Ahmet SAY : Rütbeler söküldü – madalyalar alındı

Rütbeler söküldü – madalyalar alındı

Ahmet SAYAhmet SAY, 18 Temmuz 2017, EVRENSEL

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Yeniden bir “OHAL Dönemi” yaşıyoruz. Son OHAL Kanun Hükmünde Kararnamesi, geçen haftanın sonunda, 14 Temmuz 2017 günü yürürlüğe girdi ve bu “kararname” ile 7348 kişi işten atıldı: Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan 418, Emniyet Genel Müdürlüğü’nden 2303 ve Sağlık Bakanlığı’ndan 789 kişinin işine son verildi. Kara Kuvvetleri’nden 181, Deniz Kuvvetleri’nden 180, Hava Kuvvetleri’nden 185 asker atıldı. Üniversitelerden ise aralarında profesörlerin de olduğu 302 akademisyenin yanı sıra, üniversitelerin idarî kadrolarından da 54 kişi ihraç edildi. İçişleri Bakanlığı’nda işine son verilen 31 kişi arasında, eski İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu da vardı. Silahlı Kuvvetler’den emekli olmuş 342 emeklinin ise rütbeleri söküldü.

Bütün bu az görülür işlemlerin yanı sıra, daha önce KHK’lerle işten atılan 312 kişi n’oldu dersiniz? Bu 312 kişi, görevlerine iade edildi! “Demokrasi” dediğin böyle işler: Eğriye eğri, doğruya doğru! Alın size bir örnek: Kapatılan derneklerden (ve Başbakan Binali Yıldırım’ın hemşerilerinden oluşan) Erzincanlı Sanayici ve İşadamları Derneği yeniden açıldı!

Peki, firari sporculardan Hakan Şükür ve Arif Erdem’in madalya ve nişanlarının alınmasına ne demeli? Hatırlayın: Hakan Şükür, millî takımda attığı ve attırdığı gollerle 2002 yılında Devlet Üstün Hizmet Madalyası almıştı! Hakan ayrıca, 2002 Dünya Kupası’nda bronz madalya kazanmıştı. Çünkü futbol millî takımımız, bu turnuvada Güney Kore’yi 3-2 yenerek dünya üçüncüsü olmuştu, hatırlarsınız belki…
*
Eğitimcilerimiz Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın, açlık grevinde kritik eşiği aşarak hayatla olan bağlarının her gün biraz daha koptuğunu, dünyanın bütün vicdanlı insanları kaygıyla izlerken CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İzmir Milletvekili Zeynep Altıok, bu iki eğitimcinin göreve bir an önce iade edilmesini istedi ve Türkçe konuşmasına karşın, bazı insanların anlayamayacağı bir cümle kurdu:

“Yaptığımız bu çağrı, siyasi bir çağrıdan öte, evrensel insan hakları kriterlerince sâbit bir hak ve âcil bir insanlık çağrısıdır.”

CHP’li Sezgin Tanrıkulu ise KHK ile işten atılan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için Meclis araştırması açılmasını istedi.

Umarım bütün bunlar için “Artık çok geç” demeyiz. Bizim bildiğimiz temel ilke çok yalın ve açıktır:

İNSAN HAYATINDAN DEĞERLİ HİÇBİR ŞEY YOKTUR!
====================================
Dostlar,

Belki 2 aydır web sitemizin manşetinde tutuyoruz 2 masum eğitim emekçisinin hepimize ders olması gereken dramını.. Dile kolay, 138 gün oldu bu gün (23.7.17). Bu 2 genç insan 4 ay 18 gündür açlar! Salt şekerli – tuzlu su ve B12 vitamini alıyorlar Wernicke-Korsakoff sendromuna karşı. Beden ağırlıkları neredeyse yarıya indi. Ciddi ağrıları, kas güçsüzlükleri var. Ziyaretçilerine tekerlekli sandalye ile gelmek bile çok güçleşti..

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, açlık grevindeki bu 2 hüküm giymemiş masum insanın gözaltına alınma nedenini DHKP-C üyeliği olarak açıkladı ve daha önce de birkaç kez gözaltına alındıklarını, sabıkalı olduklarını açıkladı. Oysa hem CHP hem de Nuriye ve Semih’in avukatları hemen savcılıktan sabıka kaydı çıkardılar ve adli sicillerinin temiz olduğunu kanıtladılar..

Şimdi biz İçişleri Bakanı, üstelik soyadı da Soylu olan kişinin bu davranışını nasıl niteleyeceğiz tazminat – ceza davasına muhatap olmadan ? Bu iftira değil de nedir???

Hep yazdık, bir kez daha yazalım.. 138 gün, ölme yatan açlık grevcisi için son derece uzun ve önemli bir süredir. Her an her türlü olumsuz ve geri dönüşümsüz sonucun eli kuşağındadır.
Bu 2 masum genç insanın kalıcı olarak engelli kalması ya da ölmesinin sorumlusu doğrudan iktidardır. Vicdan azabından nasıl kurtulacaklar?

Yapılacak “insani” iş bellidir. Güvenlik tedbiri ile serbest bırakıp işlerine iade etmek..
Çok kıdemli bir öğretim üyesi hekim olarak söyleyelim; hemen yoğun ve uzun süreli bir tıbbi sağaltıma (tedaviye) alınacaklardır, ruhsal – bedensel ve sosyal esenlendirmeye (rehabilitasyona) alınacaklardır. Göreve eylemli olarak başlamaları aylarca olanaklı olmayacaktır. Bu sürede de yargılamaları bitirilebilir. Aklanırlarsa (berat ederlerse) ne ala… Değilse yaptırımı görürler..

Şimdi AKP = RTE‘yi ve yargıyı, en yüce değer İNSAN YAŞAMI – ONURU bağlamında adım atmaya bir kez daha çağırıyoruz.. 2 genç ve masum insanın katili olmasınlar istiyoruz.. Unutulmasın, yargılamanın da temel işlevi ADALETİ gerçekleştirmektir. Bu 2 masum genç insan engelli kalır ya da ölürse adaleti gerçekleştirme olanağı asla kalmayacaktır.

Vakit kritik vakittir.. Tez elden adım atmak gerekir. Mevzuat, bu 2 insanın tutuksuz yargılanmasına elvermektedir :

  1. Hapis cezası ve güvenlik önlemleri temel ilkelerini düzenleyen 13.12.2004 tarih 5275 sayılı
    bu yasanın (CEZA ve GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA YASA)
    md. 16/2’de, sanığın hastalığı nedeniyle uygulanacak süreç şöyledir:“… öbür hastalıklarda cezanın infazına resmi sağlık kuruluşlarının mahkûmlara ayrılan bölümlerinde devam olunur. Ancak bu durumda bile hapis cezasının infazı mahkûmun yaşamı için kesin bir tehlike oluşturuyorsa, cezasının infazı iyileşinceye dek geri bırakılır.”
  2. Anayasa md. 104 (ilgili fıkra : “Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak,”

Cumhurbaşkanının kesinleşmiş cezası olan hükümlüleri bile af yetkisi varken, henüz tutuklu olanlar için de bu yetkisinin her 2 seçenekte haliyle var olduğunu kabul edilmektedir..

Hatadan dönmek erdemdir, irfandır. AKP = RTE‘nin olumlu – olgun bir kararı ülkemize
derin bir nefes aldıracak, muazzam boyutlara erişen gerilimi epey hafifletecektir.

Akıldan çıkarmayalım; zulüm asla tek yanlı bir işlem değildir, zulmedeni de tüketir.

Sevgi ve saygı ile. 24 Temmuz 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

ODA TV Söyleşisi sorularına yanıtlarımız

Sayın Nurzen Amuran’ın
ODA TV Söyleşisi sorularına yanıtlarımız

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi  www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
http://odatv.com/asil-olan-aclik-grevi-yapan-insanlarla-empati-kurmaktir-0907171200.html,
09 Temmuz 2017

"Yaşamda tutunabilmenin anahtarı bilimsel akılcılıktır..."

Soru 1- Bu gün sizinle Şehir hastanelerini konuşacağız. Şehir hastanelerinin çıkış felsefesi insanın sağlıklı yaşam hakkını ne ölçüde koruyabilir, devletin temel görevlerinden biri olan sağlıklı birey yetiştirme sorumluluğuyla sağlık hizmetinin ekonomik değer olarak görülmesi arasında bir bağ nasıl kurulabilir. Bu soruların yanıtlarını arayacağız. Ama önce bazı sorularım olacak Toplum Hekimliği üzerine. Sağlık konusunda öncelik koruyucu hekimlik olmalı. Ülkemizde koruyucu hekimliğe yeterince önem veriliyor mu?

Yanıt 1 : Teşekkür ederim size Sn. Amuran ve ODA TV’ye bu fırsat için. Önce Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği tıp dalına değinmek gerekirse: Tıp Fakültesinden hekim olarak mezun olduktan sonra sınavla uzmanlık eğitimine girmek ve en az 4 yıl boyunca bu Tıp Dalında ihtisas yaparak uzmanlaşmak gerekiyor. Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği tıp dalı, sağlık hizmetlerinin örgütlenmesi, planlanması, yönetimi, politikaları, ekonomisi temelinde kişilerin ve toplumun sağlığını korumayı önceleyen bir tıp uzmanlık dalıdır. Pek çok yan ve ileri uzmanlık dalı vardır. Dolayısıyla Şehir Hastanelerinin ekonomi-politiği birçok boyutuyla Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği tıp uzmanlık dalının bilimsel inceleme alanındadır.

Sağlık hizmetleri sosyal devletin 4 temel sorumluluğundan biridir. J.J. Rousseau’dan bu yana Yurttaş ile Devlet arasındaki Sözleşmede Sağlık, Eğitim, Adalet ve Güvenlik hizmetleri, benzetmek uygun ise masanın 4 ayağı gibi vazgeçilmezdir. “Her şeyin başı sağlık” söylemi bir yalın gerçeği vurgular.. Bu 4 hizmet için de öncelikle sağlıklı bir topluma, insangücüne gereksinimi vardır. Ne yazık ki ülkemizde Koruyucu Sağlık Hizmetleri hakettiği kritik öneme uygun verilmiyor. Sağlık hizmetleri kamusal sorumluluktan çıkarılıp değişik biçimlerde özelleştirilerek piyasalaştırılınca, bu alanda da bir tüketim putçuluğu (fetişizmi) başlatılıyor ve “daha çok – daha çok” sağlık hizmeti satılmak – pazarlanmak isteniyor. Adeta insanlar daha çok hastalansa da daha çok sağlık hizmeti-malı alsalar.. gibisinden aykırı, patolojik ve sürdürülemeyecek bir kısır döngüye giriliyor.

Soru 2- Ekonomik  yönden değil de sosyal yönüyle 1. Basamak olarak kabul edilen aile hekimliği yüz yüze, yıllara dayanan devamlılık sağlayan hasta – doktor ilişkisi, geleneksel yapımıza uygun değil midir? 2. Basamağa ulaşmadan sağlık sorunlarının çözümünde sonuca daha kolay erişilemiyor mu?

Yanıt 2 : Sağlık hizmetlerinde 1. Basamak, hastaneye yatırılmadan, ayakta verilen hizmetler ve birimlerdir. Yataklı Sağlık Kurumları dışında tüm sağlık birimleri 1. Basamak’tır. Aile Hekimliği, 2003’te AKP’nin başlattığı Dünya Bankası – IMF – AB dayatması kökü dışarıda Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın temel ayaklarındandır. Gerçekte 1. Basamağın bile özelleştirilmesidir. Nitekim Aile hekimleri ve aile sağlığı elemanları kamu personeli sayılmayıp, kendilerinden sözleşme ile hizmet satın almaktadır Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu. Bizim geleneklerimizde SAĞLIK OCAĞI – SAĞLIK EVİ sistemi 1961’de çıkarılan 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası ile yerleşmişti. Tanımlı bir bölge ve nüfusa yeter sayıda hekim, hemşire, ebe, tıbbi sekreter başta olmak üzere kapsamlı 1. Basamak hizmeti, “kişiye ve çevresine” dönük olarak takım (ekip) hizmeti olarak sunulurdu ve tümüyle kamusaldı. Bu sistem yozlaştırılarak başarısız gösterildi, kılındı ve Aile Hekimliğine ortam hazırlandı. Aile hekimliği sisteminin temel 3 sakıncası var :

İlki, özelleştirilmiş olması, 2. si takım (ekip) hizmeti olmayıp tek hekime dayanması, 3. sü ise et – tırnak gibi olan “kişiye ve çevresine” dönük koruyucu sağlık hizmetlerini ayırması, sonkini Toplum Sağlığı Merkezlerine bırakmasıdır. Türkiye, Temmuz 2010’dan bu yana tümüyle Aile Hekimliğine geçmiştir ve sistem verimli, beklenen başarımla (performansla) yürümemektedir. Sağlık Bakanlığı, ciddi aksamaların ayrımındadır ve örneğin Halk Sağlığı Merkezleri gibi ek bir yapılanma ile sistemi bütünleştirecek iken daha da parçalı, verimsiz ve başarısız kılacak tasarımlar içindedir. 1. Basamak, uluslararası standartlara uygun yürütülebilse, başvuran her yüz kişiden 80-90’ının sağlık sorunu çözülebilir ve yataklı kurumlar olan 2. ve 3. Basamak hastanelere gereksinim çok azalır. Dolayısıyla çok pahalı olan hastanecilik yatırımları sınırlandırılarak ulusal tasarruf yapılabilir. Ayrıca 1. Basamak sağlık birimleri insanların yaşam alanlarına en yakın yerlerde dağıtılmıştır, erişim çok kolay, hızlıdır. Oysa hastaneler belli yerlerdedir ve insanların hizmet almak için oralara erişmesi gerekir. Hele Şehir Hastaneleri ile bu sorun daha da belirginleşecek.. Örn. Ankara’da Bilkent ve Etlik olmak üzere iki dev şehir hastanesi bitirildiğinde, kente dağılmış olan öbür kamu hastaneleri kapatılacak. Beş milyonu aşkın nüfus bu 2 hastaneye yığılacak.. Oysa ulaşım altyapısı buna hiç elverir değil..

Soru 3- Aile hekimliği, ekonomik yönden de daha rantabl daha az maliyetli bir hizmet getirmiyor mu? Neden gerek altyapı gerekse fiziki yapı açısından aile hekimliğine yatırım yapılması tercih edilmiyor?

Yanıt 3 : Aile hekimliğinin başarılı olabilmesi için öncelikle o toplumun kültürü, gelenekleriyle uyumlu olması, toplumca benimsenmesi gerekir. Bizim için kökü olan bir kurum değildir. Kökleşmiş olanı, yukarıda da değindiğimiz gibi Sağlık Ocağı sistemi idi. Ebe – hemşire sorumlu olduğu nüfusu evlerinde düzenli olarak siyaret eder, gebeleri saptar ve izler, aşıları yapar, çevreye dönük sağlık hizmeti de sunulurdu. Sağlık Ocağı hekim(ler)i tüm hizmetin sorumlusu ve eşgüdümcüsü idi. Halka sağlık eğitimi verilir, su ve gıda hijyeni başta olmak üzere okul sağlığı, aile planlaması gibi hizmetler kapsamlı, bütüncül, takım (ekip) olarak ve en önemlisi ücretsiz olarak, kamusal gözle verilirdi. Aile hekimleri şimdi yalnızdır, tek çalışanı Aile Sağlığı Elemanıdır, Aile Sağlığı Birimi – Merkezi’nin binası dahil tüm donanımını kendisi sağlamak zorundadır ve sorumlu olduğu nüfus ülke genelinde ortalama 3629 kişi dolayındadır (toplam 6902 Aile Sağlığı birimi – hekimi). Bu rakam İstanbul’da 3953 kişi/aile hekimi olup, ilgili yasanın öngördüğü üst sınır olan 4 bine dayanmıştır. Ayrıca İstanbul’da yaklaşık 250 aile hekimi aynı yasaya aykırı olarak “yalnız” çalışmaktadır, tek bir Aile Sağlığı Elemanı bile yoktur! Haftada yarım gün gezici sağlık hizmeti için ayrılmıştır. Bu amaçla araç sağlamak da Aile Hekiminin yükümüdür. Pek çok aşılama – izleme hizmeti verilememekte, ciddi düzeyde aksamaktadır. Ek olarak Aile hekimlerine Sağlık Bakanlığı nöbet hizmeti yüklemektedir.

En önemli sorunlardan biri ise SEVK ZİNCİRİ sisteminin kurul(a)mamış olmasıdır. Deyim yerinde ise sistemin Aşil topuğu burasıdır; acil durumlar dışında herkesin öncelikle kayıtlı olduğu aile hekimine başvurması ve ancak onun sevki ile hastaneye gidebilmesi.. Politik kaygılar ve Aile Hekimliği sisteminin çok yönlü yetersizliği siyasetçilerce iyi bilindiğinden, bu işleyiş uygulan(a)mamaktadır. Oysa bu sistemin uygulandığı ülkelerde sıkı bir sevk zincir uygulaması vardır ve hastanelerde gereksiz yığılma önlenmektedir. Sağlıkta Dönüşümde iktidar, “hekim seçme özgürlüğü” bonusu ile halkın sempatisini, moda deyimle “hasta hoşnutluğunu” elde etmeyi önemsemektedir. Bu durumda da Aile Hekimliği Birimlerinin 1. Basamak olarak adeta içi boşaltılmış olmaktadır.

Soru 4- Şehir hastanelerinin temel felsefesi nedir?
Sosyal devlet anlayışıyla ne ölçüde bağdaşıyor?

Yanıt 4 : Şehir hastaneleri, Sağlıkta Dönüşüm denen neo-liberal piyasalaştırıcı – özelleştirmeci – kâra dayalı sistemin 2. aşamasıdır. Bu politika Haziran 2003’te AKP eliyle başlatılmıştır ve 15. yılına girmiştir. Sağlık Bakanlığı’nın hastanelerinin özelleştirilmesi demektir. Kamu Özel Ortaklığı / İşbirliği (KÖO) cafcaflı adıyla sunulmakta, gerçekte kamuyu sağlık sektöründen de giderek çekmektedir. Kamu, şehir hastanelerini yapmayacak Kamu Özel Ortaklığı/İşbirliği (İng. PPP) Yasası yasa uyarınca;
– Özel sektöre bedelsiz Hazine arsası tahsis edecek
– Finansman için kredi = borç bulması için Hazine güvencesi (garantisi) vererek kefil olacak
– Gerçek bedelinin çooook üstünde maliyetlerle yapılan veya öyle gösterilen lüks inşaatların şişirilmiş maliyetleri nedeniyle amortisman, yatırım indirimi – teşviki.. gibi araçlarla vergi kaçırılmasına göz yumacak
– Hiç gerekmediği halde 5 yıldızlı otel – lokanta standartlarında yapılan hastane binalarının 25-30 yıl kiracısı olmayı yükümlenecek (taahhüt edecek)
– Kirayı her yıl enflasyon oranının altında kalmamak üzere artıracak
– Yatak kapasitesi %70’i doldurulamazsa farkı Hazineden hastaneyi yapıp-işleten şirkete ödeyecek
– Bu binaları yapıp Sağlık Bakanlığına kiralayan şirketler hastanede çok kârlı olan görüntüleme ve laboratuvar hizmetlerini de kendileri sunacak
– Gerekli teknik – tıbbi araç gereci bulunduracak
– Otelciliğe ek lokantacılık hizmet verecek
– Hastane döner sermaye gelirlerinden öncelikli olarak şirketin alacakları ödenecektir.
– Şehir Hastanesi yerleşkelerinde pek çok yan hizmet (otopark, alışveriş mağazaları, eczane…) de bu şirketlere bırakılacak..
…….
Ve yandaş şirketler 25-30 yıl sonra, sözleşmeye göre, ekonomik ömrünü doldurmuş bina – tıbbi ve teknik araç-gereci Sağlık Bakanlığı’na devredecektir. Öngörülen 17 Şehir Hastanesi için ilgili yandaş şirketler çok şişirilmiş rakamlarla yaklaşık 10 milyar $ harcayacak, 25 yıl içinde en az 27 milyar $ olarak geri alacaklardır. Temel felsefe, yineleyelim; Sağlık Bakanlığı hastanelerinin özelleştirilmesi, yandaş sermayeye kamudan kaynak aktarılmasıdır. Gelecek kuşaklar bile yerel – küresel sermayeye borçlandırılmakta; sermayenin ise gelecek kuşaklarının dahi kamu kaynağı ile gönenci (refahı) ve geleceği güvence altına alınmaktadır. Daha şimdiden, Mersin – İsparta Şehir Hastanelerinde gerçekte olmayan döner sermaye gelirlerinin (SGK geriödemeleri ve hastalardan katkı payı, Sağlık Bakanlığı ödemeleri) yetersiz kaldığı ve açıldığından bu yana birkaç aydır sağlık çalışanlarının performans ücretlerinin ödenmediğini öğreniyoruz. Çünkü öncelik Şirketin!

Öte yandan, Sağlık Bakanlığı’nın görece mütevazi binalarında bile hastalardan 12 kalemde “katkı payı” alınmakta iken, Şehir Hastanelerinde bu “katkıların” (!) hızla artırılacağı ya da hizmet nitelik ve kapsamının daraltılacağı matematiksel bir kesinliktir. Anımsayalım, Genel Sağlık Sigortası 1 Ekim 2008’de 5510 sayılı yasa ile zorunlu olarak başlatıldığında özel sağlık kuruluşlarından sağlık hizmeti alımında ödenecek katkı payı %20 olarak saptanmıştı. Bu rakam, birkaç yıl içinde 10 kez büyütüldü ve ayrık (istisnai) hizmetlerde kamuda – özelde daha fazla olabilmekle birlikte %200’e çıkarıldı!

Bu soruda sonuç olarak; şehir hastaneleri sağlık turizmini de hedeflemekte olup, uzun olmayan bir süre sonra özel hastaneler gibi yüksek ek ödemelerle hizmet verebilecektir. Vergi veren halk,
kendi vergisiyle yapılan ve sürekli Hazine’den finanse edilen bu lüks – özelleşmiş hastanelerden hizmet alamayacak; üst katmanları ve yabancıları finanse etmiş olacaktır.. Bu durum yoksuldan varsıla kaynak aktarımıdır ve AKP siyasetinin bilinçli bir tercihidir; gelir dağılımını daha da bozacak, yoksulluğu yatay ve dikey olarak daha da derinleştirecek ve toplum sağlığını kötüleştirecektir! İngiltere örneği başta olmak üzere, KÖO yoluyla denenen şehir hastaneleri pek çok ülkede iflas etmiş ve ağır kamusal zararlara yol açmıştır; ancak bu arada öngörülen sermaye aktarımı ise geri dönüşümsüz, fiilen yapılmış olmaktadır. Ahlaki ve etik bakımdan mahkum edilmek gerekir.

Soru 5- Sağlık düzeninde yeni yapılanma olarak sunulan şehir hastanelerinin kuruluşu ve işleyişi bizim sağlık taleplerimize yanıt verecek midir? Bu projenin gerçekleşmesi en çok kimlere yarayacaktır, Kamunun yükünü artırmayacak mıdır?

Yanıt 5 : Bu sorunuzun yanıtını 4. soru kapsamında ayrıntılı olarak vermiş oluyorum.

Soru 6- Kâr hedefiyle oluşturulan Şehir hastanelerinin başarı ölçütleri arasında bu kurumlara başvuran hasta sayısının çok olması, Hasta ve tıbbi işlem sayısının yüksek olması gösteriliyor.
Bu durum Aile Hekimliğinin kuruluş amacıyla bir çelişki yaratmıyor mu?

Yanıt 6 : Çılgın bir kısır döngüye tutsak edilmiştir sistem. Kişi başına yıllık hekime başvuru sayısı 2002’lerde 2,5 dolayında iken Sağlıkta Dönüşüm ile 8’i aşmıştır. Bu rakam siyaset kurumunca hekime erişimin kolaylaştırılması olarak sunulmaktadır. Gerçekte ise bir alarm verisidir. İnsanlar nitelikli sağlık hizmeti alıp sağlık sorununu çözemediği için dolaşıp durmaktadır. Sağlık Bakanlığı, hasta başına muayene süresini 10 dk. olarak sınırlamıştır. Hatta geçtiğimiz aylarda 5 dakikaya indirilmesi düşünülmüştü. Oysa Dünya Sağlık Örgütü standardı ortalama 20 dakikadır. Psikiyatrik hastalar ve özellikli olgular bunun dışındadır. Ancak hastaneler hasta yüküyle boğulur ve bol tetkik isteyip bol ilaç yazarak tıbbi hatadan sakınmak ve hastayı rahatlatmak isterken, 1. Basamak olan Aile Hekimliği birimleri, hastane reçetelerini yazmakla işlevsiz duruma düşürülmektedir. Çok ağır ve hazin bir çelişki, çarpıklık, verimsizlik, kaynak israfı ve halkı kandırma politikasıdır, bitmelidir.

Soru 7- Neden kâr odaklı değil de insan odaklı sağlık politikaları uygulanmıyor,
öngörülen  yatırımlarda sağlık personeline yapılacak yatırımın öncelik taşıması gerekmez mi?

Yanıt 7 : Bu yakıcı sorunuzun nedenini sözde neo-liberal küreselleşTİRmeci, yeni emperyalizmde aramaktan başka yol yok! Kapitalizmin tunç yasası “en çok kâr” (maximum profit).. GATS Anlaşmaları ve Dünya Bankası normlarına göre sağlık hizmetleri ile mallarının öbür sektör mal ve hizmetlerinden farkı yok!? Sağlık hizmetleri de bir meta! Alınıp satılır, piyasaya bırakılmalıdır ve devlet – kamu kenara çekilerek sermayeye – piyasaya – şirketlere açmalıdır bu kârlı alanı. Devlet salt gece bekçisidir, gölge etmemelidir! Dolayısıyla insanlık dışı ve düşmanı bu yabanıl (vahşi) politika dayatmalarıyla yüzleşmeli, halkı da yaşadıklarıyla aydınlatarak bilinçlendirmelidir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 25. maddesinde Sağlık, doğuşta kazanılan bir temel insan hakkıdır!

Soru 8- Gündemden düşmeyen bazı konularda da sorularım olacak.. Bir hekim olarak Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın durumlarını değerlendirmenizi istiyorum: Haksızlığa karşı mücadelede açlık grevi son çare olup, önemli olan yaşam hakkının korunmasıdır. Birey kendi iradesiyle bu riskli kararı alır. Onu ve haklarını korumak da devletin sorumluluğudur. Bir Hekim, hangi aşamada yaşam hakkının korunmasında sorumluluğu almalıdır? Açlık grevlerinde demokratik haklar nerede başlar nereye kadar devam eder?

Yanıt 8 : www.ahmetsaltik.net adresli web sitemizde bu konuda epey yazı yazdık. Birisi “AÇLIK GREVLERİ ÜSTÜNE” başlıklı, tıklanarak okunabilir. Özetle, açlık grevi kişinin özgür istencine bağlıdır. Bilincini yitirmedikçe zorla besleme yapılamaz. Bu durumda bile ileriye dönük bilinci açıkken irade belirtmişse yine bağlayıcıdır. Hiçbir hekim bu yönde zorla müdahale yapamaz. Ancak Cezaevlerinde Cezaların ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı ile ilgili yasada boşluklar vardır. Asıl olan  bu insanlarla özdeşim/duygudaşlık (empati) kurmaktır. Bu gün ölüm orucunun 120. günüdür. Dile kolay, tam 4 aydır bu 2 insan 20 ve 30 kg’dan daha çok tartı yitirerek bir deri  – kemik kalmıştır. Ayağa kalkamamaktadırlar ve acılar içindedirler. Salt tuzlu – şekerli su içmekte ve B1 vitamini almaktadırlar. Literatürde 100 gün kritik eşiktir. Nuriye ve Semih’i her an yitirebiliriz veya Wernicke-Korsakoff denilen ağır ve dönüşümsüz bir beyin zedelenmesi gelişebilir.

Bu 2 masum genç insan ile siyaset kurumu inatlaşmamalıdır. İşlerine iade edilerek bir yandan yargılanmaları sürdürülmelidir. Zaten işe başlama kararı verilse bile aylarca sağaltım (tedavi) alacak, çalışamayacaklardır. Bu arada da yargılama sonlanır ve gereği yapılır. Durum acildir ve
geri dönüşümsüz aşamadadır.

  • AKP iktidarını ACİLEN empati kurmaya çağırıyoruz..

Soru 9- Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için “.. Wernicke-Korsakoff sendromu sınırındadırlar” deniliyor. Nedir bu rahatsızlık? Avrupa Konseyi’nden Jagland, OHAL Komisyonu’nun bir an önce çalışmasını, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın durumunun netleşmesini talep ediyor.
Siyasi iktidar için bu riskli bir bedel değil midir?

Yanıt 9 : Bu sorunuzu da 8. soru bağlamında yanıtladım. Nuriye – Semih’in ölümü ya da sürekli engelli kalmasından siyasal iktidar doğrudan ve 1. dereceden sorumludur. Bu çok nettir!

Soru 10- 18.06.2017 tarihinde TBMM Genel Kurulunda kabul edilen Torba yasa ile Üniversite öğretim üyelerine ilişkin yeni düzenlemeler var: “Doktoralı araştırma görevlilerinin yalnızca %20’si yardımcı doçentliğe yükselebilmekte, doktora sonrası araştırmacı adı altında yeni bir düzenleme getirilmekte, “performans denetimi akademik yükselmenin temel ölçütü olacaktır.” denilmekte.
Bu düzenlemelerin sonuçları neler olabilir? Bu torba yasada bilimsel özerkliği koruyan düzenlemeler var mı?

Yanıt 10 : Hayır… Bilimsel özgürlük ve akademik özerklik zaten 2547 sayılı Yükseköğretim yasasının özünde yok. Hatta muradı tam tersi. Anaysanın 129-130. maddeleri de askıda. Ciddi kayırmacılığa yol açabilecek, akademik yüksel(til)melerde keyfilik sorunu öne çıkabilecek, yandaş kayırmalar önlenemez düzeylere erişebilecektir. Bu, FETÖ dışı başkaca tarikat – cemaatlere yükseköğretim sisteminde kadrolaşma olanağı demektir.

Soru 11- Geçen hafta Gazeteci Özcan Kadıoğlu’nun yaptığı bir araştırmaya göre “Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2017-2019 bütçesinde fen liseleri için 109.6 milyon lira, imam hatip okullarına ise 1.7 milyar lira bütçe ayrılmış. 24 Haziran 2016 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Kurum Açma, Kapatma ve Ad Değiştirme Yönetmeliği uyarınca, açılacak bütün okullara abdesthane ve mescit zorunluluğu getirilmiş. Bir başka karar da ‘Evrim Teorisinin’ lise eğitim müfredatından kaldırılması. Amaç artık eğitim kalitesini yükseltmek mi yoksa salt dindar bir nesil mi yetiştirmek?

Yanıt 11 : AKP dindar değil “dinci” kuşaklar yeiştirme peşinde. Erdoğan bizzat söyledi bunu ve “Dininizi – kininizi eksik etmeyin” dedi. Bu girişim başta Anayasa’nın 24. maddesi olmak üzere 2, maddeye, 42. maddeye, İnsan Hakları Evrensei Bildirgesi’ne ve Türkiye’nin taraf olduğu birçok uluslararsı andlaşma – sözleşmeye aykırıdır. Bu yönetmelik Danıştay’dan dönmelidir, AKP böyle yaparak toplumu daha da kutuplaştırıyor ve çağdaş bilimden koparıyor..

  • Evrim bilimsel bir gerçektir. Onu perdelemek yobazlık ve bilim düşmanlığıdır, gericiliktir.

Soru 12– Üniversitelerimizde  ne yazık ki siyasi iktidara muhalefet eden her bilim insanı
terör örgütleriyle ilişkilendiriliyor. Kuşkusuz aralarında bağlantısı olanlar da vardır ancak olmayanların çoğunlukta olduğu da görülüyor. Bir bilim insanının yetişmesi kolay mı,
bilime yapacağımız yatırımın temelinde bilim insanı olmalı değil mi?

Yanıt 12 : Bu sorunun yanıtı Büyük Atatürk’ün 1936’da açtığı
Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin alnında yazıyor…

  • Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir, tekniktir..
  • 21. yüzyılda dünyada – yaşamda tutunabilmenin anahtarı – motoru
    BİLİMSEL AKILCILIKTIR.

    Bu gerçek er ya da geç ülkemizde de algılanacaktır. Ancak AKP tüm okulları İmam-hatip okulu yapmak gibi çok tehlikeli ve zararlı bir takıntı içinde. Bunun mutlaka aşılması gerek.

  • Cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkarak varolabilir ve ilerleyebiliriz ancak..
    Başka hiçbir çare yok!

Teşekkür ederim.

Gülmen ve Özakça’nın son durumu: Kalp yetmezliği başladı!

Gülmen ve Özakça’nın son durumu:
Kalp yetmezliği başladı!

Açlık grevindeki akademisyenler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça 102. güne girdi. Gülmen ve Özakça’da kalp yetmezliği başladığı öğrenildi.

Gülmen ve Özakça’nın son durumu: Kalp yetmezliği başladı!

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

BBC’den Selin Girit, açlık grevindeki akademisyenlerin 102. gününü ve son durumunu yazdı.

“Açlık grevinin 61’inci günüydü. Akademisyen Nuriye Gülmen ve ilkokul öğretmeni Semih Özakça 181 gündür olduğu gibi o gün de işlerine iadeleri talebiyle Ankara Yüksel Caddesi’ndeki insan hakları anıtının önüne gitmişlerdi. Ama Nuriye Gülmen o gün fenalaşmıştı. Bir elin kireç gibi olmuş yüzünü, alnını, bir başka elin avcunu ovduğu, yüzündeki maskeden zorla nefes alıp verdiğinin seçildiği, yanındaki Semih Özakça’nın ona bakakaldığı görüntüler hala birçok kişinin aklında.

Bugün ise Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevlerinin 102’nci günü.

O görüntülerden farklı olarak, bugün insan hakları anıtı önünde değiller. Sincan Cezaevi’nde tutuklular. Yine o görüntülerden farklı olarak bugün sağlık durumları çok daha kötüye gitmiş halde.

“HER GÜN ÖMÜRLERİNDEN YİYORLAR”

Avukatları Engin Gökoğlu, “Her geçen gün ömürlerinden yiyorlar diyebiliriz,” sözleriyle başlayarak sağlıkları hakkındaki son durumu aktarıyor:

Nuriye artık bizim görüşlerimize tekerlekli sandalyeyle geliyor. Normalde avukat görüşleri hücrelerinden çıkıp yürüyerek geldikleri bir yer. Ama artık bir destek olmaksızın, bir gardiyan refakati olmaksızın, tekerlekli sandalyeye binmeksizin asla yürüyüp gelemiyor. Çok ağrı çektiğini, kaslarında ağrı olduğunu söylüyor. Önceleri savunmasına yönelik notlar alıyordu.
İki gün önce gördüğümüzde kalem bile tutamaz haldeydi.

Semih Hoca, Nuriye’ye göre biraz daha iyi. Görüş alanına yürüyerek gidip gelebiliyor ama O’nun da ağız içinde yaralar var. Onlar iyileşmedi hala.

Nuriye gün boyu yatakta. Tuvalete çıkamıyor artık. 46 kiloya düştü. Sağlık durumu gittikçe kötüleşiyor. Zihni açık, morali yerinde ama acılar çekiyor. Nuriye Hoca yatağa bağımlı. Semih açısından da bu süreç çok yakın. Bu durum ilerlerse daha başka yıkımlar olacaktır. Açlık grevinde kritik evreye aslında 45’inci gün itibarıyla giriliyor, 60’ıncı günden sonra ise ölümler görülebiliyor. Ankara Tabip Odası (ATO) geçtiğimiz günlerde yaptıkları açıklamada, açlık grevinin 90’ıncı gününde ortaya çıkabilecek durumları şöyle özetlemişti:

  • Şiddetli karın ağrısı,
  • Yüksek riskli ve ilerleyici kilo kaybı,
  • Kas doku yıkımı,
  • Böbrek işlevlerinde belirgin bozulma ve buna bağlı kan elektrolit değerlerinde dengesizlik,
  • Kan elektrolit değerlerindeki bozulmaya bağlı kas denetiminin ortadan kalkması,
  • Kalp ritminde düzensizlik, kalp kası yıkımı,
  • Kas ve kemik ağrıları,
  • Vücut ısı düzenlemesinin bozulmasına bağlı hipotermi (AS: beden sıcaklığının düşmesi),
  • Kan hücre sayısında belirgin düşme,
  • Bağışıklık sisteminde ciddi zayıflama,
  • Ölümcül enfeksiyonlara karşı düşkün hale gelme,
  • Çoklu organ yetmezliği ve geri dönüşümü mümkün olmayan sekeller.

ATO’nun halen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’yı bizzat muayene etmelerine
Adalet Bakanlığı tarafından izin verilmiyor. Ancak ATO Başkanı Prof. Dr. Vedat Bulut, edindikleri bilgiler ışığında, açlık grevinde 102’nci gününde durumun “oldukça kritik” olduğunu söylüyor:

“Özellikle Nuriye’nin durumu daha ağır. Şu anda kalp yetmezliği bulguları var, yataktan kalkamıyor. Semih’in solunum yolu enfeksiyonu vardı, antibiyotik kullanmıyor. Bunların hepsi yaşam süresini kısaltıcı etmenlerdir.

“Şu anda nörolojik bulgular başlamış durumda. Kalp yetmezliği başlamış durumda. Çünkü protein harcandığı ve elektrolit dengesi bozulduğu zaman, sodyum-potasyum dengeleri bozulduğu zaman kalp kasları yeterince işlev görmüyor. Onlar bozulmuş durumda.

“Bir de enfeksiyona, bulaşıcı hastalıklara yatkınlık var. Öteki büyük tehlike de o. Bir hastane enfeksiyonu ne denli tehlikeliyse bir hapishane enfeksiyonu da o kadar tehlikelidir.

  • Hapishanede bulunmaları, tutuklu olmaları yaşam süresini kısaltıcı bir etki yapıyor.”

Prof. Dr. Bulut, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın Wernicke-Korsakoff sendromuna girmelerinin de an meselesi olduğunu söylüyor.

Bu duruma sürüklenen olguların ise %17’sinin yaşamını yitirdiğini, %75’inin de ya enfeksiyonlarla yaşamlarını yitirdiklerini ya da kalıcı hasarla yaşamak zorunda kaldıklarını belirtiyor.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, 675 ve 679 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameler ile işlerinden ihraç edilmiş ve işlerine iade istemiyle önce 120 gün boyunca Ankara Yüksel Caddesi’nde protesto yapmış, ardından da açlık grevine başlamışlardı.

İki eğitimci 23 Mayıs 2017’de ise gözaltına alınmış ve tutuklanmıştı.

Semih Özakça’nın eşi de açlık grevine girdi

Semih Özakça’nın eşi Esra, istemlerinin halen geçerliliğini koruduğunu, açlık grevlerinin ancak işlerine iadeleri ya da bu yönde somut bir adım atılması halinde son bulacağını söylüyor. Esra Özakça, “İki eğitimcinin hayatları söz konusu. İkisi için de çok endişeliyiz. Bir an önce bir adım atılmasını istiyoruz. Bu bir hukuk skandalı. İşlerine döndükleri an bitirecekler açlık grevini. Bu iş o kadar basit ki. 400-500 insan zaten dönüş KHK’larıyla işlerine iade edildi,” diye konuşuyor.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın tutuklanmalarının ardından kendisi de açlık grevine başlayan Esra Özakça sözlerini şöyle sürdürüyor: “Açlık grevi tabii ki hoş bir eylem değil. Biz de istemezdik bunu yapmayı. Ama birçok mücadele yöntemi denedik, olmadı.

75’inci günde Nuriye ve Semih’in tutuklanması üzerine, bunu kabul edemediğimiz için biz de açlık grevine başladık. Zaten bu noktada yemek yemek de mümkün değil açıkçası.”

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın aileleri, 15 Mayıs 2017’de, açlık grevinin 69’uncu gününde Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli ve AKP milletvekili Yasin Aktay’la görüşmelerde bulunmuşlardı. Ancak bu görüşme neticesinde açlık grevinin sonlandırılması yönünde bir uzlaşmaya varılamamıştı. Aileler, bunun ardından hükümetle herhangi bir başka temas olmadığını söylüyor.

Davanın ilk duruşması 14 Eylül’de

Gülmen ve Özakça için hazırlanan iddianamede, haklarında “silahlı terör örgütüne üye olmak”, “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” ve “terör örgütü propagandası yapmak” suçlarından 20 yıla kadar hapis cezası talebinde bulunulmuştu. İddianamede ‘eylemleri masum bir hak arama talebinden çıktı’ gibi ifadeler de yer almıştı. Davanın ilk duruşması için 14 Eylül 2017 tarihine gün verildi. Ancak Avukat Engin Gökoğlu bu tarihi öne çekmeye çalıştıklarını, “müvekkillerinin o tarihte hakim önüne çıkıp çıkamayacaklarının belli olmadığını” söylüyor. Av. Gökoğlu, davanın reddi için Anayasa Mahkemesi’ne başvuru hazırlığı içinde olduklarını, AYM başvurularının ardından 24 saat içinde tedbir kararı gelmemesi durumunda da konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyacaklarını belirtiyor.

Bugün açlık grevinin 100’üncü günü nedeniyle Nuriye Gülmen ve Semih Özakça adına bir iftar sofrası kurulması, insan hakları anıtına 100 adet çiçek bırakılması, 100 avukatın Sakarya Meydanı’nda bir gösteri düzenlemesi gibi etkinlikler planlanıyor.

ATO Başkanı Prof. Vedat Bulut, sağlık emekçileri olarak kendilerinin de insan hakları anıtına çiçek bırakacaklarını belirttikten sonra sözlerini şöyle tamamlıyor:

  • “İnsanlar yaşasın, daha rahat koşullarda işlerine, aşlarına sahip olsunlar, açlık grevlerinde ölmesinler diyerek talebimizi yineleyeceğiz. Ancak hükümetin geri adım atacağı konusunda
    pek iyimser değilim. Önümüzdeki 1-2 hafta içinde bir şey olmazsa Nuriye ve Semih kaybedilebilir. Şu an her gün tehlike var.”
    =========================================
    Dostlar,

    Bu yakıcı sorunu başından beri acı ve kaygı ile izliyoruz.
    Sitemizde kezlerce yazdık.. Manşette tutuyoruz endişe verici gelişmeleri.,
    Uluslararası hukuk bakımından da ulusal hukuk bakımından da hiçbir dayanağı olmayan acımasız bir dayatma hatta göz göre göre İNFAZ yürütülüyor.. Ölüme mahkumiyet..

    İnsanlık tarihinde bunca gaddarlığın örneğini bulmak kolay değil.
    Neredeyse sözün bittiği yerdeyiz.

  • AKP iktidarı, toplumu adeta terbiye ediyor, dahası korkutarak felç edip teslim almayı, muhalefeti bitirmeyi tasarlıyor olmalı bu akıl almaz dayatmasıyla..

    Başkaca bir açıklama bulamıyoruz.
    Hiçbir hukuksal, ahlaksal, etik, medeni, vicdani, dini, insani…. ölçüt kalmamış görülüyor.
    Açlık grevinin = ölüme yatışın 102. gününde olan 2 masum insanın duruşması 14 Eylül’e bırakılabiliyor. Ağzınızı açınca da “bağımsız yargıya dokunamazsınız” deniyor taaa tepelerden.. RTE, Başbakan ve Adalet Bakanından..

    RTE değil miydi Anayasa Mahkemesi’nin Balyoz – Ergenokon tertip davalarında yıllarca (5+ yıl!) uzatılan gerekçesiz tutukluluk işkencesi için “hak ihlali” kararı verdiğinde bu kararı tanımayan, saygı da duymayan hatta ilgili mahkemelere bu kararı uygulamamalarını apaçık buyuran!?? Bunlar Anayasa’nın ilgili maddelerini apaçık ihlal değil mi??

    AKP iktidarı değil miydi, Prof. M. Haberal kendisini yıllarca kumpas davalarda gerekçesiz tutuklu yargılayan yargıçları dava edip tazminat kazanınca alelacele yasa değişikliği yapıp bu tazminatların devletçe ödenmesini sağlayan?!

    Anayasanın 138. maddesini Adalet Bakanı B. Bozdağ anımsamış görünüyor?? İçişleri Bakanı iken Efgan Ala nam zat TBMM’de kürsüye elini şiddetle vurup “Tanımıyoruz bu anayasayı!” diye gürlerken neredeydiler???

AKP, bu cendere ile toplumu teslim alıp tam totaliter – despotik TEK ADAM rejimine geçebileceğini sanıyor galiba??
Oysa tarih, bu tür şiddet – zulüm sarmalına dolanan iktidarların yürek yakan örnekleriyle dolu. Bütün uyarılar, yıllardır, ne yazık ki duvara çarpıp dönüyor..
Yaşayıp göreceğiz.. Bu halk bedel ödüyor – daha da ödeyecek ama hep kazanıyor..

Yürüyüş başladı, bu Gezi’den daha güçlü!
İktidar panikte.. Kör inadı bırak, HUKUK DEVLETİNE DÖN!

Nuriye ve Semih 102. gündür ölüme yatmış, kritik eşikte..
Bir küçük insani adım at.. 2 masum insanı ölümden döndür.
Sizin zerrece vicdanınız kalmadı mı??

Sevgi, saygı ve derin acı ile. 16 Haziran 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

EĞİTİM-İŞ : EN BÜYÜK AÇLIĞIMIZ ADALETEDİR!

EN BÜYÜK AÇLIĞIMIZ ADALETEDİR!

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

OHAL’in okları haline gelen KHK’ların açtığı yaralar, iyileşmesi mümkün olmayan hale gelmektedir. Bu zulme karşı ise en ufak bir itiraz, iktidarın hışmına uğramaktadır. Ne yazık ki bunun son örneği, KHK ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça‘nın işlerine dönmek için başlattığı mücadele ve karşılaştıkları zulümdür. Haksız yere mesleğinden edilen binlerce kamu görevlilerinden olan bu iki eğitimcinin, işlerine geri dönmek ve seslerini duyurmak için başlattığı açlık grevi, orantısız ve faşizan bir müdahaleyle karşılaşmıştır. Mahkemece verilen tutuklama kararı da hukuksuz ve dayanaksızdır.

GÖNLÜMÜZDEN GEÇENİN SÖZCÜSÜ NAZIM’DIR FAKAT…

Bilinmesini isteriz ki; özgürlüğü fiilen elinden alınmamış ve henüz mücadelenin diğer yollarına başvurmaya uygun koşullardaki insanların açlık grevi yapmasına gönlümüz razı değildir. Hele ki bizim canımızı, değerlerimizi hiçe sayan bir hükümete karşı, canımızı öne sürerek bir yaptırımda bulunabilmemiz, ne yazık ki mümkün görünmemektedir.

Eğitim-İş olarak, en zor koşullarda bile, aşkı ve kavgayı en güzel anlatan şairin, Nazım’ın dediği gibi “Düşmana inat bir gün fazla yaşamak” gerektiğini düşünüyoruz.

Tüm bunlara karşın, haksızlığa uğrayan bu iki eğitimci, kendi bedenleri üzerinde tasarruf sahibidir ve eylemleri de kendi kararlarıdır. İlerici kamuoyu olarak bizlere, bu kararlarına saygı duymak ve haksızlığa uğrayan bu insanların tarafından bakabilme çabası düşer.

ANCAK DİKTATÖRLÜKLERDE OLUR!

Hem kendilerinin, hem ona destek verenlerin polis şiddetine maruz kalması bir yana dursun, onlara destek için sosyal medya paylaşımlarında bulunan yurttaşlar dahi hedef haline gelmiştir.

75 gündür açlık grevinde bulunan iki insanı, evlerini basarak yaka paça gözaltına almak, sağlıklarından bu kadar olmuşlarken hücrede yerde yatırmak ve sonra tutuklamak, avukatlarını bile kargatulumba şekilde nezarethanelere tıkmak, onlara destek verenleri yaşlı, genç demeden darp etmek, en hafif tabirle ancak diktatörlüklere yakışacak bir manzaradır.

Eğitim-İş olarak; bu acı tablonun derhal ortadan kaldırılmasını, iki eğitimciye ve aynı şekilde haksız yere ihraç edilen binlercesine özgürlüklerinin ve mesleklerinin iade edilmesi, onlara destek verenlere uygulanmaya çalışan yaptırımların geri çekilmesi gerektiğini vurguluyoruz.

Tekrar tekrar söylüyoruz: bizim asıl açlığımız adaletedir ve bu açlığı hiçbir zulüm bastıramaz!

EĞİTİM-İŞ MERKEZ YÖNETİM KURULU
===================================
Dostlar,

KHK ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça cezaevinde de açlık grevlerini sürdürüyorlar! Hapsedilmek daha da kışkırtıcı olmuştur.

Bu direniş, en yalın biçimiyle bile iktidarın gündeminde olmak zorundadır. Karanlıkta ıslak çalarcasına bu ciddi ve sonuçları çok ağır olabilecek eylemi hafife alma hafifliği kabul edilemez, bağışlanamaz bir politik gaf ve insani suç oluşturmaktadır.

AÇLIK GREVİ 80 günü aşmıştır ve tıbben çok kritik bir aşamaya gelmiştir.

Cezaevi koşulları genelde ağır olup, ülkemizde daha da ağırdır.. Hele bir de iktidar karşıtı siyasal eylem sergiledi iseniz koşularınız daha da zorlaşır. OHAL KHK’si ile görevden atılan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için bu saptama net olarak doğrudur. Bu insanların her gün düzenli olarak tuzlu – şekerli sıvı ve B1 vitamini alması zorunludur. Cezaevinde bu olanak sağlanmakta mıdır, bil(e)miyoruz. 2 mağdur insan 10 ve 19 kg beden tartılarından yitirmiştir ve son derece ciddi bir ağırlık yitimidir. Hapishane koşullarında en küçük bir hijyen sorunu ağır ve ölümcül enfeksiyon hastalıklarına dönüşebilir.

Çözüm inatlaşmada ceberrut baskıyı sürdürerek topluma gözdağı vermekte değildir..
İktidarın her şeyden önce, koşulsuz olarak yurttaşlarının YAŞAM HAKKINI koruma yükümü, can güvenliği sağlama sorumu vardır. Bir ayraç açılmalı, bu insanlar işe iade güvencesi verilerek ölümün – kalıcı engelliliğin (Wernicke-Korsakoff sendromu) ramak kala eşiğinden alınmalıdır. Yargılama tutuksuz sürdürülmeli, adil ve bağımsız olmalı ve ulusal – uluslararası kamuoyu gözetimine açık yürütülmelidir.

AKP iktidarı çok ağır bir sorumluluğun daha altına girmektedir. Yaptığı hatalar zaten toplumda patlamalara yol açacak düzeyde iken yeni hatalar eklemenin mantığı yoktur. Atılacak insancıl adım AKP’ye prestij ya da politik kararlılık eksilmesi değil tersi olarak yansıyacaktır.

AKP-Erdoğan’dan İVEDİLİKLE  İNSANCIL ADIM BEKLİYORUZ.. 
Hemen, bu gece, sabaha bırakmadan.. Yarın çok geç olabilir..
İnanınız kendi hayırlarına da olacaktır.

Sevgi, saygı ve derin endişe ile. 29 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
EĞİTİM-İŞ Üyesi    Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Nuriye Gülmen: Açlığımızın 69. gününü Filistinli tutsaklara adıyoruz

Nuriye Gülmen:
Açlığımızın 69. gününü Filistinli tutsaklara adıyoruz

KHK ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça eylemlerinin 189., açlık grevinin 69. gününü İsrail hapishanelerinde açlık grevinde olan Filistinli tutsaklara adadı. Bugün (16 Mayıs) saat 18.30’da açlık grevindeki Filistinli tutsakların eşleriyle alanda canlı bir bağlantı yapılacak.

KHK ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen, öğretmen Semih Özakça ile eylemlerinin 189., açlık grevinin 69. gününü (16 Mayıs) İsrail hapishanelerinde açlık grevinde olan Filistinli tutsaklara adadıklarını açıkladı.

Nuriye Gülmen, Twitter hesabında yayımladığı videoda şöyle konuştu :

– Merhaba, bugün direnişimizin 189., açlık grevimizin 69. günü.
Bizim için çok anlamlı ve özel bir gün. Açlığımızın 69. gününü Filistin’de açlık grevinde olan tutsaklara adıyoruz. Aslında onlarla aynı açlığı paylaşıyoruz. Zalimler aynı, onlara zulmedenlerle bize zulmedenler, bizi işimizden atanlar aynı. Onlar aynı soydan geliyorlar.
Biz de aynı soydan geliyoruz. Biz dünya halklarını temsil ediyoruz. Bugün onlarla açlığımızı paylaştığımız için gurur duyuyoruz. Akşam saat 18.30’da Filistin heyeti bizimle olacak ve alandan canlı bağlantı yapacağız. Tutsak Ahmed Saadat’ın eşi ve tutsak olan El-Fetih liderinin eşi ve Leyla Halid canlı bağlantıyla aramızda olacak.
Herkesi bu kez hem devam eden saldırılara karşı bizimle dayanışmak,
Yüksel direnişini sahiplenmek için, hem de Filistinli tutsaklara ses olmak için alana davet ediyoruz.
=============================
Dostlar,

KHK ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça‘nın
açlık grevi 17 Mayıs 2017’de 70. gününe girdi.

Bu süre kritik derecede uzundur ve beyinde Wernicke-Korsakoff sendromu denilen kalıcı zedelenmelere neden olabilir.

70 gündür açlık grevi yapan bu 2 OHAL KHK’sı mağduru kamu çalışanı, yaşamlarını tehlikeye sokmuşlardır. Bildiğimiz ölçüde yalnızca şekerli – tuzlu sıvı ve B vitaminleri (özellikle B1-Thiamine) almaktadırlar. Ne yazık ki, Başbakanlığa birkaç yüz metre uzaktaki bu ölümcül eylemleri 2 ay boyunca Başbakan Binali Yıldırım tarafında duyulmamıştır!? Bu doğru ise, Başbakan’ın basın danışmaları insanlık suçu işlemişlerdir ve hak ettikleri yaptırımı görmelidirler.

Dün OHAL Komisyonu üyelerinin belirlendiği basında yer aldı.
Bu Kurul “der – hal” durumun kritikliği, ölüm -kalıcı engellilik riski nedeniyle Akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakçanın durumunu görüşmeli ve hızla karara bağlayarak bu insanları görevine iade etmeli, soruşturma sürecekse bu 2 ağır mağdur insan görevde iken yürütülmelidir.

Durum acil ve vahimdir.. 
İnsani sorumlulukla göreve çağırıyoruz..

40 yıllık hekim olarak…

Sevgi, saygı ve derin acı ile. 17 Mayıs 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com