“Meclis’in bu sistemde yetkisi yok”

“Meclis’in bu sistemde yetkisi yok”

Nurzen Amuran sordu, CHP’nin eski Genel Sekreteri
Prof. Dr. Süheyl Batum yanıtladı…

(AS: Bizim kısa katkımız yazının sonundadır..)

Nurzen Amuran: Sizinle seçim sonuçlarını değerlendireceğiz. Ancak önce yaşanan bu renkli, katılımı yüksek, propaganda süreciyle ilgili izlenimlerinizi alalım istiyorum. Son yıllarda halkın beklentileriyle siyasi partilerin beklentileri örtüşmüyordu. Ama bu kez Millet ittifakı tarafından halkın beklentileri seslendirildi. Sorunlar su yüzüne çıktı, çözüm önerilerinde alternatifler çeşitlendi. Seçim çalışmaları sürecinde bu yönüyle sizin dikkatinizi çeken neler oldu? 

Süheyl Batum: Evet, hiç kuşkusuz bu seçim süreci, öncekilere kıyasla daha renkli, daha canlı, daha heyecanlı bir süreç oldu. Çünkü 1983 yılından beri seçim süreçlerini son derece kötü etkileyen, demokratik katılım ilkesi açısından son derece tartışmalı bir baraj uygulamasının; yani Türk demokrasisini “çoğulcu işleyiş ve mantıktan” tamamı ile uzaklaştırarak “çoğunlukçu bir işleyişe”büründüren “yüzde 10 barajının” etkisini oldukça yitirdiği bir seçim süreci yaşadık.

AKP’nin “artık yitirdiğini düşündüğü çoğunluğu” elde edebilmek (ki oyları yüzde 49’dan 42’ye düştü) amacıyla getirdiği “ittifak sistemi”, sonuçta istediğini elde etmesine de yardımcı oldu, ama aynı zamanda, diğer partiler açısından, “barajların sıfırlanması” sonucunu doğuran bir etkiye de yol açtı. Örneğin 2002’den bu yana baraj sorunu nedeniyle, yakın gördükleri siyasal partilere oy vermek zorunda kalan partilerin seçmenleri, örneğin Saadet Partisi’nin seçmenleri, ya da MHP’den kopanların oluşturduğu İYİ Parti, bu ittifak sistemi sayesinde, Parlamentoya temsilci soktular. Tabii bu söylediğime; “iktidar kendi oy kaybını önlemek için değil, daha demokratik olsun, barajın etkisi azalsın diye bu sistemi getirdi” diye düşünerek karşı çıkanlar olabilir. Bence bu doğru değil… Çünkü barajı indirmek gibi bir düşünceleri olsaydı, “ittifak sistemi” getirmek yerine, doğrudan barajı kaldırırlar ya da azaltırlardı. Ama bunu 16 yıldır bir türlü yapmadılar. Ve şimdi de kendi oylarını arttırmak, MHP’yi de baraj altından kurtarmak için yaptılar. (Gerçi hiç tahmin edilmemiş olsa da, ikincisine ihtiyaç olmadığı ortaya çıktı).

Ama hiç kimse, “partiler birkaç milletvekili ile temsil edilseler ne olur, temsil edilmeseler ne olur” diye düşünmesin… “Demokratik temsil” anlayışının esası, hele nisbi temsil sisteminin uygulandığı ülkelerde, partilerin aldıkları oy oranında temsil edilmelerine, yani ne kadar az oy alırlarsa alsınlar, az sayıda milletvekili ile olsa da, Parlamentoda mutlaka temsil edilmelerine dayanır. Dolayısıyla küçük partiler de parlamento süreçlerinde çok önemli katkılar sağlayabilirler. Nitekim hem Fransız Anayasa Konseyi (Mahkemesi), hem de Alman ve İtalyan Anayasa Mahkemeleri, seçim sistemlerini ele aldıkları kararlarında benzer değerlendirmeler yapmışlardır. Oysa, örneklerini özellikle 1983 ve 1987 seçimlerinde ve özellikle de 2002 ve sonraki seçimlerde gördüğümüz gibi, “yüzde 10 barajı”, bir demokraside “inanılması ve rastlanılması” güç bir sonuca yol açmaktaydı. İşte bu seçim, bu denli büyük bir demokrasi ayıbının, bir ölçüde de olsa gevşetilmesi sonucuna yol açtığından daha renkli, daha heyecanlı bir süreç biçiminde uygulandı. Evet bu söylediğim nedenle, renkli, katılımı yüksek bir propaganda süreci yaşandı, bu doğru…

Amuran: Bu seçim sürecinin güzel yanıydı. Bir de demokrasiyle bağdaştıramadığımız eşit koşulların oluşmadığı bir propaganda süreci yaşadık. Bu da resmin öteki yüzüydü. Bir hukukçu gözüyle bu koşulları da değerlendirir misiniz?

Batum: Bu seçimlerde de, yine Türkiye gibi bir ülkeye hiç yakışmayan, 1877 den beri seçimler yapan, 1950 de çok partili düzene geçmiş bir ülkeyi, yeni kurulmuş aşiret devletleri seviyesine düşüren bir olguyu yine yaşadık. Kim ne derse desin, isterse kızsın, bu olgunun, “demokrasi ile taban tabana zıt bir gerçeğin” üzerini net olarak ve mutlaka çizmemiz gerekir diye düşünüyorum. Maalesef 2007 seçimlerinden ve özellikle 2010’dan sonra, -2018 seçimleri dahil-, “çoğulcu demokrasi anlayışı” ve bu çerçevede “seçimlerin dürüstlüğü” ilkesi ve ayrıca “seçim denetimi” anlayışı çok büyük yara almıştı. Hiç kuşkusuz 2018 seçimleri de, aynı “dertten muzdariptir”. Yani maalesef tamamı ile “demokrasi dışı ve ancak tek parti sistemlerinde görülecek bir boyutta” yürütülmüştür. Bu kadar net bir şey söylüyorum, ama acaba doğru mu söylüyorum? Maalesef evet… Açıkça söylemek gerekir. Kendini “demokrasi kabul eden hiçbir ülkede”,Türkiye’de uygulandığı biçimi ile, bu denli eşit olmayan, bu denli tek taraflı, adeta beyin yıkama ağırlıklı bir kampanya süreci yoktur. Olamaz da…

İsteyen herkes bunun sağlamasını yapabilir. Doğru mu söylüyorum, kontrol edebilir. Hiç zor değil… Seçim yapan ülkelere, hatta Fransa, İngiltere’yi bir yana bırakın, daha az demokrasi geleneği olan ülkelere bir bakın; Cumhurbaşkanının tüm konuşmalarının, tüm mitinglerinin, tüm etkinliklerinin, ülkedeki televizyon kanallarının yüzde 99’unda, hem de seçim süreçlerinde, canlı yayınlandığı, devlet televizyonunun yayınlarının büyük çoğunluğunu iktidarın propagandasına ayırdığı; buna karşılık muhalefetin reklamlarının bile sınırlandığı; yine muhalefet adaylarının, televizyonların ezici çoğunluğunda “hiç”, bazılarında ise “ancak saniyelerle” kendini ifade edebildiği; devlet görevlilerinin neredeyse tümünün, Cumhurbaşkanının, Başbakanın, Bakanların, Valilerin, kaymakamların, yasada açıkça yazan hiçbir yasağa uymadığı, televizyonların, radyoların, gazetelerin, tüm demokratik gelenekleri yok saydığı ve en acısı (Anayasa ve yasaların bunları denetlemek için yetkili ve görevli kıldığı) Yüksek Seçim Kurulu’nun bu yapılanları tamamı ile görmezden geldiği, hatta “meşrulaştırmayı amaçlayan kararlar almaktan başka bir şey düşünmediği” bir demokrasi daha bulamazsınız. Tahayyül dahi edilemez.

Amuran: Biraz önce değindiğiniz, demokrasi kültürünü içselleştirmiş ülkelerdeki seçim çalışmalarından bir örnek verebilir misiniz, mesela nelere özen gösteriliyor?

Batum: Mesela Fransa’yı ele alalım; seçimler sırasındaki propaganda süreçleri medya kuruluşlarında “yer alma süreleri” yargı organları tarafından titizlikle düzenlenmektedir. Bu konuda Danıştay Genel Kurulu’nun 8 Nisan 2009 tarihli kararı ile Fransız RTÜK’ü olan CSA’nın 4 Ocak 2011 ve 7 Eylül 2016 tarihli kararları halen geçerli olan ilkeleri belirler. Bu ilke kararları doğrultusunda, seçime katılan tüm adaylar ve seçime katılan tüm partiler, “gerek süre açısından”, gerek ise “görünme ve programlarda yer alma” açısından tam bir eşitliğe sahiptir. Ve yargı organları, bu eşitliği titizlikle korurlar. O kadar ki “görevdeki Cumhurbaşkanının her tür konuşması dahi, eğer, -dolaylı bile olsa-, siyasal bir boyut taşıyorsa, iktidara ayrılan süreden düşülmektedir”. Hiç kimse ya da kurum, “biz Cumhurbaşkanını denetleyemeyiz, işlem ve eylemlerine karışamayız” diye bir hukuk dışı gerekçeyi ileri süremez. Oysa, YSK’nın bu konudaki kararlarını hepimiz biliyoruz… Hele Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, adaylar arasında “mutlak bir eşitlik” zorunludur… Hem de ne kadar radyo televizyon kuruluşu varsa, tümünde… İsterseniz İngiltere’yi ya da Almanya’yı ele alın… Örneğin İngiltere’de “Brexit referandumu” sürecine baktığınızda bir hususu açıklıkla görürsünüz; “AB’de Kalalım” diyenlerle “AB’den çıkalım” diyenler arasındaki yazılı ya da görsel medya organlarından yararlanma imkanları eşittir. Cameron’un başını çektiği “AB’de kalalım’cılar” ile, Nigel Farage ve Boris Johnson’un başını çektiği “çıkalım’cılar” arasında küçük farklar vardır. Bir de maalesef Türkiye’ye bakın. İktidar partisinin ve Cumhurbaşkanının, diğer tüm adayların en az 10-15 katı fazla yer aldığı bir seçim sürecinden söz ediyoruz. Üç günde 10 milyona yakın seçmenin katıldığı mitinglerin hiçbir televizyon kanalında yer bulamadığı, başka illerdeki seçmenlerin toplamı 10 milyonu bulan kalabalıklardan, neredeyse hiç haberinin olmadığı bir süreçten söz ediyoruz. Tabii kimse şu iki bahaneyi ileri süremez ya da sürmemelidir; birincisi “Fransa ve İngiltere gibi ülkeler demokratik ülkeler, biz farklıyız, biz Türkiye’yiz”. Böyle bir bahaneyi hiç kimse ileri süremez herhalde. İkincisi de, yine hiç kimse, “Türkiye’de seçimler eskiden de böyle yapılırdı” diyemez. Çünkü bu, kesinlikle, doğru değil.

Amuran: Peki o dönemler nasıldı, genç okurlarımıza da anımsatmış olalım.

Batum: Türkiye’de 1980 öncesinin sancılı günlerinde de, 1983 sonrasında da, tüm partiler ve adaylar, yüzde 30 alan da, yüzde 20 alan da, 5 alan da, yan yana seçim tartışmalarına katılırlardı. Birbirlerini eleştirirlerdi. Ne partiler, ne adaylar arasında, bu denli korkunç eşitsizlikler olmazdı. Olamazdı… Türkiye gerçekten de seçim süreçleri açısından, daha demokratik bir ülke idi.

“Artık seçim bitti, bunu neden söylüyorsun” ya da “yenildiniz diye, ipe un seriyorsun” diye düşünenler olabilir. Evet ben de biliyorum, bu tür anti demokratik propaganda süreçlerine artık alışmamızı isteyen ve bunu da “ne var eskiden daha mı iyiydi” diye geçiştirmek isteyenler ya da “1982 Anayasası daha mı demokratik koşullarda yapılmıştı” diye sorarak, “elma ile armudu karıştırmakurnazlığından” yararlanmak isteyenler çok var. Ama benim bu süreci tartışmakta iki nedenim var. Birincisi 2002 öncesini doğal olarak, dediğiniz gibi yaşları itibarı ile bilmeyen gençler var. Bu nedenle bu demokrasi dışı süreçlere alışmasınlar ve “Türkiye yeni seçim yapmaya başlamış bir ülke değildir”, bilsinler diye. İkinci nedenim de şu; bu demokrasi dışı uygulamalar, bu muhalefeti görmezden gelme, hem Anayasaya açıkça aykırı, hem de yürürlükteki yasalara… Gerçekten de 298 sayılı yasa da, diğer yasal ve idari düzenlemeler de, “adayların ve partilerin propaganda eşitliğine” yönelik düzenlemelere yer vermektedir. Bu eşitliği bozanlara “cezai yaptırımlar” öngörmektedir… Ve tüm bu anayasal ve yasal düzenlemeler orada dururken, ne iktidarlar, ne de YSK, bu düzenlemeleri görmezden açıkça gelmektedir. Çok üzücü…

TÜRK MİLLETİNİN EN AZINDAN %45’İ BAZI İLKELERİ ANLAYIŞI VE SİYASETİ SAVUNUYOR VE ISRARLA DA SAVUNMAYA DEVAM EDİYOR

Amuran: Bu propaganda sürecinde Cumhurbaşkanı adayları beklemediğimiz bir performans gösterdi, ülkemizde farklı partilerde siyasal lider olmaya hazır pek çok lider adayının olduğu, siyasi partiler yasasında demokratik anlayış yerleştirilirse çok sayıda başarılı siyasetçinin aktif siyasette rol alabileceği ortaya çıkmadı mı, ne dersiniz?

Batum: Çok haklısınız. Bence, önce bir noktaya dikkat etmek gerekiyor; 2018 seçimleri, bundan önce de 16 Nisan referandumu sonuçlarının açıkça gösterdiği gibi, Türkiye’de oy veren bir kesim var ki, “o kesim birilerinin bize ısrarla kabul ettirmeye çalıştığı gibi, artık yok olmuş değerleri savunan, dinozor Atatürkçüler, iki ayyaşı göklere çıkarmaya uğraşan, bir avuç kalmış, halktan kopuk elitler” filan değil. Türk milletinin en azından yüzde 45’i, bazı ilkeleri, anlayışı ve siyaseti savunuyor ve ısrarla da savunmaya devam ediyor.

İlk önce neden böyle söylediğimi, müsaade ederseniz açıklayayım. 1990’larla, “birileri” bence, bize “yeni bir program ve yeni bir Türkiye” planladı. Öyle ki 2002 seçim sürecinde (aynen 1983 de olduğu gibi) her şey “sadece iki partinin Meclis’te yer almasına” göre dizayn edilmiş, hatta propaganda süreçleri bile bu sonuca göre düzenlenmiş bir seçim süreciydi. Herkes o sürecin aktörlerini, medya ayağını da çok iyi bildiği için, daha fazla açıklamaya gerek yok herhalde.

2007 seçimi de buna benzer bir süreç idi. Nitekim seçimin hemen öncesinde, iki partinin ANAP ve DYP’nin birleşmeleri ve Demokrat Parti’yi oluşturma sürecini ve son anda (seçim sonuçlarını öngörülenin dışında değiştirebilecek) bu oluşumun nasıl engellendiğini, o dönemin “esas aktörlerinin” şimdi nerede olduklarını, ne yaptıklarını bir düşünün, hak vereceksiniz.

2015 seçimi sonrasında, istenmeyen bir sonuç ortaya çıktıktan sonra yaşananları bir düşünün. Muhalefet partilerinin davranışlarını, 35 gün süren sözde koalisyon görüşmelerini, hani o “ünlü istikşafi görüşmeleri”, Meclis’in açık tutulmayıp tatile sokulması hususunda partilerin tutumlarını hatırlayın. Ve maalesef 7 Haziran’ın hemen ertesinde başlayan, neredeyse her gün yeni bir örneğini yine maalesef yaşadığımız bombalı saldırıları, kaos ortamını hatırlayın. Ve bunların arkasından 1 Kasım 2015 seçimlerinin geldiğini hatırlayın.

2015 Cumhurbaşkanlığı seçimini hiç düşünmeyin bile. “Ne vardı o seçimlerde” diye soran olursa, bir tek soru ile yanıt vermek isterim, “Çatı Adayı” denilen zat-ı muhteremin Cumhurbaşkanı seçileceğine (gerçekten) inanan kaç kişi vardır Türkiye’de sizce? Çatı adayının “2002 de üzerinde anlaşılmış statükoyu”“dizayn edilmiş yapıyı” değiştirmek için “atandığına” inanan “birileri” var mıdır acaba? Soralım kendimize ve samimiyetle yanıt verelim… Zaten 2015 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, çatı adayı olan E. İhsanoğlu’nun, sadece “bu statükonun devam etmesi” için, aday gösterildiğini bildiğimizden, arkadaşlarımla birlikte, Emine Ülker Tarhan’ı aday göstermiştik. Sadece “2002’de çizilen plan” bozulsun diye.

Amuran: 2018 seçimleri için de statükodan söz edebilir miyiz?

Batum: 2018 seçimleri biraz daha farklı oldu. Hiç olmazsa, muhalefet partilerinde, 2015 Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi, “çatı adayları(!)”üzerinden, bu süreç yürütülmedi. Tabii bu çok kolay mı oldu? Hayır. Yine “çatı adayları” ortaya atıldı. Yine “statükoyu” değiştirmesi mümkün olmayan adaylar tartışmaya açıldı. Ama sonuçta, her parti, kendi istediği, kendi görüşüne uygun adaylarla yola çıktı. Ve en azından şu görüldü; örneğin Muharrem İnce, kendi partisi CHP’den “yüzde 36 fazla oy” aldı. Nitekim kendisi de, bu olgunun farkında olarak, “50 günde bu sonucu aldık, 500 günde daha fazla oy alacağız” dedi.

Her şeyden önce bu nedenle adayları başarılı buluyorum. Özellikle Muharrem İnce, Meral Akşener, Temel Karamollaoğlu ve Selahaddin Demirtaş, “sesleri tamamen kısılmaya çalışıldıysa da”, devlet televizyonu bile, bu adayların seslerini, Cumhurbaşkanına oranla, yüzde 8 (İnce) – yüzde 1,6 (Akşener) – yüzde 0,55 (Karamollaoğlu), yüzde 0,35 (Perinçek) ve yüzde 0,29 (Demirtaş) oranında duyurmuş olsa da; tüm medya patronlarına, kuruluşlarına, bunların arkasındaki iş adamlarına rağmen, kini, nefreti, kavgayı değil, huzuru, sevgiyi, anlaşmayı gündeme, zorla da olsa, sokmaya çalıştılar. Bence bu nedenle “tüm bu adayları” çok başarılı buluyorum. Kendi umduklarından az oy almış olsalar bile, “siyasetin sadece oy almak olmadığını; her ne olursa olsun oy alıyorsan meşrudur” anlayışının ne etik, ne demokratik olmadığını, hepimize gösterdiler. Sadece “bu tutumları, heyecanları, hepimize güç katan, inandıran, umutlandıran tavırları” nedeniyle bile, bence çok büyük bir hizmet yaptılar.

Bence, hiç kuşkusuz, 16 Nisan referandumu da, bu “karşı duruşun” ilk etabı idi. Orada da Fransa, İngiltere, Almanya gibi demokratik sayılan ülkelerde bile, o koşullarda yapılacak bir oylamada, en azından oy kullananların yüzde 65-70’i, devletin istediği yönde oy kullanırdı.

Ayrıca, bu seçimlerin bir getirisi daha var. Hiç kuşkusuz, özellikle “Cumhurbaşkanı adaylarının” topluma getirdiği heyecan, coşku, umut, açıkça gösterdi ki, 1980 sonrasında bize dayatılan (ve maalesef tüm siyasal partilerin sevmiyormuş gibi görünseler de esasında sevdikleri) anti demokratik parti yapılarını değiştirdiğimizde, “halkla bütünleşen, dertlerine çözüm üretebilen, umut ve heyecan veren” ve demokrasiyi isteyen siyasetçiler ortaya çıkabilecek.

DEMOKRATİK REJİMLER OLAĞAN KAHRAMAN OLMAK ZORUNDA OLMAYAN İNSANLARA ÖZGÜ REJİMLERDİR

Amuran: Olağanüstü hal nedeniyle zor koşullar olmasına rağmen mitinglerde gördüğümüz taşımasız kalabalıklar “halkın demokrasiye sahip çıkmasının bir tezahürüydü” değil mi? Bu kalabalıkları siz nelere bağladınız?

Batum: Kesinlikle haklısınız. Bu coşkunun, heyecanın ve inanılmaz zor koşullarda kendi adaylarına sahip çıkmanın (Meral Akşener’in merkez medyada dahi neredeyse hiç yer alamamasını, yaptığı mitinglerin zor yoluyla engellenmeye çalışılmasını, Üsküdar’da elektriklerin kesilmesini, Gaziantep’de miting yollarının belediye araçları ile kesilmesini ve daha bunun gibi sayısız engellemeyi hatırlayın), bence bir nedeni var. Demokrasiler “normal, sıradan insanların, içlerinde bir korku olmadan yaşayabildikleri, işe girebildikleri, günlük yaşamlarını sürdürebildikleri, oy kullandıkları rejimlerdir”. Kısaca demokratik rejimler, “olağan, kahraman olmak zorunda olmayan insanlara” özgü rejimlerdir.

Bu sıradan insanlar, devletlerine güvenirler, hukuka inanırlar, “kendilerine bir kötülük yapıldığında, devlet denilen kurumun kendilerine yardımcı olacağını”düşünürler. Bu nedenle “oluşturdukları siyasal kurumlara; örneğin partilere, yargıya, polise, askere” güvenirler. Kendilerinin korunmasını, siyasal nedenlerle ayırımcılığa uğramamalarını, bu kurumlardan beklerler. Örneğin seçimler mi olacak, bu seçimde oylarının dürüstçe sayılmasını, bir hile yapılmamasını, sandıklarının korunmasını, devlet kurumlarından, seçim kurullarından beklerler. Tüm bunları kendilerinin yapması gerektiğini düşünmezler.

Oysa maalesef Türkiye’de insanlar, sıradan insanlar, galiba bu inancı yitirdiler. Çok güvendikleri askerler, aydınlar, yazarlar 5 yıl- 6 yıl, düzmece suçlamalarla içeride yattılar. Hiçbir devlet kurumu ilgilenmedi. “Kendileri için bir gecede yasa çıkaran iktidar temsilcileri”, tam 7 yıl ilgilenmedi. Oysa tüm sözde delillerin düzmece olduğunu ispat ettiler. Yine kimse ilgilenmedi, hiçbir kurum oralı bile olmadı. Ve bu “sıradan insanlar bir baktılar ki, kendilerinden başka güvenecekleri bir kurum kalmamış”. Devlet kurumları, siyasal kurumlar, yargı dahil, medya dahil, tamamı ile tükenmiş, tamamı ile “kendilerini siyasete eklemlemişler”.

İşte bunu gören “o sıradan insanlar”, artık “geleceklerini doğrudan kendileri ele alma” gereğini hissettiler. Ve bir daha kendilerine bu dönemi yaşatmayacağına inandıkları; “huzurlu, sıradan bir yaşam sağlayacağını” düşündükleri adayları, inanılmaz zorluklara rağmen desteklediler. Meydanları doldurdular. Sandıkları koruma organizasyonları kurdular. Hem de çoğu yerde, çoğu il ya da ilçede resmi makamlara rağmen. Engellere rağmen… Gerçek bir sivil toplum girişimi olarak…

İşte bence, bu seçimlerin özelliği buydu. Umduklarından az oy almış olsalar da, oyları toplam olarak, ancak “yüzde 45’i” bulmuş olsa da, çok önemli bir kitle, gerçek demokrasiye, propaganda eşitliğine, korkusuz yaşama özgürlüğüne sahip çıktı. Yine çıkacağını ve hep orada duracağını gösterdi.

SEÇİM SÜRECİ TAMAMEN CUMHURBAŞKANI ADAYLARI ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLDÜ    

Amuran: Bu seçimlerde siyasi partilerin değil Cumhurbaşkanı adaylarının seçimi ön plana çıktı. Oysa Meclisin güçlü kılınmasında partilerin de sahnede olması bölgeler dışında yeni milletvekillerinin de tüm ülkede tanınması tanıtılması gerekirdi. Bu bir eksiklik miydi yoksa yeni sistemin gereği mi yerine getirildi?

Batum: Çok doğru söylüyorsunuz. Bu durum, şundan kaynaklanıyor; 16 Nisan referandumu öncesinde, bir bölümümüz, “getirilen sistemin, Tek Adam Sistemi olduğunu, kesinlikle bir Başkanlık Sistemi olmadığını, bu yetkilerle Cumhurbaşkanlarının mutlaka tek yetkili olacağını, rejimin de otokratik bir yönetim biçimi olacağını” söyledik. Zaten bunu gizlemek için olsa gerek, bu sistemi savunan hukukçular (!), akademisyenler (!), ilk önce Başkanlık sistemi derken, inandıramayınca “bu sistem Türkiye’ye özgü Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemidir” demeye başladılar.

Bu sistem o kadar “Tek Adam Sistemi” ki, bu nedenle Meclis seçimleri bir yana bırakıldı. Toplumun ezici çoğunluğu milletvekillerinin seçimi ile ilgilenmedi. Zaten o milletvekilleri de, “zaman yok” diyerek, tamamen anti demokratik bir biçimde, sadece liderlerin iki dudağı arasından belirlendi.

Ama dediğim gibi, bu durum, getirilen sistemin gereğidir, zorunlu sonucudur. Neden mi? Çünkü gerçekten de Meclis’in bu sistemde yetkisi filan yok.

“Hayır, doğru söylemiyorsun” diyenler için; Demokratik bir sistemde, Meclisin görevi nedir? Birincisi yasaları yapar. Ve genel olarak, milletin temsilcilerinin ilk olarak düzenlemediği hiçbir konuda yürütme organı herhangi bir işlem yapamaz. Ve hiçbir konu ve alan yasama organına kapalı değildir. (Bazı ülkelerde istisnalar getirilmiştir, ama Meclisin genel anlamda yetkisi aynen devam eder) İkincisi Meclis, denetim görevini yerine getirir. Cumhurbaşkanını denetler, Bakanları denetler, İdareyi denetler. Üçüncüsü de, milletin temsilcileri olarak bütçeyi yapar. Bu yeni sistemde ise, bunların tümü de törpülendi. Neredeyse etkisiz ve işlevsiz hale dönüştürüldü. Yürütme artık (eskiden yasa ile yapılması zorunlu olan) birçok alanda doğrudan Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile işlem yapıyor. Meclis ters düşen bir yasa çıkartacak olsa, Cumhurbaşkanı bu yasayı veto edebiliyor, (ki eski sistemde, bu geri gönderme yetkisi olarak adlandırılıyordu, çünkü Meclis yine aynı yasayı o günkü çoğunluğuna göre çıkartabiliyordu) , ve yeni sistemde yasanın tekrar çıkabilmesi için, 301 oy gerekli. Yani salt çoğunluk… (ki seçimler sonrasında zaten 340’a yakın bir iktidar çoğunluğu oluştuğunu düşünürseniz, Meclis’in bu konuda da yetkisinin kalmadığı çok açık). Bütçe deseniz, o konuda da Meclis’in yetkisi törpülenmiş, Cumhurbaşkanı yetkilendirilmiş. Açın yeni 161. maddeyi bir daha okuyun göreceksiniz.

Bunun yanı sıra Meclisin denetim yetkisi de artık tamamen işlevsizleştirildi. Sadece görüntüde var. Bir kere artık gensoru yok, güven oylaması yok, sözlü soru yok. Bu yolların tümü kaldırıldı. Pekiyi Meclis mutlaka denetlemek istiyor, ne yapacak? Elinde tek yol kaldı; Meclis Soruşturması. O kadar…

Ama bu yol için de, yani Meclis Soruşturması yolu ile Yüce Divan’a gönderebilmek için de 400 oy gerekli. Bırakın Yüce Divan’a göndermeyi, sadece soruşturma talebinde bulunabilmek için (bir Bakan hakkında), eskiden 55 üyenin oyu yeterli iken, yeni sistemde 301 üye gerekli… Yani Meclisin bu yetkiyi kullanması da çok zor, hatta mümkün değil.

İşte bu gerçeği herkes gördüğü için, ne milletvekillerinin ne şekilde belirlendiği, ne kimlerin milletvekili olduğu, ya da neler yapacakları hiç tartışılmadı. Seçim süreci, tamamen Cumhurbaşkanı adayları üzerinden yürütüldü.

Amuran: 1991 yılında Anayasa Mahkemesinin geliştirdiği içtihat önemliydi. Mahkeme ‘Eğer olağanüstü hal KHK’sı ölçülü değilse, süreyle ve bölgeyle sınırlı değilse o zaman bu OHAL KHK’si değildir onları denetleyebilirim’ demişti. AYM bu hakkını kullanmış olsaydı Olağanüstü halin sonuçları siyaseti de bu kadar yıpratmazdı ne dersiniz?

Batum: Kesinlikle haklısınız. Maalesef, Anayasa Mahkemesinin 2016 tarihli “olağanüstü hal kararnamelerini denetleme imkanını reddeden kararı”, siyaseti de yıprattı. Sonuçlarını da yıprattı. Temel hak ve özgürlükler rejimini de yıprattı. Ancak, AYM’nin 2016 tarihli kararı da tek başına ele alındığında, anlaşılması ve sistem içine oturtulması zor olabilir. Bu kararı da, “uzun bir süreç” içine dahil ederek değerlendirmek gerekir. Nitekim karşı karşıya bulunduğumuz, 16 Nisan referandumunun (YSK’nın katkısıyla) mühürsüz oyları ile getirilen “Tek Adam Sistemi” de, esasında aynı uzun sürecin sonucudur.

AKP’nin iktidar olması ile birlikte, Türkiye’de bir “hukuksal görünümlü ama esası tamamen siyasal” bir mücadele başlatıldı. Bu mücadelenin esası ve hedefi, “siyasal iktidarın önündeki denetim engellerinin, özellikle de Anayasa Mahkemesi denetiminin kaldırılması” idi. Hatırlayacaksınız, bazı akademisyenler ve aydınlar(!) ortaya çıktı ve “yargının siyasallaştığı”, Anayasa Mahkemesi’nin denetiminin “judicial activism” anlamına geldiği ileri sürülmeye başlandı. Aynı şimdi yapılan gibi… Her televizyon kanalında, saatlerce, günlerce, hep aynı kişilerle… Hatta bu söylem, bazı aydınlar(!) tarafından “yargı vesayeti”ve “vesayetin her türüne” karşıyız türünde içeriği ve hedefi pek belli olmayan (daha doğrusu belki bazılarının anlamadığı) bir biçime dönüştürüldü.

Hemen ardından Prof. Dr. Ergun Özbudun yönetiminde kurulan bir komisyon, 2007 yılında bir Anayasa taslağı hazırladı. Bu taslakta yargı yetkisi, özellikle Anayasa Mahkemesinin hem kuruluşu, hem işleyişi, tamamen siyasal iktidarlara bağlı duruma getirildi. Ama o zamanlar toplumun buna hazır olmadığı görülerek, “vuslat başka bahara bırakıldı”. O baharın 2010 yılında geldiği anlaşıldı ve Osman Can ile Demokrat Yargı diye bir derneğin ve “yetmez ama evetçilerin”desteği ile, Anayasa Mahkemesi, oluşumu ile tamamı ile siyasal iktidarın iki dudağına bırakıldı. Artık iş tamamdı…

Bu yeni düzenlemeye göre oluşturulan AYM de, hemen görevini yerine getirdi ve 1991 den beri 25 yıldır sürdürdüğü (ve demokratik hukuk devleti için yetersiz ama çok önemli olan) “olağanüstü hal kararnamelerinin denetimi” yönündeki içtihadından bir anda vazgeçti. Bir anlamda şöyle dedi; “olağan üstü ilan edildikten sonra, Anayasa’nın diğer maddeleri, hatta değişmez maddeleri bile anlamını yitirir, hükümetler istedikleri her şeyi yapabilirler, Mahkeme olarak, bizi ilgilendirmez, bizim hukuk devleti anlayışımız sınırlıdır”.

Bu kararı veren Mahkemenin Başkanlığını da, şu anda AKP’ye o ilk 2007 taslağını yapan Komisyonun üyesi olması da, hiç şaşırtıcı değil bence.

Ama maalesef, AYM’nin bu kararı sonucunda, “kar lastiklerinin belirlenmesinden tutun; seçimlerde yazılı ve görsel medya kuruluşlarının denetlenmesine sınır getiren; istediği an kişilerin her tür temel hak ve özgürlüklerini sınırlayabilen” genişlikte düzenlemeler getirme olanağına sahip ve üstelik bu işlemlerin yargısal denetime takılacağı korkusu taşımayan bir iktidar olgusuna vardık. Böyle bir “durum ya da gerçeklik”, siyaseti bir yana bırakın, demokrasi ve hukuk devleti anlayışını bile yıpratmaz mı?

Ve bu konuda müsaade ederseniz, son olarak şunu söyleyeyim. Cumhurbaşkanı Erdoğan, çok sık olarak, “ne var bunda, olağanüstü hal Fransa’da da uygulanıyor” diyor. Evet bu doğru, ama açın Fransız Anayasasının 16. maddesinin (2008 değişikliği ile gelen son fıkrasını) ne denli farklı olduğuna ve Anayasa Mahkemesine ne tür bir denetim yetkisi verdiğine bir bakın. Bir de Fransa’da Danıştay’ın, olağanüstü dönemde çıkarılan “yürütme işlemi niteliğindeki işlemlerin” denetimini nasıl yaptığına bakın.

TOPLUMSAL SÖZLEŞME ANLAYIŞININ TEMELİNDE KORKUDAN MUAF OLMAK VARDIR

Amuran: “Tüm özgürlüklerin temelinde, korkudan muaf olmak vardır” demiştiniz. Erken seçim kararından önce bu korku yanında güvensizlik duygusu da yaygınlaşmıştı. Seçim çalışmaları sırasında İktidar da bunu gördü ve seçim vaatlerinden biri Olağanüstü halin kaldırılacağı vaadi oldu. Temel hak ve özgürlükler konusundaki düşüncelerinde ve eylemlerinde yumuşama bekliyor musunuz?

Batum: Bir kere, neden böyle söylemiştim, müsaade ederseniz, onu kısaca açıklayayım. Zaten demokratik ve özgürlükçü devlet anlayışının temelinde de bu vardır, hukuk devleti anlayışının temelinde de bu vardır. Kavramsal olarak bakarsanız, Toplumsal Sözleşme anlayışının temelinde de korkudan muaf olmak vardır; korkudan muaf olmak, her tür korkudan kurtulmak. Sizden farklı olan insanlardan, yabani hayvanlardan, doğa koşullarından, güçlü olandan, korku duymamanız gerekli…

Hukuk devleti de aynı hedefe yönelik değil mi? Diğer insanlardan korkmamak, gücü ya da parası olandan, iktidardan, dinsel otoriteden, hatta devletten…

Esasında yeri geldiğinde, bir parantez açıp, şunu söylemek gerek; Atatürk, daha 1927 yılında, Nutuk’da; “Türk milletinin ve Cumhuriyetin, şeyh, derviş, mürit, üfürükçü, ağa, beylere kader ve yaşamlarını emanet etmeyeceğini, bunların korkusundan kurtulmuş olarak yaşayacaklarını” söylüyor. Bu tarihten 14 yıl sonra, Roosevelt 6 Ocak 1941 ABD Kongresi önünde, 4 temel özgürlükten söz ederken, saydıklarından biri de “korkudan kurtulma özgürlüğü” … Bu ilke, “korkudan ve yoksulluktan kurtulmuş insanların” diye ifade edilerek, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde de aynen yer alıyor.

İşte, çağdaş demokratik toplumların ön koşulu şu; “o toplumun tüm bireyleri güven içinde olacaklar, korkmayacaklar”. Bu bağlamda, insanların sadece bir tek şeyden çekinmeleri, korkmaları gerekir; “milletin meşru temsilcilerinin yaptığı yasalardan ve hukuksal yaptırımlardan”. Yani hukuktan. O kadar…

Bu nedenle, hukuktan değil, iktidardan, iktidar partisinden, kendisi gibi bireylerden, parti liderinden, ekonomik olarak güçlü olandan korkan, kaygı duyan vatandaşlara sahip olan toplumlar, hiçbir zaman çağdaş, demokratik hukuk devleti değildir. Tam tersine otoriter, otokratik yönetimlerdir. İşte bu yönden baktığımızda, “hukukun üstünlüğü” ve “bağımsız yargı” kavramları, demokrasiler için yaşamsal derecede önemli. Açık söyleyeyim. Hukukun üstün olmadığı, yargının siyasal iktidara (ya da örneğin ekonomik ve her tür güç odağına) bağlı olduğu toplumlarda, isterse seçim olsun, isterse özgürlükler kağıt üzerinde yazılı olsun, demokrasi yoktur. Çünkü güven yoktur, çünkü güvence yoktur, “gerçek bir hukuk” yoktur. Yerine ne vardır; “korku…itaat… “

Şimdi elimizi vicdanımıza koyalım, düşünelim. Türkiye’de korku var mı, yok mu? Cumhurbaşkanı, Bakanlar, Devlet görevlileri, siyasal iktidar korku vermeye çalışıyor mu, çalışmıyor mu? Daha 16 Nisan’da hayır oyu vereceklere yönelik, tüm iktidar temsilcilerinin tavrı açık mıydı, değil miydi? İktidar yandaşları, açık açık televizyonlarda tehdit ediyorlar mı? Daha bugüne kadar bir tek tanesi bile, hukuk önünde bir ceza aldı mı, ya da soruşturma açıldı mı?

Şimdi bir de bunun üstüne, OHAL’de bulunduğunuzu ve insanların tüm özgürlüklerinin, yaşamlarının, bir gizli tanığın ifadesine ve iktidarın çıkaracağı bir KHK’nın iki satırına sıkıştırılabileceğini düşünün. Ve bir de “yeni” AYM’nin bu konudaki tüm denetim yetkisinden “imtina ettiğini” bir düşünün…

Bu nedenle, Cumhurbaşkanı, seçimlerden sonra OHAL’in kaldırılacağını söylediyse, bence bu bir “yumuşamadan” değil, böyle bir “ortamı”, demokratik sistem adı altında yıllarca daha sürdürmenin imkansızlığından kaynaklanıyor.

Amuran: Yeni sistemde demokrasinin güçlenmesi otoriter sisteme dönüş endişesinin giderilmesi için sistemin hukuki açıdan nasıl bir yol haritasına ihtiyacı var?

Batum: Bence bu sorunun yanıtı çok basit. İnsanların tekrardan Devlete güvenmesi gerek. Bunun için, korku, kaygı duymaması, “aman başıma bir şey gelmesin” diye düşünmemesi gerek. Bunun için de özellikle hukuka, hukukun eşit uygulanacağına, aynı kuralların aynı şekilde herkese uygulanacağına güvenmesi gerek. Bunun için de “yargının ve yargıcın bağımsız olması” gerek. Son olarak bunun için de, her yetkinin, her kurumun, tüm gücün, yargıçları belirleme yetkisinin, milletvekillerini atama yetkisinin, her şeyin tek kişinin elinde toplanmaması gerek. Yani “kuvvetler ayrılığı” gerek.

Bu yapılır mı, yapılmaz mı? Bunu bilemem, ben hukukçuyum, müneccim değil. Ancak bir şeyi biliyorum. Yapılmadığı takdirde, aynı hukukçuların(!), aynı kişilerin, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin demokratik bir sistem olduğuna, uzun süre inandırmaları mümkün olmaz. En azından ilgilenenleri…

Amuran: Her sorunun çözümünde hukuk ve adalete gereksinim vardır bu da demokrasi yolunda ilk adımdır. Bizleri aydınlattınız bilgilerimizi tazelediniz, zenginleştirdiniz. Samimi yanıtlarınız için teşekkürler. (01.07.2018)

Batum: Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran
Odatv.com
https://odatv.com/meclisin-bu-sistemde-yetkisi-yok-01071805.html

=================================================
Dostlar,

Biraz uzun ama önemli bir söyleşi..
ODATV, Nurzan hanım ve dostumuz Süheyl hocaya teşekkür borçluyuz önemli bilgileri, yorum
ve açılımlar için..

TEK ADAM, bagajını büyüte büyüte, doğallıkla ve kaçınılmaz olarak kendi sonunu da hem belirliyor
hem hızlandırıyor..
İpek kozası.. kendi örüyor kozasını..
Kim ne yaparsa kendi ve de kendine yaparmış..
Hikmetli sözler bin yılların deneyimlerinden imbiklenen..
Yol yakınken dönülür mü?
Kocaman bir hayır..
RTE’nin yeryüzünde ender görülen dereceden narsisistik kişilik yapısı buna kesin olarak engeldir..
Yaşayacak, görecek ve bedelini hep birlikte ödeyeceğiz..
Herkes üzerine düşen bedeli ödeyecek..

Su testisi su yolunda kırılacak, içinden dökülenleri de görecek ve öğreneceğiz..
Hancı ve yolcu örneği..

Sevgi ve saygı ile. 02 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TBB Başkanı Prof. Feyzioğlu : “Tapu milletin elinde olmalıdır”

TBB Başkanı Prof. Feyzioğlu:
“Tapu milletin elinde olmalıdır”

Uşak Barosu, Atatürkçü Düşünce Derneği ve Eğitim İş Sendikası Uşak Şubesi’nin ortaklaşa düzenlediği ‘Anayasa’ konulu panele konuşmacı olarak katılan Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu,
Anayasa değişikliği olduğu taktirde Türkiye’nin bir demokrasi olmaktan çıkıp,
bütün yetkilerin bir kişiye toplanması halinde bölücü terör örgütünün bayram yapacağını
dile getirdi.
[Haber görseli]
Uşak Barosu, Atatürkçü Düşünce Derneği ve Eğitim İş Sendikası Uşak Şubesi’nin ortaklaşa düzenlediği ‘Anayasa’ konulu panele konuşmacı olarak katılan TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Hukukçu ve Siyasetçi Prof. Dr. Süheyl Batum, Psikiyatrist Dr. Semih Dikkatli konuşmacı olarak katıldı. Panel öncesi düzenlenen basın toplantısında Uşak Baro Başkanı Avukat Gürcan Sağcan, Anayasa tasarısının halkoyuna sunulacağını ancak halkın çoğunluğunun Anayasa değişikliğinin içeriğinden habersiz olduğunu vurguladı. Hukukçu ve Siyasetçi Prof. Dr. Süheyl Batum ise, Türkiye’de kısa bir süre içinde anayasa değişikliğinin oylanacağına dikkat çekerek, “Bu konu çok yerde tartışılıyor ama bilinçli bir şekilde içeriği, getirilen maddelerin neler götürüp neler getireceği ve esasları üzerinde bilgi verilmiyor. Anayasadaki değişiklik, açıklama yapılmadığı için bir toz bulutu içindedir.” dedi.

“CUMHURBAŞKANI, SİYASİ PARTİ GENEL BAŞKANI SEVİYESİNE İNECEK”

Türkiye Barolar Birliği’nin Anayasa değişikliğine hukuk penceresinde yaklaşımlarına değinen Metin Feyzioğlu,

– “Anayasa değişikliği öncelikle Türk milletinin tamamını temsil etmesi gereken, özellikle kriz zamanında milletin %100’ünü etrafına toplaması beklenen Cumhurbaşkanını, siyasi parti genel başkanı seviyesine indirmektedir. Cumhurbaşkanı milletin tamamını kucaklayacağı en üst seviyedeyken, aşağıya ve sadece kendi siyasi partisinin il ve ilçe temsilcilerini kucaklayacak, onun dışındakileri ise öteleyecek, ötekileştirecek bir yere indirilmektedir. Bu Türkiye’nin bölücü, yıkıcı örgütler ve onların arkasındaki küresel güçlerin saldırısı altında olduğu düşünülürse sakıncalıdır. Açık ve yakın bölünme ile karşı karşıya olan bir ülke milli birliğini zayıflatmaz, tam aksine güçlendirir. Milli birliği güçlendirmek için de Cumhurbaşkanının Türk milletinin tamamını kucaklar halde durması lazımdır.” dedi.

“HUKUK GÜVENLİĞİ OLMAZSA YATIRIMCI GELMEZ”

Anayasa değişikliğinin Türkiye’ye siyasi ve ekonomik olarak kalıcı istikrarsızlık getireceğini TBB’nin tespit ettiğini ifade eden Feyzioğlu, milleti ve toprakları parçalanmış, bölünme tehdidi altındaki bir ülkede siyasi istikrar sağlanamayacağını söyleyerek, “Siyasi istikrar sağlanabilmesi için milletin, milli konularda tarafsız Cumhurbaşkanının etrafında toplanabilmesi ve kol kola girebilmesi gereklidir. Anayasa değişikliğinin ekonomik istikrarsızlığa yol açacak olmasının sebebi ise, toplumda ve devlette yatırımlar hukuk güvencesinde olmazsa, yerli ve yabancı yatırımcı gelmez, parasını bağlamaz, fabrika kurmaz ve yatırım yapmaz. Yatırımcının yatırım yapmasının vazgeçilmez şartı yatırımlarının hukuk güvenliği altında olmasıdır. Anayasa değişikliği hukuki güvenliği yerle bir etmektedir. Kimin suçlu kimin suçsuz, kimin haklı kimin haksız, kimin alacaklı kimin borçlu olduğuna Cumhurbaşkanı karar verir hale gelmektedir” dedi.

“DEVLET BAŞKANI VE SİYASİ PARTİ ŞAPKASI”

Anayasa değişikliği ile başkanın iki şapkaya sahip olacağını ifade eden Feyzioğlu, “Başkanın siyasi parti genel başkanı olması ve başkana tanınan kanunları veto yetkisi şu sonuca yol açacaktır. Başkan siyasi parti genel başkanı şapkasını takıp iktidar partisinden kimlerin milletvekili olacağını kendi elleriyle yazacaktır. Sonra devlet başkanı şapkasını takıp Meclisin önüne getirdiği kanunları yayınlayıp yayınlamamaya karar verecek. Yayınlamayıp meclise geri gönderdiği takdirde ise meclis üyeleri, o kanunu kabul edip yayınlayabilmek için oybirliği bulacak. Bu da ulaşılması imkansız bir oy birliği demektir. Başkan milletvekillerini seçecek ancak vekiller maaş almanın, odalarda oturmanın, devletin telefonlarını kullanarak araçlarına binmenin dışında hiçbir etkinlik gösteremeyecek. TBMM bugünü mumla arayacak etkisiz meclise dönüştürülmek istenmektedir. Bu milleti mecliste temsilcisiz bırakmak demektir” diye konuştu.

“HSYK BAŞKANA BAĞLANIRSA, ÜLKEDE YATIRIMCI KAÇAR”

Anayasa değişikliğinin hakim ve savcıları atayan kurulun 15 üyesinden 13’ünün başkan tarafından atanmasının önünü açtığını iddia eden Feyzioğlu, “Başkan 6’sını doğrudan atayacak ve geriye kalan 7 üyenin belirlemesi ise meclis komisyonlarında ve genel kurulunda yapılacak. Mecliste çoğunluk iktidar partisinin olduğu için bu defa başkan devlet başkanı şapkasını çıkarıp, siyasi parti genel başkanı şapkasını takarak, kalan 7 üyenin seçimine başkana sahip olacak. Türkiye’de haklıya haksıza, suçluya suçsuza, tutukluya, tutuksuza, hapse gitsin beraat etsin, alacaklı olduğuna, boşanmasına karar verilene, davası haklıdır veya haksızdır densin bütün bunlara karar verecek heyetin başındaki HSYK ise başkana bağlı olacak. Bu kabul edilemez. Böyle bir ülkeye yatırımcı gelmediği gibi böyle ülkedeki yatırımcı kaçar gider” dedi.

“BİR CEBİNDE HAKİMLER, DİĞER CEBİNDE MİLLETVEKİLLERİ”

Bir cebinde hakimler, diğer cebinde milletvekillerinin olduğu bir başkanlık sisteminin demokratik olmadığının altınız çizen TBB Başkanı Feyzioğlu, “Başkanın bir cebinde hakimler, diğer cebinde milletvekilleri olursa bu konu dünyada otoriterlik ve diktatörlük diye adlandırılır. Ayrılıkçı ve bölücü hareketlerin bulunduğu ülkeler arkasındaki örgütleri dünya terör örgütü olarak tanır. Eğer bir devlet demokratik değilse, devlet başkanı hakimlere emrediyor ve milletvekilleri ile meclisi kontrol altına alıyorsa böyle bir düzende ayrılıkçı hareketler uluslararası hukukta özgürlük savaşı ve özgürlükçü hareket olarak nitelendirilir. Maazallah arzu edilen anayasa değişikliği çıkacak olursa Türkiye’de bizi, bütün kaynaklarımızı, insanlarımızı, varımızı yoğumuzu hedef alan bölücü terör örgütü dünyanın her yerinde temsilcilik açar, dünyanın en etkili ülkelerinden açıktan hiç gizlemeye gerek duymaksızın istihbarat ve silah alır hale gelir. Dünyada örnekleri de vardır, Esad bir diktatör olduğu için, Esad’a karşı çıkan ÖSO ya da muhalifler bugün dünyada Esad’la aynı masaya oturabilir konumda kabul edilmektedir. Astana toplantısı ve Cenevre süreci bunun kanıtıdır. Devrik lider Saddam zamanında ortaya çıkan peşmerge hareketi dünya tarafından bir terör hareketi olarak değil, özgürlükçü hareket olarak düşünülmüştür. 36’ncı Paralel çekilerek peşmergenin bulunduğu yer merkezi Irak hükümetinden korunmaya alınmıştır. Saddam bir cebine hakimleri, diğer cebine Irak parlamentosundaki milletvekillerini almış tek adamdır. Türkiye’nin tüm operasyonlara, tüm bölünme senaryolarına karşı direniyor olması, Türkiye milli birliğini ve beraberliğini koruyor olması, Türkiye’nin bir demokrasi olmasıdır” dedi.

“YÖNETİM TEK KİŞİYE GEÇERSE, BÖLÜCÜ TERÖR ÖRGÜTÜ BAYRAM YAPAR”

Türkiye’nin bir demokrasi olmaktan çıkıp bütün yetkilerinin bir kişiye toplanması halinde bölücü terör örgütünün o gün bayram yapacağını ileri süren Feyzioğlu “Türkiye’de yönetim bir kişide olursa bölücü terör örgütü dünyanın her yerinde meşru olarak destek alabilir, bugün gizli kapaklı verilen istihbarat desteği o gün açıktan verilir hale gelir. Bazı ülkelerin gizli kapaklı yaptığı patlayıcı ve cephane desteği açıktan ve meşru verilir. Bu da Türkiye’nin dünyanın bütün devletlerine karşı tek başına kalması demek olur. Dünyanın bütün ülkeleri bölücü terör örgütünün arkasına geçer ve Türkiye yapayalnız kalır. Bu uyarımızı buradan yapıyor ve Türk milletini bilgilendirmeyi namus ve vatan borcu olarak görüyoruz. Hiç kimse başka bir algı operasyonu yapmasın. İçi boş laflar ve sloganlarla hiç kimse Türkiye’nin vaktini boşa harcamasın. Ben iktidara da muhalefete de Türkiye’de ki bütün siyasi partilere sesleniyorum: ‘Herkes her şeyi bilmeyebilir. Biz bunu bilerek söylüyoruz, bilenleri lütfen dinleyin. Türkiye’nin bugün yanılmaya ve yanıltılmaya tahammülü yoktur. Telafisi imkansız zararların doğmasına elbirliği ile izin vermeyelim. Türkiye bir seçime gitmiyor. Nisan ayında Türkiye hangi hükümet ve hangi Cumhurbaşkanı bu ülkeyi yönetecek bu konumuz değil. Türkiye’nin tapusunu millet elinde tutacak mı yoksa a veya b kişisinin ileride cebine koymasına izin verecek mi? Herkesin geleceğini düşünerek en doğru kararı vereceğine inanıyoruz” dedi.

HAKİMLERE SESLENDİ

2010 öncesinde kürsüde siyaset yapan bir grup hakim olduğuna değinen Feyzioğlu, kürsüden siyaset yapan hakim istemediklerini söyleyerek şöyle devam etti:

“2010 öncesi kürsüden siyaset yapan bir grup hakim vardı, biz bunlardan rahatsızdık ve o gün ki konumda yanlış yaptıklarını dile getirdik. Sonrasında siyasetin emir komutasında karar veren hakimler gördük bunu da istemedik. 28 Şubat sürecinde Genelkurmay’dan brifing alıp vicdanlarını ipotekleyen hakimlerden de haz etmedik. Kendilerini Fethullah Gülen cemaatine satmış ve teslim etmiş hakimlerle de mücadele ettik. Siyasi iktidarın emrindeki hakimlerle de elbette mücadele ediyoruz. Biz hakim gibi hakim istiyoruz. TBB’nin Türkiye’de güvenilir bir adalet sistemi kurulması için gerekli olan önerileri resmi kayıtlarda vardır. Bu anayasa değişikliği milletimiz tarafından ret edildikten sonra bunu yeniden hükümetimize ve Sayın Cumhurbaşkanına iletmeyi ve onlarla birlikte üzerinde çalışmayı bir vatan görevi biliriz. Ama önümüzdeki anayasa değişikliği hakim ve savcıları Türkiye’nin devlet başkanına, tek başına bağımlı kıldığı için bir felakettir. Tapu milletin elinde kalmalıdır.”

TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’ndan çok sert referandum açıklaması

Metin Feyzioğlu’ndan
çok sert referandum açıklaması

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Metin Feyzioğlu, İzmir Barosu’nun düzenlediği toplantıda TBMM’de kabul edilen yeni anayasa değişikliğine ilişkin yaptığı konuşmasında, “Millet demokrasiye ve vatanına sahip çıkmanın erdemini, herkese gösterecektir. O günden sonra kimse Türk milletine tepeden bakmaya cesaret edemeyecektir. Türk milletinin elinden demokrasiyi almayı aklından geçirmeye cesaret dahi edemeyecektir.
Onun için bu referanduma umutla yaklaşalım.” dedi.

TBMM’de dün (AS: 20.01.17) kabul edilerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın onayına sunulan anayasa değişikliği, İzmir Barosu’nun, ‘Anayasa değişikliğini tartışıyoruz’ toplantısında konuşuldu. Toplantının açılış konuşmalarını İzmir Barosu Başkanı Avukat Aydın Özcan ve Türkiye Barolar Birliği Başkanı Avukat Metin Feyzioğlu yaptı. Hukukçu, siyasetçi Kemal Anadol, Özyeğin Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Korkut Kanadoğlu, Girne Amerikan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Meltem Dikmen ve hukukçu, siyasetçi Prof.Dr. Süheyl Batum da yapılan değişiklikleri ve getireceği sonuçları anlattı.

“KİMSEYİ GERMEK İSTEMİYORUZ”

Anayasa değişikliklerinin anlatıldığı toplantıda ilk konuşmayı İzmir Barosu Başkanı Avukat Aydın Özcan yaptı. Değişikliklere karşı olduklarını söyleyen Aydın Özcan, şöyle dedi:

– “TBMM’de 550 milletvekilinin kuvvetler ayrılığından ayrılmamasını, TBMM’nin asli görevini yerine getirmesini hep ifade ettik. Milletvekillerine içtikleri anda sahip çıkmalarını istedik. Kimseyi germek değil, doğruları siyasilere göstermek istedik. Bunları hiç çekinmeden yapıyoruz, yapmaya da devam edeceğiz. Bazı arkadaşlar, ‘Meclis konuşmaları bitti, her şey bitti’ anlayışında. Ben onlara katılmıyorum.”
“PARÇALANMA AÇIK TEHDİT HALİNE GELİR”

Aydın Özcan’dan sonra Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu konuştu. Millete inandığını söyleyen Metin Feyzioğlu,

“Türk milleti, bu projeyi izin vermeyecektir. Vekillerin sahip çıkmadığı yüce Meclise asil Türk milleti sahip çıkacaktır. Davasına inanan kazanır. Biz hem davamıza inanıyoruz,
hem asil Türk milletine inanıyoruz”
diye konuştu.

Değişiklikler için “Niçin bölünme anayasasıdır?” sorusunu yönelten Metin Feyzioğlu, şöyle konuştu:

– “Cumhurbaşkanı Türk milletinin tamamını temsil eder. Cumhurbaşkanı sadece parti genel başkanı olursa, yalnızca partisinin il ve ilçe teşkilatlarını temsil eder bir makama indirilir. Cumhurbaşkanı milletin tamamını temsil edemez konuma indirilirse, millet parçalanır.
Millet parçalanırsa vatan topraklarının parçalanma olasılığı açık ve yakın bir tehdide döner. Türk milleti bu parçalanmaya, bölünmeye asla izin vermeyecektir. Milletimize inancımız tamdır. Milletine inanan, davasını her zaman kazanmıştı. Mustafa Kemal Duatepe’den bakıp milletine inancını korumaya devam etmeseydi bugün iş işten geçmişti.”

“MİLLET, VATINANA SAHİP ÇIKMAYI HERKESE GÖSTERECEKTİR”

Referandum için millete inandığını vurgulayan Metin Feyzioğlu, şöyle dedi:

– “Millet demokrasiye ve vatanına sahip çıkmanın erdemini, herkese gösterecektir. O günden sonra kimse Türk milletine tepeden bakmaya cesaret edemeyecektir. Türk milletinin elinden demokrasiyi almayı aklından geçirmeye cesaret dahi edemeyecektir. Onun için bu referanduma umutla yaklaşalım” dedi.

Anayasa değişikliklerinin istikrarsızlık getireceğini de savunan Metin Feyzioğlu,

– “Bu yapılanlar, kalıcı istikrasızlık projesidir. Nedeni basit. Halkı bölünmüş devlette istikrar olur mu? Bir partinin ilçe başkanlarının yönettiği devlette istikrar olur mu? Yatırımların hukuki güvencesinin olmadığı, insanların gelecekleri, özgürlükleri, mal varlıkları parti ilçe başkanlarının iki dudağı arasına terk ettiği ülkede istikrar olur mu? Millet bu değişikliğin istikrar değil, kalıcı istikrarsızlık getirdiğini, projenin bu olduğunu çok iyi bilmektedir. Bunun için millet asla izin vermeyecektir. TBMM, Türk milletinin kendisini bulduğu, temsil edildiği
en yüce makamdır. Milletin Mecliste temsil edilmediği, o Meclisin ülkenin kaderine hakim olmadığını bir ülkede istikrar olur mu dostlarım? Bu anayasa değişikliği projesi hem bölünmenin hem de kalıcı istikrarsızlığın projesidir. Bu değişiklikler, milletin kararıyla
tarihin çöp sepetine atılacaktır. Ondan sonra yolumuz çağdaş uygarlığın yoludur.”

“MESELE TÜRKİYE CUMHURİYETİ MESELESİDİR”

Değişiklikler sonrasında partinin il ve ilçe başkanlarının etkisinin artacağını ifade eden Metin Feyzioğlu şöyle devam etti:

– “Türkiye Cumhuriyeti, varımız, yoğumuz, namusumuz; il ve ilçe başkanlarının altında ezilir. Mesele kişi meselesi değildir. Mesele bugün aday olabilecek şu kişinin ya da bu kişinin,
bu yetkilerle bir devlet başkanı olması hiç değildir. Mesele Türkiye Cumhuriyeti meselesidir. Türkiye Cumhuriyeti meselesine, 79 milyon yurttaşımız sahip çıkacaktır. Bizim geleneğimizde, göreneğimizde, ecdadımızda vatanımızı parçalatmak yoktur. Devletin tapusunu bir kişiye vermeyi asla kabul etmeyecektir. Hiçbiri zaman etmemiştir. Devletin tapusu millete aittir.
Bu millet, bu tapuyu şehit kanıyla en ağır bedelleri ödeyerek almıştır. Şehit kanıyla alınan tapu, öyle Mecliste birkaç kişi elini kaldırdı diye hiç kimseye, aileye teslim edilemez. Tapu bizimdir, Türk milletinindir. Türk milleti sizsiniz, biziz, 79 milyon hep birlikte Türk milletidir.”

15 Temmuz darbe girişimi süreci üzerinden değerlendirme yapan Metin Feyvioğlu,

– “Cumhurbaşkanı 15 Temmuz’da, bir partinin başkanı olsaydı, kendisine il ve ilçelerin başkanlarından başka sahip çıkan olur muydu? Milleti bölecek hiçbir değişikliğe bu sebeple de izin vermeyiz. 79 milyon Mustafa Kemal Atatürk’ün evlatlarıyız. 79 milyon hep birlikte Türk milletiyiz. Önümüzdeki mesele torunlarımızın, torunlarımızın çocukları meseledir. Konu bir siyasi partinin ya da partilerin meselesi değildir, konu sadece Türk milletinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar kalması konusudur. Herkesin vücudu bir gün toprak olacaktır ama Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve Atatürk ilkelerine bağlı olarak ilelebet payidar kalacaktır. Yüz bin avukatın temsilcisi olarak size söz veriyorum;
Türk milleti bu değişikliklere izin vermeyecektir. Gelecek umuttur, aydınlıktır,
gelecek bizimdir
” dedi.

Toplantıya katılan konuşmacılar da yeni anayasa değişikliklerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Tarihten örnekler verilerek yapılmak istenen değişiklikler eleştirildi. (DHA, 21.1.17)
=============================
Dostlar,

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Sayın Prof. Metin Feyzioğlu’nun söylemlerini bütünüyle paylaşıyoruz. Halkımız, kim olursa olsun, geçmişte olduğu gibi Kurtuluş Savaşı koşullarında bile ATATÜRK dahil vermediği egemenliğini TEK BİR KİŞİYE asla teslim etmeyecektir. Ülkenin Meclisi, TBMM rejimin Kâbesidir ve her şey orada enine boyuna tartışılmalı, konuşulmalı, ortak akılla uzlaşarak kararlar verilmelidir. Gerektiğinde çok hızlı kararlar da TBMM’de alınabilir, TBMM İçtüzüğü buna elvermektedir.

Şimdi yapılacak en akıllı şey:

* Olumsuz kara – gri propagandalara kapılmadan, bu Anayasa değişikliğinin ülkemizi diktatörlüğe – bölünmeye – federasyona.. sürükleyeceği sabırla anlatılarak halkımızın bilgilendirilmesi ve halk oylamasına mutlaka katılarak HAYIR oyu kullanmasını sağlamaktır..
* AKP’nin kazandığı bütün seçimlerde, RTE’nin CB seçilmesinde, 12 Eylül 2010 anayasa değişikliği halkoylamasında başlıca belirleyici, seçimlere katılma oranının düşüklüğüdür.
AKP – RTE yanlılarının neredeyse tamamı sandığa taşınmış, oy kullandırılmıştır..
Anımsayalım; FETÖ, ölüler bile oy kullanacak! talimatı vermişti ABD’den!
%90’ın altına inmeyen bir katılımla halkoylamasından EVET çıkması olanaksız gibidir.
Ne yazık ki oy kullanmada tembellik edenler AKP seçmeni değil..
Hele halkoylamasına katılım %95’i aşarsa, HAYIR oyları hemen hemen kesinlikle çoğunluğu alacaktır..

Ulusumuza güveniyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
24 Ocak 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Milli Anayasa Kurultayı sonuç bildirgesi

Milli Anayasa Kurultayı’nda
11 maddelik sonuç bildirgesi kabul edildi

27 Mart 2016, 12:10

Milli güçler, Türksüz Anayasa’ya karşı birleşti. Milli Anayasa Hareketi Kurultayı
Türkiye’nin dört bir yanından gelen binlerce vatanseverle Ankara’da toplandı.
Türk Milleti” ifadesini hedef alan yeni anayasa girişimine karşı başlatılan
Milli Anayasa Kurultayı Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde devam ediyor.

Binlerce yurttaşın katıldığı kurultayda AKP’nin bölücü ve gerici bir anayasa yapmak istediğinin altı çizildi.

Saat 12’de başlayan kurultayda sık sık Bölücü gerici anayasaya geçit yok,
Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları atıldı.

Eski Meclis Başkan Vekili Hasan Korkmazcan‘ın yönettiği kurultaya Kumpas davalarında tutuklanmış bir çok aydın, sanatçı, Vatan Partisi yöneticileri, DSP yöneticileri katıldı.

Eski CHP Milletvekili Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, AKP’nin yeni anayasasına karşı Milli Anayasa Kurultayı’nın 11 maddeden oluşan sonuç bildirgesini tek tek okudu, salondaki yurttaşların oyuna sundu.

Yurttaşları Milli Anayasa Hareketinin çatısı altında toplanmaya çağıran Güler,
“Türk Milleti’ni anayasadan sildirtmeyeceğiz” dedi.

Bölücü ve gerici anayasaya geçit verilmeyeceği vurgusu yapılan bildiri, oy birliği ile
kabul edildi.

Milli Anayasa Hareketi Yürütme kurulu üyesi Prof. Dr. Birgül Ayman Güler‘in açıkladığı sonuç bildirgesi şöyle:

https://youtu.be/uKdDsL0FxRs 

Vatanımız ve Cumhuriyetimiz, uzun süreden bu yana büyük saldırılar altındadır.
Ülkemizin varlığının tehdit edildiği bugünlerde, biz Türk vatandaşları, Yeni Anayasa yaptırarak Gazi Meclis’i anayasal düzeni ortadan kaldırma gibi ağır bir siyasal suç işlemeye sürükleyenlere karşı, 27 Mart 2016 günü Ankara’da toplandık ve aşağıda belirttiğimiz tutumda birleştik.

1.    Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi bölünmez bir bütündür. Topraklarımız üzerinde birden fazla egemenlik alanı yaratılamaz. Bölgecilik yapılarak özerklik, federasyonculuk güdülemez. Ülkemizin bir karış toprağından vazgeçilmesi söz konusu dahi olamaz.

2.    Türkiye Cumhuriyeti’nde egemenlik Türk Milleti’ne aittir. Çokkültürcülük adına etnik ayrılıkçılık, ümmetçilik adına mezhebi parçalanma yoluyla Türk Milleti’nin bütünlüğü bölünemez. Ulusun varlığı ve egemenlik hakları, hiçbir koşulda ortadan kaldırılamaz.

3.    Milli birliğimizin sağlamlaşarak sürdürülmesi, egemenlik ve bağımsızlık haklarımızın dokunulmazlığı için, 1919’dan sonra bir kez daha, tarihsel bir görev ile karşı karşıyayız.
Bu görev‘müdafaa-i hukuku milliye’ görevidir. Bu görevi üstleniyor, ulusal haklarımızı savunma mücadelesinden bir an bile geri durmayacağımızı ilan ediyoruz.

4.    Her türlü kültürel ve toplumsal özelliklerimizin red ve inkarına karşı olduğumuz gibi,
bu özelliklerimizi Türk Milleti’ni etnik – mezhebi topluluklara bölme aracı yapan her türlü kimlikçiliği ve siyasallaştırmayı reddediyoruz. Etnikçi ve ümmetçi kesimlerle bunları destekleyen dış dünya aktörlerine, Türk Milleti’nin varlığına ve haklarına saygı göstermelerini hatırlatıyor ve bu yöndeki Yeni Anayasa girişimlerinden vazgeçmelerini ihtar ediyoruz.

5.    Anayasa’dan Türk Vatandaşlığı statümüzü silmeye ve egemenliği Türk Milleti’nden almaya yeltenen Yeni Anayasa saldırısına karşı, varoluşumuzu savunma ve direnme esasının meşru olduğunu ilan ediyoruz.

6.    Siyasal ümmetçilik güdenlerin ortadan kaldırmak istedikleri milli devlet, bireysel ve
sosyal özgürlüklerimizin güvencesi olan laikliğin koruyucu zırhıdır. Laikliği ortadan kaldırarak bireysel hak ve özgürlüklerimizi cemaatlere devredecek, halkımızı mezheplerin,
inanç gruplarının iktidar savaşlarına mahkum edecek bir Yeni Anayasa’ya karşı, yurttaşlık haklarımızı ve özgürlüğümüzü savunma ve direnme esasının meşru olduğunu bildiriyoruz.

7.    Cumhuriyetimizin kuruluş ve gelişmesinde temel olmuş hükmetme biçimi, kaynağını meclisten alan parlamenter hükümet sistemidir. Bunu ortadan kaldırmak, basit bir hükümet işleyişi değişikliği değil, egemenliğimizin kullanılış tarzını değiştirmek anlamı taşır. Egemenlik hakkımızı, hiçbir partizan hedefe ve hiçbir kişisel hevese kurban etmeyeceğimizi açıklıyoruz.

8.    Yeni Anayasa, etnik bölücülükle 2008 yılından bu yana yapılan hukuk dışı “müzakere”lerin nihai halkasıdır. Yeni Anayasa ısrarıyla bölücü çevrelerin taleplerini müzakereye açmak, bölücü teröre karşı yürütülen savaşa ciddi zararlar vermektedir.
Şimdiye kadar yapılmış yasa dışı sözde “müzakere ve mutabakatlar”ın Yeni Anayasa hüllesiyle anayasal düzen haline getirilmesi, hiçbir koşulda kabul edilemez.

9.    Yeni Anayasacılığın ana damarı dışarıdadır. Yeni Anayasalar, dünyada ve bölgemizde yeniden bir paylaşım savaşı yürüten küresel emperyalizmin saldırı aracıdır. Ülkemizde sözde çokkültürcülük, etnikçilik, mezhepçilik peşinde sürüklenenleri, çağımızın bu çıplak gerçeğini fark ederek, bu gayrımilli saldırganlığa alet olmaktan vazgeçmeleri için uyarıyoruz.

10.    Büyük Ortadoğu Projesi temelinde Kuzey Afrika ülkelerinde, komşularımız Irak’ta, Suriye’de tanık olduğumuz gerçek, milli varoluşların ortadan kaldırılmasından ve ülkelerin kabile – aşiretlere, etnisite – mezheplere ayrıştırılmasından, parçalanmasından ibarettir. Ulusal varoluşları ve hakları yok edilmeye çalışılan komşularımızın, tüm dünya uluslarının ve insanlığın kutlu geleceği için, küresel emperyalizmin tam karşısında olduğumuzu duyuruyoruz.

11.    Milli Anayasa Hareketi, karşı karşıya olduğumuz Atatürksüz, Türksüz, bölücü gayrımilli anayasacılık saldırısına karşı, ulusal varlığımızı, milli birliğimizi, vatanımızın bütünlüğünü ve bu değerlere ilişkin tüm haklarımızı savunma ve direnme kararlılığını ifade eder. Aynı iradeye sahip bütün siyasi partileri, demokratik kitle örgütlerini, toplulukları ve kişileri, hiçbir ayırım gözetmeksizin,bu iradeyi yükseltmeye çağırır.

14.48: Türkiye Sanatçılar Birliği Başkanı İnci Özdil konuştu. İnci Özdil: “Yeni anayasa intihar demektir. İntihar etmek isteyen var mı aranızda. Burada olanlar istemiyoruz tabii ki,
biz milli anayasa hareketiyiz. Biz tek tumruğuz. Yeni anayasa bir projedir. Yeni anayasa birliğe, kardeşliğe çomak sokmak demektir.”

14.40: TESUD Başkanı emekli Korgeneral Erdoğan Karakuş konuştu

Erdoğan Karakuş: “İlk 3 madde değişirse Ankara başkent olmaktan çıkacak. Çorumlular Yozgatlılar nereye gideceksiniz? Soruyorum. Yeni anayasanın sizlere neleri kaybettireceğini farkına varın. En azından çoluğunuzu çocuğunuzu önemseyin.”

14.33: 24. Dönem Milletvekili Prof. Dr. Nur Serter konuştu

14.18:  Ulaştırma eski Bakanı Prof. Dr. Enis Öksüz konuştu.

Enis Öksüz: “Canavar emperyalist devletler, yeni anayasa ile boynumuzu kesmeye çalışıyor. Milleti ayıranlar birleştirici bir anayasa çıkaramazlar. Yeni anayasaya izin vermeyeceğiz!”

14.10: TGB Genel Başkanı Çağdaş Cengiz konuştu.

Cengiz’in açıklamalarının satırbaşları şöyle:

“Cesaret önemli. ABD’nin bölücü ve gerici terör örgütlerinin, patlayan bombalarının korku iklimine bir cevaptır. Terör örgütlerinin bombalarından korkmuyoruz!

İnsan korkar, ama millet korkmaz, korkmamalı. Türk milleti teröre asla baş eğmeyecek. Cesaretin onurlu ve şerefli bir hayat sürmeye faydası var. Ölüm kusanlara buradan kararlılığımızı ifade ediyoruz.

Başaramayacakları birşeyi dayatıyorlar. Mücadele örgütlü olur. MAH’ın bizleri birleştirmesi örgütlü mücadelenin gereği olan hedefler koyması gereklidir. Ordumuzun, polisimizin, korucumuzun 24 Temmuz’da başlattığı hareket, MAH mücadelesiyle birlikte gidecektir ve en kısa sürede zafere ulaşacaktır.

Milli olmayan anayasayı milli etiketiyle sunmaya çalışıyorlar. Bu ülkede milli olan biziz! Kuvvetli olan çoğunluk olan biziz!

Türk gençliği bir kere ayağa kalktımı hiçbir işi yarım bırakmaz. Aksini iddia eden 19 Mayıs 2016 günü Atatürk’ün evine baksın! Atatürk gençliği gericilere bölücülere karşı orada olacaktır!”

14.00: Hukukçu Ömer Faruk Eminağaoğlu Konuştu.

Eminağaoğlu’nun açıklamaları şöyle:

“Anayasayı kurucu meclisler yapar. Anayasa yapma yetkisi olmayan bir meclis insan unsurların gözünü dikmiş olan meclis, yeni anayasa diyerek yola çıkmışsa bizim görevimiz bunun karşısında durmak ve Cumhuriyeti sonuna kadar yaşatmaktır.”

13.56: Hacı Bektaş Belediye Başkanı Ali Rıza Salmanpakoğlu konuştu.

Salmanpakoğlu’nun açıklamalarının satırbaşları şöyle:

“Bu vatana sahip çıkmak için yüreğini ortaya koyan ey vatanseverler, merhaba!

Türkiye üzerine oynanan oyunların bugünlere kadar gelişinde her zaman karşımıza çıkan bir çelişki vardır. Bu çelişki aydınlanma ile karanlığın çelişkisidir.

İşimiz bu kurultayda, aydınlanmanın ne olduğunu herkese ifade etmek durumundayız. Bunun için buradayız.

Anayasayı değiştirceklermiş, nasıl değiştirecekler? İktidarın tuzaklarına düşmeyeceğiz. Bunun için buradayız. Mücadele edeceğiz.”

13.30: Kültür Eski Bakanı Namık Kemal Zeybek konuştu.

Zeybek, “Yeni anayasa bir tuzaktır. Ülkemizi karmaşaya sokan gelişmelerin son noktası olacak. Bu noktada sağ- sol, çekilişleri kalmamıştır. Aklımızı başımıza alalım.” dedi.

Zeybek’in açıklamaları şöyle:

13. 25: 24. Dönem CHP Uşak Milletvekili Av. Dilek Akagün Yılmaz konuştu.

Akagün’ün açıklaması şöyle:

Bunca güzel konuşmadan sonra konuşma yapmak zor olsa gerek

Sizlerden birisi olarak bende burada dişlerin sesini dile getirmek istiyorum

Bu ülkenin geçen kemalistler aydınları sizleri selamlıyorum

Hepimizz biliyoruus ki ülkemize abd tarafından dayatılan bu anayasa emperyalist bir projedşr.  Bizi açıkça tehdit ediyorlar. Bu tehditleri sadece bize yapmıyorlar bütün ezilenn uluslara yapıyorlar.

Çok etkili dili kimlşkli bşr yapı yapılarak ülkeleri parçalıyorlar.

Bu proje bize şu an anayasa olarak karşımıza çıkıyor. İzin vermeyeceğiz

Bazı solcu arkadaşlarımız HDP’yi çok laik sanıyorlar ama meclise verilen yönergeleri inceleyelim. Verilen maddelere bizim evet diyeceğimizi sanıyorlar. Ama yanılıyorlar demeyeceğiz.

IŞİD ve PKK terörüyle ve ABD tehditleriyle yeni anayasa dayatması ile “bu ülkenin  ulus devleti yıkılsın, laik devleti yıkılsın, çağdaş devleti yıkılsın” diye uğraşıyorlar . Biz de burdan onlara sesleniyoruz: Biz çağdaş, laik cumhuriyet rejimini yıktırtmayacağız.

13.18: Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek konuştu. Perinçek:  Bölücü anayasa girişimi terörle ittifak halindedir

Vatan Partisi Genel Başkanı Perinçek’in açıklamaları şöyle:

Doğu Perinçek: “Mustafa Kemalin askerleriyiz!

Sayın başkan, Milli Anayasa Hareketi’nin sayın yöneticileri;

Edirne’den, Tekirdağ’dan, Hakkari, Muş, Varto, Van, Artvin, Trabzon, Samsun, Mersin, Adana, Antalya, İç Anadolu bozkırlarından kurultayımıza gelen, birbirine kenetlenen değerli delegeler;

Hepinizi yürekten sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Önce buradan meydan okuyoruz. Atatürk’ün başkenti, devrimci türkiyeyi kuran cumhuriyeti kuran milletimizi birleştiren, bize vatan armağan eden büyük hareketin başkenti Ankara’dan meydan okuyoruz!

Terörle, canlı bombalarla Türkiyemizi yeniden düzenlemeye kalkanlara, bölücü anayasa dayatanlara meydan okuyoruz. Onların yobaz ve bölücü terör örgütlerini hendeklere gömen bir Türkiye var, TSK ile polisiyle ve korucusuyla. Bu yeni anayasa dedikleri bölücü anayasa hendeklere gömülen bölücülüğü hendeklerden kurtarma girişimidir.

Şimdi bölücü teröre ve bölücü anayasaya karşı mücadele vardır. İkisi de Türkiye’nin vatan bütünlüğünü koruma, çağdaş, halkçı, bağımsız Türkiye’yi kurma mücadelesi. Bugün canlı bombalarla terörle bir anayasa dayatılıyor. Ülkemizde canlı bombalar var. Birinci canlı bomba burada Türklüğü anayasadan dışarı sürmek. Türk milletinin kurduğu bir Türkiye’de Türklüğü anayasadan atmaya kalkanların alnını karışlıyoruz. Bu girişimi hendeklere gömmeye kararlıyız.

İkinci canlı bomba özerklik. Türkiyede ayrı otorite alanları oluşturmak, belli bölgeleri etnik iddialarla ABD vesayeti altında yönetmeye kalkmak. Bu girişimin yerle bir olacağını buradan bütün dünyaya ilan ediyoruz. Özerklik, sen benden değilsin, ötekisin, başkasısın anlamına gelir. Bu girişim de milletin bağrına çarpacak, okyanus ötesine dönecek!

Türk milletini bölme girişimi bölücü terörle ittifak halindedir. Bölücü anayasa girişimi, bölücü terörün müttefikidir.

Tayyip Erdoğanlara, Davutoğullarına buradan ihtar ediyoruz. Milleti bölmeyin, Cumhuriyet’in ayakları altında kalacaksınız, Türk Milletinin ayakları altında kalacaksınız!

13.11 Adalet Eski Bakanı ve DSP Başkanlık Kurulu Üyesi Hikmet Sami Türk Konuştu.

12.51: Türkiye Barolar Birliği Temsilcisi Prof. Dr. Necdet Basa,
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun mesajını okudu.

“Bu önemli toplantı türkiyede demokrasinin işleyişi ve hukuk devleti işleyişinin,
vahim noktalara ulaştığı bir dönem daha olmamışştır.

Bu zor süreçte mensubu olmaktan gurur duyduğum hukukun üstlünğüne inanna egemnliğin kayırsız şartsız olduğu, güçlü olduğu için haklı olmak yoktur diyerek devam ediyoruz. Israrla hukukun üstünlüğüne savunmaya devam ediyoruz. Temel hak ve özgürlükli sınırlandırılması karşısında sessiz kalmıyoruz. İfade özgürlüğünü fiilen ortadan kaldrıan, bireyin ve toplumun savunucular-ı olarak görevimizi icra ediyoruz.

Biliyoruz ki toplumların birkte yaşama iradesi sevgisaygı hoş göre iradesi büyür ve adaletle yaşatır.

Çağdaş anaysalar egenliğin milletin, vekillerin istedikleri zaman geri almasını açık tutarlar ve tutmak zorundalar.

Ülkemizin gündemini yeni ayasa belirliyuotr. Ancak ülkenin önceliği yeni aysa değildir. Anaysanın ilk üç maddesinde yer alan 3 naddeden, hukukun üstlüğünden çoğulcu demokratik anlayıştan çağdaşlıktan, ulusallıktan asla taviz verilemez.

Her yeni anayasa genelde devrim ve karşı devrim kurucu iradenin manifestosudur. Kurucu ideolojiyi yansıtan belgedir. Bizim anaysamızın belgeside, anayasamızın 4. maddesine göre değiştirelemez ve teklif dahi edilemez.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ve  Türkiye Barolar Birliği adına kurultaya selamlarımı saygılarımı iletiyorum”

12.48: TBMM eski Başkanı Hasan Korkmazcan konuştu. Korkmazcan: “Bölücü anayasa girişimini tarihin çöplüğüne atacağız” dedi.

Korkmazcan’ın açıklamaları şöyle:

Değerli vatanseverler, Türkiyemizin 81 ilinden Varto’dan Edirne’den Marmaris’ten Artvin’den Türkiye’nin kalbinin yeniden ankarada atmaya başladığını göstermek için dünden itibarenn yollara düştünüz Türkiye’nin herhangi bir salonunda herhangi bir meydanında insanlar bir araya gelemesinler diye emperyalizmin bombalarının patlatıldığı, tehtidlerin yapıldığı terör estirildiği bir dönemde ankarada bir kararlılık duruşu belirmek için geldinşiz. Bu bizim son kurultayımız değil, ilk kurultayımzıda değil Türkük dünyada var olduğu müdedretçe insanlığın sıkıntıya düştüğü her devrede türk kurultayları bis insanlık meşalesi olarak tanımlanmıştır. 20. yyda emperyalist güçler dünyanın mazlum haklklarınıun mallarını varlıklarını ellerinden aldılar şimdi onurlarını da ellerinden alırız zannederek bugüne kadar görülmemiş büyük güçlerle bir savaş başlattılar. Bu savaşın sonunda onlara dersini bizim kurultaylarımız verdi. Çanakkale bir kurutaydır aynen ergenekon gibi. İstiklal savaşı Ankarada sivasta toplanan kurultayların eseridir. MÖ 2000li yıllarda bzokırlarda toplanan kurultaylar ghibi. 2.yyın bugünkü noktaya gelemsinde ankaranın kararlılığı büyük ro oynamuşt. Daha dün akşiam biri diyorki 20.yyn bütün paradigmaları yıkıldı, kurulan kurumlar devletler geçersiz hale geldi şimdi yenisini kurmak lazım. Bunlarkendi kendilerine insanlık birikimlerine savaş açarak insanları sindirebileceklerini sanıyoırlar Türkiye 21. yyn başlangıcında da hayır sesi .çıkıyor Hayor insanlık değerlerine dokunamazsınız, kiralık askerlerinizle afgamnistandaki uygur mabetlerini yıktırab,ilirsiniz ama tüklüğün kalbindeki insanlık aşkı oldukça bütün insanlığın bağımsızlığı garanti altıondadır. Biz sadece bir anayasa tartışması yürütmüyoruz. Anayasa hukuk zemininde hukukun görevlendirdiği organların amsalarında ün,lerde stklarada ve kend,isinin haklarını savnumka isteyen vatandaşların toplantılarında konuşulur. Ama bugünb  türkiyeye dayatılan sadevce bir anaysa değil Anayasada Türk milletini kaldırmak istiyorlar bizide afganistan Irak, Yugoslavya gibi paraçparça yapmak istiyorlar.
Emperyalizm silahla ulaşamadığı yerlede anayasa ilke toplumları dağıtmak istiyot. Böylelikle bütün insanlık empreryalizmin av alanına dönüşecek, insanlık ,stedikleri gibi yöneldnirilebilecek. Bugün bu ahayale buradan dur diyoruz.

Önümüzdeki günlerde anadoluda bu gayrimilli anayasa dayatmasının karşısında bütün vatandaşlarımızla set kuracağız milli cepheyi oluşturacağoız. Bugüne kadar yanlşlıklarla emperyalist yörüngeye girmiş olanların uyanmalarını bekliyoruz. Bundan önve yeni osmanlıukcvılık hayyalleriyle komşularımıxzla aramıza setler koyanların yeterli dersleri çıkarmış olmalarını umuyoruz.

Sonuç hem kuşatyılmış hem de içine sızılmış bir topluluk haline geld,i. Şimdi yeni heveslerle başkanlık gib,i kamuyflajlara bu ısrar sona ermelidir. Sona ermeze biz onu sona erdireceğiz. Bölücü teröre umut feneri olan anayasa girişimini naıld urdurduysak tarihin ..
Bugünden itibaren Yüce Atatürkünb başkendimiz olarak ilan ettiği yerden sesimizi şemdinliye erdirneye kadar ulaştırmak , emperyalizme durm demek Türklerin tarihi görevidir. Bizim gerçek anayasamıznda ,inşanlığüın eşitliği, insanları ırklarına mezherplerine göre ayırmamak vardır.

Türksüz anayasa yapmaya çalışmak Türklere ırkçılığı yakıştırmak en büyük ayıptır.
Asıl ayıp emperyalizm ırkçılığıdır. O mikrobu bu topraklara bulaştırmayacağız.

12.29: Milli Anayasa Hareketi Yönetim Kurulu, tek tek divandaki yerlerine davet edildi.

Yönetim Kurulu şöyle:

Av. Dilek Akagün Yılmaz, Yavuz Alogan, Dr. Canan Arıtman, Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, Prof. Dr. Süheyl Batum, Av. Tülay Bekar, E. Tümg. Naci Beştepe, Namık Kemal Boya, Çağdaş Cengiz, E. Korg. Erdoğan Karakuş, Suay Karaman, Prof. Dr. Ramazan Mirzaoğlu, Yaşar Okuyan, Enis Öksüz, Av. Metin Öney, E. Tümg. Osman Özbek, İnci Özdil, Utku Reyhan, Av. Nusret Senem, Prof. Dr. Nur Serter, Doç. Dr. Hüner Tuncer,
Rıza Zelyut

12.26: Saygı duruşu ve İstiklâl Marşı‘nın ardından “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı atıldı

12.25: Kurultay saygı duruşu ve İstiklâl Marşı ile başladı


======================================

Dostlar,

Coşkuyla onaylayarak bu yurtsever Bildiriye katıldığımızı ve
bütün gücümüzle destek vereceğimizi  belirtiyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
28 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

30 Ağustos’ta BAĞDAT FORUMU’na Çağrı…

30 Ağustos’ta BAĞDAT FORUMU’na Çağrı…

zafer

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Prof. Dr. Süheyl BATUM
Prof. Dr. Metin Feyzioğlu
E. Tuğa. Tüker ERTÜRK
Gazeteci Mustafa MUTLU..

Göztepe 60. yıl parkında olacaklar 30 Ağustos Utkusunun 92. yılında..

Katılalım, destek verelim..

Sevgi ve saygıyla.
26.8.2014, Sapanca

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net