ODA TV Söyleşimiz – 1 Ağustos 2021

“2 kırmızı çizgi çiğnendi”

Nurzen Amuran sordu,
Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Saltık yanıtladı..

Sevgili okurlar,

“Rant uğruna ağaçlarımızı kesmeyin, doğanın dengesiyle oynamayın, sanayi atıklarıyla denizlerimizi kirletmeyin, çevre kirliliğine yol açmayın, doğa sadece insanlara odaklı değildir onun varlığı bizi insan kılar” derken, Kovit 19 gibi bir biyolojik düşmanla uğraşırken, Afgan göçleri gündeme otururken, en acı haberi eş zamanlı başlayan ormanlarımızın cayır cayır yandığını duyduk. Travma üstüne travma. İçimiz yanıyor. Yangınla yitirdiğimiz insanlara mı yanalım, bu doğanın asıl sahibi olan ağaçlarımızın yangınla başlayan feryatlarına sessiz mi kalalım, yanarak kül olan hayvanlarımızın acı çığlıklarına kulak mı tıkayalım? O zaman biz insan olmaktan çıkarız. Son yıllarda artan yangınlara karşı alınan önlemler neden hep aynı? Yangın için, var olan uçaklarımız neden hemen uçamadı, iş birkaç helikoptere kaldı? Olağanüstü hallerde alınacak önlemlerin eksiksiz olması gerekmez miydi? “İtibar” bu acı felaketlere tam donanımlı hazır olmak değil midir?

Prof. Dr. Erdoğan Atmış, basına yaptığı açıklamada toplumun sesi oldu:

Ormanlarımız parçalanıyor tahsislerle. Golf sahası için, otel için, maden sahası için, enerji tesisi için birçok amaç için ormanlar, orman dışı amaçlara tahsis ediliyor.. İnsanlar bu kadar içinde yer aldığı zaman da yangınlar çıkar.” dedi. Öte yandan eşzamanlı yangınlar başka soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Terör mü? İlerleyen günlerde nedenler elbette tartışılacak. Şu anda yeni önlemlerin alınması yaraların sarılması zamanı. İnanıyoruz yönetimde bulunanlar da bizim kadar acı çekiyorlardır. Ama isteğimiz, şeffaf olarak kamuoyu önünde özeleştiriler yapılması, dile getirilen eksiklerin tamamlanmasıdır. Artık önlem zamanı. Gelecek haftalarda gelişen olaylar ve yapılan yorumlar değerlendirilerek orman yangınlarını bu işin uzmanlarıyla konuşacağız..
***

Bugün gündemimiz varyantlarıyla vaka sayıları giderek artan Kovit 19. Konuğumuz Prof. Dr. Ahmet Saltık.

Sayın Saltık, 10 günlük bayram tatili süresince duyduğumuz ilk yakınma halkın korunma önlemlerini bıraktığı. Aşı, yalnızca tek bir önlem ama kişilere bağlı diğer önlemler maske mesafe ve hijyende ciddi bir duyarsızlık egemen. Aşı yüzde yüz çare değil. Öbür önlemlerle sonuç alınıyorsa bu bilinç neden oluşturulamadı? Burada yönetimin ciddi, inandırıcı bir bilgi paylaşımının olmaması, halkı gevşemeye (rehavete) mi sürükledi, ne dersiniz? 

Ahmet Saltık – 1 Temmuz 2021’de, 3. dalganın ardından 4. kez salgın önlemleri bütünüyle kaldırıldı. 16 Temmuz akşamı başlayan uzatılmış Bayram dinlencesi (tatili) 25 Temmuz’a dek sarktı. Bu sırada, artık yerleştiği üzere çok sayıda trafik kazası da olaylandı; 50 kişi yaşamını yitirdi, 373 kişi yaralandı. 30 Haziran 2021 akşamı 5496 yeni Kovit-19 olgusu (vakası) ve 45 ölüm kayda alınmıştı. 16 Temmuz 2021 akşamı ise bu resmi veriler, aynı sırayla 6918 ve 35 idi. Günlük yeni tanı alan olgu sayısı %26 artmış ancak beklendiği üzere ölüm sayılarına aynı orana yansımamıştı. Genel olarak önce olgu sayısı artışı, 2-4 hafta ardından da ölümlerde artış gözlenmekte. O arada dış turizm de açılmıştı ve öncekilere göre %60-65 daha bulaşıcı olan Delta varyantı yayılmaya başlamıştı. Özellikle Rusya’da bu mutant tiple bulaş (enfeksiyon) hızla yaygınlaşmıştı. 22 Haziran 2021 günü başlayan uçak seferleri ile özellikle Antalya’ya büyük bir Rus turist akını başlamıştı. Sınır kapılarında Kovit-19’a dönük önlemler çok esnek tutuluyordu turist gelişlerini çeldirmemek için, Antalya’da patlama oldu. On milyonu aşkın insanımız ise ülke içinde bayram dinlencesi, ziyaret, kurbanlık hayvan satışı gibi gerekçelerle hareketlendi, yer değiştirdi. Kovit-19 gibi hava yolu ve yakın temasla bulaşan bir hastalık için son derece olumsuz koşullar yaratıldı. Salgının bittiği havası abartılı biçimde kamuoyuna yansıtıldı. Oysa aşılama oranları, toplum bağışıklığı çok yetersizdi. Uzayan salgın ve kurban bayramı psikolojisi nedeniyle kamuoyunun yükselen gevşeme beklentisi frenlenmedi. İktidar, hem bir erken başarı gereksinimi içindeydi hem de dışarıdan turist çekme çabası baskındı. Özellikle açık havada, kıyı kesimlerinde maske – uzaklık – hijyen önlemleri çok savsaklandı.

Bu arada aşılama çabası özlenen hızda ilerlemedi ve kişisel korunma önlemleri halka çok vurgulanmadı. 29 Temmuz 2021 akşamı ulaşılan günlük 22.161 olgu ve 60 ölüm ürkütücü oldu. Oysa halka gerçekçi bilgi aktarılmalı ve abartılı iyimserlik iletisi, izlenimi verilmemeliydi. Gevşemenin başlatıldığı 1 Temmuz 2021 verilerine göre günlük yeni olgu sayısı 4’e katlandı, ölümler ise %43 arttı. Oysa bir yandan 1-29 Temmuz 2021 arasında aşılama da artıyordu!?

Amuran – Tatilciler döndü memleketlerine. Şu süreçte en çok nelere özen göstermek gerekiyor? Önlemler açısından en önemli kırmızı çizgimiz ne olmalı?

Saltık – Yersiz uzatılan, gerçekte salgın ortamında uzatılmaması gereken 9 günlük Kurban bayramı boyunca yaşanan milyonlarca insanı içeren toplumsal hareketlilik bağışlanmaz bir epidemiyolojik hata olmuştur. Artan aşıla(n)ma oranlarına karşın günlük yeni olgu ve ölüm sayısındaki anormal artışlara 1. sorunuza yanıtta vurgu yapılmıştı. Bu sürede aşılamaya yeter özen gösterilemedi. Özellikle otobüslerle, azalan oranlarda tren ve havayoluyla insanlar uzun süreli yolculuklar yaptılar. Oysa en azından %50 dolayında seyreltilmiş yolcu sayısı sağlanmalıydı, sağlanamadı. 3 yanı denizle çevrili ülkemizde, salgın koşullarında çok daha güvenli olabilecek açık hava deniz yolcu taşımacılığı ise yok düzeyinde idi. Bu riskli yolculuklarda N95 maske kullanımı da sağlanamadı. Kaldı ki, bu maskeler de 4 saati aşan kullanımla değiştirilmesi gerekirdi. Bayramda insanlar ziyaretleri özellikle kapalı alanlarda kısa tutmalı, kucaklaşmamalı, el öpmemeliydi. Bunlar büyük ölçüde sağlanamadı. Giderken yörelerindeki virüs tiplerini götürdüler, dönerken de oralardan getirdiler. İnsanlara, olanak varsa, gittikleri yerde 2 x 14 = 28 gün kalmaları, bayram boyunca da aşılanmaları önerilebilirdi, bu tür yönlendirmeler cılız kaldı. Sağlık Bakanlığı günlük verileri 4 Temmuz 2021’den başlayarak çok daha sınırlı vermeye başladı. Eksiği – yanlışı ile artık o ünlü turkuaz tablo yok! Aşı verilerini öne çıkaran bir yaklaşım öne çıkarıldı. Günlük yeni olguların bulaşı nasıl aldıklarına ilişkin kamuoyuna bilgi verilmedi. Hatta 28 Temmuz 2021 akşamına dek günlük olguların aşılanma durumları da belirsizdi. Sağlık Bakanı Dr. F. Koca, o günkü tweet iletisinde “Vakaların %87’si aşılanması tamamlanmamış kişiler” bilgisini paylaştı. “Mevcut aktif vakalar içinde tam aşılı olup hastalığa yakalananların oranı %5’den az. Hastanede yatan hastalarımızın %95’i de aşısı tamamlanmamış kişiler.” Ek önemli bilgiler olarak toplumla paylaşıldı. Dolayısıyla hem aşılamada beklenen hız ve orana erişilemedi hem de bireysel korunma önlemleri, 2 kırmızı çizgi çiğnendi.

Amuran – Sığınmacılar arasında bayram tatilini geçirmek üzere ülkelerine dönen binlerce kişi var. Yeniden ülkemize geliyorlar… Sığınmacılığın tanımında olmayan bir grup bunlar. Bu ayrı bir tartışma konusu ama bu kişiler dönüşlerinde karantinaya alınıyorlar mı, gelen Afgan sığınmacıların sağlık önlemleri ne derece etkili? Siz yaptığınız açıklamalarda “Doğu ve Güneydoğuda aşılama oranlarının ülke genelinin ürkütücü derecede gerisinde olduğunu söylüyorsunuz.” Beklenen olası riskler neler?

Saltık – Türkiye belki de dünyanın en yoğun – riskli geçiş (transit) coğrafyası… 3 kıtanın kesişim alanında.

Ek olarak kendi başına bela ettiği 5-6 milyondan az olmayan bir yurttaş dışı toplum yükü taşıyor. Özellikle Suriye’den gelenler çoğunlukta ve Bayramda yarım milyona yakın bir kitle çoluk – çocuk ana ülkelerine gittiler. Bu kitle tatil bitimi geri döndü. İki ülke arasında virüs aktarımı – değişimi bu! Suriye’nin sınırda etkili karantina uygulaması yok. Bu saptama Türkiye içinde yakın ölçüde geçerli. Bu tablo uluslararası hukukta “Mülteci – iltica eden” tanımına uymamakta. Suriye’de Kovit-19 ile savaşım da çok yetersiz. Aşılama oranları çok çok düşük ve olgu yakalama da son derece eksik. Üstelik Türkiye açısından Doğu – Güneydoğu kentlerimizde aşılanma oranı öbür kesimlerden çok düşük, bulaş yaygınlığı ise tersine çok yüksek. Sınır kentleri için daha da özenli olmak zorunlu. Aşılama oranlarını Doğu – Güneydoğu (Orta Anadolu’da Aksaray!) kentleri için hızla büyütmek zorundayız. Bayram tatili için ana ülkelerine giden insanlara 2 x 14 = 28 gün kalma kuralı da uygulanmadı. Giderek artan günlük yeni olguların sayısı dışında başkaca özelliklerini, bulaşın kaynağını… Bakanlık açıklamıyor!?

Amuran- Delta varyantının olası sonuçları konusunda yeterli bir bilgiye sahip miyiz? Ülkemiz de ve dünyadaki değişimler bize neyi gösteriyor?

Saltık – Dünya genelinde 28-22 Temmuz 2021 haftasında önceki haftaya göre Kovit-19 olgu – vaka sayısında %7, ölümlerde %8 artış oldu. Bu oranlar aynı sırayla Türkiye için %96 ve %21 olarak belirlendi. Tek sözcükle ÜRKÜNÇ (vahim)! Dolayısıyla, “..salgın Dünyada da tırmanıyor..” savunması yapılamaz! Bir kez daha görülüyor ki, henüz tam yansıması görülmemiş de olsa, uzun bayram dinlencesi ve 1 Temmuz’dan bu yana ölçüsüz gevşeme, çok ağır bir fatura doğurmuştur. Üstelik Temmuz 2021 boyunca aşılama giderek artmıştır. Buna karşın hastalık sayısı ve ölümlerde patlama, AŞIYA KARŞIN yaşanmıştır. Salt AŞI ile korunmanın olanaksızlığı açıktır taa ki Toplum Bağışıklığı %80-90+ olana dek. Mutlaka bireysel ve kitlesel önlemler eşlik edecektir. Bu arada kullanılan aşıların etkililiği de önemli bir etmendir. Türkiye’de SINOVAC ve BioNTech aşıları kullanımdadır. İlkinin etkililik oranı net değildir, yeter kanıt elde yoktur ancak %50’den aşağı olmadığı düşünülmektedir. BioNTech ise yeni Delta ve Delta + (plus) varyantından bir miktar olumsuz etkilenmiştir tüm aşılar gibi (halen Dünyada 11 aşı acil kullanım onayı aldı), % 88 dolayında etkili olduğu belirtilmektedir. Salgın uzadıkça kaçınılmaz biçimde, durdurulması olanaksız mutasyonlar olmakta ve varyant tipler gelişmektedir; bu olgu aşıya direnç sorunu yaratmaktadır. Delta varyantı ülkemizde de yaygın olmak gerekir, çünkü DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) verisiyle 120’yi aşkın ülkeye yayılmıştır, Avrupa ve AB coğrafyasında %90’lara yakındır, İngiltere ve Portekiz’de neredeyse tamama yakın baskın dolaşan tiptir. ABD’de sonbaharda baskın tip olması beklenmektedir. Bu tip ile deneyimlenen Kovit-19 hastalık tablosu, yaz ortasında (Kuzey Yarımkürede) şiddetli soğuk algınlığıdır. Tipik nefes darlığı, tad – koku yitimi görülmemektedir ve insanlar ayakta geçirerek bu süre içinde bulaştırıcı olmaktadırlar. Dolayısıyla toplumda gerçek olgu sayısı yakalanın çok üstünde olabilir, ölümlere yansıması şimdilik olgu sayısı artışına koşut gitmeyebilir. Bulaş toplumda sürer, zincir kırılamaz ve yeni mutasyonlar kaçınılmaz olur.

Türkiye, dünyadaki genel tablodan çok daha ağır bir görünüm sergiliyor ne yazık ki. Örneğin 197.3 milyona ulaşan toplam hastadan ülkemize nüfusu ile orantılı olarak %1,14 oranında 2.25 milyon hasta düşmesi beklenebilecek iken, hastalık yükümüz 5.68 milyona ulaşmıştır. Türkiye, bu “resmi” olgu – vaka sayısıyla dünyada 7. sıradadır, oysa nüfus büyüklüğü bakımından 17. sıradayız.

Küresel toplum bu salgınla başetmede iyi sınav veremiyor. Küresel 7,9 milyar nüfusun 4 milyarı en az 1 doz aşı almış durumda ne var ki; “düşük gelirli” denilen gerçekte emperyalizmin sömürerek geri ve yoksul bıraktığı ülkelerde 1 doz olsun aşıya erişebilenler ne yazık ki salt %1,1 düzeyinde!

Amuran – Kovit 19’a bağlı olan hastalarımıza verilen ilaçlarla ilgili bilgi de az. Koruyucu ve tedaviyi etkili kılacak vitamin ve ilaçlarla da ilgili neler biliniyor? Çünkü ayırım yapılmadan her hastaya aynı ilaçların verilmesi de yan etkileri açısından kişilere göre değişen sıkıntılı sonuçlar doğurdu. Bu konudaki gelişmelerle ilgili siz bir hekim olarak neler diyeceksiniz?

Saltık – Kovit-19’un etmeni SARS-Cov2 adlı bir mutant virüs (Wuhan virüsü). Tıp dünyasının viral hastalıkları sağaltımda (tedavide) elinde çok sayıda ilaç seçeneği yok. Bu salgını yönetmeye çalışırken de hastalara etkene özel / özgü (spesifik) bir farmakolojik sağaltım değil, gelişen belirtilere (semptomlara) ve komplikasyonlara dönük destek sağaltımı verildi. Başlangıçta (ülkemizde ilk olgu, Çin’den 2,5 ay sonra 11 Mart 2020 günü duyuruldu) Favipiravir ve Hidroksi klorokin ağır klinik tablo gelişmesini önleme beklentisiyle hastalarda klinikte ve evde uygulandı. Zamanla 2. ajanın yararlı olmadığı hatta kalpte ritm bozukluğuna (artimiye) yol açtığı belirlendi ve Dünyada durduruldu. Ne var ki Türkiye, kanıta dayanmaksızın bu rejimi uzun süre uyguladı. Halen geliştirilmiş etkin bir özgül ilaç elde yok. Denenen formüller var, örneğin antikor kokteyli. Ama bu sağaltım çok pahalı (1600 $ / hasta). Vitaminlerle özgül bir ilişki de tanımlanmadı. Yeterli ve dengeli beslenme dışında özel bir diyet, rejim önerilmedi. Hareketlilik, yürüme, bol sıvı, uyku, stresten sakınma.. gibi genel önermeler paylaşılıyor.

Amuran – Diyorsunuz ki, “aşılama arttıkça buna koşut olarak hastalık azalmamaktadır. Kritik eşik toplum bağışıklığı sağlanmadan salgını denetim altına almak olanaklı değil.” Devletin bu aşamada alması gereken önlemler neler olmalı? Sözgelimi turizm mevsiminde Batı dünyası, aldığı önlemlerde neleri ön plana çıkardı, biz neyi gözardı ediyoruz?

Saltık – 2. sorunuzu yanıtlarken şu aktarımı yapmıştım: Sağlık Bakanı Dr. F. Koca, 28 Temmuz 2021 günlü tweet iletisinde “Vakaların %87’si aşılanması tamamlanmamış kişiler” bilgisini paylaştı.

“Mevcut aktif vakalar içinde tam aşılı olup hastalığa yakalananların oranı %5’ten az. Hastanede yatan hastalarımızın %95’i de aşısı tamamlanmamış kişiler.” Ne var ki, Türkiye’de 1 Temmuz 2021’den bu yana olgu sayısında artışların Dünya genelinden çok yüksek olduğu göz ardı edilemez. Bu yüzden, verilen oranlar anlamlı olmakla birlikte, çarpıcı olan, Türkiye’de aşılamadaki artış, hasta sayısı tırmanışını durduramamıştır. Kuramsal olarak, böyle olmasa idi hasta sayıları çok daha hızlı artabilirdi denebilir ancak bu bir varsayımdır. Gerçeklik (realite), sorunuzda vurguladığınız çelişki eksenindedir. Bu sorunsalın birkaç nedeni var:

– Başlangıçta uygulanan, halen de süren SİNOVAC aşısı öbürleri oranında etkili değildir.
– Aşılananlarda 3-6 ay içinde bağışıklık zayıflayıp sönümlenmektedir, bu durum hastalığı geçirerek doğal bağışıklık geliştirenler için de geçerlidir.
– Türkiye’nin saptanan ve saptanamayan hastalık yükü çok yüksektir ve bulaş zinciri kırılamamaktadır.
– Aşılamaya geç başlanmış, ardından uzun süren sağlama (tedarik) sorunu yaşanmıştır.
– Gelişen varyantlar belli ölçülerde aşı direnci / aşıdan kaçış doğurmuştur.
-Türkiye transit bir coğrafyadır.
– 6-9 milyon arasında kestirilen geçici koruma (statüsü) altındaki yabancılarda aşılama sorundur.
– Komşu ülkelerden başta Rusya ve İran olmak üzere çok olumsuz etkilenilmiştir.
– Aşılama iyi – kötü sürerken toplum bağışıklığı havuzu kaçaklar yüzünden doldurulamamaktadır. 

Biraz önce denildiği gibi, tamamlanmış aşılılık ülkemizde kağıt üstünde %32’ye yaklaşmıştır ancak Sağlık Bakanlığı 61 milyon hedef nüfus alarak bu oranı vermektedir. Gerçek nüfus 90 milyonu aşkındır ve açıklanan oranları 1/3 indirimli okumak gerekir. Üstelik güncel aşı oranı aynı gün bağışık nüfus oranı değildir. 2 hafta geriden gelmektedir.

16 yaş altı çocuklar henüz ülkemizde aşılanmamakla birlikte gerçekte risk altındadırlar; olanaklı olsa da onları da aşılayabilsek. 90 milyon de facto nüfusta ¼ oranında 16+ yaş nüfus vardır. Kullanılan aşılar %100 etkili değildir, varyantlar aşı direnci yaratabilmektedir. Ülkemizde çok yaygın yoksulluk ve özellikle proteinden yoksul beslenme bozukluğu bağışık yanıt vermeyi olumsuz etkileyebilir. Bu nedenlerle 16+ yaş nüfusta %100 aşılama yapılsa bile toplum geneli için bu oran ideal olarak %80’de kalacaktır.

  • Her aşılama bağışıklama değildir, gerçek biyolojik / immünolojik bağışıklık, kağıt üstündeki orandan her zaman daha geridedir.

Türkiye’de bu tablo yaşanıyor, verili (mevcut) aşılama hızı ile gerekli en az %80 gerçek biyolojik toplum bağışıklığına erişemiyoruz ve bulaş zinciri kırılamıyor, salgın sürüyor!

Amuran – Peki çare?

Saltık

  • Çare; toplumsal seferberlik bilinci ile yaygın – hızlı – etkin aşılama yapmaktır. Bu süreç boyunca kişisel – toplumsal korunma önlemleri ve sosyal devlet desteği zorunludur.

Aşılar, bulaşı almamızı engellemedeki başarısından daha yüksek oranda ağır hastalığı ve ölümü önler. Aşılı olmak virüsü almamızı ve bulaştırmamızı tümüyle kaldırmaz. Buna ikincil olarak aşılılar da kişisel korunma önlemlerini sürdürmelidirler.

Keşke özellikle ülkeler arası turizm küre genelinde olabildiğince sınırlanabilseydi. Küresel kapitalizm buna yanaşmadı. 24 Ekim 2020’de BM’nin 75. kuruluş yıldönümünde “14 gün eşzamanlı küresel kapanma” önermiştik ancak yapılmadı. Aşıya erişimdeki korkunç adaletsizlik de temel bir engel.

Amuran – Biraz da sağlıkla ilgili farklı konularda da konuşalım sizinle. Kovit-19 ve varyantları dünyada sağlıkta özelleştirmenin olamayacağını sizce kanıtladı mı? Sağlığın ticari bir hizmetle sınırlı kalacak bir konu olmadığını gösterdi mi, ne dersiniz? 

Saltık – Bu çok çarpıcı bir sorunsal. Neo-liberal küreselleşTİRmeciler sağlıkta da ölçüsüz bir özelleştirmeyi dayattılar. Kamusal sorumluluk giderek daraltıldı ve kazanç (kâr!) getirmeyen koruyucu sağlık hizmetleri çok tavsadı (ihmal edildi). Salgında sağlık güvencesi aranmadan tüm hastalara, topluma hizmet verilmesi zorunlu. Bunu da elbette kamu yapacak. Özellikle 1. Basamak sağlık örgütlenmesi ülkemizde Sağlık Ocaklarından Aile Hekimliğine geçişle çok zayıfladı. Şehir hastaneleri adeta bir talana dönüştü. Salgın savaşı hastane öncesinde toplum içinde 1. Basamak eliyle verilir; şaşmaz altın Epidemiyolojik ilke – kural budur. Türkiye, salgını hastanelerde göğüslemeye çalıştı gerçekte ön cephe muharebesini yitirerek. 2. ve 3. Basamak hastanelerde hastalara yer – yatak – yoğun bakım hizmeti verilebildiği ölçüde de sistem – iktidar kendisini başarılı saydı. Bu büyük bir yanılgı. 250 bin dolayındaki toplam hastane yatağının 1/5’ine ve yoğun bakım yataklarının 1/3’üne sahip özel sağlık sektörü kurulu kapasitesinden gereğince ve yeterince yararlanılamadı. Salgının çok azgınlaştığı dönemlerde yoğun bakım hizmeti için “hasta seçme trajedisi” bile ülkemizde yaşandı.

Kimlerin hastalandığını, öldüğünü Sağlık Bakanlığından bir türlü öğrenemedik ama genel geçer kural şaşmaz : Yoksullar daha çok hasta olur – ölür; iyileşirse daha da yoksullaşmıştır… Dünya verileri, Kovit-19’un da kaçınılmaz olarak sınıfsal özelliğini ortaya koyuyor. Emekçiler, işsizler, kırılgan toplum kesimleri, yoksullar… En önce yakalanan ve ölen kurbanlar oluyor.

  • Sağlık, gebelik planlamasıyla başlayan bir temel insanlık hakkı ve kamusal güvencede olmalı.

Düzenin, sağlık siteminin temel amacı hastalananları sağaltmak (tedavi etmek) değil, sağlıklı toplum yaratmak olmalı tüm boyutlarıyla : Beslenme, çevre, aile planlaması, yeterli gelir…

Amuran – Cumhuriyetin ilk kazanımlarından biri de sizin de değindiğiniz gibi, sağlıkta yaşatılan devrim olmuştu. Bugün pandemi yüzünden yaşanan süreçte tarikatlarla dini eğitim veren kurslarla işbirliği yapılarak yürütülen eğitim politikasının, bilim dünyasına katkı sağlamayacağını bir kısım siyasiler sizce anladı mı? Laik eğitimin önemini bilimsel araştırmaların gereğini devlet bütçesindeki en büyük payın sağlık eğitim ve bilimsel araştırmalara verilmesi gereği anlaşıldı mı?

Saltık – Evet demek çok güç. Küresel kapitalizm azgın sermaye birikimi sürecini hala acımasızca dayatmakta. Salgın boyunca küresel gelir dağılımı daha da adaletsizleşti. Yoksulluk ve işsizlik arttı, küresel gelir 2020’de geriledi. Türkiye gibi gelişmekte olan çarpık kapitalist birikim rejimli ülkeler ve halkları çok daha ağır bedel ödediler.

Cumhuriyetimizi kuran Mustafa Kemal ATATÜRK ile dava – silah arkadaşları sağlığı temel insan hakkı olarak görmenin yanı sıra, Devrimlerin yapılması ve yaşatılması için de ulusun sağlığı – sağlamlığı temel koşul – veri olarak alınmıştı. Erken Cumhuriyet yıllarında çok ağır ve çok yaygın bulaşıcı hastalıklarla dünyaya örnek başarılar göstererek savaştılar. Kurumlaştılar, örn. Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kurdular. Tekke – tarikat – türbedarlık – zaviye gibi gericilik kurumlarını kapattılar. En gerçek yol gösterici bilim ve uygarlık idi. İstanbul Üniversitesini kurdular, sağlık ve eğitime bütçeden başat payları ayırdılar. Özellikle son 19 yıldır tam bir gerici karşıdevrim yaşamaktayız. Bilimsel Tıp karşısına hurafeler, hocalar, muskalar, ziyaretler sözde alternatif tıp dayatılmakta. Oysa Bilimsel Tıbbın seçeneği (alternatifi) yine bilimsel tıbbın ta kendisidir.

Amuran – Üniversitelerde bilimsel araştırmaları çalışmaları yürütecek ciddi bir potansiyelimiz var. Ancak yeterli olanaklar verilmediği için gençlerimiz kadar bilim insanlarımız da yurt dışına gitme çareleri arıyorlar. Özellikle hekimlerimiz. Hem sağlık çalışanlarımıza kaldıracakları yükün üstünde sorumluluklar yüklüyoruz hem de onların yaşam standartlarını koruyacak koşulları sağlamıyoruz. Yeni bir sağlık reformuna ihtiyacımız yok mu?

Saltık – Sayısı iki yüzü (200!) aşan sözde üniversitemiz var. Her ilde 1 üniversite yaklaşımı alaturka ve ilkel, gerçekleştirilmesi de olanaksız, tabela üniversiteler dışında. Özellikle dışa hekim göçü doruğa vurdu ve yakıcı bir sorun.

  • Beyin göçü, yeni sömürgeciliğin (neo-koloniyalizm) en vurucu araçlarından.

Öte yandan sayısal olarak yeterli sağlık çalışanlarımız yok. 1,1 milyon dolayında sağlık sektörü çalışanı 80 kişiye 1 sağlık emekçisi demek. Oysa ABD’de 21 milyon sağlık emekçisi var ve 333 milyon nüfusta 16 kişiye 1 sağlık çalışanı düşmekte; Türkiye ile karşılaştırınca katsayı 5! Ek olarak emeğin karşılığı, insanca ve onurlu bir yaşam sürdürmek için gerekli gelir de sağlanmıyor. Daha da acısı, salgın sürecinde Kovit-19’a yakalanan sağlık emekçilerinin bu durumu iş kazası ya da meslek hastalığı sayılmadı AKP iktidarınca. Tüm ısrarlar boşa çıktı ve bu doğal hak tanınmadı. Türkiye salgında en çok sağlık emekçisini kurban veren ülkelerden biri. Sağlık çalışanlarında yüksek hastalanma – ölüm oranlarını, “Sağlıkçılar kendini koruyamıyor..” diye açıklayan Valiler bile oldu!

Özelleştirmeci – piyasacı – sağlık hizmetlerini bir meta gibi gören ve sağlık hizmetinin onurlu – saygın özneleri olarak insanları müşterileştiren yabanıl (vahşi) ilkel anamalcı (kapitalist) yapı yıkılmalı. Sağlıklı yaşam tüm insanlara hak, devlete ödev.. Temel ilke bu olmalı. Türkiye,

AKP iktidarının “Sağlıkta Dönüşüm” adı altında 2003’ten beri dayattığı piyasalaştırma son bulmalı. Bu ideoloji ne yerli ne de milli; tümüyle Dünya Bankası – IMF dayatması, AKP Ulusumuzu aldatıyor. Sağlık sektöründe de yandaş tarikatlara ve yabancı sermayeye ulusal kaynaklarımızı aktarıyor.

Daha az harcama ile daha sağlıklı bir topluma erişmek olanaklı. Devlet, sermayenin sopalı tahsildarı olamaz!

Amuran – Özel bir iki sorum daha olacak. Okuyucularımızın bir bölümü biliyor ama bir bölümü de bilmiyor.. Bizim hayran olduğumuz bir özelliğiniz daha var. Yaşam boyu iyi bir öğrenci olduğunuzu kanıtlayan ilginç bir eğitim programını gerçekleştirdiniz. Önce Tıp daha sonra Mülkiye ve Hukuk. Ankara Üniv. Hukuk Fakültesini bitirmek için 4 dersinizin kaldığını öğrendik. Hukuk öğrenimini anlamak mümkün adaletin tartışıldığı süreçlerde en önemli savunmanın hukuk olduğu bir gerçek. Ama neden Mülkiye? Devletin önemini daha iyi analiz etmek için miydi? Bundan sonraki projeniz nedir? Biraz da kendinizden söz eder misiniz?

Saltık – Babam küçük bir devlet memuru idi, liseyi Van’da bitirdim (1971) ve çok çalışarak Hacettepe Tıp fakültesine girebildim. Hacettepe, Londra, İstanbul Tıp Fakültesi ve 1977’de tıp doktoru oldum (MD). Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği alanında uzmanlaşarak enerjimi Sağlıklı Toplum, koruyucu sağlık hizmetlerine verdim. Bu dalda profesör oldum 1996’da. ABD, Edirne Tıp ve son olarak Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde çalıştım ve geçtiğimiz yıl (2020) emekli oldum. Sağlık hizmeti ve Tıp eğitimi vermeyi aşkla sevdim. Başka alanlarda da kendimi geliştirmek istedim. Hacettepe Tıp Fakültesinde Biyoistatistik master derslerini tamamladım, Biyomatematiği çok sevdim, derslerini verdim. 2016’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi = Mülkiye’den de mezun oldum (BSc). Sanırım Türkiye’de Tıbbiye + Mülkiyeli tek kişi olabilirim. Sağlık Hukuku alanında tezli yüksek lisans eğitimi aldım, 2018’de MSc derecesi edinerek bu alanda da uzmanlaştım. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden de bu dönem mezun olacaktım salgınla boğuşmak tüm zamanlarımı almasa idi. Birkaç ders kaldı, 2022 yazında bitirmiş olurum. Ayrıca Anayasa Hukuku öteden beri çok ilgimi çeken bir alan ve halen Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Anayasa Hukuku Doktora (PhD) öğrencisiyim, ders dönemini tamamladım.. Önümde yeterlik sınavı ve tez yazımı var. Amacım, emeklilik yaşamımda SAĞLIK HAKKI – HUKUKU çalışmak. Bu alan çok disiplinli (mülti-disipliner)  yaklaşım istiyor. Sanırım yakında İngilizce eğitim veren bir vakıf Tıp Fakültesinde akademik yaşamımı sürdüreceğim.

Amuran – Sayın Saltık, Pandemi sürecinde yürekli çıkışlarınız oldu. Aileden gelen bir anlayışın aileden edindiğiniz kazanımların sonucu mu? Babanızın şehit bir emniyet mensubu olduğunu okumuştum. Size ve kardeşlerinize verdiği en önemli öğüt ne olmuştu? 

Saltık – Salgınlar toplumlar için çok ağır örselenmelerdir (travmalardır). 44+ yıllık hekimlik yaşamımda epey deneyimledim. Masum insanların ölümünü önlemek olağanüstü yakıcı bir görev. 11 Mart 2020’de ilk Covid-19 olgusu ülkemizde resmen duyurulduktan sonra sürekli ve günün büyük çoğunluğunu salgına ayırarak bir savaşı (mücadele) vermekteyim. Salgın Yönetimi doğrudan, 1. derecede Tıbbın Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği dalının işi. Çok kıdemli bir öğretim üyesi olarak üzerime düşen sorumluluğu üstlendim. 358 radyo, TV, webinar… konuşması yaptım geçen Mart’tan bu yana. Web sitemde sürekli, yazdım, etkinlikleri duyurdum, TV konuşmalarımın erişkelerini (linklerini) koydum. Sosyal medya, telefon vb. araçlarla gelen yüzlerce soruyu yanıtladım. Sağlık Bakanlığına, Bilim Kuruluna (hepsinden daha kıdemliyim) yol ve seçenek gösterdim. Şimdiye dek tek 1 hecemiz bile yanlışlanamadı, tüm öngörülerimiz doğrulandı.

  • SALGIN YAZILARI adlı kitabımız çok yakında Kırmızı Kedi yayınevince basılacak.

Babamızı 47 yaşında bir emniyet başkomiseri olarak görev şehidi verdik. Bize “Yeter ki okuyun, ceketimi satar sizi okuturum..” derdi. Sanırım O’nu bu bağlamda üzmedik. 2 oğlunun hekim olduğunu gördü, kızı ise hukuk öğrencisi idi aramızdan koparıldığında.

Amuran – “Bize cahil insan lazım” diyen bir zihniyetin siyasete yansımasının sonuçlarını hep birlikte izliyoruz. Biraz önce değindiğimiz gibi üniversitelerde bilim özerkliği kalmadı. Özerklik adına yapılan demokratik hak olan gösterilerde özellikle gençlerimize emniyet güçlerinin orantısız güç kullanması hepimizin içini acıtıyor. Babanız, bugün yaşasaydı bu görüntülere ne derdi?

Saltık – Evet, kendince “cahilin ferasetini (!?)” diplomalıya – eğitilmişe yeğleyen “Prof.” Sanlı (unvanlı) insanlar da gördük bu ülkede ne yazık ki. Ben 1979’da Hacettepe Tıp’ta asistan iken asistan temsilcisi seçildim, 1750 sayılı Üniversiteler Yasası yürürlükte idi. Dış güdümlü 12 Eylül gerici darbesi yaşamın her alanını dumura uğrattı kurgulu olarak. YÖK düzeni üniversiteleri cendereye aldı 6 Kasım 1981’den bu yana. Bilimsel özgürlük ve yönetsel – akçalı akademik özerklik yok edildi. Babam olağanüstü insancıl idi. Neredeyse, görevi gereği bile olsa hiç hukuksuz ve orantısız şiddet kullandığını, hele insan onurunu zedeleyecek bir davranışı olabileceğini düşünemiyor, hayal bile edemiyorum. 21. Yüzyılın şafağında özerk – demokratik üniversiter sistemi yeniden örgütlemeden ve bilimsel akılcılığı temel yol gösterici edinmeden, insan haklarına dayalı bir demokratik – laik – sosyal hukuk devleti kurmadan Türkiye’nin uygarlaşması olanaklı değil.

  • Türkiye’nin, kurucu ayarlarına, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Kemalist İdeolojisi 6 Ok’a sarılma dışında tutarı da yok.

Amuran – Evet son olarak salgınla ilgili okurlarımıza anımsatacağınız farklı bir uyarınız olacak mı?

SaltıkHerkes, hemen, gecikmeden, oyalanmadan Aşıya! Uzat kolunu Türkiye!

Salgın ancak Epidemiyolojik ilkelere tam bağlı, insancıl, katılımcı, güven veren, saydam, demokratik sosyal devlet yaklaşımı ile yenilebilir. Toplum katılımı yaşamsaldır; “ben bilirim, yaptım oldu” çıkmaz sokaktır. Ticari, ekonomik, politik, popülist.. dürtüler kesinlikle dışlanmalıdır. Küresel toplumla uluslararası

DAYANIŞMA + İŞBİRLİĞİ + EŞGÜDÜM

zorunludur. Bu 3 büyülü sözcüğün İngilizce ilk 2 harflerini alarak bir savsöz (slogan) geliştirebiliriz:

  • SO – CO – CO
  • SO – CO – CO
  • SO – CO – CO…

Tüm insanlar bu sloganı haykırarak ayağa kaldırılabilse, KOVİT-19 pandemisi (kıtalararası salgın) olabildiğince hızla denetim altına alınabilir ve dahası, benzer ardışık afetler de önlenebilir, geciktirilebilir.

• Daha adil başka bir dünya olanaklıdır ve 21. Yüzyıl bitmeden kurulacaktır.

Amuran – Sayın Saltık, açık yürekle yapılanları ve alınması gereken önlemleri sıraladınız. Sürekli yinelediğiniz gibi sağlık hakkı temel bir insan hakkıdır. Onu korumak da “Bilimin ve Devletin işidir.” Çok teşekkür ederiz.

Saltık – Ben teşekkür ederim. ODATV’ye ve okuyuculara da en iyi dileklerim ve saygılarımla.

Nurzen Amuran
Odatv.com

HALK TV Programımız – 3 Temmuz 2021

Dostlar,

03 Temmuz 2021 akşamı saat 20:00’de, HALK TV‘de, başarılı programcı Sn. Fatih Ertürk‘ün konuğu olacağız yine.. Değerli Ertürk, bizi bu çok izlenen programında kendi deyimi ile “Demirbaş kadroya” aldı!

Güncelleme (03.07.2021, saat 22:05) : Program yapıldı ve 36 dakika sorunu irdeledik.

8,5 dakikalık kısa bir bölümü izlemek için lütfen tıklayınız..

(177) Prof. Ahmet Saltık: Sağlık Bakanlığı bir panik içerisinde! Ne yapacağını bilmeyerek adımlar atıyor. – YouTube

Sn. Ertürk’ün “TÜRKİYE NEREYE?” balıklı programı neredeyse 5 saatlik bir maraton her Cumartesi / Pazar akşamı ve izlenme (rating) rekorları kırıyor. Geçen hafta da öyle oldu.

Biz genellikle ilk yarım saat konuk oluyoruz. Bu bölüm de çok izleniyor. Doğallıkla Ulusumuzun bilimsel – nesnel – doğru – güncel, özetle NAMUSLU BİLGİYE gereksinimi var.. Bilim, bunlardan farklı bir nitelik taşıyabilir mi? Olağan koşullarda hayır!

Ancak, anlı – şanlı Küreselleşme çağında yaşamaktayız; gerçek yüzü ile YENİ EMPERYALİZM! Dolayısıyla bilgi de artık egemenlerin güdümünde.. 11 yıl önce ODTÜ’de bir bilimsel toplantıda bir sunumumuz olmuştu :

POST-MODERN BİLİM KARABASANI: NASIL BAŞETMELİ?

***
Günümüzde bu sorunsal (problematik) daha da katmerleşmiş durumda. Tipik, güncel örneklerden biri de Yeni Koronavirüs salgını ve aşılar.. Özellikle sorunun ülkemizdeki yönetimi (!) AKP tarafından zıvanadan çıkarıldı

  • Dünyada ilk ve tek ülke olarak 3. doz uygulamaya koyulduk!

Böylesine kapsamlı ve Halk Sağlığını doğrudan ilgilendiren bir politika kararı nasıl alındı? Gerekçeleri ve bilimsel kanıtları var mı, nerede ve ne zaman yayınlandı?
Bunları bilmiyoruz! Sağlık Bakanlığı her akşam, “çooook su götürür” turkuvaz (!) tablo yayınlamayı sürdürüyor. 2 Temmuz 2021 tablosu aşağıda.. Her gün hala 5 bin dolayında yeni “olgumuz” var, 50+ ölüm.  Elbette yakalanabilenler, açıklanması uygun bulunanlar…

İlk dalganın tepe yapığı 11 Nisan 2020 tablosu ise aşağıdaki gibiydi..

Karşılaştırmayı size bırakalım. 11 Nisan 2020 tepesinin ardından 1 Haziran 2020 açılım – saçılımı geldi ve bedelini 2. dalga olarak 2020/21 sonbahar – kışında ağır ödedik. Bu dalgayı tam sönümlendirmeden 1 Mart 2021 açılımı geldi ve fatura çok ağırlaştı 3. dalga ile.
**
İktidar, “resmen” açıkladığı 5.4 milyon insanımızın hastalığı geçirerek doğal bağışıklık sağlamış olmasına güveniyor olmalı. Bir de 50 milyonu bulan ilk doz aşılananların sayısı. Bunlar, diyelim ki +’lar. Ama eksiler de çok ciddi.. İlki, çok sayıda mutasyon geçiren KOVİT-19 hastalığı etmeni Yeni Koronavirüs’ün (SARS-COV2) varyantları. Sayıca çok çoğaldılar, küresel ölçekte büyük başağrısı durumundalar, bunlar “dün” yoktu, bu gün varlar ve düşçü beklentilerin tersine, olumsuz mutasyonlar ile. Bir de, Türkiye’nin kendine özgü, SUİ GENERİS bir siyasal iktidarı var :

  • Şahsım devleti / TEK ADAM REJİMİ!

“Reis” (sahi biz kabile miyiz??) durup dururken 3. aşısını olduğunu duyurdu övünçle ve partililerine de önerdi geçtiğimiz ay. Henüz Ulusumuzun çok az bir kesimi tek doz aşılanabilmiş iken! Şimdilerde ise Sağlık Bakanlığı bir çaba, bir çaba… yığınları 3. aşıya çağırmakta bir “telaş” ile! Bu “telaş” neyin telaşı acaba? Turist gelsin diye, Delta varyantı kaynayan ve yeni bir dalga yaşayan Rusya’ya sınır kapıları ardına dek açık.. İngiltere’ye göre hala “kırmızı” listedeyiz. Almanya, ABD, Fransa… gevşettikleri ulusal – uluslararası önlemleri yeniden sıkılaştırmakta. Fransa zorunlu aşıyı değerlendirmekte.. DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) alarmda.

Hastalığa karşı hala etkili bir sağaltım yok! Geliştirilebilmiş yerli aşı yok. Oysa Eylül 2020’de 1-2 ay içinde hazır olacağını söylemişti Sağlık Bakanı D. Koca!? Kaldı ki, halen Türkiye’de uygulanan 2 aşının Evre 3 raporları bile uluslararası saygın tıp dergilerinden yayınlanmadı!
***
Topu topu, 90 milyonda 5,4 milyon insan doğal bağışık;
– açıkladığınız resmi veri ile
– hala bu doğal bağışıklık sürüyor ise?
– yoksa gerçek sayı çoooooooook  daha yüksek de ona mı güveniliyor?? Bu da bilinmez!

Aşılama durumuna gelince                    :

Sağlık Bakanlığının yine resmi verisi ile, 03 Temmuz 2021 günü saat 16:17’de durum şöyle:

1. doz uygulanan kişi sayısı 35.713.381
2. doz uygulanan kişi sayısı 15.546.903
Yapılan toplam aşı sayısı 52.202.938

İlk doz aşıda korunma oranları %30 dolayında. 2. doz aşıdan 1-2 hafta sonra korunma oranları aşıya göre değişebiliyor. Bizde baskın olarak ilk 2 doz ölü (inaktif) aşı (SINOVAC – KORONAVAC) YAPILDI. Ne ölçüde koruyucu, belirsiz. Son zamanlarda m-RNA aşısı (BioNTech&Pfizer) da uygulanmaya başladı, sayıları bilmiyoruz.

Sonuç olarak toplum bağışıklığımız ne düzeyde??

Neden 3. doz aşıya gereksinim duyuldu, bilimsel kanıtı / kanıta dayalı açıklaması yok.
Bir başka aşıya neden geçtik, bilmiyoruz. 2 doz farklı aşıdan sonra 3. doz için süre neden kısaltıldı, bilmiyoruz. Hastalığı geçirenlere de kısaltılan ara ile aşı öngörülüyor, hikmeti; belirsiz..
***
Telefonlarımız ve iletişim kanallarımız susmuyor. İnsanlarımız ciddi bir aranış içinde, kaygılı..
90 milyon gibi dev nüfuslu bir ülke – halk nereye sürükleniyor? İnsanlar aşı randevularını iptal etmeye başladı.. Toplumda aşı karşıtlığı ve çekincesi yükselmeye başladı. Oysa 2. doz uygulanan kişi sayısı salt  15.546.90 ve hala Ülkemiz nüfusunun 1/6’sını çok az aşmış durumda. Dünyada hala 8. sıradayız, 7. sıradaki Fransa’dan epey geride kalarak.
***
İktidar, ülkemizi genelde nasıl yönetmekte ise, salgın yönetimi de kaçınılmaz biçimde aynı kıratta.

Neden dünyada 3. doz aşıya geçen İLK VE TEK ÜLKEYİZ??!

Şahsım devletinin alamet-i farikası mıdır? Dünya alem bizi kıskanmakta – kıskanacak mıdır?
Bu politikaların bilimsel gerekçeleri nelerdir? Neden Bilim Kurulu konuşmamakta – konuşturulmamaktadır? Neden en “basit” ama temel bilgiler toplumla paylaşılmamaktadır? Örneğin;

– Şu ya da bu aşı olanlarda tek doz ve 2. doz sonrası yeniden hastalanma oranı nedir?
– Şu ya da bu aşı olanlarda tek doz ve 2. doz sonrası hastalıktan ölüm oranı nedir?
– Şu ya da bu aşı olanlarda tek doz ve 2. doz sonrası hastalanma toplamın içinde ne oranda?
– Şu ya da bu aşı olanlarda tek doz ve 2. doz sonrası ölümler, tüm Kovit-19 ölümleri içinde ne orandadır?

Geçelim toplum tabanlı karmaşık sero-prevalans çalışmaları ile aşı – hastalık sonrası toplum bağışıklığı oranını ve düzeyini (gücünü) saptamayı e salgın yönetimini bu kanıtlara dayandırmayı; üstte saydığımız 4 basit orana (hıza) bile sahip değiliz.

* Veri tabanı demokrasi – hukuk – bilim – etik… dışı biçimde bilim insanlarına hala kapalı tutulurken, siyasal iktidar neyi – neleri perdeleme peşindedir?

Bu arada 5 şehir hastanesinin işletme ruhsatının (lisansının) yabancılara (Danimarka) devrinin anlamı ve amacı nedir? Türkiye bu hastaneleri işletmekten aciz midir? Türkiye 19 yıldır tek başına AKP iktidarınca yönetildiğine göre, eğer varsa böyle bir “işletme aczi” sorumlusu kimdir?

3. kez kabak çiçekleri gibi açıldık.. Aman turist gelsin de… piyasalar nefes alsın da.. Sonra da, yeni varyantları da dikkate alarak, sonbaharda hatta daha erken bir 4. dalgaya hazırlık mıdır bu 3. aşı alaturkalığı??

Tüm bunları konuşmaya çalışacağız bu akşam saat 20:00’de HALK TV‘de, Sn. Fatih Ertürk’ün “Türkiye Nereye??”  programında.. / KONUŞTUK…

Bilgi ve ilginize sunarız.. Sevgi ve saygı ile. 03 Temmuz 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik
=======================================

Not  : Bu akşam 2115 dolayında RUDAW TV’den arandık ve Aile Hekimlerine getirilen ifade açıklaması kısıtlamasını değerlendirmemiz istendi. RG: 30 Haziran 2021, sayı : 31527, 4198 s. Cumhurbaşkanlığı kararı ile yürürlüğe konan “Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği

Aile hekimlerinin sosyal medya paylaşımı yapması, demeç vermesi yasaklanıyor

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzaladığı Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği’ ne göre sosyal medya paylaşımı yapan hekime 50 ceza puanı kesilecek, basına 3 kez izinsiz konuşan işsiz kalacak! Yeni aile hekimliği sözleşmesinde, doktorların izinsiz basına demeç verme ve sosyal medya aracılığıyla bilgi paylaşımları, ihtar ve sözleşmenin feshine dek gidecek cezalandırma doğurabilecek. Hekimler sussun, halk gerçekleri bilmesin dayatması bu. Aile hekimleri hakları için eylemlerini ve basına demeç vermeyi sürdürecekler. Tüm hukuksal yollara başvuracaklar doğallıkla.

Aile hekimlerinin başında Demokles’in kılıcı gibi duran bir yönetmelik getirildi. Aile hekimleri Kovit-19 salgınında aile sağlığı merkezindeki aksaklıkları, sorunları dile getirince, aşı sorunlarını açıklayınca, Bakanlığı eleştirince.. bir yönetmelikle sesleri kısılmak istendi.. Bunları dile getiren aile hekimleri sözleşmesinin feshi ve işini yitirme tehdidi ile yüz yüze. Yönetmeliğe karşı Danıştay’da dava açılmalı. İfade özgürlüğü Anayasal bir haktır (m. 25 ve 26). Aile hekimi meslektaşlarımız haklı olarak çok tepkili. Yayımlanan ücret yönetmeliği değil, baskı, ceza ve ücret ödememe yönetmeliği adeta. İş güvencesini ortadan kaldırıyor.

Bir Firavun ülkesi gibi..

Çok yazık. Salgını yönetemeyen iktidar, halkın gerçekleri öğrenmesini de istemiyor!
Dileriz bu hukuk dışı yönetmelik geri alınır ya da Danıştay’da iptal edilir.
***

SALGIN VERİLERİNİN EPİDEMİYOLOJİK DİLİ

SALGIN VERİLERİNİN EPİDEMİYOLOJİK DİLİ :

SAYILAR BİZE NE SÖYLÜYOR?


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (Em.)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com     facebook.com/profsaltik    twitter  @profsaltik
BİRGÜN, 16 Mart 2021, syf. 10  PDF : BİRGÜN makalemiz, 16.3.21

İlk Kovit-19 olgusu Türkiye’de, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) “Bu bir küresel pandemidir” duyurusunu yaptığı gün, tam 1 yıl önce 11 Mart 2020 günü Sağlık Bakanı Dr. F. Koca tarafından kamuoyuna duyurulmuştu. 1 koca yıl geride kaldı ve “yeni koronavirüs”ün (SARS-CoV2) neden olduğu kıtalararası salgın (pandemi), tüm dünyada sönümlendirilemedi. Türkiye’nin de başı fena biçimde ağrımakta. 13 Mart 2021 günü “resmi” verilerinden ilerleyerek sorunu irdeleyelim.

Test politikası bakımından..

150.098 PCR testi yapılmış ve 15.082 yeni olgu / vaka (İng. “case”) yakalanmış. (+) olgu sayısı / test sayısı oranı (test pozitiflik oranı) %10. Oldukça yüksek bir oran, zaman zaman %1-2’lere düştüğü oldu. 150 bin değil de 2 katı, 300 bin test yapılsa idi acaba yakalanan olgu sayısı da 2’ye katlanacak ve 30 bini aşacak mıydı? Günlük test sayısı ülkemizde en çok 200 bini buldu. Oysa DSÖ, Türkiye için  400 bin / gün test yapılması gerekli düşüncesinde. Dolayısıyla 400.000 / 150.098 = 2,67 ile 15.082 çarpılırsa 40.219 bulunur. Yaklaşık 2,7 katı PCR (+) olgu yakalanmış olacak ve uygun önlemlerle toplumdan ayrılmaları gerekecekti. Hastaneye yatırılması gerekmeyenler karantinaya, gerekenler izolasyona.. Böylelikle bu kişilerde hem erken tanı konarak daha etkin sağaltım (tedavi) sunulacak ve ölümler azaltılabilecekti hem de başkalarına bulaştırmaları engellenerek bulaş zinciri kırılabilecekti. Her 2 olanaktan da ancak yakalayabildiğimiz olgu oranında yararlanabiliyoruz.

Ayrıca kullanılan PCR testlerinin duyarlıkları (gerçek + olguları yakalama gücü) hiçbir zaman %100 değil. Başlangıçta %40’lara dek düşmüştü, çok az gerçek olgu yakalayabildik ve salgın yayıldı. Giderek %70’lere erişen duyarlıklı PCR testleri geliştirildi ancak bu kez de Eylül 2020’de İngiltere varyantı mutant virüs ve ardılları Brezilya, G. Afrika vd. nedeniyle test duyarlığı gene düştü. PCR testlerinin, mutant tiplerin RNA dizilimlerine göre primerlerinin güncellenmesi gerekti. Bu teknik güncelleme ülkemizde hem gecikti hem de yeterli olmadı. Ayrıca bölgesel farklılıklar da oluştu. Örneğin son haftalarda yayınlanan illere göre yüz bin nüfusta haftalık yeni olgu sayılarına göre maviye boyanan düşük riskli Güneydoğu Anadolu illerinde, sağlıkçılarla konuştuğumuzda, ciddi düzeyde test kıtlığı yaşandığı bize aktarıldı. Sağlık çalışanlarına bile yeterince test yapılamadığı yakınması bildirildi.

PCR testleri Sağlık Bakanlığı politikası uyarınca genel olarak başvuran ve belirtisi olanlarla.. epey sınırlandığı için, toplumdaki riskli kümelerde aktif sürveyans bağlamında yaygın kullanılmadıkları için, örnek alma tekniği, laboratuvara ulaştırmada soğuk zincir ve olası laboratuvar hataları da katıldığında, buzdağının altında kalan gerçek (+) olgu sayıları / oranları yüksek oldu. Bu sorun da bulaş zincirini kırmada başlıca engellerden (handikap) olarak ortaya çıktı, salgın eğrisi hızla tırmandı ve bastırılamadı, uzadı, uzadı.. Ro değeri genellikle 1’in üstünde kaldı sınırlı zamanlar dışında. Yani bulaşı alan 1 kişi, bulaştırıcı olduğu 14 gün içinde 1’den çok insana bulaştırdı. Oysa salgını sönümlendirebilmek için bu katsayıyı 1’in altına çekmek ve en az 4 hafta baskılamak gerekiyor. Günlük test sayısının kişi ya da test sayısı mı olduğu da genellikle netleşmedi. Toplam test sayısı 35 milyona ulaştı, 90 milyona varan ülke nüfusunun %40’ını bulmadı 1. yıl sonunda.

Hasta sayısı bakımından

Salgının ilk yılı bitiminde, resmi rakamla toplam 2.866.012 olguya erişildi. Kabaca, 90 milyon eylemli (fiili, gerçek) nüfusun %3,2’si bulaşı almış oldu. Yine pratik yaklaşımla buzdağı modeli gereği toplam gerçek olgunun 1/10’u yakalanmış / tanı konmuş olsa, 28,66 milyon nüfus ya da %31,8’lik nüfus kesiminin bulaşı aldığı çıkarımı yapılabilir. Kovit-19’un özellikle 12 yaş altı çocuklarda, azalan oranlarda 18 yaş altında ve giderek tüm yaşlarda %85’lere varan ölçüde belirtisiz – bulgusuz gittiği bilgisi de 1/10 buzdağı ampirik yaklaşımı ile örtüşmektedir.

Buradan “toplum bağışıklığı” kavramına geçilebilir mi? “Sonuç olarak” belki “evet”.. ama bu “kazanım” kavramın tanımı ile örtüşmüyor. “Toplum bağışıklığı” aşı ile toplumun ne oranda bağışık kılındığının tanımı. Yoksa bırakalım insanlar hastalansın, öldürücülük oranı %3 düzeyinde, giderek toplum doğal yolla bağışık olsun yaklaşımı etik – moral – bilimsel – hukuksal değil! Kaldı ki, hastalığa yakalananların geliştirdiği doğal bağışıklık (hücresel ve sıvısal) kalıcı değil ve 6-8 ayda sönümleniyor. 23 gün ara ile 2. kez bulaşa yakalananlar olduğu gibi, son günlerde mutant tiplerle yeniden enfeksiyon da gözlenmekte. Ayrıca 1 yılda, tanı konan 2,8 milyonun 10 katı toplumda toplam bulaş varsayılsa bile, salgının bu ivme ile en az 3 yıl sürmesine katlanmak gerekir ki, tüm nüfus doğal yolla bağışık olsun! Üstelik kalıcı bağışıklık sağlanmadığını ve mutant tiplerle yinelenen enfeksiyon riskini de hesaba katarsak, yıllarca böylesi bir “serap” a erişmek hayali sürebilir. Böylesi bir serüven ölümler bakımından da göze alınamaz, 90 milyon nüfusun tümünün hastalanarak bağışıklanması senaryounda, %3 düzeyindeki küresel ölüm hızı ile, Türkiye’de 270 bin insanımızın feda edilmesi sonucu doğar ki, hiçbir biçimde savunulamaz, post-modern bir kırım olur!

Yaz sonrası, Mayıs başında uyardığımız üzere kasırga = hasta ve ölüm sayılarında çok hızlı tırmanma başlayınca, S. Bakanlığı’nın kendince bir ayrım ile PCR testi (+) çıksa da en az 2 belirtisi olmayanları hasta kabul etmeyip ayırdığı ve “hasta” sayısını çok azaltarak açıkladığı, DSÖ’nün 2 ayrı kodla bildirim yönergesine uymadığını ve ulusal ve uluslararası kamuoyunu yanılttığını da not etmek zorunludur. Bu tablo, Bakanlığın bir bilgisayar ekranının görüntülenmesi ile açığa çıkmış o gün 30 bin olan PCR (+) olgu sayısının 1/20’si ya da %5’i olarak 1500 “hasta” ilan edildiği kanıtlanmıştır. Ardından Bakanlık 2 ayrı veri ile de olsa, gerçek rakamları geriye doğru açıklamak zorunda kalmıştır. Ancak ölüm verilerinde karartma / indirgeme, İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerin belediyelerince günlük ölüm verilerinin açıklanması ve Türkiye genelinde Bakanlığın açıkladığı kovit-19 ölümlerinin “komik” kalmasına karşın inat ve ısrarla sürdürülmektedir. İktidar, gerçek ölüm verilerinin kuşkusuz çok ağır olabilecek siyasal faturası ile yüzleşememekte, dahası salgını iyi yönettiğini bile savlayarak (!?) muazzam başarısızlık, skandal, fiyaskolara karşın yapay bir başarı öyküsü yaratmaya çabalayarak algı yönetimine / saptırmasına yönelmiştir (11.3.21, Erdoğan tweet’i)

Ağır hastalar son veri ile yukarıdaki tabloda 1350 olarak görülmektedir ki, havuzdaki toplam hastaların 1350 / 151.031 = %0,9’dur. Dünya genelinde bu oran %0,4 olup, 2,25 kat ağır hastamız söz konusudur!? Öte yandan yine üstteki tabloda filyasyon oranının %99.9 olduğu, ortalama filyasyon süresinin 8 saat dolayında olduğu kayıtlıdır. Son 2 sayısal veri gerçekten doğru ise, muazzam bir başarı anlamındadır ve pek çok olgunun hızla erken tanı almasını da sağlayabilir. Bu durumda, erken tanı alan hastalarda “ağır hasta” ya dönüşme neden bunca yüksektir?

  • Popüler adlandırmasıyla “turkuvaz tablo” gerçekte kara / siyah ya da kıpkırımızı olup, pek çok gerçeği saklamakta, örtmekte, indirgemekte, maskelemekte… halkı ve küresel kamuoyunu, DSÖ’nü aldatmaktadır. Nitekim ABD’de CDC bir ara Türkiye’yi 3. derecede riskli ülke ilan etmiş ve yurttaşlarını uyarmıştı (en üst risk 4. derece).
  • AKP iktidarı saydam – dürüst davranarak halka güven verememiş, tersine, salgının uzamasına da kaçınılmaz biçimde neden olarak, ülkemize ağır bedeller ödetmiş, ödetmekte ve bir güven bunalımına yol açmış bulunmaktadır. En az 387 sağlık emekçisi yitirilmiştir!

Havuzdaki hastalar…

Yukarıdaki tabloya göre “resmi” verilerle 2.866.012 (toplam hasta) – 2.685.560 (toplam iyileşen) = 180.452 ve bundan da toplam “resmi” ölümler olan 29.160 düşüldüğünde, halen 151.031 aktif hasta olduğu sonucuna varılabilir. 11 Mayıs 2020’den sonra 2. açılım – saçılım sürecinin başlatıldığı 1 Mart 2021’den bu yana “havuzdaki hastalar” artmaktadır çünkü her gün iyileşerek havuzdan ayrılanlardan daha çoğu hastalanmaktadır. 13.3.21’de nedense, rekor sayıda iyileşen 15.287 oldu? Salgının sönümlendirilmesi, pratik anlamda hasta havuzunun boşaltılması demektir. 151.031 hastanın dünya ortalamasına göre %3’ünün önümüzdeki 2-4 haftada ne yazık ki ölmesi bekleniyor! Bu rakam 4531 kişiye karşılıktır ve 4 hafta boyunca günde ortalama 162 ölüm öngörülebilir. Ne var ki, Sağlık Bakanlığı resmi verilerine göre Türkiye’de hastalıktan ölüm oranı Dünya ortalamasının 1/3’üdür!? Bu durumun Biyolojik – Epidemiyolojik bir açıklaması asla olmayıp tümüyle kurgusaldır (manüplatiftir) ! Dolayısıyla bu rakamın 1/3’ü dolayında, 4 hafta boyunca günde ortalama 54 ölüm olabilecektir. Ayrıca yeni tanı alan hastalardan da bu 4 hafta içinde erken ölümler gözlenebilir. Pratik olarak, önümüzdeki 1 ay içinde günlük kovit-19 ölümleri ortalama, yaklaşık 60’ın altına düşmeyecektir! Bu nasıl bir denetimli normalleşmedir?! Bu, gerçekte açılım – saçılım histerisidir!

  • Türkiye bu verilerle 1 Mart 2021’de 2. kez ve hiçbir Epidemiyolojşik temeli (rasyoneli) olmaksızın “denetimli normalleşme” ye geçmektedir. Bu karar asla Epidemiyolojik – bilimsel dayanaklı olmayıp, tümü ile popülist – politik yeğleme (tercih) ürünüdür ve sorumluluğu karar sahibi AKP = Erdoğan’ın olacaktır kaçınılmaz ve tartışılmaz olarak.

    Aşı sorunu…

Dr. Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü 2011’de AKP tarafından 663 s. YGK (KHK) ile kapatılmış ve aşıda %100 dış bağımlılık oluşmuştur. Salgın ortasında Türkiye yerli aşı geliştirememiş, yurt dışından da yeterli, çeşitli, güvenilir aşı sağlanamamıştır. İngiltere 8 Aralık 2020’de aşılamaya başlarken Türkiye epey zorlama ardından 14 Ocak 2021’de başlayabilmiş ve günümüze dek 60 günde 10+ milyon doz aşı yapabilmiştir. Günlük ortalama 150 bin doza inmiştir. Aşı istasyonları kurulmamış, ek çalışan sağlanmamıştır, tek kaynaktan dışalım ağır aksak, güvencesiz ve çok yetersizdir. 2. doz aşı randevuları beklemekte, öğretmenler bile aşılanamamaktadır!

Bedelinin ödenebildiği ölçüde aşı sağlanabildiği endişesi – kaygısı pek haklı olarak yaygındır ve SİNOVAC’tan aşı alım sözleşmesini AKP, tüm ısrarlara karşın kamuoyuna açıklamamaktadır!?

Çin SİNOVAC firmasının Coronavax ölü (inaktive) aşısının Evre 3 çalışmaları etik, bilimsel çerçevede yürütülmemiş – yürütülememiş, bilimsel olarak geçersiz etkililik – koruyuculuk oranları açıklanmıştır. Gerçekte, uygulanan bu aşının koruyuculuk düzeyi bilinmez durumdadır. Bu tempo ile gidilirse, 70 milyon hedef nüfusun (90 milyon – 18 yaş altı 20 milyon çocuk) 2 doz aşılaması 700 gün (neredeyse 2 yıl!) sürecektir Ocak 2021 ortasından başlayarak.. Bu durum kabul edilemez ve sürdürülemez. Bir yandan ek – yeni mutasyonlara neden olur, bunlar eldeki aşıların etkinliğini azaltabilir, ayrıca aşılama sonrası elde edilen yapay bağışıklık 6-8 ay içinde sönümlenmektedir, ek olarak da bu aşının etkinlik oranı SİNOVAC’ın kendi açıklaması %50 ise, aşılanan 2 kişiden 1’i bağışık yanıt geliştiremeyecektir. Bu tablo, salgın yönetimini iyice tıkayabilecektir.

Ölümler bakımından..

Yukarıda da yer yer değinildiği üzere 13 Mart 2021 akşamı toplam ölümler (1 yılda) “resmi” veri ile 29.421’e erişmiştir ve olgu (vaka) ölüm oranı (İng. Case fatality rate) %1 gibidir, Düya ortalaması %3 iken! Türkiye’de kovit-19’dan ölenlerin dünya ortalamasının 1/3’ü olması için hiçbir bilimsel kanıt yoktur; tersine, Dünya ortalaması gibi olması için bütün veriler destekleyicidir. Dolayısıyla her 3 kovit-19 ölümünden 2’si değişik yaklaşım – yöntemlerle kayda alınmamaktadır. Salgının neden olduğu ikincil ölümler dışında, bu durumda, 29.421 x 3 = 88.263 toplam ölüm olmalıdır! Mayıs 2021’de TÜİK doğum – ölüm istatistiklerini açıklayacak ve çok ciddi karışma (müdahale) olmazsa, toplam yıllık ölüm rakamı, 2019 sonunda 436 bin iken, %2 gibi doğal bir artışla sınırlı kalmayarak oldukça büyüyecektir. Ölüm sayısındaki bu anormal artışın, açıklaması nasıl yapılacaktır? Mızrak çuvala sığmamaktadır, sığmayacaktır… Oysa ilk koşul DÜRÜSTLÜKTÜR!

SONUÇ ve ÖNERİLER

Küresel işbirliği ve dayanışma dışında seçenek yoktur!

İdeal çözüm, yeter ve etkin aşı sağlayıp BM öncülüğünde eşzamanlı, küresel ölçekte 4 hafta tam kapanmadır. Bu sürenin ilk 2 haftasında 1. doz, izleyen 2 haftada 2. doz aşılama, tam bir seferberlik ile duyarlı tüm nüfusa yapılmalıdır.

BM ölçeğinde uluslararası toplum böylesine bir tasarıma girişemese de Türkiye kendisi yapmalıdır. Halen aşılanmamış 60 milyon 18+ yaş nüfus için 120 milyon doz aşı (tek doz yapılan bulunursa bunun yarısı) ne yapıp edip önümüzdeki haftalarda sağlanmalı, tam bir olağanüstü aşılama seferberliği hazırlığı yapılmalı ve 4 hafta tam kapanma ile yukarıda açıklandığı biçimde tam aşılama gerçekleştirilmelidir. Bu sürede toplumun kırılgan – zedelenebilir kesimlerine, başta işsizler – yoksullar.. olmak üzere yeterli sosyal devlet desteği mutlaka sağlanmalıdır. 4 hafta sonunda son derece ölçülü olarak, Epidemiyolojik ölçütlere uygun sıkı denetimli normalleşmeye geçilmelidir.

  • Eldeki sayısal veriler, adına “denetimli normalleşme” de dense, bu 2. kez erken açılım – saçılıma kesinlikle elverişli değildir. Daha çok insanın hastalanmasına, daha çok masum insanın ölümüne ve salgının uzamasına yol açacaktır. Bu kabul edilemez sonuçların nedeni ve sorumlusu hastalıktan çok, izlenen akıl ve bilim dışı politikalar ve onların özneleri olacaktır.
  • Salgından çok iğrenç siyaset öldürüyor; ne acı!
  • İnsanlık düşmanı Kapitalizm, salgının kök nedeni ve baskılanamamasının da ana nedenidir!

Salgın yönetimine asla popülizm, günlük siyaset bulaştırılmamalı, tümü ile Epidemiyolojik yordamlara (stratejilere) uygun bilimsel yönetim sergilenmelidir. Hiçbir ölçüt, kaygı, değer.. İNSANIN YAŞAM HAKKI önüne konmamalı, DSÖ Genel Başkanı Dr. T.A. Gebreyesus’un çığlıkları duyularak önce “sağlık – insan seçilmelidir” her şeyin başında (İng. Choose health”)..

UZAT KOLUNU TÜRKİYE!

UZAT KOLUNU TÜRKİYE!


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

Çin’in Hubei/Wuhan’ından ilk olguların Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) bildirilmesinden bu yana neredeyse 1 yıl geçti. Salgın, adı üstünde hızla yayıldı, DSÖ 31 Ocak’ta Alarm – Olağanüstü Durum, ardından 11 Mart’ta “Bu bir küresel salgındır – pandemidir!” duyurusu yaptı. Türkiye de -rastlantısal olsa gerek- aynı gün ülkesinde 1 Kovit-19 olgusu – hastası – vakası olduğunu açıkladı.

Hastalık etmeni, mutasyon (Evrim!) ürünü yeni bir virüstü Korona ailesinden, adı kondu : Yeni korona virüs ya da SARS-Cov2. İlerleyen zamanda, tanımına uygun olarak, bir SALGIN gibi hızla tüm küresel topluma yayıldı. Son verilerle 65,5 milyonu aşkın olgu = hasta = vaka tanılandı ve 1,5 milyon kurban verdik. Genel – klasik kuraldır, 1/10’u yakalanır hastalıkların buzdağı benzetmesi ile; buradan kalkarak 650 milyon dolayında insanın bulaşı aldığı öngörülebilir. Tanı konabilenlerde ölüm oranı %3, yabana atılır gibi değil. Tanı konamayanlarda ve Kovit-19’a yüklenebilecek ikincil ölümlerin boyutlarını kestirmek güç ancak 1-2 puan daha eklenebilir. Dolayısıyla, salt tıbbi boyutlarıyla bile olsa, çok ağır faturalı, ürkütücü bir sorunsal ile yüz yüzeyiz. Gezegenimiz, gerçekte çok yönlü bir bedel ödemekte; Ekonomik, Kültürel, Sosyal, Moral, Etik..
***
Sürdürülebilir, katlanılabilir ve ötesi, örneğin HIV/AIDS gibi “birlikte yaşanabilir” bir dert değil.
***
Çözüm elbette bilimsel akılcılık öncülüğünde küresel işbirliği, eşgüdüm ve dayanışmada. DSÖ ve BM bu bağlamda oluşturulmuş çok deneyimli (70+ yıl) uluslararası uzmanlık kurumları. Nitekim dün başlayan KOVİT-19 özel gündemli BM Genel Kurulu bu gün de sürecek. DSÖ Genel Başkanı ile Devlet / Hükümet Başkanları – Yetkilileri sanal ortamda sunumlar yapacaklar,  yaptılar Erdoğan dahil. Böylesi bir toplantının yapılması için çok çaba harcadık ve yaygın çağrılar gönderdik ilgililere.

Bu arada, Tıp dünyası hemen çok yoğun (hummalı) çalışmalara başladı; hastalığın doğasını tüm ayrıntıları ile öğrenmek gerekiyordu. 21. yy’ın şafağında gerek Virolojide gerek Gen ve Moleküler Biyolojide gerekse salgın yönetiminde paha biçilmez stratejiler sağlayan Epidemiyolojide epey bilgi birikimi ve deneyim sahibiyiz küresel toplum olarak.

  • Genel kural, salgınları AŞI ile söndürüyoruz.

Bunu başaramazsak salgınlar birkaç yıl sürebiliyor ve çok can alıyor ya da çekip gitmeden yaşamda yerleşik kalıyor, AIDS gibi. Birlikte yaşamak zorunda kalıyoruz. Yüzlerce bulaşıcı hastalık biliyoruz ama elimizde yalnızca 40 dolayında koruyucu aşı var. Her yıl en az 2,3 milyon ölümü engelleyebiliyoruz aşılarla. Daha yaygın uygulayabilsek, 1,5 milyon ölüm daha önlenebilir.

Umut KORONA AŞISINDA..

Çok sevinçliyiz ki; birkaç aşı adayı, son derece zorlu süreçleri tamamlayarak ipi göğüslemek üzeredir. ABD, Almanya, Çin, İngiltere, Rusya (abecesel sıra ile) “tatlı” rekabeti önde götürüyor. Geçmişte en kısa süre 5 yıl olmuştu aşı geliştirmek için, bu kez 1 yıl dolmadan; İnsanlık – uygarlık adına övünç vericidir. Üstelik bilimsel – teknolojik süreçlere eşlik eden Etik – Legal normlar da var. Helsinki Bildirgesi temel metin, DSÖ tüm aşamaları titizlikle izlemekte ve ulusal kurumlaşmış yetkeler (otoriteler) devrede. Çünkü söz konusu olan insan sağlığı ve aşılar ilaçlar gibi salt hasta olanlara değil, tersine hastalanmamaları için sağlıklı insanlara, milyarlarca nüfusa uygulanıyor.

Bu bağlamda, Aşılar için tanımlanan vazgeçilmez 2 temel özellik
GÜVENLİK – ETKİNLİKTİR.

Bir insanın adı – soyadı gibidir bu 2 koşul; aşı “yeterince” etkili – koruyucu olmanın yanı sıra,
güvenli de olacaktır. Salgın koşullarında DSÖ, aşı geliştirilmesi için Hızlandırıcı Süreç Koşulları koymuş, ABD – FDA ise, %50 koruyucu bile olsa bir aşıya uygulama ruhsatı – lisansı vereceğini açıklamıştır. AB’de EMA, İngiltere’de MHRA, Türkiye’de İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu bu teknik lisansları vermeye yetkilidir. Ardından, siyasal otorite yetki – sorumluluk düzleminde aşı uygulamasına izin verecektir.
***
Bir aşı adayının uygulanabilecek aşı düzeyine gelmesi uzun ve karmaşık tıbbi – teknik – hukuksal – etik – yönetsel basamakları gerektirmektedir.
[1] İpi göğüslemek üzere olan ve yukarıda anılan aşı adayları sona yaklaşmıştır. Uluslararası rekabet adeta kara delikler gibi güçlüdür ve hükümetler şirketlerini milyar Dolara varan ölçüde AR-GE için teşvik etmektedir (ABD, Moderna’ya 900 m $!). Zorlu yarışta yepyeni bir aşı üretim teknolojisine de erişilmiştir; m-RNA tekniği!

Ne var ki; Aşılar, el atınca erişilecek olunca, aşı karşıtları suskunluklarını bozarak harekete geçmişlerdir.
***

Türkiye’nin seçimi

Ülkemiz, Çin’de geliştirilen SINOVAC adlı aşıyı şimdilik yeğlemiştir. Sağlık Bakanlığı 50 milyon doz bağlantısı yapmıştır ve 11 Aralık’ta uygulamayı başlatacaktır. Ancak Evre 3 raporları hiçbir aşı için henüz yayınlanmamıştır. SINOVAC yetkilileri bu hafta içinde Evre 3 raporlarının bilim dünyasına sunulacağını açıkladı. Dikkat edilmesi gereken noktaları madde madde sıralayalım :

  1. Olumlu Evre 3 raporları yayınlanmadan hiçbir aşı uygulanmamalıdır.
    Sözleşmelerde bu koşul temel madde olarak mutlaka konmalıdır, öyle de yapılmaktadır.
  2. Aşı dışalımını Ticaret Bakanlığı doğrudan yapmalı, aracı şirket kullanılmamalıdır.
  3. Dışalımı koşullu olarak (olumlu Evre 3 raporu!) yapılan aşılardan çekilecek uygun örneklem, ülkenin Ulusal Referans Laboratuvarlarında biyogüvenlik testlerine alınmalıdır. Kapatılmasa idi, bu yüküm Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi’nin idi. Dolayısıyla teknik yeterlik raporu bu özerk bilim kurumundan alınacaktı. Şimdi ise, bürokrasi içinde yer alan oradaki BSL-3 düzeyindeki Viroloji Laboratuvarından teknik biyogüvenlik raporları alınacaktır. Bu rapora dayalı olarak, Sağlık Bakanlığı’nın yine özerk olmayan bağlı bürokratik kurumu Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TITCK) aşı için uygulama lisansı verecek ve Sağlık Bakanı – Erdoğan – CB Kabinesi uygulamayı başlatacaktır. Bu adımlarda Türkiye’de özerk – bilimsel – kurumsal yapılanma eksiği ciddi sorundur ve hızla giderilmelidir Parlamenter rejim ile.
  4. SINOVAC yetkilileri hafta içinde Evre 3 raporunu yayınlayacaklarını bildirdiler. Bu aşı Türkiye’de de 12.500 dolayında gönüllüde uygulanmış ve önemli sorun gözlenmemiştir. Brezilya, Endonezya, Çin’de de Evre 3 uygulamaları yapılmıştır. Hatta Çin’de 1 milyona yakın sağlık çalışanı aşı olmuştur ve erken sonuçlar olumludur.
  5. Türkiye’de de zaman kazanmak için süreç hızlandırılmıştır, çünkü salgın tüm hızıyla can almaktadır. Atılan her adımın saydam, katılımcı, kamuoyuna açık – denetlenebilir olması zorunludur. Başka türlü halkın güvenini kazanmak çok güçtür; üstelik iktidar şimdiye dek salgın yönetiminde çok ciddi ve süregelen hatalar yapmıştır.
  6. Aşılama hizmetleri toplum katılımı ile düzenlenmeli, önceliklendirme uluslararası bilimsel – etik kurallara uygun yürütülmelidir. Önceki gün Bilim Kurulunca saptanan ilkeler yerindedir.
  7. SINOVAC %90’a yakın koruyucudur. Fiyatı 30 Dolar / doz olarak belirtilmiştir, ancak Sağlık Bakanlığı dışalım bedelini açıklamalı ve ülkemizde herkese ücretsiz ulaştırmalıdır.
  8. 18 yaş altındaki çocuklara aşı uygulanmayacaktır! Kalan 70 milyon nüfusa 2-3 hafta ara ile iki doz gereklidir. İdeal koşullarda 70 milyon X %90 = 63 milyon kişi aşı ile bağışıklanmış olacaktır. 27 milyon insanımız aşı bağışıklığı dışında kalacaktır. Salgın halen çok şiddetlidir ve Ro değerinin 5 dolayında olduğu kestirilebilir. Dolayısıyla %63 toplum bağışıklığı oranı bile salgını bütünüyle ve hızla sönümlendirmeye yetmeyebilir. Bu bakımdan,

    1 kişi bile aşılanmamış kalmamalıdır hedef kitlede!

    %60’ı aşkın toplum bağışıklığına yaygın aşılama ile erişebilirsek, salgının hızını epey düşürebilir, hastalanmaları ve ölümleri azaltabiliriz.
  1. Yirmi milyon dolayında 0-18 yaş çocuğumuz bulaşı (hastalığı, enfeksiyonu) alabilecek, taşıyıcı ve bulaştırıcı olabileceklerdir. Bu durum önemli bir kırılgan halkadır, okulların bir süre daha kapalı tutulması dahil, gerekli önlemler sürdürülecektir.
  2. Akıldan çıkarılmaması gereken; aşılanma ile sorunun bitmeyeceği Eldeki aşılar hastalığın bulaşmasını – yayılmasını önlemeden çok, hastalananların ağır geçirmesini, komplikasyonları ve ölümleri azaltma yönündedir. SINOVAC bir ölü aşıdır ve hastalığın aşı ile bulaştırılması riski yoktur. Ne denli güçlü bağışık yanıt oluşturacağı ve kalıcılığı, öbür aşılarda olduğu gibi, gerçekte, zamanla öğrenilecektir. Açıklanan koruma oranları deneyseldir ve sınırlı nüfus kümelerine ilişkin ön verilerdir. Maske-Uzaklık-Temizlik devam!
  3. mRNA teknolojisi ile üretilen aşılarda viral RNA’nın insan DNA’sına eklemlenebileceğine ilişkin (integrasyon) bilimsel veri yoktur. Ancak eksi 70-80° derece sıcaklık gerektirmesi ciddi bir lojistik engeldir (handikaptır). Türkiye’nin bu bağlamda bir altyapısı yoktur. Eldeki soğuk hava depoları -21° derece içindir ve SINOVAC bu koşullara uyumludur.
  4. Yetmiş milyon insanımıza 2 dozdan 140 milyon doz aşı, 30 Dolar/doz hesabıyla 4,2 milyar Dolar gibi muazzam bir tutara erişmektedir. Tartışmasız biçimde Halkın sağlığı SEÇİLEREK bu kaynak yaratılmalı ve herkes aşıya ücretsiz erişebilmelidir. Zamanla aşı fiyatları düşer.
  5. AŞI KARŞITLARINA bir çift sözümüz var :

    Aşılar en güvenilir tıbbi – biyolojik ürünlerdir ve uzun on yıllardır bu gerçek kanıtlanarak gelinmektedir. Bilimsel olmayan savlarla insanları aşıdan soğutmak ağır bir sorumluluk hatta suçtur! Salgının denetlenemeyip sürmesi, masum insanların ölmesi – engelli kalması asla savunulamaz. Anayasa’nın 56. maddesi, herkese sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı tanımaktadır. Aşıyı bilimsel temellere dayanmadan reddetmek, öbür insanların bu hakkını çiğnemek demektir. Ayrıca Anayasanın 12. maddesi de temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılamayacağını düzenlemektedir. Uluslararası Oviedo Sözleşmesi, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi pek çok uluslararası sözleşmede de aşı hakkı tanınmaktadır. Kaldı ki, Umumi Hıfzıssıhha Yasası’nın 72. maddesi, SALGIN koşullarında aşıların zorunlu uygulanmasına yetki sağlamaktadır.

Unutulmasın; korona salgınını AŞI İLE YENEBİLİRİZ..

O halde;

  • UZAT KOLUNU TÜRKİYE !

[1] 15 Ağustos 2020’de Cumhuriyet Gazetesi 2. sayfasında yer alan makalemize bakılması.. “Rusya’da Koronavirüs Aşısının ‘Onaylanması’ Üzerine” https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/rusyada-koronavirus-asisinin-onaylanmasi-uzerine-prof-dr-ahmet-saltik-1758280

 

Covid-19 asışında mRNA teknolojisi

Covid-19 asışında mRNA teknolojisi

 ÇAĞHAN KIZIL

mRNA’nın DNA’ya çevrilmesi ve mRNA aşılarının insan genomunu değiştirmesine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Bu tarz komplo teorilerini ortaya atanların bazılarının genetik bilimini bildiğini iddia etmesi ise başka bir grotesk durumdur.

Üç yeni aşılama metodu
İki şirketin aşı çalışması daha önce alışılmamış yeni bir teknoloji ile gerçekleştirilmişti. Klasik aşı üretimi, hastalık etkeni olan patojenlerin etkisinin azaltılması ve vücuda bu zayıflatılmış etkenin enjekte edilmesi sonucu bağışıklık oluşturma temeline dayanıyor. Covid-19 için de özellikle Çin’de bu tarz aşı üretim çalışmaları var. Görece daha yeni başka bir metot ise vektör aşı denen, korunma sağlanması düşünülen patojenin genetik dizininin belli kısmının zararlı olmayan başka virüs parçacıklarının içine yerleştirilmesi sonucu üretilen virüslerin vücuda verilmesi. Genellikle adenovirüs parçacıklarının kullanıldığı bu çalışmalar etkili bağışıklık sağlayabilme kapasitesine sahipken, aşılanan bireyler uzun vadede vektörün kendisine de bağışıklık geliştirdikleri için, ikinci aşılamalar genellikle pek mümkün olmayabiliyor. Covid-19 pandemisinde tanıştığımız 3. aşılama metodu ise mRNA teknolojisi denen bir metot. Burada, hastalık yaratan virüsün bağışıklık yaratması istenen kısmının, insan hücreleri içinde üretilmesi esasına dayanıyor. Bu, bir nevi virüsün insan hücresini enfekte etmesine benzese de, virüsün kendisi ortada olmadığından ve genetik dizininin sadece bir kısmı hücreye verildiğinden, patojenik etki göstermiyor. Virüs üretilmiyor ancak onun belli bir kısmı üretilip bağışıklık sisteminin buna tepki verip bağışıklık hafızası yaratması sağlanıyor. Bu teknolojiye mRNA teknolojisi denmesinin sebebi ise milyonlarca yıllık evrim sürecinde özelleşmiş DNA işlevini kısaca açıklamayı gerekli kılıyor.
Etkili bir bağışıklık üretimi
DNA’mız üzerinde binlerce gen bulunuyor. Bu genlerin çoğu, aktif hale geldiklerinde protein üretimini gerçekleştiriyorlar. Bu proteinler üretilirken, DNA ile protein arasında ara bir form olan RNA yaratılıyor. DNA çift sarmal bir yapıya sahip. Bunu bir kitap olarak düşünebiliriz. Kitaptan sadece belli bir cümleyi alıp başka bir kişiye mesaj olarak göndermek için ilk önce o cümleyi bir kağıda yazdığımızı düşünelim. Bu kağıt, mesajın gideceği kişiye ulaştığında da proteinin yapıldığını düşünelim. İşte mRNA, kitaptan alınan cümlenin mesajın ulaşacağı kişiye gitmesini sağlayan haberci olarak adlandırılabilir. Bu nedenle de mRNA, genetik biliminde “messenger (haberci)“ RNA olarak adlandırılır. RNA’nın evrimsel varlığına dair çeşitli hipotezler var, ancak en geçerlilerinden birisi, genlerin etki seviyesini düzenlemede DNA’nın tek başına yeterli olmaması.
Şöyle açıklayabiliriz: Bir gen, belli bir koşulda çok etkili şekilde aktifleşmeli ve yüksek sayıda protein yapmalı. Ancak DNA’mızda bu genden bir tane var. Bu nedenle protein üretimini artırmak için ara form olan RNA üretimi gerçekleşiyor ve proteinler yapıldıktan sonra da RNA’lar çeşitli hücresel mekanizmalarla ortadan kaldırılıyor. Bu şekilde hem hızlı bir gen tepkisi evrilmiş oluyor hem de o proteine ihtiyaç kalmadığında, RNA ortadan kaldırılarak gen ifadesi eski haline dönmüş oluyor. mRNA’lar bu nedenle hücre içinde çok kısa süre aktif kalabilen ve çok hızlı şekilde doğrudan proteine çevrilebilen kimyasal genetik yapılar. mRNA’nın aşı üretiminde kullanılması da bu prensibe dayanıyor.
SARS-CoV2 için, virüsün S proteinini kodlayan genetik dizin mRNA molekülü şeklinde hücreye verildiğinde hızlı bir şekilde S proteini üretiliyor ve bağışıklık sistemi, insan vücudunda normalde bulunmayan bu yabancı protein hemen tepki verip bağışıklık oluşturma yolunu açıyor. Diğer virüs vektörü temelli aşılardan farkı, mRNA dozlarının yüksek oranlarda olabilmesi. Moderna ve BioNTech çalışmalarında da belirtildiği gibi bu aşılama metodunun yan etkisi oldukça düşük. Ancak mRNA’nın bir özelliği stabil olmaması ve hücreye girdiği anda neredeyse hemen ortadan kaldırılıyor olması. Bu nedenle aşı için kullanılan mRNA molekülleri daha stabil hale getirilmiş kimyasal yapılar. Hücre içinde aşı için kullanılabilmesi de hem bu stabilite artışına, hem de yağsı yapılar içinde hücreye verilebilme kapasitesinde yatıyor. Yani, canlıların milyonlarca yıldır kullandıkları bir mekanizma, etkili bir bağışıklık üretimi için kullanılmış oluyor.
Komploculuk ve bilginin çarptırılması
Pandeminin başından beri her konuda komplo teorilerine ve bilginin çarpıtılmasına dayanan kişiler, dünyada yine mRNA aşı çalışmalarıyla ilgili korku salmaya devam ediyorlar. Geçtiğimiz haftalarda en çok konuşulan konulardan biri, mRNA aşılarının insan genetiğini değiştireceği ve bunun insanlara zararlı olacağıydı. Öncelikle, bunun doğru olmadığını belirtelim. Klasik gen ifade mekanizması, DNA’nın RNA’ya, RNA’nın da proteine çevrilmesi şeklindedir. Belli canlılarda DNA olmadığı için bu organizmalar RNA’nın çoğaltılabilmesini ve RNA üzerinden yeni RNA’lar yapılabilmesini sağlayan enzimler geliştirmişlerdir. Ayrıca, bazı virüsler RNA’dan DNA yapmak için gereken reverse transcriptase ya da RNA-dependent DNA polymerase gibi enzimlere sahiptirler. Örneğin Hepatit B ve HIV virüsünde bu enzimler vardır. Bu enzimler insanlarda bulunmamaktadır. Dolayısıyla bir mRNA’nın DNA’ya dönüşmesi, çok spesifik bazı durumlar dışında mümkün değildir ve mRNA’lar da insan genomu içine girme kapasitesine sahip değillerdir.
Dolayısıyla herhangi bir mRNA’nın insan genomunu iddia edildiği şekilde değiştirmesi bugünkü bilgimizle söz konusu değildir.
Bunun aksini savunanların, savunduklarını moleküler metotlarla göstermeleri ve kanıtlamaları gerekmektedir. İnsanlarda RNA’dan DNA yapan çok özelleşmiş bir enzim bulunur. Telomeraz denen bu enzim, insan hücreleri bölünürken kromozomların sonlarının kısalmasını önlemek için evrimleşmiş spesifik bir enzimdir ve mRNA’lar üzerinde çalışmaz, sadece kromozom sonundaki spesifik tekrarlayan genetik dizinler üzerinde etkilidir. Hücreler bölündükçe ve organizma yaşlandıkça, telomer bölgeleri kısalır. Buna hücresel suskunluk (cellular senescence) denir. Suskunluğa ulaşan hücreler bölünmeyi bırakırlar. Bir süre sonra da ölebilirler. Bazı kanser hücreleri çok fazla telomeraz enzimi üretir ve bu nedenle sınırsız bölünme imkanına sahiptir. Bu, tümörlerin evrimsel olarak kullandıkları bir mekanizmadır. Ancak bu özel durum dışında mRNA’nın DNA’ya çevrilmesi ve mRNA aşılarının insan genomumu değiştirmesine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Bu tarz komplo teorilerini ortaya atanların bazılarının genetik bilimini bildiğini iddia etmesi ise başka bir grotesk durumdur.
Dünya yeni bir aşılama teknolojisi ile tanışmış durumda. mRNA teknolojisi, hem bu pandemide hem de gelecekte başka hastalıklarda bağışıklık yaratma metodu olarak kullanılabilmesi şansına sahip. Uzun yıllardır bilinen mRNA kimyasının geldiği nokta, bilimin ve teknolojik gelişmelerin uzun yıllar alan üretim sürecinin en baştan desteklenmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha göz önüne sermiş durumda. Temel bilimlere aktarılan yatırımların insanlığa yapacağı katkının değeri oldukça yüksek. Kaderci, bilim karşıtı, mistik bir yaşam tarzını besleyen kurum ve kişilerin kamu fonlarını bilim dışı tüketmeleri, toplumların entelektüel seviyesini düşürmenin ötesinde yaşadığımız pandemi gibi süreçlerde “geri kalmış” bir müdahale mekanizması yaratması açısından da halk sağlığını riske atan uygulamalardır.
Bu nedenle demokratik ve bilimsel bir eğitim, bilim ve teknolojinin rasyonel ve yüksek akademik kalite standartlarında üretilmesini sağlayacak maddi ortamın yaratılması, kamu fonlarının modern gelişim ve özgür düşünen bireyler yetiştirmek için kullanılacak mecralara aktarılması, Türkiye’nin ana söylemlerinden ve amaçlarından olmalıdır. Pandemi bunu bize bir kere daha göstermiş durumda.