HSK NE YAPSIN?

Rifat Serdaroğlu
DOĞRU Parti Genel Başkanı

21 Mayıs 2021 

HSK (Hakimler ve Savcılar Kurulu) Viranşehir Cumhuriyet Savcısı Eyüp Akbulut’u görevden uzaklaştırdı!
Savcı ne demişti;
Pandemi gerekçe gösterilerek, GENELGE ile konulan yasakların tümü yasadışıdır ve Anayasa’ya aykırıdır!

Savcının söyledikleri doğru mu?
Eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir Hukuk Devleti ise, Anayasa halen yürürlükte ise, Anayasanın 13’ncü maddesi orada duruyorsa, Savcının söyledikleri DOĞRU, HSK’nın yaptığı yanlıştır.

Anayasa md 13 :

  • “Temel hak ve hürriyetler, ÖZLERİNE DOKUNULMAKSIZIN yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ANCAK KANUNLA SINIRLANABİLİR. Bu sınırlamalar, Anayasanın özüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz!”

GENELGE nedir?

Genelge, bir Bakanın veya Bakanın onayı ile bir Genel Müdürün, emrinde çalışan personeline verdiği talimattır. Genelge ile vatandaşa yasak koyulamaz.

Şimdi, HSK ne yapsın?
Bir tarafta Anayasa var! Diğer tarafta ise SARAY!
HSK, Anayasa’ya uysa, Saraydan ve tarikat liderinin elini öpen Adalet Bakanından gelen talimatı kurban etmiş olacak!
HSK, Anayasaya uymasa ve Sarayın emrini yerine getirse, hukuku kurban etmiş olacak!

HSK, Sarayı ve Bakanı dinlemezse ne olur?
Ne olacak? HSK üyeleri bir daha o koltuğu rüyalarında bile göremez!
Anayasayı çiğnerse ne olur?
Vicdanlar körelmişse, koltuklar ve ayrıcalıklar korunmuş olur!

Nasılsa, ülkedeki Hukuk Fakültelerinin, AKP’li Barolar Birliği Başkanının ve STK’ların omurları alınmış, hiçbiri dik durmayı becerememiş, “Meslek Onuru”- “Evrensel Hukuk Kuralları”- “Dürüstlük” gibi ilkeler unutulmuş!

O zaman vur bıçağı Hukukun başına!
Görevinden uzaklaştır doğruları söyleyen Savcıyı!
Sonra hüküm verirken, “Türk Milleti Adına” diye yazdırın kararınızın başına!

Değerli Okurlar;

Bu konuda Prof. Dr. Kemal Gözler’den başka Türk Kamuoyunu açık ve net bir şekilde bilgilendireni görmedim. Ben de 16 Mayıs’ta, Prof. Gözler’in yazısından alıntı yaparak duyurmaya çalıştım. Bu ikinci yazım!
Hukuk ve Üniversite toplumundan “Kurumsal bir açıklama” göremedim…

Demokrasi ve Hukuk, öncelikle ve mutlaka sahip çıkılması, korunması gereken kurumlarımızdır.
Bir ülkede, hukuk katledilir ve adalet ölürse, oradaki insanlarının hiçbirinin “Can-Mal-Teşebbüs” özgürlükleri kalmaz!

Haa, bunlar olmazsa yaşanmaz mı?
Yaşanır tabii ki! Ama beygir kıçındaki sinek gibi yaşanır!

Bizler DOĞRU Partililer olarak, bu genelgelerin iptali için hukuk yoluna başvuruyoruz! Sonuç alınır mı bilemem. Fakat, yapılan hak-hukuk ihlallerini devletin kaydına sokmuş oluruz.
Bildiğiniz gibi bundan sonraki dönemin adı, “Devr-i Sabık” yaratma dönemidir.

Not                  :
Vandallık nedir diye merak ediyorsanız, Rize’de Meral Akşener’e yapılan saldırıya bakın. İşte Vandallık tam da böyledir. Akşener’e geçmiş olsun, diyorum!

Sağlık ve başarı dileklerimle.

AKP’NİN SAHTE GENELGELERİ

Rifat Serdaroğlu
DOĞRU Parti Genel Başkanı

Son bir yıldır ülkede “Fiili Yasaklama Rejimi” uygulanmaktadır.
Genelge adı verilen geçersiz evraklarla insanlarımızın hakları çiğneniyor.
Genelge yasaklarının arkasında kanun-CB Kararnamesi-CB Kararı-Yönetmelik yoktur.

  • Ancak bir mafya düzeninde olabilecek, keyfi yasaklamalar getirilmektedir.

Anayasa md 13                        :
Temel Hak ve Hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak KANUNLA sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın özüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz…

Sağlık personeline istifa yasağı / alkollü İçkilerin satılmaması / görevini ifa eden polislerin fotoğraflarının çekilmemesi / sokağa çıkma gibi yasakların uygulanması, Anayasamızın 13’ncü maddesine göre ancak yasayla yapılabilir.

Bu yasakların hangisi için bir kanun çıkarılmıştır? Hiçbiri için!
Hangisi için bir CB Kararnamesi yayınlanmıştır? Hiçbiri için!
Hangisi için bir CB Kararı mevcuttur? Hiçbiri için!
Hangisi için bir Yönetmelik yayınlanmıştır? Hiçbiri için!
Bu yasakların hangisi Resmi Gazetede yayınlanmıştır? Hiçbiri yayınlanmamıştır!

İp gerilince kendini yay, kamış ses verince kendini NEY sanırmış!
Ne Anayasamızda, ne yasalarımızda, ne CB Kararnamelerinde “CB Kabinesi” diye bir organ bulunmamaktadır. Olmayan bir kurulun aldığı kararlar da yok hükmündedir.

O zaman CB Kabinesi denen namevcut kurul, T.C. Devletini dingonun ahırı mı zannetmektedir?
Sizler kendinizi ne sanıyorsunuz ki, anayasaya, yasalara uymuyorsunuz?
Siz aklınızı mı kaçırdınız? Bundan sonraki ömrünüzün tamamının mahkemelerde ve hapishanelerde mi geçmesini istiyorsunuz?

Genelge, özellikle Bakanların astlarına, onların uygulamakla yükümlü oldukları yasa hükümlerinin yorumlanması ve uygulanması konusunda verdikleri emir ve talimatlardır. Genelge ile yeni bir kural konulamaz.
Genelge, bir Bakanın kendi personeline verdiği emirdir.
Yani Genelge ile vatandaşa emir verilemez, yasak konulamaz.

Bir örnek verelim :
Emniyet Genel Müdürlüğü 27 Nisan 2021’de bir Genelge yayınladı ve Polisten “görüntüleri kayıt yapan kişileri engellemelerini” istedi! İyi de nasıl engelleyecek? Kişilerin telefonuna, fotoğraf makinelerine el mi koyacak?
Hangi yetkiyle? Polis, bu emri yerine getirirken, vatandaşı darp ederse, telefonunu kırarsa, vatandaş yargıya başvurduğunda, yargı karşısında o Polisi kim koruyacak?
Em. Gen. Md.ü o genelge ile ancak kendi personeline emir verebilir, vatandaşa yasak koyamaz.

Bir de herkes dijital oldu ya!
CB, 4 Haziran 2020’de İçişleri Bakanının koyduğu yasağı twitter yolu ile kaldırdı!
Sayın CB, eğer yasal yetkiniz varsa ve Bakanınızın koyduğu bir yasağı kaldıracaksanız, bunu Resmi Gazetede yayınlatarak yapacaksınız. Herkes, hiçbir yasal geçerliliği olmayan twitter hesabınızı mı takip edecek?

CB olarak siz hukukun şekli (AS: biçimsel) ilkesine uymazsanız, hukuk çöker.
Hukukta şekil, esastan önce gelir. Şekle uyulması, yöneticileri keyfilikten uzaklaştırır, vatandaşın özgürlüklerini, yöneticilere karşı korur.

İyi de kardeşim, nereden çıktı bu “şekil“, diyebilirsiniz!
Ama bir sabah uyandığınızda, arsanızın veya evinizin bir genelge ile elinizden alındığını görürseniz şaşırmayın. Hukuk herkese gerekli!

Kafasındaki eksik tahtalardan, bir masa iki sandalye yapılacak birilerini, yönetici diye seçerseniz, kafanızı vuracak duvar arasınız!

Not           :
Sayın Prof. Dr. Kemal Gözler, değerli hocam! İyi ki varsınız ve iyi ki yazıyorsunuz. Yararlanıyoruz. Vatan ve demokrasi sevginiz inşallah diğer hocalarımıza da geçer. Belki bu sayede dilleri açılır. Emeğinize, beyninize, yüreğinize sağlık…

Sağlık ve başarı dileklerimle 16 Mayıs 2021

KORONA VİRÜS SALGINIYLA MÜCADELE İÇİN ALINAN TEDBİRLER HUKUKA UYGUN MU?

KORONA VİRÜS SALGINIYLA MÜCADELE İÇİN ALINAN TEDBİRLER HUKUKA UYGUN MU?

Anayasa Hukukuna Giriş, Kemal Gözler » Satın Al & Fiyatı - Kidega

Prof. Dr. Kemal Gözler*
http://www.anayasa.gen.tr/korona.htm 05.07.2020

Pek çok ülkeden farklı olarak, Türkiye’de bugüne kadar (8 Haziran 2020), korona virüs salgını nedeniyle olağanüstü hâl ilân edilmedi. Türkiye’de siyasî iktidar, korona virüs salgınıyla olağan dönemler için yürürlüğe konulmuş mevzuatın verdiği imkânlarla mücadele etmeye çalışıyor.

Salgınla mücadele etmek amacıyla alınan tedbirlerin hemen hemen hepsi Anayasamızın güvencesi altında olan bir temel hak ve hürriyetin sınırlandırılması niteliğindedir. Örneğin

– sokağa çıkma yasağı ve yurtlarda 14 günlük zorunlu tecrit “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı”nı m.19),
– maske takma zorunluluğu “kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı hakkı”nı (m.17),
– şehirlerarası seyahat yasağı “yerleşme ve seyahat hürriyeti”ni (m.23),
– camilerde namaz kılma yasağı “ibadet hürriyeti”ni (m.24),
– iş yerlerinin kapatılması “mülkiyet hakkı”nı (m.35) ve “çalışma ve sözleşme hürriyeti”ni (m.48), – icra takiplerinin ertelenmesi “hak arama hürriyeti”ni (m.36),
– okulların tatil edilmesi “eğitim ve öğretim hakkı”nı (m.42),
– işçi çıkarma yasağı “sözleşme hürriyeti”ni (m.48) ihlâl eder niteliktedir.

Türkiye’de olağanüstü hâl ilân edilmediğine göre, olağan hâl dönemindeyiz ve dolayısıyla bu tedbirlerin, Anayasamızın 13’üncü maddesinde öngörülen şartlara uygun olması gerekir (Bu şartları yukarıda s.123-133’te görmüştük). Anayasamızın 13’üncü maddesine göre “temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir”.

Türkiye’de Covid-19 salgınıyla mücadele kapsamında alınan tedbirlerden, sokağa çıkma yasağı gibi, önemli bir kısmının herhangi bir kanunî dayanağı yoktur (1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununda Covid-19 hastalığı nedeniyle belirli bir yaş altı veya belirli bir yaş üstü kişilerin veya hafta sonlarında herkesin sokağa çıkmasının yasaklanmasına izin veren bir hüküm yoktur).

Kanunî dayanağı olan bazı tedbirler de (örneğin 25 Mart 2020 tarih ve 7226 sayılı Kanunun geçici 1 ve 2’nci maddelerinde öngörülen tedbirler, 16 Nisan 2020 tarih ve 7244 sayılı Kanunla öngörülen tedbirler) Anayasanın ilgili maddelerine, örneğin mülkiyet hakkını düzenleyen 35’inci maddesine, hak arama hürriyetini düzenleyen 36’ncı maddesine, sözleşme hürriyetini düzenleyen 48’inci maddesine aykırıdır. Çünkü bu maddelerde düzenlenen temel hak ve hürriyetler, olağan dönemlerde, Anayasa, m.13 uyarınca ancak bu maddelerde belirtilen sebeplerle sınırlanabilir ve Anayasamızın bu maddelerinde belirtilen sınırlama sebepleri arasında “genel sağlık” sebebi yoktur.

Bu nedenle, Türkiye’de olağan dönemlerde genel sağlık sebebiyle, mülkiyet hakkı (m.35), hak arama hürriyeti (m.36), çalışma ve sözleşme hürriyeti (m.48), seyahat ve yerleşme hürriyeti (m.23) kanunla dahi sınırlanamaz. Bunun için olağanüstü hâl ilân edilmesi ve sınırlamaların da olağanüstü hâl Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle yapılması gerekir.

  • Kanımca Türkiye’de korona virüs salgını nedeniyle alınan tedbirlerin
    aşağı yukarı hepsi hukuka aykırıdır;
    bu tedbirleri ihlâl edenlere kesilen para cezaları da hukuka aykırıdır ve bunlar iade edilmelidir.

Burada özellikle belirtmek isterim ki, ben korona virüs ile mücadele amacıyla alınan söz konusu tedbirlerin gereksiz olduklarını değil, hukuka aykırı olduklarını söylüyorum. Bir tedbirin gerekli ve yararlı olması başka bir şey, hukuka uygun olması başka bir şeydir.

Anayasamız (m.15 ve 119), tehlikeli salgın hastalıklarla mücadele amacıyla ihtiyaç duyulabilecek tedbirlerin alınması için gerekli bütün hukukî imkân ve yolları Cumhurbaşkanına vermiştir. Cumhurbaşkanının yapması gereken şey, önce tehlikeli salgın hastalık sebebiyle olağanüstü hâl ilân etmek ve sonra da bu tedbirleri öngören olağanüstü hâl Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarmaktan ibaretti. Türkiye’de maalesef Anayasa, m.15’e ve m.119’a uygun bir şekilde bu tedbirler alınabilecek iken, aynı tedbirlerin hukuka aykırı olarak alınması yolu tercih edilmiştir. Benim eleştirdiğim şey budur.

  • Türkiye’de 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra ilân edilen olağanüstü hâl, siyasî iktidar tarafından mükemmel bir şekilde suiistimal edilmiştir.

FETÖ ile mücadele amacıyla ilân edilen olağanüstü hâl döneminde, bu amaçla uzaktan yakından ilgisi olmayan, kış lastiği takma zorunluluğu gibi düzenlemeler olağanüstü hâl KHK’larıyla yapılmıştır (bu konuda yukarıda s.385’te yer alan Kutu 14.6’ya bakınız). Keza darbe tehlikesi kısa sürede bertaraf edilmesine rağmen, Türkiye’de olağanüstü hâl rejimi gereksiz yere iki yıl süreyle (18 Temmuz 2018 tarihine kadar) uzatılmıştır. Vakıa şu ki AKP iktidarı, yanlış uygulamalarıyla Türkiye’de gereksiz bir olağanüstü hâl korkusu yaratmıştır. Bu korku, bir hayalet gibi gerek iktidarın gerekse muhalefetin üzerinde dolaşıyor ve onların Anayasanın tanıdığı imkânları görmesini engelliyor. Şu an “sütten dili yanan yoğurdu üfleyerek yermiş” misali bir durum içindeyiz.

Son olarak bu vesileyle hatırlatalım ki;

  • Hukukta hakkı kötüye kullanan uzun vadede hakkını kaybeder.
  • Bunu herkesin bilmesinde yarar vardır.
    =======================

    Bizim (AS) eklememiz :

    7226 s. yasa (RG 26/04/2020 s. 31080) :
    BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN
    7244 s. yasa (RG 17/4/2020 s. 31102) :
    YENİ KORONAVİRÜS (COVID-19) SALGINININ EKONOMİK VE SOSYAL HAYATA ETKİLERİNİN AZALTILMASI HAKKINDA KANUN İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK K YAPILMASINA DAİR KANUN

ADIM ADIM İRTİCA

ADIM ADIM İRTİCA!

Rifat Serdaroğlu

İrtica, modern hukukun yerine şer’i hukukun geçerli sayılmasıdır…

Prof. Dr. Kemal Gözler, soruyor. 2010-2019 arasındaki 9 yılda;
İlahiyat Fakültesi sayısı niçin 24’ten, 92’ye çıkarıldı?
İlahiyat Fakültesindeki öğretim görevlisi sayısı 1120’den, 4121’e arttı mı?
İlahiyat Fakültelerinde 1 yılda öğrenci sayısı 6.252’den 33.202’ye çıktı mı?
İlahiyat ve İslami İlimler’de “Fıkıh” dalındaki öğretim elemanı sayısı 407 iken,
Hukuk Fakültelerinde “Roma Hukuku” dalındaki öğretim elemanı sayısı 24’mü?
Bu rakamlar, adım-adım İrtica’ya geçişin hazırlıkları mı?

Değerli Okurlar;
Bu yazıdaki amaç, gerçekleri bir daha anlatmaktır.
İslam Hukuku, gerek teorik gerekse değerler olarak modern hukuktan geri değildir. Hatta çok konuda modern hukuktan daha ileridir.
İslam Hukukunun en yüksek dayanağı olan Kur’an’da, adaletin ve barışın değeri üzerine onlarca ayet vardır. İslam Hukukunda kişilerin özgürlüğünü, can ve mal güvenliğini tanıyan yüzlerce hadis vardır.
İslam Hukukunda, siyasi iktidarı eleştirmek veya muhalif olmak suç değildir.

Peki, eğer uygulama da böyle ise şu sorulara birlikte yanıt arayalım :

İslam Hukukunun uygulandığı hangi ülkede adalet var?
Hangisinde kişi hak ve özgürlükleri geçerli?
Hangisinde iktidarı eleştirmek serbest?
Hangisinde iktidarı denetlemek mümkün?
Hangisinde Kadın-Erkek eşitliği var?
Hangisinde kişilerin can ve mal güvenliği var?
Hangisinde yöneticileri sınırlayacak, insanları koruyacak bir mekanizma var?

Sayın Gözler’in çok güzel ifade ettiği gibi, İslam Hukuku düşüncede zengin fakat uygulamada ve insanı koruyucu mekanizmalarda çok fakirdir.
Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir hukuk sisteminde ve yönetimde barış değil, kargaşa olur, kan olur, tıpkı şimdiki İslam ülkelerinde olduğu gibi…

AKP İktidarı ve üst yöneticileri bu gerçekleri bilmiyor mu?
Hiçbir İslam ülkesinde barış-huzurun olamadığını bilmiyor mu?

AKP yöneticileri bu yazılanların hepsini biliyor ve görüyor. Fakat

  • AKP’li yöneticiler, boğazlarına kadar yolsuzluğa battıkları için denetlenmek, hesap vermek istemiyor.

Hür dünya bunların gerçek yüzlerini gördü. Demokratik ülkelerde, AKP’li yöneticilerin önemli isimleri, “Hırsızlık-Yolsuzluk” kelimeleri, birlikte anılır halde!
AKP yöneticileri devamlı olarak oy kaybetmekte! Böyle giderse, önümüzdeki seçimde iktidarı kaybedip, hesap vereceklerini ve mahkûm olacaklarını net olarak biliyorlar.

AKP yöneticileri, samimi olarak İslam’a inandıkları için mi, “Din Devleti” kurmak istiyor? Elbette ki hayır!
Bu tarikat ve cemaat artıkları, demokratik hukuk-lâik devlette rahat nefes alamazlar. Sığınacakları, hesap vermeyecekleri, rahat edecekleri tek rejim kaldı; O da İslam Devleti! Bu yüzden dine sığınıp, kendilerini kurtarmak istiyorlar.
Erdoğan, “Hayatımızın merkezine İslam’ın hükümlerini yerleştireceğiz” sözünü yanlışlıkla mı söyledi?
Eşi; “Yeryüzünde Halife olmanın sorumluluğunu taşıyoruz” sözünü bilerek söylemedi mi?
Türban, AKP döneminde anaokullarına kadar indirilmedi mi?
Eğitim, tarikat ve cemaatlerin eline bırakılmadı mı?
Bakanlıklar, cemaat ve tarikatlar arasında pay edilmedi mi?
Kırıkkale Üniversitesinde İstiklal Marşımız, Arapça okutulmadı mı?

  • Kaçak kurslarda, gençlerimiz birer Taliban militanı gibi yetiştirilmiyor mu?

Türk Ordusunun başına, Atatürk’e hakaret eden yobazları ziyaret edenler getirilmedi mi?
AKP, Türk Polisini kendi polisi haline getirmedi mi?

Aziz Türk Milleti;
Tüm bunlar gerçek!
Görmeyen, tedbir almayan devlet görevlileri ve muhalefet partileri ya kördürler ya da ihanete ortaktırlar. Bilmedikleri şey, İran benzeri bir İslam Devletine geçildiğinde ilk yok edilecekler bugün Anayasamızın emrettiği görevleri yapmayan devlet görevlileri olacaktır.

  • Bu gerçekleri gör ve Atatürk Cumhuriyetine sahip çık. Ayağa kalk!

Demokratik Parlamenter rejime, kuvvetler ayrılığını uygulayan demokratik-lâik-sosyal hukuk devletinin-özgürlüklerin ve çağdaşlığın savunucusu olmak için yemin etmiş Çoban Ateşi Hareketine sahip çık!
Takdir Yüce Türk Milletinindir…

Not;
Bu yazıyı veya benzerini konuşacak, grup toplantılarında, tv’lerde okuyabilecek bir tane muhalefet lideriniz var mı?

Sağlık ve başarı dileklerimle, 20 Aralık 2019

2018 yılının son çığlığı

2018 yılının son çığlığı

Ertan URUNGA, (E) Askeri Yargıç
Cumhuriyet
, 21.1.19

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Bugün değersizleşen şey, dinci ve kinci olduğu kendi söylem ve uygulamaları ile anlaşılan siyasal iktidarın, çağdaş Türk toplumuna dayattığı hukuka aykırı politikalarla, bunlara bilerek destek olan kimliğini yitirmiş muhalefet partileriyle siyaset ve hukuk adamlarının “devlet aklı” ile bağdaşmayan görüş ve düşüncelere dayalı fetvalarıdır.

Geçen yıl yayımladığı “Elveda Anayasa” kitabı ile kamuoyunun ilgisini çeken ve kendisini hukuksal pozitivist (olgucu, kuralcı) bir anayasa hukukçusu bilim adamı olarak tanımlayan Sn. Prof. Dr. Kemal Gözler, önce 06.12.2018 tarihinde ”Hukuk Nereye Gidiyor”, bir hafta sonra da “Demokrasi Nereye Gidiyor” başlıklı iki makalesini kendisine ait web sitesinde (www.anayasa.gen.tr) okurlarıyla paylaşmıştır. Ancak biz burada, ikinci makalesini anayasa ve siyaset bilimcilerine bırakıp, yalnızca “Hukuk Nereye Gidiyor?” başlıklı makalesi üzerinde tartışmak ve hoşgörüsüne sığınarak kimi eleştirilerde de bulunmak istiyoruz. 
Bu makalede, hukuk ve anayasanın bugünkü yürekler acısı durumuna değinip “Ülkemizde ve derecesi farklı olmakla birlikte, diğer bazı ülkelerde demokrasi, hukuk devleti, temel hak ve hürriyetlerin günden güne gerilediğini” dile getirdikten sonra, şu gözlemlerde bulunuyor: 
√ Bugün hukuk, burnunun üstüne kocaman bir yumruk yedi. 
√ Temel hak ve hürriyetleri korumak amacıyla tasarlanan anayasa ve hukuki mekanizmalar, temel hak ve hürriyetlere müdahale etme aracı haline dönüştü. 
Hâkimler, temel hak ve hürriyetleri koruyan değil, tersine temel hak ve hürriyetlere müdahale eden görevliler haline geldi. 
√ Olan biteni açıklamak bakımından, hukuk bilimi çaresizlik, ..anayasa ve idare hukukçuları derin bir ümitsizlik içindeler
√ Artık üzülerek görüyorum ki ..hukuk bilimiyle uğraşmak, havanda su dövmek veya meleklerin cinsiyetini tartışmak misali işe yaramaz bir faaliyet haline geldi vb. 
Bu gözlemlerden sonra, “Başta anayasa hukuku olmak üzere ülkemizde hukuk biliminin değersizleşmesi sürecini yaşıyoruz. Buna yol açan şey, bizatihi hukukun değersizleşmesidir” diyerek, bizi şaşırtan bir saptamada da bulunuyor. Daha sonra insana üzüntü veren bir umarsızlık (çaresizlik) içinde, kendisinin verecek bir yanıtının olmadığını belirttiği sorularına da, “..genelde hukuk bilimi, özelde anayasa hukuku bilimi, varlıklarını sürdürmek istiyorlarsa bu soruları tartışmak ve bir cevap vermek zorundadır.” diyerek bitiriyor.

Hukukun değeri 
Hemen belirtelim ki Sn. Gözler, ülkemizin üzerine çöken kasvetli havadan yakınırken; ulusal tarihimizin, ordumuzun, yargımızın, eğitimimizin, Andımızın, Laik Cumhuriyetimizin, kültür ve sanatımızın, kısacası bir toplumu “ulus” yapan bütün değerlerin, siyasal İslamcı bir parti tarafından itibarsızlaştırılıp ayaklar altına alınmasının, sanki bir önemi yokmuş gibi bunlara hiç değinmeden, “Hukuk biliminin değersizleştiği ve buna yol açan şeyin de aslında ‘bizatihi hukukun değersizleşmesi’ olduğunu” söyleyip, bütün olumsuzlukların nedenini hukuka yüklemekle, büyük bir yanılgıya düşüldüğü kanısındayız. 
Çünkü hukuk, bugün değerini yitirmemiş; tam aksine yaşanan hukuksuzlara koşut olarak daha da değer kazanmıştır. Bir hukuk adamının hukukun değersizleştiğini söylemesi, onun başat amacı olan adaletin de değersizleştiği anlamına gelir ki o zaman da uğrunda mücadele edip koruyacağımız toplumsal bir değerimiz kalmayacağı için, ortaya çıkacak kargaşanın (kaosun) önüne geçilmesi de bir düş olur ancak.
Nitekim bir düşünürün de dediği gibi “Hukuku, adaleti, bir değer, bir ideal olarak kabul etmeyen bir ulus, bu felaketini hiçbir başarı ile telafi edemez.” Bu nedenle, günümüzde hukuk biliminin saygınlığını yitirdiği söylenebilir ise de siyasal iktidarın hukuk dışı söz ve uygulamaları yüzünden yokluğu günden güne daha iyi anlaşılan “hukuk”un değersizleştiği söylenemez.

Sorunların nedenleri 
Bu hazin durumun başlıca nedenlerinden biri, AKP’nin iktidara geldiği 03.11.2002 tarihinden bugüne dek geçen sancılı süreçte sinsice uygulanan emperyal bir proje kapsamında T.C. Anayasası başta olmak üzere; Türk Medeni Kanunu, Türk Borçlar Kanunu, Türk Ceza Kanunu ile bunların yöntemine ilişkin temel yasaların sil baştan değiştirilip, yaklaşık yüz yıllık bilimsel ve yargısal birikimin (külliyatın) çöpe atılması sonucu metamorfoza (başkalaşıma) uğrayan sosyal kesimlerin önemli bir bölümünün ulusal bilinç ve kimliğine yabancılaşmasıdır. 
Bir diğeri de yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, o görkemli İstiklal Savaşı sonunda kurduğu çağdaş Türkiye Cumhuriyeti devleti yerine; Türk ulusunu orta çağ karanlığına sürükleyecek teokratik bir devlet kurmak amacı güttüğü bilinen, gerici ve ümmetçi bir partinin çağ dışı kalmış ilkel politikalarını bilerek destekleyen; sapkınlık içindeki muhalefet partileri ile iktidara bağımlı kılınan, anayasal kurumlardaki siyaset ve hukuk adamlarının yozlaşmasıdır.

Sonuç

Sonuç olarak, Sn. Gözler’in yakındığı sorunların çözümünün de hukukun değersizleşmiş olmasında değil, ancak ülkeyi yönetenlerin tarihsel süreç içinde yaptığı uygulamaların, bir “izm”e bağlı kalmadan salt hukuka uygunluk (meşruiyet) ölçütü içinde aranması gerektiğini belirtirken; ünlü anayasa ve idare Hukuku duayeni Prof. Leon DUGUİT’in konumuza ışık tutan şu sözlerini de burada anmak isteriz:

  • “Bir devlet adamı hukuka, ancak istediği için, istediği zaman ve istediği ölçüde boyun eğiyorsa, aslında hiç boyun eğmiyor demektir.”

    Asıl sorgulanması gereken de budur bence.
    =======================================
    Dostlar,

    Değerli dostumuz ve sitemizin yazarlarından (E. Alb.) Askeri Yargıç Sn. Ertan Urunga’ya bu değerli irdelemesi için teşekkür borçluyuz..
    Prof. Gözler’in söz konusu 2 makalesini web sitemizde daha önce yayımlamıştık.
    Biz de görüşlerimiz katmıştık, Sn. Urunga da kısa bir yorum yapmıştı.
    Şimdi daha kapsamlı olarak okuyoruz Sn. Urunga’yı.. Akademiden değil ama yaşamın içinden.. Onlarca yıl Türk Ulusu adına adalet dağıtan askeri yargıçlık makamından…
    Bizim de üyesi olduğumuz Mülkiyeliler Birliği başkanı dostumuz sevgili Dr. Dinçe Demirken’tin Sn. Gözler’e eleştirel makalesini yine sitemizde yayınlamıştık.
    ****
    Hukuk’un en yüce idesinin “ADALET” olduğu tartışma dışı genel hatta evrensel kabuldür.
    Yargıçlar, özellikle bu bağlamda adı dillerden düşmeyen, parlak ve sarsıcı görüşleri de belleklerden silinmeyen hukuk bilimcisi Ronald Dworkin’i hep dikkate almalı bize göre..

    Dworkin, yargıcın her somut – verili durumda adaleti mutlaka gerçekleştirmek zorunda olduğu peşin kabulünü a priori olarak koyduktan sonra, görüşlerinin rahat anlaşılması ve unutulmaması bağlamında bir metafor yaratır : HERKÜL YARGIÇ!

Dolayısıyla, eldeki normatif – pozitif mevzuat metinlerinin sözleri, literal anlamları geri düzleme düşer – itilir ve eldeki somut uyuşmazlığa adil çözüm üretiminde yaratıcı çözümler aranır (a posteriori aşama) . Bu çabaların başında, mevzuat kurallarının (yazılı hukuk) adaletsizliği öngöremeyeceği kabulü a fortiori olarak zorunluluk olur. Öyleyse, pozitif hukuk normlarına can veren hukukun evrensel kabul gören temel ilke ve değerlerine (jus cogens), standartlarına başvurulacaktır. Böylelikle gerçekte “yorum” dan başka bir şey olmayan Hukuk, gerçek işlevine, ADALET sunmaya, ama yalnızca ve yalnızca ve her durumda yüksek ADALET ÜLKÜSÜNE yönlendirilmiş ya da tersine, adaletsizlik üretmekten alıkonmuş, korunmuş olacaktır!

Anımsanacağı üzere AYM (Anayasa Mahkemesi), önüne getirilen ve Anayasaya aykırılığı asla su götürmez OHAL KHK’lerini (AKP iktidarının seri olarak ve kurgu ile çıkardığı) pozitivist yaklaşımla incelemeyi reddetmiş ve ülkemiz yapısal olarak bu metinlerle köktenci biçimde değiştirilerek hukuk devleti olmaktan çıkarılmıştı. Sn. Gözler ve kendisi gibi düşünenler o sıralarda pozitivist konumlarını koruyarak Anayasanın ilgili maddesinin sözel anlamının çok açık olduğu ve ve OHAL KHK’lerinin AYM tarafndan gerek biçim gerekse içerik açısından anayasa yargısına soyut norm denetimi bağlamında konu edilemeyeceğini savlamışlardı.

Şimdi pişmandırlar… yazdıkları çığlık çığlığa özeleştiridir yarı açık – yarı kapalı..

Ne var ki, atı alan Üsküdar’a geçmiştir söz konusu Cumhuriyet düşmanı, kökü dışarıda projenin mimarı Erdoğan’ın kendi sözleriyle.
Şimdi, ağır yaralı hukuk, dolayısıyla hukuk devleti, kendi yarasını nasıl saracaktır?
Pozitivizmle mi, Dworkin’in “Herkül yargıcı” nın mucizesiyle mi, neyle, nasıl ve ne zaman?

Buna ivedi ve etkin çare bulunmalıdır.. “Hukuk tartışmalı ve başının çaresine bakmalı” ile olur mu? Üstelik egemen, ha bire “hukuk” a işkence yapmayı sürdürür, onun yaralarını dağlarken!?

Sevgi, saygı ve derin KAYGI ile. 22 Ocak 2019, Ankara

Ahmet SALTIK MSc, BSc
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Anayasa Hukuku PhD öğrencisi
www.ahmetsaltik.net
     profsaltik@gmail.com