunu da hatırlatan Mumcu, “Kiminle görüşecekti? Yine Doğu Perinçek ile ilgili de benzer bir suçlama vardı, Mehmet Perinçek ile ilgili görüştüğü suçlaması. Baba ile oğul görüşemeyecek mi? Eğer heyetinizden birisi beni tanıyorsa, benimle görüşmüşse ve ben de bir konu hakkında suçlanmak isteniyorsam heyetinizdeki o kişi yandı demektir. Türk halkını rahatlatmak için böyle kepazeliklere izin vermeyin. açıklamasını yaptı.

Mumcu, öbür Parti yöneticilerinin yurt dışında seçim çalışması yaptığını kaydederek,
Gültekin hakkında verilen yurt dışı yasağının kaldırılmasını talep etti. Mumcu savunmasının ardından Yargıtay 16. Ceza Dairesi heyetine, Mehmet Bedri Gültekin’in ‘Tayyip Gül ve
Gülen Örgütü’
adlı 
kitabını hediye etti.

=========================================

Dostlar,

Bu tertip – düzmece (kumpas) davanın da (Ergenekon davası) tüm sanıkları açısından aklanmayla (beratla) sonlanması dileğimizidir.

Yapılan hukuksuzluk öylesine büyüktür ki; sürdürülememiş, Anayasa Mahkemesi’nin
çok uzayan (5 yılı aşan!) hüküm verilmeden tutuklıluk durumlarını insan hakkı çiğnemi (ihlali) sayınca, ardından gelen yeniden yargılamalarla gerçekler görülmüş ve aklamalar başlamıştır.

FG Cemaatının etkisine giren bir bölüm yargıç – savcı bu süreçte tasfiye edilmiştir.

İbretlik acı olaylar 2007 ilyazından (ilkbahar) başlanarak ülkemizde yaşanagelmiştir.

Sayın Mehmet Bedri Gültekin, tutarlı bir devrimcidir. Bu sitede pek çok yazısına yer verilmiştir. Yazdığı kitaplarla Türkiye’nin önünü açan düşünler (fikirler), belgeler sergilemiştir. Av. Ceyhan Mumcu da ustaca vekiledenini müvekkilini) savunmuştur. Söz, Yargıtay 16 Ceza Dairesi’nin
5 sayın yüksek yargıcınındır. Türkiye’nin ve dünyanın gözleri ve kulakları bu mahkemenin vereceği karara odaklıdır. Yaşanmışş bu tür kepazalikleri, bir asla daha sahnelenmemek üzere  yargının yine kendisinin temizlemesinde büyük yarar görüyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
15 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

İlker Başbuğ : NE YAPACAKSANIZ BANA YAPINIZ? BURADAYIM, DIMDIK AYAKTAYIM!


26. Genelkurmay Başkanı E. Org. 
İlker Başbuğ:

  • Ne yapacaksanız bana yapınız?
    Buradayım, dimdik ayaktayım!

  • Ergenekon davasının Yargıtay’daki temyiz duruşmalarının ikinci günü, 26’ncı Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral İlker Başbuğ’un konuşmasıyla başladı.
  • “Cemaat, işlenen hukuk cinayetlerinin asli failidir” diyen Orgeneral Başbuğ, cemaatin kumpası yargı ve emniyet içine yerleştirdiği kadroları ile gerçekleştirdiğini belirtti. Başbuğ, hükümetin ve
    AbD yönetiminin de cemaate destek verdiğini söyledi.

AYDINLIK, 07 Ekim 2015

İlker Başbuğ: Ne yapacaksanız bana yapınız? Buradayım, dimdik ayaktayım

Yargıtay 16’ncı ceza dairesinde görülen Ergenekon davasının temyiz duruşmalarına
devam ediliyor. 2. duruşma, 26’ncı Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral İlker Başbuğ’un savunması ile başladı. Başbuğ ifadesinde “2011 yılı başlarında, bir savcı hazırladığı iddianame ile bizim müebbet hapisle cezalandırılmamızı talep etti ve ÖYM de bu cezayı verdi.” dedi. “Daha dört yıl geçmeden, aynı konu 25 Aralık iddianamesinde yer aldı.” diyen Başbuğ, bu bölümü tekrar okudu.

Bazı sorumlulukları olduğunu söyleyen Başbuğ, “Birinci sorumluluğum, bu süreçte hayatlarını kaybedenleredir. İkinci sorumluluğum silah arkadaşlarıma ve üçüncüsü ise tarihe karşıdır. Dördüncü sorumluluğum ise; TSK’ne karşı yapılan bu komploları planlayıcı ve icracılarının yakalanıp, adil yargılanmalarını sağlamaktır.” diye konuştu.

“Cemaat işlenen hukuk cinayetlerinin asli failidir” diyen Başbuğ,

“Bu cinayeti yargı ve emniyet içine yerleştirdikleri kadroları vasıtasıyla işlemiştir” dedi.

Eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ, “Siyasi iktidar ise, “Ne istediler de vermedik” ve “aldatıldık” ifadeleri ile Cemaate gerekli desteği verdiklerini açıkça belirtmiştir.
George W. Bush yönetimi de TSK’ne karşı oynanan oyunu desteklemiştir”

ifadelerini kullandı.

İşte Başbuğ’un savunmasının tamamı    :

Sayın Başkan, Sayın Üyeler ve Sayın Cumhuriyet Savcısı;

Dün akşam, bu sabah burada yapacağım konuşmanın metni üzerinde çalışırken, daha önce de düşündüğüm bazı sorular, yine aklıma takıldı. Bu sorulara doğru dürüst cevaplar da bulamadım. İlk önce bunları sizinle paylaşmak istiyorum:

-Bugün 7 Ekim 2015. Türkiye’nin içinde bulunduğu durum nedir?
PKK terör örgütünün eylemleri, Suruç saldırısından hemen sonra beklenmedik şekilde başladı. Daha önce yaşanmamış seviyede devam ediyor. Her gün şehitler veriyoruz.
Yüreğimiz yanıyor. Şehit haberlerini takip bile edemiyoruz. Güneydoğudaki bazı
yerleşim yerlerine ilişkin medyaya yansıyan görüntüler vahim ve endişe verici.

Suriye hududunda Türk uçakları ile Rus uçakları burun buruna geliyor.
Türkiye bu halde iken, bu gün ben neden Yargıtay’dayım?
Türkiye ve bizler acaba enerjimizi yanlış yerlerde mi harcıyoruz?
Burada ne yapacağım, ne konuşacağım?

-Özel Yetkili Mahkemelerde başlayan ve sonuçlanan bazı davaların, yerel mahkemelerde yeniden yargılanmaları sürüyor. Bazı davalar ise Yargıtay’da temyiz aşamasında.
Bu sürece olağan bir süreç olarak bakabilir miyiz?
Rutin bir yargılama süreci içinde olduğumuzu kabul edebilir miyiz? Elbette ki, hayır.

BU SAVCILAR KİM?

Neden? Bu davaların iddianamelerini hangi savcılar hazırladı?
Görevlerinden uzaklaştırılan, suç örgütleri ile ilişkili oldukları ileri sürülen, kimi şuanda tutuklu olan, kimi de yurtdışına kaçan savcılar bu iddianameleri hazırladılar.
İddianameleri hazırlayan bu savcılar kimdir?
145 Osmanlı yöneticisi yargılanmak üzere Malta’ya gönderildi. Soruşturmayı yürüten
İngiltere Kraliyet Başsavcılığı; 29 Temmuz 1921 tarihinde, Malta’ya gönderilen Türklerin “eldeki kanıtlarla” yargılanıp cezalandırılamayacağına karar verdi.

Üzülerek söylüyorum; bu iddianameleri hazırlayan kendi ülkemizdeki bu savcılar,
bir düşman ülkenin savcısı kadar bile adil olamadılar.

Özel Yetkili Mahkemeler ise bu kararlara imza atan mahkemelerdir.
Bu mahkemeler AYM’nin ihlal kararlarının üzerine alelacele kapatılan mahkemelerdir.
Bu mahkemeler neden kapatıldı?
Görevleri bittiği için mi? Yoksa işledikleri hukuk cinayetleri ayyuka çıktığı için mi?
Bu mahkemelerin hakimlerine ne oldu?
Bazıları görevlerinden uzaklaştırıldı, bazıları suç örgütü içine sokuldu, bazıları da tutuklandı.
Bu savcıların ve hakimlerin aldıkları kararların hukuk değeri taşıdığını söyleyebilir miyiz?
Bu iddianameler ve kararlar üzerinden hareket ederek, davaların yeniden yargılanmasını
veya temyizini yapmak ne kadar adil ve doğru bir durumdur?

Türkiye ve 16. Ceza Dairesi olarak sizler bir ilkle karşı karşıyasınız. Böyle bir durum Türkiye’de daha önce yaşanmadı. Bu duruma olağan ve rutin olarak bakılması mümkün müdür? Hayır.
O zaman biz burada ne konuşacağız? 16. Ceza Dairesi olarak, bir ilkle ve aynı zamanda tarihi sorumluluklarla karşı karşıyasınız. Sizlerin; bu tarihi sorumluluktan başarı ile çıkacağınıza ilişkin inancımı korumak istiyorum.

-Yaşanan bu sürecin olağanüstü olduğuna dair diğer bir soruya da değinmeden geçemeyeceğim.

2011 yılı başlarında, bir savcı hazırladığı iddianame ile bizim müebbet hapisle cezalandırılmamızı talep etti. 13. Ağır Ceza Mahkemesi de bu talep çerçevesinde bize bu cezayı verdi. Dün, burada, verilen cezalar tekrar okundu. Neredeyse daha 4 yıl geçmeden; bu sefer aynı adliyedeki bir Cumhuriyet Savcısı; aynı konuya 25 Aralık İddianamesinde yer verdi. Bu bölümü burada okumak istiyorum:

“2007 yılında Ümraniye’de bir gecekonduda bulunan el bombalarından yola çıkılarak hazırlanan Ergenekon terör örgütü dosyası o kadar genişletilmişti ki, Cemaat muhalifi olan herkes bir şekilde bu örgütün üyesi olmakla karşı karşıya kalıyordu. 14 Nisan 2009 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’nin 26. Genel Kurmay Başkanı olan İlker Başbuğ kamuoyuna
bir açıklama yapmıştır. Bu açıklamada ‘Bazı Cemaatler, kendilerini demokratik alanın
bir oyuncusu olarak takdim etmektedirler. Hedeflerine ulaşmada, kendilerine büyük engel olarak TSK’yı görmektedirler. Bu yapılanlara karşı, hukuk devleti kapsamında TSK’nın tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük bir yanılgıdır.’

İlker Başbuğ bu açıklamayı yapmakla cemaatin hedefine girmiştir.

Artık kurtuluşu yoktur. Kum saati dönmeye başlamıştır. Pensilvanya’da kalemi kırılmıştır.
Süreç işlemeye başlar. Bir şekilde müritler onun icabına bakacaklardır. Tarihi fırsatlar gözetilir. Bir yandan da Orduya yerleşilmektedir. İlker Başbuğ’un bu açıklaması Orduda Cemaate
rahat verilmeyeceğinin işaretleridir ve bu engel bir şekilde aşılmalıdır. Paralel cuntanın
yargı ayağı faaliyete geçer ve sudan bir sebeple internet andıcı davası adı altında genel kurmay başkanlığı yapmış bir kişi Terör örgütü yöneticiliğinden ve hükümeti düşürmeye teşebbüs suçundan TCK 314/1 ve 312/1 maddeleri gereğince 06/01/2012 tarihinde tutuklanır.

Konu hükümet aleyhine kara propaganda yapıldığı iddia edilen internet sitelerinin kurulmasına İlker Başbuğ’un önderlik ettiği hususudur. Bu gün Fetö terör örgütü liderinin güdümündeki internet sitelerinin devlet başkanını, hükümet üyelerini, yargı mensuplarının alenen tehdit etmeleri ve bunu basın özgürlüğü adına yapmaları, nereden nereye geldiğimizin göstergesidir. İlk pervasızlık buradan başlamıştır. Artık cemaat yargı yoluyla her türlü hukuksuzluğu yapabileceğini görmüştür. Özel yetkili mahkemelerdeki hakim ve savcılar yoluyla dilediği kişiyi infaz edebileceğini anlamıştır.

Cemaatin karşısında yer almak neredeyse imkansız gibi idi. Güç sarhoşu olan cemaat ilk büyük infazını İlker Başbuğu tutuklayarak yapmıştır. Toplumun nabzı ölçülmüş, sol kesimler hariç yeterli tepki yoktur, hatta sağ kesimlerden hükümete karşı bir oluşum içerisinde olan bir ordu ve komutanı şeklinde bir suçlama gündeme getirildiği için destek görmüştür. Cemaat süreci iyi okumuştur. Kendi lehine değerlendirmiştir.”

Şimdi, bugün biz burada ne söyleyeceğiz, ne yapacağız?

SORUMLULUĞUM ŞEHİTLERE KARŞI

Aslında, bu sözlerden sonra benim konuşmamı sonlandırmam, başka söz söylememem lazım. İşte burada çok düşündüm. Nasıl hareket etmeliyim?
Ben, Türkiye’nin 26. Genelkurmay Başkanıyım.

Emekli olmuş olsam da bazı sorumlulukları hala taşımaktayım.

Birinci sorumluluğum; Bu süreçte hayatlarını kaybedenlere yani bu davaların şehitlerine karşıdır.

İkinci sorumluluğum; Bu davalar süresince özellikle Beşiktaş Adliyesinde ifade verirken, kendilerini kendi topraklarımızda, yani Türk topraklarında; “yabancı bir ordunun askeri gibi” hisseden, bu acıyı yaşayan, arkadaşlarıma karşıdır. Bu acıyı kimse unutturamaz. 11 Şubat 2011 günü Silivri’de Balyoz Davası duruşması sonunda yaşatılan acıyı da kimse hafızalarımızdan silemez.

Üçüncü sorumluluğum
; Tarihe karşıdır. Belki bugün Türkiye’nin ve Türk Milletinin bu davalar karşısında yorulduğunu söylesek, pek yanlış olmaz.
Ama, ileride mutlaka birileri bu dönemin tarihini sebep ve sonuç ilişkilerine dayanarak yazacaklardır. İşte onlara yardımcı olmayı da bir görev olarak kabul ediyorum.

Dördüncü sorumluluğum ise; TSK’ne karşı yapılan bu komploların planlayıcı ve icracılarının yakalanıp, ortaya çıkarılıp, adil şekilde yargılanmalarını sağlamaktır. Bu olmadan, bu davalar, bu süreç bitmez. Bu nedenle, olayların büyük bir kısmını bire bir yaşayan birisi olarak bu komplolara ilişkin değerlendirmelerimi sizlerle paylaşmak mecburiyetindeyim.

Sayın Başkan, Sayın Üyeler;

Vereceğiniz hüküm sadece “usul” ile sınırlı olursa bu çok yetersiz bir sonuç olur. Sadece “usul” ve “esas”la yetinilirse, bize göre yine yetersiz olur.
Bizim düşüncemiz, vereceğiniz hüküm bir üçüncü boyutu da içermelidir. O boyutta; komplolara ilişkin ortaya konulan hususların suç duyurusuna dönüştürülmesine yönelik olarak, Yüce Mahkemenizin yönlendirici bir rol oynamasıdır.
Bütün bu değerlendirmeler ışığında, bugün burada taşıdığım sorumluluklar çerçevesinde konuşmamın uygun olduğunu düşündüm.
Burada söyleyeceklerim asla savunma amaçlı değildir ve o şekilde de algılanmamalıdır.
Sözlerim; daha önce ifade ettiğim gibi tarihe not düşmeye ve kumpasları planlayan ve uygulayanlar hakkında suç duyurusunda bulunmaya yöneliktir.
Konuşmama şu soru ve soruya verilecek cevap ile devam etmek istiyorum:

 

NEDEN TSK HEDEF ALINMIŞTIR?

26 Ağustos 2006 günü Kara Kuvvetleri Komutanı oldum. Yapılan devir ve teslim töreninde, kendimi şu sözleri söylemeye mecbur hissetmiştim:

“Her zaman olduğu gibi, Türkiye üzerinde dış ve iç kaynaklı radikal değişim projelerinin bulunduğunu görmekteyiz. Bu kesimler projelerinin önündeki en önemli engel olarak
Türk Silahlı Kuvvetleri’ni görüyorlar. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyasete müdahale ettiğini ifade ederek, Silahlı Kuvvetleri’nin özellikle milli güvenlik açısından anayasal düzenin üç temel niteliği olan ulus devlet, üniter devlet ve laik devlete karşı yapılan saldırılara karşı kayıtsız kalmasını istiyorlar.”

Bu sözlerim neye dayanıyordu?
…….
………..

*****

Savunmanın tam metni için lütfen tıklayınız.. (word ve pdf )

Yargıtay’da_Ergenekon_Savunması_7Ekim2015  (word, 30 A4 sayfası, 170 KB)

Yargıtay’da_Ergenekon_Savunması_7Ekim2015
  (pdf, 30 A4 sayfası, 537 KB)

=====================================

Dostlar,

T.C.’nin 26. Genelkurmay Başkanı Sayın İlker Başbuğ‘un 07 Ekim 2015 günü
Yargıtay 16. Ceza Dairesinde yaptığı savunma tarihsel bir belgedir.

Özel Yetkili Silivri Mahkemelerinin kumpas Ergenekon davasında verdiği ağır cezaların,
uzun tutukluluk sürelerinin…. Anayasa Mahkemesince “Hak ihlali” sayılması üzerine yargılama yenilenmeketedir. 2 yılıl aşkın süre Silivri zindanlarında hukuksuz olarak tutulan Sayın Başbuğ, tarihe not düşen bir savunma sunmaktadır. Daha öncesinde de yazdığı kitaplarla bu lanetli dönemi kapsamlı ve belgesel olarak anlatmıştır.Bu savunmanın dikkatle okunması ve gerekli derslerin çıkarılması gerekir.Başbuğ, 3,5 saati bulan savunmasını şöyle tanımlıyor :

*****

Her şey bütün çıplaklığı ile ortadadır.
Adeta “düşman hukuku” uygulanarak suçlananlar, cezaevlerinde yıllarca tutulanlar, bugün Türk Milletinin gözünde suçsuzdurlar, çoktan beraat etmişlerdir. Ya bu süreçte hayatını kaybedenler? Onları geriye getirebilecek bir güç var mıdır? Ortada yapılacak iki şey kalmıştır:Birincisi, bu süreçte zarar görenlerin “itibarlarının” geri verilmesi, böylelikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kırılan onur ve gururunun tamir edilmesidir.İkincisi ise, bu komploları planlayan, icra eden ve açıkça destekleyenlerin yargı önüne çıkartılarak, adil şekilde yargılanmasıdır.

Hala önümüzde zaman ve şans olduğunu düşünmekteyim.
Heyetinizin bu tarihi fırsatı en iyi şekilde kullanacağına ilişkin inancımı koruyorum.

*****

Sayın Başbuğ’a dik duruşu ve yürekliliği için teşekkür ediyoruz..
Sıra Yargıtay’ın 16. Ceza Dairesindedir.
Adalet ülkenin temelidir ve geç kalan adalet adalet değildir..
Gereğini, tarihe not düşerek Yargının saygınlığını da onaracak nitelikte bir kararı
sayın yargıçlardan beklemek en doğal hakkımızdır. Olağanüstü dönemin ağır yaraları olabildiğince sarılmalıdır,

TSK ciddi bir yurt savunmasında sıcak çatışma içindedir ve her gün şehitler vermektedir.
Bunun nedeni de söz konusu kumpas davalar serisidir..“Ankara’da, Yargıtay’da yargıçlar var…” demek istiyoruz ünlü Berlin örneği gibi..Sevgi ve saygı ile.
08 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com