AKP’li belediyelerden 14 FETÖ’cü şirkete 42 milyon

AKP’li belediyelerden
14 FETÖ’cü şirkete 42 milyon!

CHP İstanbul İl Başkanı Cemal Canpolat’tan rapor :

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/899579/CHP_den_FETO_raporu__AKP_li_belediyeler_ihale_yagdirmis.html, 07..1.2018

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

TSMF’nin FETÖ gerekçesiyle kayyum atadığı 14 farklı şirkete, 13 ildeki AKP’li belediyeler 45 farklı ihale verdi.

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) üyesi olmak ya da himmet vermek gerekçesiyle kayyum atadığı 14 şirketin, AKP’li belediyelerden 2010 – 15 arasında 45 ihale aldığı ortaya çıktı. CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın hazırladığı rapora göre, Şirketlerin, Bolu, Kahramanmaraş, Düzce, Kaynaşlı (Düzce), Antalya, Denizli, Keçiborlu (Isparta) Meram (Konya) Balıkesir, Buldan, Sarayköy, Honaz (Denizli) İvrindi (Balıkesir), Kastamonu, Samsun ve İstanbul’dan aldığı ihalelerin toplam bedeli 42 milyon 643 bin 239 lirayı buldu. AKP’li belediyelerin dağıttığı 45 ihaleden 32’si 2013 ve 2015 yılları arasında.

TEK KALEMDE 10 MİLYON

Samsun Büyükşehir Belediyesi, 2011 – 15 yıllarında verdiği 7 farklı ihaleyi FETÖ’den kapatılan Özel Forum Fizik Tedavi adlı şirkete verdi. Bu ihalalerin toplam bedeli 17 milyon 417 bin lira olurken, şirketin 2014’te Samsun Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığının açtığı ‘Personel hizmet alımı’ ihalesinden 9 milyon 980 bin lira kazandı. Aynı şirket, 2015’te Kastomunu Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü’nün açtığı ‘Evde bakım’ ihalesini de kazandı. Bolu Belediyesi ise FETÖ’den kayyum atanan Dalyan Petrol adlı şirkete 2011 – 13 yıllarında bedeli 7 milyon olan 5 farklı ihale verdi. Bolu Göynük Belediyesi, FETÖ’den kayyum atanan Sarılar İnşaat’a 2013’te 2 milyon 590 bin lira bedelli kapalı spor salonu ve çevre düzenlemesi işi ihalesi verdi.

İBB İŞTİRAKLERİ İHALE DAĞITTI

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı şirketleri İETT, BELTUR, İGDAŞ, İBB Ulaşım AŞ, İBB Sağlık AŞ. ile Başakşehir Belediyesi’nin iştiraki Başakkent AŞ, FETÖ’den kayyum atanan Sürat Lojistik, Sürat Bilişim, Aynes Gıda, Pado Dondurma, Omtitel ve Artun Tarım AŞ. 5 farklı şirkete toplam 13 ihale verdi. İhalelerin bedeli 1 milyon 584 bin lira oldu. Düzce Belediyesi 2014 ve 2015’te FETÖ gerekçesiyle kayyum atanan Recepoğlu Kardeşler Petro Gıda isimli şirkete 4 farklı ihale verdi. Aynı şirketten Düzce’nin Konuralp Belediyesi 2010’da 980 bin liralık akaryakıt alımı yaparken Düzce’deki ilçe belediyelerinde Kaynaşlı, Hacılar Petrol isimli bir başka şirketten 2013’te 529 bin liralık akaryakıt alımı yaptı.

4 İLDEN 4 MİLYONLUK İHALE

FETÖ’den kayyum atanan Sarılar İnşaat Anonim Şirketi, AKP’li Antalya Büyükşehir Belediyesi, Meram (Konya) Keçiborlu (Isparta) Göynük (Bolu) 2013 – 15 arasında yaklaşık 4 milyon liralık ihale aldı. Konya merkezli Yeni Un Değirmencilik Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi’nin 2015’te açtığı un alım ihalesini 1 milyon 700 bin bedelle kazandı. Balıkesir İvrindi Belediye Başkanlığının 2013, 2014 ve 2015’te açtığı üç akaryakıt alım ihalesini de FETÖ kapsamında el konulan Kursan Petrol aldı. Denizli’de kayyum atanan Sağlam taşımacılık adlı firma ise ilçe belediyelerinden Honaz, Sarayköy, Buldan ve Büyükşehir Belediyesinden 4.6 milyon değerinde 5 ihale aldı.

‘FETÖ AKP’DE KÖK SALMIŞTIR’

FETÖ’den kayyum atanan şirketlerin AKP’li belediyelerden aldığı ihaleleri değerlendiren
CHP İstanbul İl Başkanı Cemal Canpolat şöyle dedi:

  • FETÖ, bu topraklarda yeşerebileceği en iyi yerde, AKP’de yeşermiş, kök salmıştır.
  • Buna rağmen kamu kuruluşlarının ve özellikle AKP’li belediyelerin FETÖ ilişkileri ile ilgili hasıraltı ediliyor.
  • İstanbul, Ankara, Bursa, Balıkesir ve Düzce Belediye başkanları istifa ettirilerek işledikleri kent suçları, yedikleri kul hakları unutturulmak isteniyor.
  • İstifa ederek kurtulduklarını sanmasınlar, hepsinin hesabı sorulacak.
  • TMSF’nin kayyum olarak atandığı şirketlerde yaptığımız çalışmada son dört yılda onlarca AKP’li belediyenin 15 Temmuz’a kadar yüzlerce kamu ihalesini aldığını gördük.
  • Bu yapıları görmek isteyenler; İstanbul Büyükşehir Belediyesine baksınlar, şirketlerine ilçelerine baksınlar, Samsun’a, Antalya’ya, Bolu’ya, Kastamonu’ya, Düzce’ye Balıkesir’e Kahramanmaraş’a baksınlar.”
    =========================================
    Dostlar,

İÇİŞLERİ BAKANI SOYLU,
CHP’li BELEDİYELER ÜZERİNDEN NE HEDEFLİYOR?

Halkımızın, CHP raporunda yer alan bu acı gerçekleri mutlaka ve yaygın olarak öğrenmesi gerek. Bu bakımdan CHP‘nin çok zor koşullarda ulaşabildiği bu bilgiler değerlidir.
Hem de gündem yaratmak ve kamuoyunun dikkatini AKP’den CHP’li belediyelere çekmek için yapılan atak ortada iken.. Ataşehir ve Beşiktaş Belediye başkanları görevden alınmış iken..
Halk arasında yaygın bir söz vardır, biraz argo kaçacak ama anımsatalım.. Dinime küfreden bari Müslüman olsa.. CHP’li belediyeler yolsuzlukla suçlanırken, AKP’li belediyeler temiz olsa??!

İktidar tüm subaşlarını tutmuştur. Basından, bürokrasiden, kamu kurumlarından damla veri sız(dırlıl)mamaktadır. Dahası, Milletvekilerinin Anayasanın 98. maddesi kapsamında Bakanlara (Başbakan dahil) verdikleri soru önergeleri bile uzun aylar yanıtlanmamakta, öze dönük bilgi verilmemekte, top saha dışına (auta) atılmaktadır. Yurttaşların Bilgi Edinme Yasası kapsamındaki yazılı başvuruları da değişik gerekçelerle içi boş bırakılmaktadır. Örn. Devlet sırrı, ticari sır…

TBMM Başkanı Kahraman ise Cumhurbaşkanına soru sordurtmadığı gibi, OHAL KHK’lerini aylardır TBMM gündemine al(dır)mayarak bekletmekte, böylelikle AKP = RTE‘nin ağzından çıkan / çıkmayan YASA olmaktadır.. Bundan ala tek adam rejimi., totaliterlik.. olabilir mi?!

İçişleri Bakanı Soylu çok kaygı verici bir çizgi izlemektedir. Kolluğa “bacak kırma” emri verecek ölçüde kendinden geçmekte, ardından, geri adım atarak 2 yıldır bunu söylediğini ama polisin hiç bacak kırmadığını söyleyebilmektedir! Erdoğan’ı taklit ederek “benim polisim, benim jandarmam” söylemini kullanmaktadır. Oysa ikisi de ne Erdoğan’ın ne de İçişleri Bakanınındır! Polis de, jandarma da, bakanlar da, kamu kurumları da Demokrasilerde Devletin –  Milletindir. Bu çok hatalı kullanımın / anlayışın mutlaka düzeltilmesi gerekmektedir.

Bakan Soylu “.. benim polisim de jandarmam da ne söylediğimi anlar..” gibisinden kodlu – örtük ileti veren biçimde de konuşamaz. Kolluk, Bakanın bu tür istemleri ile değil Yasaların buyrukları ile görev yaparlar. Gereğinde Anayasanın 137. maddesi gereği, konusu suç olan buyrukları yazılı verilse bile yerine getirmezler.

Öte yandan S. Soylu son derece gergin, öfkeli, bağıra – çağıra ve ajite – agressiv biçimde konuşmaktadır. Beden dili de daha konuşurken uyguladığı şiddete katılmaktadır. Bir devlet adamına yakışır mı böylesine tutum ve davranışlar? Soylu bu öfke patlamaları gösterisi ile ne yapmak istemekte, nereye varmak istemektedir? Erdoğan’ın “öfke de bir hitabet sanatıdır..” söylemini mi içselleştirmiştir?? Özgüven eksiği mi vardır son derece sert söylemlerle / üslupla örtmek istediği??

İçişleri Bakanı çok önemli bir konumdadır Devlet yönetiminde. Sükunetini ve ağırbaşlılığını mutlaka koruması, sık konuşmaması ve en önemlisi de TÜM ULUSUN İÇİŞLERİ BAKANI olduğunu / olmak zorunda bulunduğunu bir an bile unutmaması kaçınılmazdır. Özellikle CHP’li belediyelerin üstüne giderken.. Erdoğan’un sorması üzerine Ankara Belediye Başkanı iken görevden ayrılmayı erteleyen Gökçek için “.. 2 günde dosyalar hazır..” gibisinden verdiği yanıt ne olmuştur? Gökçek istifa et(tiril)meseydi hangi dosyalar ile başına çorap örülecekti? Ya da istifaya razı olması nedeniyle yolsuzluk dosyaları kapatıldı? Hukuk devletinde böyle bir şey var mı? İçişleri Bakanının böylesine bir yetkisi hangi yasada yazılıdır?

Hele Kılıçdaroğlu’na “.. bittin sen, sen bittin… boynuna dolanacak..” gibisinden çok ağır sözler hem tehdit, hem şantaj, hem suç hem de utanç vericidir. Demokrasilerde Anamuhalefet partisi genel başkanına Bakanlar değil Başbakan yanıt verir. Soylu’nun  bu kuralı da anımsaması gerek. Kaldı ki, Demokrat Parti genel başkanı iken AKP = Erdoğan için ağza alınmaz ne çok ağır suçlamalar yapıyordu, kamera kayıtlarını TELE 1 sıklıkla yayınlıyor ve yalanlanamıyor. Soylu Siyaset bu mudur acaba? İçişleri Bakanı Soylu siyasetin soylusunu mu yapıyor bu yolla??
Korkarız biz anlayamıyoruz!?

AKP de, İçişleri Bakanı da, Erdoğan da giderek sağduyudan uzaklaşıyor.. İktidarı yitirme paniği yeni, ardışık ve daha ağır hatalar yaptırıyor.. Ne yazık ki (!) bu sarmalın sonu “hayırlı” değil..

Sevgi ve saygı ile. 07 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Lozan’ın anlamı

Lozan’ın anlamı

Emre Kongar
(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
AKP iktidarının, Sarraf Mahkemesi ve Man Adası tartışmalarını geriye itmek için başlattığı tartışmanın konusu olan Lozan Antlaşması’yla yeni bir devlet kurulmuştu: 
Birinci Dünya Savaşı’nda mağlup olan Osmanlı İmparatorluğu yerine, İstiklal Savaşı’nı kazanan Türkiye Cumhuriyeti. 
Lozan bir zafer antlaşmasıdır!
***
1920’li yıllarda Anadolu’nun nüfusu 11-12 milyon kadardı; yani bugünkü İstanbul’un nüfusundan daha az. 
Bu nüfusun yüzde onu okuma yazma biliyordu, yaklaşık bir milyon kişi; onların da yarısı ancak adını yazabiliyordu. 
Hemen herkes hastaydı: Trahom, verem ve sıtma. (AS : Cüzzam ve Frengi!)
Tüm nüfus, uzun süren savaşların sonunda zaten yorgun, bezgin, aç ve hastaydı.
(AS: Erkekler savaşta kırılmıştı..)  

İşte bir Din/Tarım Toplumu’nu 15 yıl içinde bir Kentsel/Endüstriyel Toplum olma eşiğine getiren, yirminci yüzyılın en çarpıcı siyasal ve kültürel atılımı, böyle bir nüfusla gerçekleştirilmiştir! (AS: Batılı emperyalistlerin diliyle KILIÇ ARTIĞI!)
***
Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları büyük devletler tarafından cetvelle harita üzerinde çizilmedi:
Yüz binlerin kan ve gözyaşı ile yoğrulmuş savaşlar sonunda belirlendi. 

1) Sadece İstanbul’u, Trakya’yı ve Anadolu’yu işgal eden galip devletlerin silahlı kuvvetlerine, İngiliz, Fransız, İtalyan ordularına karşı değil… 
2) Batı’dan saldıran taze Yunanistan ordularına karşı… 
3) Doğu’dan gelen taze Ermenistan ordularına karşı… 
4) İçteki Halife taraftarlarının isyanlarına karşı… 
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, “ölümüne verilen” bir mücadele ile çizildi bu sınırlar.
***
Çok kişinin aşırı milliyetçi, şovenist duygularını gıcıklayan bu saldırılar,
yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni ırkçı, faşist bir diktatörlüğe yöneltmedi: 

Tam tersine, yeni Cumhuriyet, ırk, din, dil, mezhep farkı gözetmeksinizbu sınırları çizen,
bu devleti kuran halka Türk
 halkı denir” anlayışıyla, siyasal bilince ve bireysel tercihe dayalı bir vatandaşlık kavramı üzerinde yükselen “Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” olmayı hedefledi.
***

  • Lozan, Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalananlar arasında devam eden
    tek barış antlaşmasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, Birinci Dünya Savaşından bugüne kadar varlığını, gelişerek sürdürmüştür. 
Bu Cumhuriyet’in hedeflediği Demokrasi ve İnsan Haklarının, bütün farklılık ve çatışmaların panzehiri olduğunu unutmayalım. 
Farklılıklarımızı koruyarak bir arada yaşamanın, gelişmenin nimetlerinden,
bu toprakların güzelliklerinden eşit ve adil bir biçimde yararlanmanın yollarını arayalım. Siyaseti, gerilim, kavga, kin ve intikam üzerine kurmayalım. 

Birbirimize, haksız ve adaletsiz bir biçimde, ayrımcı bir vicdanla bakmayalım. 
İnsanları haksız, hukuksuz ve adaletsiz muamelelere tabi tutmayalım;vicdanlarımızda
ve özellikle de adalet
 mekanizmasında yargısız infazlar yapmayalım… 

Cumhuriyetimizi, Demokratik, Laik ve Sosyal Hukuk Devleti olarak geliştirmeye çalışalım: 

  • DİREN İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ!

==================================================
Dostlar,

LOZAN ANDLAŞMASI’nın ANLAMI ve
AKP = ERDOĞAN’ın DERİN AÇMAZI

Üstad Emre Kongar’ın sözünün üstüne söz söyleme olanağı var mı??
Metinde 2-3 yerde ayraç içinde not düştük..
Lozan’ın böylesine derin bilinçsiz – bilgisiz – sorumsuz ve bu halkın verdiği şehitlerin, gazilerin, dökülen kanların hürmetsiz biçimde ağza alınmasını asla içimize sindiremiyoruz..
Türkiye bu tabloyu, böylesine yöneticileri hak etmiyor..
Yunan Cumhurbaşkanı ve uluslararası hukuk profesörü Pavlopulos adeta ders verdi sözleriyle. Uluslararası Andlaşmalar için Erdoğan’ın bilinçsizce önerdiği böylesine bir yol – yöntem olmadığını açıkladı. 43 yaşındaki genç Başbakan Çipras da..  Erdoğan ise “..siyaset hukukunda var böyle bir şey, yaparız biz..” anlamında karşılık verdi. Anımsatmaya gerek var mı, böyle bir hukuk dalı yok! Konuya ilişkin normlar Uluslararası / Milletlerarası Hukuk dalınca konuyor.

Mülkiye de okumuş olma yetkisiyle not düşelim ki; bu tür Andlaşmaların / metinlerin altına ancak “ek maddeler” konabilir. Özgün metne dokunulamaz. ABD Anayasası tipik bir örnektir. 1776’lara uzanan bu çekirdek Anayasa salt 7 (yedi!) maddedir ve Amerikan halkınca adeta kutsanmaktadır. 240 yılı aşkın süredir bu maddelere dokunul(a)mamıştır. Gereksinim duyulan içerikler madde olarak da değil “ammendment” (düzeltme) sıfatıyla eklenmiştir, o kadar.

Anayasada Cumhurbaşkanı’nın tek başına yaptığı işlemlerden sorumlu olmadığı kurala bağlanıyor.. (md. 125/1 ve 2). Ancak yaşanan pratik, bu madde ile ilgili sorunlar yaratıyor. Anayasa koyucu Erdoğan gibi “atipik” cumhurbaşkanlarını elbette hesaba katamazdı. Ne var ki bu hukuksal – anayasal bağışıklık Türkiye için son yıllarda ağır faturalara neden oluyor.  Erdoğan’ın Lozan Andaşması hakkındaki bu sözleri Dışişleri bürokrasisince hazırlandı ise bu kişiler için yasal sorumluluk doğabilir. Bu durumda o talihsiz ve asla kabul edilemeyecek ağır gaf niteliğindeki sözlerin oluşturduğu “idari eylem”de Cumhurbaşkanı “tek başına” değildir ve hazırlık işlemi kendisi dışında yapıldığından sorun Yönetsel (İdari) Yargıya taşınabilir. Nitekim önceki yıllarda Rektör atamalarında Erdoğan’ın, YÖK’ün sunduğu 3 aday içinden dilediği bir adı Rektör atama işlemi benzer gerekçeyle Danıştay’a taşınmış ve yüksek yargı başvuruyu kabul etmişti. Sorunun hukukçular ve kamu yöneticilerince tartışılması yerinde olacaktır.

Bu gibi sorunların aşılması için Anayasa’nın anılan maddesinde Cumhurbaşkanının anayasal sorumsuzluğu nedeniyle, “tek başına” yapabilecekleri dışında bırakılan işlemlerde ilgili Bakan – Başbakan’ın imzası koşul tutularak onlar sorumlu tutulmuştur. Kimi ülkelerde ise Devlet Başkanlığı Konseyi biçiminde bir yapılanma ile kritik kararlar bu kurula bırakılmıştır.

Erdoğan, fiilen (de facto) tek adamdır ve henüz “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denen yeryüzünde örneği olmayan ucube – uyduruk – zorlama rejim 3 Kasım 2019 seçimleri yapılmamış olduğundan yürürlüğe girmemiş olmakla birlikte, TEK ADAM yönetimi sergilemekte ve ülkeyi tek başına demir yumrukla, son 1,5 yıldır da resmen OHAL dayatmasıyla totaliter bir rejime sürüklemektedir, sürüklemiştir. Zaten açıkça itiraf edilmiştir Anayasa dışına çıkıldığı ve Anayasa’nın yaratılan fiili duruma uydurulması = anayasayı fiilen çiğneme suçunun işlendiğinin itirafı ve fakat yasallaştırılması AKP tarafından ülkeye dayatılmıştır. Dönemin İçişleri Bakanı Efgan Ala, TBMM kürsüsünde elini vargücüyle kürsüye vururken, avazı çıktığınca da “Tanımıyoruz bu anayasayı!” diye haykırmıştı.. (03 Mart 2015, TBMM)

16 Nisan 2017 Anayasa değişiklikleriyle; böyle giderse 3 Kasım 2019 sonrasında
AKP = Erdoğan hala ülkenin başında olursa, çok daha katı – sekter, Erdoğan’ın kendi deyimiyle “astığın astık kestiğin kestik” bir eğik düzleme ülkemiz sürüklenmiş olacaktır.
Erdoğan Başbakan iken, 23 Nisan 2010’da simgesel olarak makamına oturttuğu kız çocuğuna
bu sözleri söyleyebilmişti..

Lozan görüşmelerinde Başdelegemiz ve Dışişleri Bakanımız İsmet Paşa‘nın yakın hukuk danışmanı aile büyüğümüz Prof. Dr. Veli Saltık‘ın kulakları çınlasın. Lozan Andlaşması bu bağlamda bizim için ayrı bir önem ve değer taşımakta.

Nezihe Araz’ın aktardığına göre İsmet Paşa Lozan’dan Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı bir mektupta;

  • Velinimetim efendim, beni görseniz tanıyamayacaksınız. Birkaç ayda saçlarım bembeyaz oldu.. Hasretle ellerinizden öperim. / İsmet

diye yazmıştı.

Siyaset çooooooooook gergin, gerçekte AKP = RTE tarafından bilerek ge-ri-li-yor..
Kamuoyunun dikkatini dağıtmak ve asıl sorunlardan uzaklaştırmak zorunda AKP = RTE
Son bir hafta – 10 günde ne çok yapay “gündem tohumu” saçıldı topluma değil mi?

2018 Bütçe görüşmelerinde AKP tarafından özellikle izlenen gerilim politikası da
aynı bağlamda.

AKP = RTE‘nin derdi 1 değil ki… Bin dert ile boğuşmaktalar ve ipler giderek el ve ayaklarına dolaşmakta. Dillerine de… Bakışlarına da.. Yüz ifadelerine de… Beden dillerine ve duruşlarına da.. Beyinlerine, akıllarına, sağduyularına, sabır ve belagatlarına…. da! Güliver’in cüceleri pek hünerli.. Üstelik ülke dışından da “epey çelme” gelmekte..

Ne var ki; ne Lozan, ne Kudüs, ne %11 büyüme masalı kurtuluş değil..

  • AKP = RTE uzatmaları oynamakta..

Yolun sonu görünüyor.. Erken seçim?? Orada da denklemler çoook karmaşık ve çoook bilinmeyenli.. En azından Anayasa md. 67 ciddi zorluk çıkarıyor : Seçim yasalarında yapılacak değişiklikler en az 1 yıl sonra yapılacak seçimlerde uygulanabiliyor. AKP bu noktada bağlanmak istemiyor; erken seçim zorunlu duruma gelirse ne yapacak??

Kongar hocamız gibi bağlayalaım :

  • DİREN İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ!

Sevgi ve saygı ile. 12 Aralık 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

 

Rifat Serdaroglu : ADALET VE HUKUK

ADALET VE HUKUK

Rifat Serdaroglu

Türk Tarihinin en ağır rezaletini yaşıyoruz. Bu daha başlangıç! Bu kumaş dikiş tutmaz. Giderken Türk Milletine ne zararlar vereceği ne yaralar açacağı da şimdiden kestirilemez. Sonları ibretlik olacak demiştim, görüyorsunuz.
“SüLALE Devri’nin sonu geldi…

Adalet en geniş anlamıyla “doğruluk ve hakka riayet etmek” demektir.
Adalet evrensel bir değerdir. Zamana, mekâna, siyasal sistemlere, iktidarlara göre farklı şekillerde anlamlandırılamaz. Kutsal kitaplar, peygamberler, bilginler insanlığın varoluşundan beri hakka uymayı öğütlemişlerdir.
Tarih boyunca bazı devletler teokrasiyi, lâikliği, Cumhuriyeti veya Monarşiyi benimsemişler, fakat içlerinde sadece “Adaletli” olan düzenler ayakta kalmayı başarabilmiş,

  • hakkı tanımayan ve insanlara zulmeden her sistem tarihin mezarlığına gömülmüştür.

Hukuk ise “Kişilerin birbirleriyle veya devletle olan ilişkilerini düzenleyen kurallar bütünüdür.” Kişiler, hukuka uygunluk ile adaleti ya da hukuka aykırılık ile adaletsizliği eşanlamlı olarak görürler. Ama gerçek her zaman böyle değildir. Adalet zamana, mekâna veya kişiye göre değişen bir değer değildir. Ama hukuk, iktidarların belirli şartlara uyarak her zaman değiştirebilecekleri kurallardır.
Örneğin;
Hazine arazilerini işgal etmek suçtur ve hapis cezasını gerektirir. Doğru olan da budur.
Fakat iktidar, bir yasa değişikliği ile işgalcilere bir hak tanırsa, hazine arazilerinin işgali hukuka uygun olur! Bu durumda işgalci, hukuka göre haklı, evrensel adalete göre ise haksızdır.

Tarihimiz çok ilginç olaylarla doludur
Fatih Sultan Mehmet, yaptırdığı caminin sütunlarını kendisinin iznini almadan kısaltan mimarın iki elini bileklerinden kestirtir!
Mimar, Kadıya gider ve Padişahtan şikayetçi olur.
Kadı, derhal Fatih’e haber gönderip davaya davet eder.
Fatih gelir ve selam verdikten sonra oturur.
Kadı; Oturma beyim! Burası mahkeme, hasmınla beraber ayakta dur, der.
Fatih, mimarın yanında ayakta durur! Mahkeme başlar ve mimar söz alır;
“Kadı Efendi! Ben büyük bir mimardım. Bu adam, caminin sütunlarını kısalttım diye iki elimi de kestirtti. Halbuki, caminin depremden zarar görmemesi için bu şarttı. Beni işimden rızkımdan etti. Davacıyım” dedi.
Kadı; “Beyim ne dersin, bu adamın ellerini sen mi kestirttin?”
Fatih; “Bu adam benim değerli sütunlarımı keserek, camimin şöhretini düşürdü. Bu sebeple ellerini kestirttim.” der.
Kadı düşünür, şikayetçinin de rızasını alarak kararını açıklar;
“Beyim şöhret sıkıntı getirir. Cami, sütunları alçak da olsa ibadete engel teşkil etmez. Ama böyle kıymetli bir mimar her zaman dünyaya gelmez. Mimarın da kabulüyle sizi, tüm ömrü boyunca kendisine günde 20 gümüş akçe ödemeye mahkûm ettim!”
Fatih; hazineden sorumlu memuruma emir vereyim de bu para ödensin, deyince Kadı şöyle der;
“Hazineden ödeyemezsiniz, kendi servetinizden ödeyeceksiniz…

1250 odalı sarayın günlük bakımı için milyonlarca lira harcayanlar, çoluk çocuk devletin araçlarını kullananlar, cennet-cennet diye cahil insanları kandırıp “vergi cenneti adalarda” haram para istifleyenler, ecdatlarından utanırlar mı dersiniz?
Ya da kul hakkı yemekten? Suratlar artık köseleye dönüştüğünden utanmazlar!

Sağlık ve başarı dileklerimle 29 Kasım 2017

======================================
Çoook teşekkürler değerli yazar Rifat Serdaroğlu…

Dün, 28.11.2017 günü CHP Gn. Bşk. K. Kılıçdaroğlu belgelerle suçlamalarda bulundu.
Bu gün, 29.22.2017 günü muhatabından yanıt geldi.. Gene hakaret, gene öfke, gene yalanlama. Öyle çok güveniyor ki kurduğu sıkı düzene, “…götür yargıya ver…” diyebiliyor. TBMM’de görüşme açılması engelleniyor.. Basına verseniz, daha belgeleri görmeden yandaş – yalaka – sahibinin sesi basın “yalandıııır – uydurmadıııır….” diye peşin vaveyla başlattı.

Yine mağdur edebiyatı.. Yine komplo kuruldu duygu sömürüsü..

Kimsenin işi – gücü kalmadı, başta ABD – Trump olmak üzere her-kes ama her-kes AKP = RTE‘ye kumpas kurma peşinde.. Hem de Türkiye’nin başı göğe ermişken (gerçekte dibe vurmuşken!)..

  • Bu tür klişe bir savunma ve yargının Psikiyatrideki karşılığını bilmem söylesek mi,
    söylemesek mi??

    Memleketin bütün kaleleri bilfiil işgal edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş..
    Ne yapmalı, ne yapmalı???
    Akla Mustafa kemal ATATÜRK’ün “Bursa Söylevi” geliyor…

Bursa Söylevi ile ilgili görsel sonucu

Sevgi ve saygı ile. 29 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

 

 

Sadece 5 dakikada Atatürkçülük testi

Sadece 5 dakikada Atatürkçülük testi

Bülent MumayBülent Mumay 

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Kaç zamandır sinyalleri geliyordu ama Abdülkadir Selvi’nin Saray’daki 29 Ekim izlenimlerinden sonra adı kondu. Gerek Erdoğan gerekse  AKP çevrelerinde  Atatürk  vurgusu
belirgin bir şekilde yükseliyordu. Ne demişti Selvi, hatırlatarak devam edelim: “(…) bu kez Cumhuriyet ve Atatürk vurguları daha güçlüydü. Belli ki Erdoğan (…) Atatürk’ü, Cumhuriyet’i önemseyen yeni bir seçmen profiline yöneliyor.”

Bu “yönelme”nin sebebinin, Saray’a ulaşan anketlerde MHP ile koalisyonun 2019 için “% 50+1”i göstermiyor olduğu açık. Dolayısıyla sandık için iki yıllığına Atatürkçü kesilme halleri; “Erdoğan çizgimize geldi” diye sevindirik olan Perinçekgiller ve “AKP ile milli ortak hat” köşeleri döktüren birkaç ultra ulusalcı kalem dışında kimseyi ikna edecek gibi görünmüyor.

Tam da Atatürkçü oluyorduk…
Ama yine de Saray’dan gelen işaretle birkaç adım atılmadı değil hani… Önce yandaş medyada “Atatürkçülük o kadar da kötü değil”, “Yalnız Kemalizm’in şu yanını kenara koyacak olursak…” tadında yazılar çıkmaya başladı. Attila İlhan’ın İnönü eleştirileri üzerinden Atatürk övgüleri bile okuduk, en gerici kalemlerden. Yandaşlar, içleri kan ağlayarak da olsa Atatürk’e sahip çıkarken, yargımız da Atatürk’e hakaret eden iki kişiyi mahkûm etti.
sadece-5-dakikada-ataturkculuk-testi-378525-1.
Tam yerli ve milli bir şekilde Atatürk’e sahip çıkılırken, bir de ne olsun? “Atatürkçü seçmenlere yönelme”den birkaç hafta önce, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım için “Genelevde çalışıyordu” diyen yobaza verilen 2,5 yıllık hapis cezası bozulmasın! Hay aksi… Tam da… Neyse… İstinaf Mahkemesi, Mustafa Akar adlı terbiyesizin konuşmasının “rızası olmadan yayınlanması”nı gerekçe göstermiş kararına..

Gönüllü korkmasın diyeceğim ama…
Madem Atatürkçülük yarışı başladı, küçük bir test yapsak mı? Summehaşa, ne yaşayan ne de kaybettiğimiz bir Cumhurbaşkanı üzerinden değil… Sıradan bir siyasetçiyi kullanalım… Gönüllü biri, iktidar partisinin en küçük birimindeki görevliye aynı cümleyi kullansa? Mesela bir ilçe başkanına “Annesi genelevde çalışıyor” dese… Bu terbiyesizliği de, bir yerel televizyon “terbiyesizin rızası olmadan” yayınlasa misal… Yargımız ne yapacak acaba? Nasılsa cezası bozuluyor, o yüzden gönüllülerin endişe etmesine gerek yok diyeceğim ama yine de bunu yapmaya cesaret eden çıkar mı dersiniz?
***
Milli-yerli arabaya dair tek bir soru

sadece-5-dakikada-ataturkculuk-testi-378526-1.

Cumhurbaşkanı’nın 2011’den beri aradığı “babayiğit”ler nihayet ortaya çıktı ve yerli otomobil için imzalar atıldı. Memleket için hayırlı olsun. Rusya’ya domatesler gitti mi gitmedi mi, et fiyatlarını nasıl düşürsek kıskacındaki ekonomimizin katma değerli üretim yaparak ülkeye zenginlik taşımasını dilerim elbette. Sadece kafamı kurcalayan tek bir soru var.

Yerli ve milli otomobil hayalinin gerçekliğini falan tartışmayacağım, dünyadaki rekabetçi otomotiv pazarında pazar şansını falan da sorgulamayacağım. Başarılı olacağı varsayımı üzerinden geliyor sorum: “Büyüklerimiz, milyonluk Mercedesler araçları yerine makam aracı olarak bu aracı kullanacak mı?”

Soru nereden çıktı demeyin… Sabah gazetesinin ekonomi sayfasında dün çıkan habere göre henüz maketi bile olmayan yerli aracın 3 versiyonu olacakmış: Biri aileler için SUV, yani hafif cip kıvamında. Diğeri gençler için spor versiyon. Üçüncü olarak da makam aracı üretilecekmiş.

Bakalım arabalar bilinmeyen bir gelecekte üretildiğinde, iktidar partisine mensup belediye başkanları, “Ne yani Passat’a mı bineyim, tabii ki Audi alacağım” ya da Saray danışmanları “İlle de A8 Long isterim” diye diretecekler mi? Diyanet’in başkanları itibardan tasarruf etmemek için yine milyonluk Mercedes’e mi binecekler? Bekleyip göreceğiz, şunun şurasında arabaların piyasaya çıkacağı (tesadüf bu ya seçimlerin de yapılacağı) 2019’a ne kaldı ki…
***
Film camlarıyla hükümet devirmek!

sadece-5-dakikada-ataturkculuk-testi-378527-1.

Bu gözler son birkaç yılda ne komplo teorileri gördü… Mesela bugünlerde Gezi’yi ihale ettikleri FETÖ’cülerin bizzat yazdığı fantastik komplo teorisini hatırlıyor musunuz? Cemaat yanlısı haber sitesinde, Ahmet Memiş, “Gezi ayaklanmasında‘trafik kaosu’ planı” başlığı altında şu satırları yazmıştı:

“Yolda giderken o yoğun trafikte hızınızı yavaşlatın ya da frene basın, arkadaki araba size hafiften çarpsın veya siz öndekine çarpın. O da olmadi arabayı durdurun, kaputunu açın…”

Gezicilerin bu taktikle isyan çıkartacağını iddia ediyordu Memiş. Cesaret değil komploculuk bulaşıcıydı bu topraklarda. Fethullahçısı böyle yazar da hükümet yanlısı Yeni Şafak boş durur muydu? Gezicilerin, trafiği tıkayarak kaos çıkarmak dışında bir planları daha vardı anlaşılan! “Gezicilerin korkunç planı” başlıklı habere göre göre, “Geziciler, hükümeti zor durumda bırakmak için muslukları açık bırakmak suresiyle bir ay içinde İstanbul’un suyunu bitirecek”ti.

Şükürler olsun ki her iki oyun da bozuldu! Ama komploculuk hâlâ devam ediyor. Aynı Yeni Şafak’ın dün sürmanşetinde bomba bir haber vardı. “Bir Film Dönüyor” gibi gizemli bir başlığın altında şunlar yazıyordu: “Araçlara takılan cam filmi yeniden yasaklanınca vatandaş isyan etti. (…) Seçimler öncesi tepkilerin hedefi haline getirilen hükümetin de yıpratılmasına zemin hazırlanıyor.”

Vay anasını sayın seyirciler. Trafiği tıkadılar olmadı, suları açık bıraktılar devletimiz pabuç bırakmadı. Ama hükümetimizi yıpratmak isteyenler bu kez başka bir “film” çeviriyordu. Hükümetin cam filmleri konusunda 3 kez karar değiştirmesini bahane ederek! Aman diyeyim, siz siz olun film bile izlemeyin bu ara… Allah muhafaza bir şeylere zemin falan yaratırsınız…
***
Aman dikkat, fazlar projeyi bozar
Yerli otomobil meselesinin kamuoyunu etkileme gücü yüksek. Siyasetin, gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin projeyi bu şekilde gündemde tutmasının sebebi de bu. Meselenin bu yönünü, projeye imza atan şirketler de fark etmiş olmalı ki imzalar kurumadan, daha maket bile ortaya çıkmadan halka ilişkiler faaliyetlerine başladılar. Projenin hükümete daha yakın ortakları, dün gazete gazete gezip projedeki rollerinin ne kadar önemli olduğunu satmaya başladılar. Ortaklı iş yapmak doğası gereği zor ama rol çalma çabalarının bu kadar erken olması projenin kendisine zarar verir, söylemiş olalım.
***
Doları düşürmenin yolu…

sadece-5-dakikada-ataturkculuk-testi-378528-1.
Yandaş medyanın ekonomideki olumsuz sinyalleri göstermemesine alışmıştık. Gazetecilik açısından en büyük günahı işliyorlardı ama ama kendileri açısından en kolayını yapıyorlardı: Haberi hiç görmemek. Ne benzin zammı, ne enflasyon. Ama kurlardaki oynaklıkları haber yapmak zorunda hissetmişler dün nedense… Takvim Gazetesi, dolar ve Euro’daki son yükselişi birinci sayfasına şu şekilde aktarmış:

“Ateşi çıkan dolar, dün 3.87 liraya kadar yükseldi. Euro, 4.5 seviyesini aşıp rekor tazeledi.”

Ne birinci sayfada, ne de devamdaki kibrit kutusu büyüklüğündeki haberde kurların neden yükseldiğini tek satır yazmamışlar. Ne Bloomberg’de çıkan haber. ne SP’nin negatif notta ısrar etmesi. Tek bir açıklamaları var: “Doların ateşi çıktı…”

N..ofen verelim? Pazartesiye bir şeyi kalmaz inşallah.
=========================================
Evet dostlar,

Fanatizm – Dogmacılık, daha açık söylersek takım tutar ilkelliği ile siyasal parti yandaşlığı insanları böylesine rezil (pardon vezir!?) ederken ülkede demokratik değerler gelişip yaygınlaşamadığından, demokratik bir rejime erişmek de bir serap gibi yaklaştığımızı sandığımız ölçüde bizlerden uzaklaşıyor.

Bunu yapanlar dar anlamda “cahil” de değiller.. Okumuş yazmışlar, siyaset kurumunda iktidar partisinde önemli yerlere gelmişler, basında köşe sahibi olmuşlar, yaş – baş almış kronolojik olarak olgunlaşıp akça – pakça bile olmuş saçları, sakalları, bıyıkları hatta kaşları..

Ne var ki, insanlar hala akıllarını kullan(a)mamanın kaçınılmaz (deterministik) sonucu olarak sefil bir düzeni içselleştirmiş durumdalar.. Ne diyordu İ. Melih Gökçek “postalanırken” ?

  • Bizim siyasetimizde emir demiri keser.. liderin sözünden çıkılamaz…

Gökçek açıkça emir kulu olduğunu itiraf ederken, bir yandan da AKP’de zerrece parti içi demokrasi olmadığını, REİS’in emrinin demiri bile kestiğini açıkça itiraf etmiş oldu.. Gerçi Erdoğan’ın ve partisi AKP’nin demokrat olmadığına ilişkin yeni ve ek kanıtlara gereksinimimiz elbette yoktu.

Bu süreçte yakıcı bir sorun daha ortaya çıkmıyor mu?? İslam’da “müşavere / meşveret ” geleneği ne oldu? AKP hala muhafazakâr – İslamcı bir parti mi? Siyasal Partiler Yasası, Anayasa md. 24. başta olmak üzere siyasal partilerle ilgili kuralları gerçekte dinci partiye izin veriyor mu?

Her şey “de facto” (fiilen, eylemli olarak) yapılıyor ve yaşanıyor ise “de jure” (hukuksal, hukuka dayalı) sözcüklerini ve “de jure” devlet düzenini çöpe mi attık? Düzen “de facto” başkalaştırıldı (dinci – tek adam yönetimi) ise sıra yeni “de jure” düzenin sözde hukukuna mı geldi? Yoksa artık ona bile gerek duyulmadan, erkene alınmazsa 2019 seçimlerine dek uzatmaları oynamayı sürdüreceğiz herhalde..

Neciiiiiiiiiiiiiiiip mi necip milletimiz yutkunup / yutup inanacak ve “.. baaaaak Erdoğan Atatürk’ü ağzına almıyor diyordunuz.. 10 Kasım 2017’de dedi ve yazdı deftere.. Allah sizi çarpacak..” diyecek.. Dedirtmeye çalışacak yandaş yazarlar (!), algı yöneticisi mimarlar (!)..

Aklını – soru sormayı kafatasının içinde unutan zavallı bir toplumun acınası çocukluk halleri..

Bir çaresi olmalı, bulunmalı bu hastalığın.. Milyonlar – milyarlar artık salt yaşayarak, deneme -yanılma ile öğrenme çıkmazından kurtulmalı; öngörü yapabilmeyi öğrenmeli, soru sormalı!

“Doların ateşi çıktı” ne demek? Nasıl acımasızca aldatılıp sömürüldüğünü bir görebilse?
Mekanik düşünse bile olur : Dolar bir kağıt parçası, canlı değil ki hastalanıp ateşi çıksın!..
Eeee? Yoksa çok hasta olan Türkiye ekonomisi ve paramız değer mi yitiriyor ha bire?? AKP = RTE 3 Kasım 2002 seçimi ile %34 oyla iktidar olduğunda 1 Dolar = 1,60 TL idi.. 15 yıl sonra neden 1 Dolar’a 2,5 kat daha çok TL veriyoruz? Hangi gelişmiş ülkenin parası Dolar karşısında böylesine değer yitirdi??

“Standard & Poor’s” a köpürerek neyi çözecek, neleri saklayacaksınız yoksullaşTIRdığınız onmilyonlarca insandan??

Sevgi ve saygı ile. 05 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

İmam Nikahı Yasallaşırsa Ne Olur? Rezillik Olur?

İmam Nikahı Yasallaşırsa Ne Olur?
Rezillik Olur?

Dr. Ali Rıza Üçer

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Şaka gibi, Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesinden neredeyse yüz yıl sonra sürüklendiğimiz yere bakar mısınız?

Cumhuriyetimizin temelleri sarsılırken, kurucu değerleri ve birikimi yerle yeksan edilirken CHP’nin yeri göğü yıkması gerekmez miydi? Bu nasıl bir ölü toprağıdır, bu nasıl bir uyuşukluktur, anlayan beri gelsin..

68 kuşağından KBB uzmanı Dr. Orhan Aybers ağabeyimiz ODTÜ’de ellisinden sonra tarih doktorasını tamamlamıştı 15 yıl önce, ODTÜ tarih bölümünde doktora yapan ilk ve tek hekimdi, muhtemelen hala da öyledir..

Söyledikleri ne kadar çarpıcı bakar mısınız?
*****

İMAMLARA NİKAH KIYMA YETKİSİ:
Verilirse ne olur? Rezillik olur.
Tamı tamına 100 yıl geriye gidilmiş olur.

Dr. Orhan Aybers
KBB Uzmanı
Tarih Doktoru

https://www.youtube.com/watch?v=15kfFsLLeGA 

İmamın kıydığı nikah “şeriat HÜKÜMLERİNE GÖREDİR VE İSLAM ŞERİATINDA KADININ BOŞANMA HAKKI YOKTUR.

Bir tek istinası vardır: ERKEĞİN ERKEKLİK ORGANININ YOKLUĞUDUR. (Erkeğin cinsel işlevini yerine getirememesi değil, “kılıçla kesilmiş” ve “olmayan” erkeklik uzvundan bahisle, bir tek bu şartla kadına “imama müracaat ederek” boşanmayı isteme hakkı verilmektedir.

Türkiye’de (Osmanlı devleti olarak düşünün) ilk kez 1918 (yanlış okumadınız 1918) yılında
“Zevcin Cünun ve Cüzamla Maluliyeti Halinde Zevcenin Feshi Nikahı Talebe Salahiyeti Hakkında” adıyla çıkarılan; bugünkü Türkçe ile söylersek: “Erkeğin akıl hastalığı ve/veya cüzam hastalığı halinde kadının nikahın sonlandırılmasını isteme yetkisi hakkında” ve o zamanki resmi gazete olan “Takvim-i Vekayi‘de” yayınlanarak yürürlüğe giren

* PADİŞAHLIK FERMANI İLE Müslüman kadınların BOŞANMAYI TALEP ETME HAKLARI tanımlanmıştır. Daha öncesi yoktur.

Bana inanmayan veya inanmak istemeyenler, bir zahmet TBMM kütüphanesine kadar giderlerse, orada “Takvim-i Vekayi, no: 3045/UG-1/1918 mikrofilm arşivi”ne bakarlarsa, yukarıda bahsettiğimin doğru olduğunu göreceklerdir.

* KADINLAR-GENÇ KIZLAR- KIZ ÇOCUK BABASI ERKEKLER-NİNELER-TEYZELER UYANIN!

1918 yılında bu padişah fermanının yaptığı tanımlama da, kadınlarımıza sadece CÜNUN (akıl hastalığı) ve/veya CÜZAM hastalığı belirlenen erkeklerden boşanabilmek için MÜRACAAT HAKKI’nı tanımlamaktadır.

Tekrar edersek: İmamın kıydığı nikah ŞERİAT nikahıdır.
Böyle bir nikahta kadının değil boşanmak, “boşanmayı isteme” hakkı bile yoktur.

Ancak ATATÜRK geldikten sonra, 1926 yılında çıkarılan MEDENİ KANUN ve buna dayanarak yapılan MEDENİ NİKAH sayesinde yüzyılarca süregelmiş bu rezillik önlenebilmiştir.

Preview YouTube video İmam Nikahı Kıyılma Videosu

Dileyelim ve/veya umalım mı ki, Türkiye’de bir Anayasa Mahkemesi hala vardır ve Anayasal düzeni Anayasa üzerinden hukuksal olarak koruyup kollar?

Göreceğiz..

Milli Eğitim müfredatında Talim Terbiye Kurulu alet edilerek AKP = RTE talimatı ile yapılan ATATÜRK’süz ama dibine dek DİNCİ yetişek (müfredat) değişiklikleri uygulamaya kondu epeydir.

Ne var ki, bu Yönetmeliğin yürütmesinin durdurulması – iptali için “HA-LA” bir ara karar bile çıkmış değil izleyebildiğimiz ölçüde!?

Sevgi ve saygı ile. 22 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com