SURİYE BUNALIMI ve AKP = ERDOĞAN REJİMİNİN AĞIR TARİHSEL SORUMLULUĞU

SURİYE BUNALIMI ve
AKP = ERDOĞAN REJİMİNİN
AĞIR TARİHSEL SORUMLULUĞU

 

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Hekim, Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Gelinen aşamada acı süreci irdeleyecek çeşitli değerlendirmeler yapılabilir.
Türkiye’nin askeri birliklerinin egemen bir devlet olan Suriye topraklarındaki varlığı uluslararası hukuka, BM Andlaşması‘nın 51 ve ilgili maddelerine dayandırılabilir.
Ne var ki bu hukuksal dayanak biçimseldir.
Özünde, Suriye’de Esad yönetimine karşı ABD – AB emperyalizminin başlattığı iç savaş vardır.
Türkiye, ne yazık ki, kadim komşu Suriye’de emperyal planlara alet edilmiştir AKP = Erdoğan rejimi tarafından.

Nitekim Erdoğan, Suriye’deki Türk askeri varlığını kendi sözleri ile  “kapı gibi Adana mutabakatı”ba dayandırırken, Şam Dışişleri çok farklı yönde bir açıklama yaptı :

Erdoğan’ın Suriye’deki Türk askeri varlığını Adana Mutabakatı’na dayandırmasını yanıtlayan Suriye Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin söz konusu mutabakat uyarınca Suriye’ye asker gönderme ve terörle tek başına mücadele etme hakkına sahip olmadığını ifade etti.

Suriye Dışişleri Bakanlığı, aşağıdaki açıklamayı yaptı (www.abcgazetesi.com)

Şam, yalan söylemeye ve Suriye’deki eylemleri konusunda halkı yanıltmaya devam eden Erdoğan’ın inatçılığını kınıyor. Bu bağlamda Adana Mutabakatı’nın Türkiye’nin Suriye hükümetiyle koordinasyonunu tanımladığını, bunun bir uluslararası anlaşma olması nedeniyle Erdoğan’ın tek başına hareket edemeyeceğini hatırlatmak isteriz.

Adana Mutabakatı’nın terörle mücadeleye ilişkin olduğunu belirterek,

  • Erdoğan’ın denetimi altındaki terör örgütlerini koruduğunu ve
  • onlara çeşitli yardımlar sunduğunu..

iddia eden Suriye Dışişleri, Türk hükümetinin bu tür eylemlerinin Ankara’ya güveni zedelediğini savundu.
****
Suriye’nin içişlerine BM hukukunun (BM Ana Sözleşmesinin) en temel ilkeleri olan İÇİŞLERİNE KARIŞMAMA ve SINIRLARIN DEĞİŞMEZLİĞİ ilkeleri (1648 tarihli Westphalia Barışı gereği, devletler kesin sınırlara sahiptir ve sınırları içindeki ahali
üstündeki iktidarları mutlaktır..) çiğnenerek müdahale edilmiş, Türkiye de Batı emperyalizmince kimi vaatlerle istismar edilerek kullanılmıştır. Oysa BM Antlaşması’nın  m. 1/2, 55 ve 76. maddeleri, bir ülkenin halkları içinde kendi geleceğini belirleme (self determinasyon)  hakkını kullanmaları durumunda bile sınırların değişmezliği ilkesini benimsemiştir.

BM Antlaşması‘nın 1. ve 55. maddesinde; uluslararası alanda, halkların eşitliği ve kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi ilkesine saygı üzerine kurulmuş dostça ilişkiler geliştirmek ve dünya barışını güçlendirmek için gerekli uygun önlemleri alınması kararlaştırılmıştır. (Charter of the United Nations, https://www.un.org/en/charter-united-nations/, erişim 04.02.2020)

  • Dolayısıyla Suriye’nin nasıl yönetileceğine Suriye halkı dışında hiç kimsenin karar verme hak ve yetkisi yoktur. Karşımızda, egemen – bağımsız ve BM tarafından tanınan – BM üyesi bir ülke vardır. Kabul edilsin ya da edilmesin, gerçek budur. Ayrıca bu ülkenin topraklarında askeri varlığımız söz konusudur. Suriye resmi güçleri, bu varlığı işgal olarak kabul etmekte ve eylemlerini meşru görmektedir. Kuşku yok, Rusya’nın açık onayı olmaksızın Suriye bu saldırıyı yapamazdı. Dolayısıyla kritik kırılma noktası tam da buradadır. Salt İran ile şimdiki Suriye politikasını / düşmanlığını AKP = Erdoğan rejiminin sürdürme olanağı yoktur.

    ****
    Şehit edilen asker ve sivil yurttaşlarımızın acıları yüreğimizdedir. Yakınlarına başsağlığı ve sabır dilemek klişedir ve kolaydır. Yaralılara acil şifa dilemek de öyle.. Hatta bu dilekleri dinci hamaset sözcükleri ile bezmek de.. Tıpkı iktidarın başı ve öbür kimi yetkililer ve yalaka basın gibi.. Asıl olan ise, Büyük ATATÜRK‘ün YURTTA BARIŞ – DÜNYADA BARIŞ ilkesini dış politikada şaşmaz eksen edinmek ve ulus üyelerinin burnunu bile kanatmamaktır.

Bu acı sonuç ile önceki Suriye operasyonlarında verilen şehitlerin, yaralıların, maddi yıkımların sorumlusu çok net ve tartışmasız biçimde AKP = Erdoğan iktidarıdır. Öylesine boş sözler ve hamasi, duygu sömürüsüne dönük girişimlerle bu yürek yakan sorumluluk perdelenemez.

Bahçeli‘nin, Suriye’de rejim değişmedikçe rahat yok… içerikli sözleri bir başka talihsizliktir. Suriye’de rejimi değiştirmek kimsenin haddi değildir. Suriye’de uluslararası hukuka göre egemen ve meşru bir devlet ve yönetim vardır. Onu beğenmeyebilirsiniz ama İHVANCI bir rejimi bu ülkede kurma heveslerinin bedeli işte böyle ağır olur..

Önemli bir nokta da İSTANBUL KANALI bağlantısıdır… Bu Kanal Rusya’nın güvenliğini olağanüstü düzeyde tehdit edicidir ve bu ülke tarafından kabulü olanaklı değildir. Dolayısıyla, bu Kanal girişimleri gündeme geldiğinden bu yana Rusya – Putin, Türkiye’ye açık – dolaylı iletiler vermektedir. Daha önceki bir yazımızda da konuya değinmiştik.

AKP = Erdoğan rejimi, kendi aklınca ABD – AB – Rusya’yı (+ İran’ı) yönlendirebileceği boş hayallerini kurmuştur. Sonuç hüsrandır. Yapılacak şey, Atatürk’ün  YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ politikasına sarılmak ve büyük güçler arasında dinamik denge stratejisine yönelmektir.

AKP = Erdoğan rejimi, gelinen çok kritik yerde, bu ağır sorun üzerinden iç politikaya dönük gündem oyunları ve kısır oy hesaplarına asla ve asla girmemelidir. TBMM ivedilikle toplanarak kapalı oturumda ulusal politikalar belirlenmeli ve kamuoyu bilgilendirilerek, saplanılan bataklıktan geri çekilmeye çalışılmalıdır.

Erdoğan bunu yap(a)mayacaksa, bir biçimde çekilmeli / istifa etmeli ve ülkemizi hızla büyüyebilecek kanlı ve çok tehlikeli serüvenlere sürüklemekten mutlaka kaçınmalıdır.

Batı’nın emperyal abanmaları, Rusya ile önemli ölçüde dengelenebilirdi..
Erdoğan’ın Ukrayna ziyaretinde açıkça Rusya’yı karşısına alan irrasyonel girişimleri, sorunun tuzu biberidir.
Çok yazık oldu..
Türkiye bir kez daha, çok dezavantajlı koşullarda, örneğin çok ağır borç yükü – ekonomik bunalım konjonktürü içinde… Batı emperyalizminin kucağına sürüklenmiştir.

SONUÇ                                             :

  • Siyasal tarihte bu denli akıl ve bilim dışı, ülkesine çok ağır zararlar veren bir dış politika örneği anımsamıyoruz..

Dinci – gerici -baskıcı AKP = Erdoğan rejiminin Türkiye’ye kestiği en ağır son fatura bu paralizi olsa gerektir.

  • 17+ yıldır vahşetle dayatılan değerler erozyonu ve ekonomik talana ek olarak..

Sahi, 4+ milyon Suriyeli Türkiye’de iken ve bir o kadarı sınırın hemen güneyinde iken Suriye ile bir sıcak çatışma nasıl göze alınabilir ki??!

İçerideki ağır ekonomik bunalıma, işsizliğe, yoksulluğa, sosyal güvenlik krizine, dinci dayatmalara, halkı kutuplaştırmaya…  odaklanmamız gerek.. Değişik gündem oyunları bu sorunları çözmediği gibi daha da büyütür. Halk da daha çok aldatılamaz. çünkü somut – ağır – yakıcı – bunaltıcı, kendisini yakan… ailece intihara sürükleyici kertede deneyimlemekte, yaşamaktadır.

  • Asıl rejim bunalımı Türkiye’dedir.
    – TEK ADAM REJİMİ tıkanmıştır ve Türkiye adeta boğulmaktadır.
  • Değişmesi gereken AKP = ERDOĞAN rejimidir..

Sahi, Esat kalksa ve

“…Türkiye’de demokratik parlamenter düzen yıkılmıştır.
TEK ADAM diktatörlüğe sürüklemektedir komşumuz Türkiye’yi. Buna seyirci kalamayız. Türkiye’de demokratik rejim yeniden kurulmadan Suriye’ye rahat yok. Türkiye yaparsa ne ala,
yoksa biz ne gerekiyorsa yapacağız….”

dese… AKP = Tek adam Erdoğan ne buyururlardı acaba???

  • Bir kez daha yanıldınız ve yenildiniz..
  • Kabul edecek ve usulünce geri çekileceksiniz..
  • Masum vatan evlatlarının kanını daha çok dökmeyeceksiniz.. 

    Sevgi, saygı ve ACI ile. 06 Şubat 2020, Ankara

     

Rıza Zelyut : Mezhepçilik terör üretir

Mezhepçilik, terör üretir

portresi_AYDINLIK

Rıza ZELYUT
AYDINLIK, 19.10.12

İslam dünyasının haline şöyle bir bakın. Her yer kan, kan, kan! Hem de her kanlı katilin elinde bir Kuran. Sanki Hazreti Ali’nin askerlerine karşı 657 yılında Kuran’ı mızrakların ucuna taktıran Emevi padişahı Muaviye ölmemiş, İslam dünyasını yöneten o. Yazık değil mi? Bir buçuk milyarlık İslam âlemi, Kuran’dan ayetler okuyarak kan dökenlerin egemenliği altına girmiş. İslam’ın onuru ayaklar altında ama çiğneyenler el üstünde…

FESATIN BAŞI AMERİKA

Bayrağında “La ilahe illallah, Muhammed’ün Resulullah” yazıyor. Fakat, İsrail’e karşı eylem yapmıyor. Sünni ya, Müslüman Şii’yi katletmeyi en kutlu savaş sanıyor. Aşura’da (10 Muharrem), Sünni IŞİD, Şiilerin arasına canlı bombayla dalıyor, Bağdat’ta 45 Şii Müslüman’ı katlediyor. Peki kim kurdu bu örgütü? Cevabını, Türkiye’yi uyaran  ABD’li  uzman gazeteci William Engdahl veriyor:

“Direkt olarak PKK’ya, YPG’ye, DEAŞ’a odaklanmamalısınız. Çünkü bu örgütlerin hepsi ABD tarafından kuruldu. DEAŞ, David Petraeus tarafından kuruldu. Eğitimlerini ABD istihbaratından aldılar.” (Kaynak: http://www.aydinlik.com.tr/biri-cikip-darbede-abd-elcisinin-parmagi-vardi-derse-hic-sasirmam)

ERDOĞAN VAZGEÇMELİ

Amerika, mezhepçi (IŞİD, El Kaide, Boko Haram) ve ırkçı (etnik/PKK-PYD) terör örgütleri kurup bunlarla başta Türkiye olmak üzere 7 ülkeyi parçalamak için çalışırken; Türkiye’yi yönetenler işte bu kanlı plana bilerek veya bilmeyerek destek oldular, oluyorlar.

  • Cumhurbaşkanı Erdoğan Suriye’yi iç savaşa iten mezhepçi siyasetini şimdi Irak’a ihraç peşinde.

Irak halkının %65’i Şii. Ama bizim Cumhurbaşkanı oradaki Şii çoğunluklu iktidarı bir türlü içine sindiremedi. Hatırlayın: Irak’ta Şii yöneticilere karşı suikastler düzenleten Tarık el-Haşimi’yi 2012 yılında koruma altına aldı. Interpol bu adamı kırmızı bültenle aradığı halde O’nu vermediler. Şimdi de ABD onun istediği teröristi vermiyor… (AS: Fethullah Gülen!)

Sayın Erdoğan 3 Ekim’de Dubai merkezli Rotana televizyonuna yaptığı açıklamada “Musul’un IŞİD’den kurtarılmasından sonra da burada sadece Sünni Araplar, Türkmenler ve Sünni Kürtler kalmalıdır.” diyerek mezhepçiliği dış politikanın temeline yerleştirdiğini bir kez daha ortaya koydu.

ÖLÜM KALIM SAVAŞINDAYKEN…

Daha önce de yazdım: Türkiye bugünlerde Suriye’de, ABD ve ortakları (NATO) ile adı konulmamış savaş yürütüyor. Böyle bir ortamda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mezhepçiliği bırakıp bütün milleti vatanseverlik çerçevesinde birleştirmesi gerekiyor.  “Irak’ın toprak bütünlüğünden yanayız!” dedikten sonra Kuzey Irak’ı gasp eden Barzani yönetimini yasal bir otorite saymak  ne demektir? Bir de Musul merkezli Irak Sünni Devleti peşinde koşmak nasıl anlaşılmalıdır?

Yine Suriye’nin toprak bütünlüğünden söz edip Kuzey Suriye’nin baştan başa Kürdistancı YPG’nin eline geçmesine yol açmak nasıl yorumlanmalı? Soruyorum:

  • Halep’in içine yerleşerek devlet güçlerini katleden en-Nusralı teröristlerle Diyarbakır’ın içine yerleşip askeri-polisi katleden PKK arasında ne fark vardır? Siz Halep’teki teröristi Sünnicilik yapıp Suriye hükümetine karşı savunursanız Suriye’nin de PKK’ya arka çıkmasına nasıl itiraz edersiniz?

Memnuniyetle öğrendim ki İsviçre’de yapılan Suriye görüşmelerinde Dışişleri Bakanımız Sayın Mevlüt Çavuşoğlu, Halep’teki en-Nusracıları terörist diye tanımladı. Rusya Başkanı Putin’in etkisiyle bile olsa bu tanımlama Türkiye’nin artık götürülemez olan Sünni mezhepçi politikadan vazgeçmek durumunda kaldığının ilk işareti oldu. Buna ülkem adına sevindim. Yaşamı, Türkiye’ye sızmış IŞİD’liler tarafından tehdit edilen bir Alevi Müslüman olarak da sevindim.
***
Sayın Cumhurbaşkanı! Duyuyor musun? Sizin üç beş öfkeli çocuk Suriye’yi bıraktı artık bizleri bile tehdit ediyor. Hepsi de sınırlarımızdan “Esad’ın zulmünden kaçan Suriyeli sığınmacılar” çarşafı altında geçtiler.

Artık onları Suriye’ye geri yollamanın zamanı geldi.
Bir de, laikliğe yelken açmanın…
==========================================
Dostlar,

80 milyonluk büyük bir ülkenin, Mustafa Kemal Atatürk’ün laik Türkiye Cumhuriyetinin başında, tek adamlaşan ve otoriterleşen R.T. Erdoğan‘ın iç ve dış politikasını mezhep ayrımına hatta Alevi – Şii düşmanlığına dayandırması hüzün vericidir. Reyhanlı katliamında, “..Reyhanlı’da 53 sünni vatandaşımız şehit edildi..” tümcesi olabildiğine sorumsuz ve sakıncalı bir yaklaşım olmuştur. Oysa Büyük ATATÜRK,

  • “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir..” diyerek ulusal bütünleşme sağlamaya çalışıyordu. Erdoğan’ın dili ne yazık ki ayrımcı, mezhepçi, ötekileştirici ve Ulusu birleştirici değil kamplaştırıcı, birbirine düşmanlaştırıcıdır. Bu tablo bir ülke yöneticisi için asla kabul edilemez ve ağır bir talihsizliktir..

    Aynı zamanda dehşet vericidir..
    Ancak sürdürülebilir değildir, bedeli görüldüğü gibi son derece ağır olarak yaşanmaktadır.
    Son derece hatalı bu politikaların terk edilerek; “YENİKAPI RUHU” ile çelişilmemelidir.

    ATATÜRK’ün YURTTA BARIŞ – DÜNYADA barış ilkesine geri dönülmelidir.
    – Türkiye komşularının içişlerine asla karışmamalıdır.
    – Anti-emperyalist bir ülke olarak komşularının sınırlarına saygılı olmalıdr,
    – Komşularına terör ihraç etmek, iç savaşı kışkırtmak, silah – mühimmat – lojistik.. yollmak asla kabul edilemez ve uluslararası hukuka aykırıdır; gün olur Uluslararası Ceza Mahkemesinde sorumnlular yargılanırlar.

    Sevgi ve saygı ile.
    19 Ekim 2016, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

EĞİTİM-İŞ : ANKARA KIZILAY’da GERÇEKLEŞTİRİLEN TERÖR SALDIRISINI LANETLİYORUZ!

ANKARA KIZILAY’da GERÇEKLEŞTİRİLEN TERÖR SALDIRISINI LANETLİYORUZ!

logo

Dün (13 Mart 216 ) akşam saatlerinde, Ankara Kızılay’da gerçekleştirilen ve tüm ülkeyi yasa boğan, onlarca insanımızın yaşamını yitirmesine,
yüzün üzerinde vatandaşımızın yaralanmasına
neden olan terör saldırısını kınıyor ve lanetliyoruz.

Türkiye ve özellikle son altı ayda üç büyük terör saldırısının meydana geldiği başkentimiz Ankara, terör örgütlerinin cirit attığı, bomba yüklü araçların rahatça kentin en kalabalık yerlerinde dolaştığı ve korku siyasetinin egemen olduğu bir atmosfere sürüklenmiştir.

AKP’nin uygulamış olduğu iç ve dış politika, Türkiye’yi her türlü terör saldırısına açık bir coğrafyaya dönüştürmüştür. “Şam’daki Emevi Camisinde namaz kılma” arzusu ile yanıp tutuşan AKP Hükümeti, Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi gereği

Cumhuriyet’in başından beri süregelen “komşu devletlerle iyi geçinme” anlayışını terk etmiş, ülkemizi yangın yerine çeviren dengesiz ve mezhepçi bir dış politika izlemiştir.
Neredeyse bütün Ortadoğu’daki emperyalist kavgaya, akıldan ve ulusal çıkarlardan uzak bir biçimde salt taşeron olma mantığıyla müdahil olan iktidar, izlediği yanlış dış politika ile Türkiye’yi çatışma ortamına sürüklemiş, IŞİD terör örgütünün hedefi durumuna getirmiştir.

AKP iktidarının, çokuluslu terör örgütlerine sınır kapılarını açması, onlara her türlü desteği vermesi, etnik ve mezhepsel ayrışma temelinde siyaset izlemesi, “çözüm süreci” adı altında kamuoyunu oyalayarak terörle mücadele etmek yerine terörün varlığından siyasal rant
elde etmek istemesi, bugün ülkemizde insanların katledilmesine yol açmaktadır.

Çözüm süreci adı altında tüketilen zaman göstermiştir ki, terör örgütü PKK bölgeye egemen
olacak bir örgütlenmeye gitmiş ve silahlar ülkenin içinde stratejik bölgelerine stoklanmıştır.
Bir başka deyişle çözüm süreci hiçbir şeyi çözmemiş ve yalnızca terör örgütü PKK’nın güçlenmesine neden olmuştur. Bugün yaşananlardan Oslo’da terör örgütüyle masaya oturarak “ülkenin her yerine bombalar sevk ettiğinizi biliyoruz” diyen hükümet yetkilileri birinci derecede sorumludur.

Ülkenin başkentinde gerçekleştirilen bu saldırı ülkedeki güvenlik ve istihbarat zaafını
maalesef bir kez daha ortaya koymuştur. Patlamanın nedeni hakkında henüz tam bir açıklama yapılmazken, siyasal iktidar her zaman olduğu gibi jet hızıyla yayın yasağı getirerek halkın bilgi edinme hakkını ihlal etmektedir.

Bu sürecin tek bir sorumlusu vardır, o da AKP iktidarıdır.

Türkiye AKP iktidarından kurtulmadıkça huzura eremeyecektir. İktidarda olduğu müddetçe
el attığı her konuyu ve sistemi eskisinden çok daha kötü bir hale sokan, kaos yaratan politikalar izlemekte ısrarını sürdüren AKP iktidarı bir an önce istifa etmelidir.

Eğitim-İş olarak, nereden ve kimden gelirse gelsin terör bir insanlık suçudur diyor, emperyalizmin güdümündeki terör örgütlerinin her türlü insanlık dışı yol ve yöntemleri deneyerek gerçekleştirdikleri bu katliamı bir kez daha kınıyor ve lanetliyoruz.

Tüm ulusumuza başsağlığı, yaralılarımıza da acil şifalar diliyoruz

EĞİTİM-İŞ MERKEZ YÖNETİM KURULU

http://www.egitimis.org.tr/haber-arsiv/ankara-kizilay-da-gerekletrlen-terr-saldirisini-lanetlyoruz#.VucYNPmLTIU
*****

ADD Bandırma Şube Başkanı Melih Çınar’ın Önemli Konuşması


ADD Bandırma Şube Başkanı Melih Çınar’ın Önemli Konuşması

Dostlar,

ADD Bilim Danışma Kurulu Başkanı Sayın Prof. Ali Ercan kısa bir ileti yolladı.
Onu aşağıda sunacağız. Ekinde bir konuşma metni var..

Kadim dostumuz, ADD Bandırma Şubesi Kurucu Başkanı ve 20 yılı aşkın süredir de kesintisiz seçimle gelen başkanı Sayın Melih Çınar‘ın konuşma metni..

ADD’nin 11 Şubat’ta yapılan toplantısında yapılan bir konuşma..
Biz ADD Çankaya Şubesi’nin seçilmiş delegesi olmamıza karşın bu toplantıya çağrılmadık,
hiç haberimiz olmadı.. (Herhalde Tüzük gereği katılmamız gerekmeyen bir toplantıdır..??)

Bu yüzden, geç de olsa o başarılı konuşma metnini yeni paylaşabiliyoruz :

Sayın Ercan’a da, Sn. Melih Çınar’a da teşekkür ederiz.

Sevgi ve saygıyla.
12.3.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

=================================

Melih_Cinar_Bandirma_ADD_Bsk.

 

 

 

 

Değerli arkadaşlar,

ADD Bandırma Şube Başkanımız Sayın Melih Çınar’ın 22 Şubat 2015 günü
11. Olağan Genel Kurul konuşmasını sizlerle paylaşıyorum.
Bir bakıma Tarihe not düşen bu kısa konuşma metni uyarıcı olduğu kadar da öğreticidir.

Sevgilerimle. Æ
12.3.2015

***
Saygıdeğer Ülküdaşlarım,

Sizleri şahsım ve yönetim kurulumuz adına saygı ile selamlıyorum.
11. Olağan Genel Kurulumuzun başarıyla geçmesini diliyorum.

Sizle ülkemizin son yılları içinde küçük bir gezinti yapalım istiyorum.
Biliyorsunuz, AKP 2001 yılında kuruldu ve 2002 yılı 3 Kasım’ında iktidara geldi.
Bir partinin kurulduktan sonra bir yıl içinde iktidara gelmesi görülmüş bir şey değildir.
Arkadaki güçler çok çabuk açığa çıktı.
Recep Tayyip‘in seçilme hakkı olmamasına karşın başta İngiltere ve Fransa olmak üzere
AB ve ABD’nin olağanüstü ilgisine mazhar oldu. Hiçbir yetkisi olmadığı halde bu ülkelerde kezlerce resmi kimliği varmış gibi karşılandı.

Sonra birileri birilerinin kulağına bir şeyler fısıldadı, yasa değişikliğiyle seçilme hakkı elde etti. Bu yetmiyormuş gibi Siirt seçimleri iptal edilerek seçim yasasına aykırı olarak aday gösterildi ve Meclise girdi. İçteki ve dıştaki Cumhuriyet yıkıcıları statükoya karşı “ileri demokrasi” (!) söylemiyle harekete geçti. Halk, satılık liboşlar ve irtica artıklarının saldırıları altında
adeta hipnotize olmuştu. Bizi şaşırtan Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli olduğu halde,
siyasal partilerin, yargının, Ordu’nun, üniversitelerin, baroların, sivil toplum örgütlerinin
ve sendikaların suskunluğu, Ülkenin geleceğini görememeleri idi.

Oysa biz bu ekibin ne olduğunu biliyorduk. Bu siyasal anlayışa karşı, ülkemizde ilk başkaldırıyı Şubemiz yaptı. Bunlar henüz iktidarda on beş aylık iken, 14 Şubat 2004’te
Ulusal Uyanış Mitingi yaptık. Marmara ve Ege bölgelerindeki ADD şubelerini çağırdık.
Çağrı metnimiz şöyle başlıyordu:

  • “Bütün Yurtseverlere, Atatürkçü Düşünce Derneği sayın şube başkanları, yönetim kurulu ve üyelerine,

Ülkemiz bir karşı devrim süreci yaşıyor. 3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara gelenler Avrupa Birliği kalkanı arkasında pervasızca Cumhuriyete karşı eyleme geçmiş bulunmaktadırlar. Ulusalcılığa karşı ümmetçiliği savunan bu yönetim, Devletin bütün kadrolarını ele geçirme peşindedir. Bütün bakanlıklarda en alt kademeye dek on binlerce, hatta yüz binlerce kadroyu kendi yandaşları ile doldururken, dokunulmazlık rafa kaldırılmış, kişiler için yasalar çıkarılmış, onları denetleyecek yargı oyun içinde oyun ile töhmet altına sokulmak istenmiştir. Avrupa Birliği hevesi ve yutturmacası içinde;

*Annan Planı ile Kıbrıs elden çıkarılmak istenmekte.
*Ege Yunan gölü haline getirilmek istenmekte,
*Dış borç sürekli artmakta,
*Fener Rum Patrikhanesine Vatikan usulü statü verilmek istenmekte,
*Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulması işlerlik kazanmakta,
*Karadeniz’de Rum Pontus hayali canlandırılmakta,
*Ekonomi IMF dümen suyunda teslimiyetçi bir çizgi izlemekte,
*Tarımımız öldürülmekte…
*Petkim, Tüpraş, Tekel, Türk Telekom gibi ulusal stratejik KİT’ler
çok uluslu şirketler (ÇUŞ) yararına yok pahasına satılmaktadır…”

Aradan bir süre geçti. Bir sabah duyduk ki; ADD Genel Başkanı Em. Org.Şener Eruygur ile emekli 1. Ordu Komutanı Hurşit Tolon tutuklanmışlar.

Biz darbe heveslisi değiliz; Darbelerden en çok zarar görenleriz. İşte 12 Eylül 1980 darbesi gözümüzün önünde. Ama maksat başka, maksadın arkasını görmek gerek.
Bu komutanların tutuklanması 2 veya 3 Haziran 2008’de oldu,
ben 18 Temmuz 2008’de Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’a mektup yazdım

“Sayın İlker Başbuğ,
Orgeneral
Kara Kuvvetleri Komutanı

Sayın Komutanım,

İçim acıyor…
Yurdumuzu hayasızca işgale kalkan, yaşlı- genç insanlarımızı öldürüp, çocuklarımızı süngüleyen, kadınlarımızın ırzına geçip köylerimizi, kentlerimizi yıkan Yunan ordusu
bozguna uğrayıp komutanları Trikopis tutsak edilince yüce Atatürk tarafından teselli edildi, konuk işlemi gördü. Oysa yaşamları boyunca ülkesine onurla hizmet veren görevi vatan savunması olan Atatürk Ordusunun iki şerefli komutanı F tipi cezaevinde bölücülerle, soyguncularla, çetelerle aynı çatı altında tutuklu bulunuyor. Tutuksuz yargılanırlarsa birtakım soysuzun dediği gibi darbe mi yapacaklar, yoksa kaçacaklar mı? Cumhuriyete,
Cumhuriyeti ve Aydınlanmayı savunanlara karşı bu ne kin;
düşmandan daha düşmanca davranış? Demokrasi, özgürlük, insan hakları insanlığın
en kutsal kavramlarıdır. Ne var ki, Türkiye’de kim bu kavramların arkasına gizleniyorsa
bilin ki ülke aleyhine bir pislik vardır.

İçim acıyor …
En derin saygılarımla.”

***

Arkadan nelerin geldiğini, aydınlarımızın, bilim adamlarımızın, gazetecilerin ve en önemlisi ülkemizin karada – havada – denizde savunmasını yapacak olan Ordumuzun başına neler geldiğini gördük. Bakın Dr. Erdal Atabek bir yazısında neler diyor:

“ÖN GÖRÜ MÜ? SON GÖRÜ MÜ?”

“Böyle olacağı hiç aklıma gelmemişti”.
“Nasıl oldu ben de anlayamadım”.
“Daha önce böyle bir şey olmamıştı. Olmazdı da bize rastladı, şans işte.”

Bu tür sözleri duyduğum zaman bizim kültürümüzün ne denli “son görü kültürü” olduğunu düşünürüm. “Son görü” sözcüğünü, -sonradan görebilmek- anlamında kullanıyorum. “Aklı başına iş işten geçtikten sonra, geç gelmek” de denebilir.

Saygıdeğer ülküdaşlarım;
Kurucu irade Türkiye Cumhuriyetini

– akıl ve bilim temelinde,
– tam bağımsız,
– ulusal / üniter,
– laik ve demokratik bir hukuk devleti

olarak kabul etmiştir. Tam bağımsızlık kime yarar, kimin işine gelmez?
Ulusal ve tekil (üniter )yapı kime yarar, kimin işine gelmez?
Laik, demokratik hukuk devleti kimin işine gelir, kimin işine gelmez?

Cumhuriyetin temel ilkelerine (6 OK!) gelince;

1. CUMHURİYETÇİLİK insanlığın bulduğu en son rejimdir.
2. LAİKLİK çağdaş toplumun, Demokrasinin olmazsa olmazıdır.
3. MİLLİYETÇİLİK Yurt sevgisini, yer altı ve yer üstü zenginliklerini kendi ulusu için kullanmayı,
4. HALKÇILIK sınıfsız, ayrıcalıksız toplumu hedefler.
5. DEVRİMCİLİK sürekli gelişmeyi,
6. DEVLETÇİLİK ise halkı liberalizmin acımasızlığından korumayı,
özel girişimin başaramadığını devletin yapması gerektiğini, planlı ekonomiyi öngörür.

Bunların hangisi “statükoculuk” tur? “Bilimi rehber alan Ulus-Devlet anlayışı” şeklinde
kısaca tanımlayabileceğimiz Atatürkçülük ve Cumhuriyet devrimi, bir çağdaşlaşma modeli,
bir aydınlanma tasarımıdır.

“Aydınlanma nedir?” diye sorarsanız;

“AYDINLAMA Aklın inançtan, bilimin dinden özgürleşmesidir.”

Peki biz aydınlanmayı bu anlamda gerçekleştirebildik mi?
Bilimi dinden, aklı inançtan ayırabildik mi? Cumhuriyet bunu yaratabilmek için yola çıkmıştı. Oysa bugün gelinen noktaya bakın. Akıl kör inancın batağında çırpınmaktadır.

“Profesör” sanı taşıyan bir politikacı önce 4+4+4 uygulaması için çırpınmış,
kavga ile TBMM Komisyonundan geçirmiş ve ödül olarak Bakan olmuş,
şimdi de minicik yavruların beyinlerini dıştan tesettürle ile içten hurafelerle karartmaktadır.

Saygıdeğer arkadaşlarım,

Bizim A Partisi, B Partisi ile işimiz yok.
– Biz her şeyden önce, Laik Cumhuriyetin yıkıcılarına karşıyız.
– Biz halkımızı Ortaçağın kör karanlığına itenlere karşıyız.
– Biz devletimizin adından “T.C.”yi kaldıranlara karşıyız.
– Biz tekil (üniter) yapımızı bozmaya kalkanlara karşıyız.
– Biz ulusal bütünlüğümüzü hedef alanlara karşıyız.
– Biz güney doğuyu elden çıkarmak isteyenlere, Ege’deki adalarımızı Yunan’a verenlere karşıyız.
– Biz Atatürk heykellerini yıkıp, İskilipli Atıf Hoca’ların, Şeyh Said’lerin heykellerini dikenlere karşıyız.
– Biz KİT’lerin satılmasına karşıyız.
– Biz yasama, yürütme ve yargı erklerinin tek elde toplanmasına, diktatörlüğe karşıyız.
– Biz Yüce ATATÜRK‘ün ““yurtta barış, dünyada barış” ilkesinden uzaklaşıp etrafımızın düşmanlarla çevrilmesine karşıyız.
– Biz rüşvete, hırsızlığa, yolsuzluğa karşıyız.
– Biz ülkemizin aşırı borçlandırılıp, geleceğimizin ipotek altına alınmasına karşıyız.
– Biz polis devleti oluşturulup Berkin’lerin – Ali İhsan Korkmaz’ların öldürülmelerine karşıyız.
– Biz ancak düşmanlarımızın yapabileceği, ulusal  bütünlüğümüzü parçalayıcı, ayrıştırıcı, kitleleri birbirine düşman edici politikalara karşıyız.

Evet, sevgili arkadaşlarım,

Söylenecek çok şey var. Ama konuşmayı bir kenara bırakalım, zaman konuşmak zamanı değil birleşmek, birlik olmak ve gücümüzü ortaya koymak zamanıdır.
Çünkü biz Vatanı satıp, İngiliz donanmasıyla kaçanların değil,
Bandırma Vapuruyla yola çıkıp, Laik Türkiye Cumhuriyetini kuranların torunlarıyız.

Melih Çınar
ADDBandırma Şube Başkanı
11 Şubat 2015, ADD Kurutayı, Ankara

Ermeni Açılımı’nda Yeni Dönemeç


Dostlar,

Sevgili arkadaşımız, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü hocalarından Prof. Bige Sükan oldukça önemli bir makale kaleme aldı. Türkiye bir hengame içinde ulusal çıkarlarını koruyamaz durumda.. Ekonomideki yangın neredeyse ülke ekonomisinin 1/5’ini yuttu.. Ama AKP hükğmeti bu korkunç bedeli ülkeye ödetme pahasına iktidardan çekilmiyor.. Ancak uluslararası takvim ve gündem işliyor..
24 Nisan 1915 yaklaşıyor ve sözde Ermeni Soykırımı‘nın 100. yılında bilinen çevreler atak yapma planları içindeler.. Türkiye ise kritik savsaklamalar (ihmaller) ve hatalar içinde.. Ermenistan’a bir dizi karşılıksız ödün, Karabağ işgali konusunda zerre ödün vermeyen bir Ermenistan ve topraklarının 1/5’i 22 yıldır işgalde, yurttaşlarının yaklaşık 1,5 milyonunun sürgünde – işgal yönetiminde olduğu küstürülen kardeş ülke Azerbaycan..

Sayın Prof. Sükan, bir yakın tarih uzmanı ve doktora tezini Fransa’da Ermeni arşivlerinden hazırlayan çok değerli bir uzman olarak yetkinlik ve ağırbaşlılıkla
AKP hükümetine yol gösteriyor. Kendisi de akademisyen olan Bakan Davutoğlu’nun artık bu inanılmaz gafları, yalpalamaları bir yana bırakarak (!?) haklı ulusal çıkarları koruyan bir normalleşmeye gelmesi kaçınılmaz görünüyor.

Sevgili arkadaşımız Prof. Sükan’a teşekkür ederiz..

Bir de elde Dr. Doğu Perinçek’in görkemli başarısı AİHM kararı var :

“Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır!” tezinin savunulmasını suç sayan
ilkel İsviçre – Fransa vb. ülkelere esaslı bir hukuk dersi..

Türkiye’nin eli yeterince güçlü ama bu konjektürü kullan(a)mıyorsanız ya gafil
ya da dış güdümlü olmalısınız..

Çok hazin..

Sevgi ve saygı ile.
24 Ocak 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===========================================

Ermeni Açılımı’nda Yeni Dönemeç

portresi

Prof. Dr. Bige SÜKAN
www.add.org.tr, 23.1.14

 

 

2013, Türk dış politikasında Atatürk’ün “yurtta barış dünyada barış” ilkesinin
rafa kaldırıldığı bir yıl özelliğini taşımaktadır. Türk Hükümeti’nin özellikle Suriye ve Mısır’a yönelik dış politikası bu gerçeğin en önemli göstergelerindendir. 2013 yılının
son günlerinde Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun gerçekleştirdiği Ermenistan ziyareti ise, Türkiye’nin Ermenistan politikasında yeni bir dönemece girdiğinin işaretçisi gibi gözükmektedir.

Davutoğlu’nun 12 Aralık 2013’te yaptığı Erivan ziyareti, Türk kamuoyunun neredeyse unuttuğu bir konuyu yeniden gündeme getirmiştir: Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleştirilmesi ve diplomatik ilişkilerin kurulması amacıyla 10 Ekim 2009’da
Türkiye Cumhuriyeti ile Ermenistan Cumhuriyeti arasında Zürih’te imzalanan,
ancak onaylanmadıkları için yürürlüğe konulamayan protokoller. İşte Davutoğlu’nun Erivan ziyareti, her ne kadar Karadeniz Ekonomik İşbirliği toplantısı çerçevesinde gerçekleşmiş olsa da, Türk kamuoyunda “acaba rafa kaldırılan protokollerle ilgili
yeni bir süreç mi başlıyor?” sorusunun sorulmasını birlikte getirmektedir.
“Ermeni Açılımı” olarak Türk kamuoyuna sunulan bu iki protokolde ana hatlarıyla şunlar öngörülmüştü:

– Ermenistan ile Türkiye arasında diplomatik ilişkilerin kurulması,
-Türkiye-Ermenistan sınırının açılması,
-Tarihsel kaynak ve arşivlerin tarafsız bilimsel incelemesini de içerecek şekilde bir diyaloğun uygulamaya konulması,
– Kara, hava ve demiryolu ulaşım bağlantılarının kurulması vb.

İki ülke Dışişleri Bakanları (Davutoğlu ve Nalbandyan) tarafından dört yıl önce imzalanan bu protokoller, imza aşamasından sonra Türkiye’de TBMM’nin onayına sunulurken, Ermenistan’da Anayasa’ya uygunluğunun denetlenmesi için Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmişti. Ne var ki, 12 Ocak 2010’da kararını açıklayan Ermenistan Anayasa Mahkemesi, Türkiye-Ermenistan protokollerini Ermenistan Anayasası’na uygun bulurken, gerekçeli kararında protokollerin yürürlüğe girmesini sözde Ermeni soykırımının tanınması şartına bağlamıştı. İşte Ermeni soykırım iddialarının Türkiye tarafından tanınmasının bir ön koşul gibi ileri sürülmesi, o günlerde Ankara’nın hoşuna gitmemişti.
O dönemde Türk Hükümeti’ni kızdıran Ermenistan Anayasası Mahkemesi’nin yukarıdaki gerekçeli kararı acaba Türkiye için bir sürpriz miydi? Öbür yandan bu karara karşın Türk Dışişleri’nin protokollerle ilgili olarak Ermenistan’la yeniden ilişkileri başlatması
bile bile lades değil midir? Dolayısıyla protokollerin onaylanmaması ve de yürürlüğe girmemesi nedeniyle Ankara ile Erivan arasında bütün ilişkilerin kesildiğinin sanılmasına karşın Türk tarafının Erivan’da yeni bir diplomatik atağa geçmesinin gerçek nedenleri gün ışığına çıkarılmalıdır.

Birinci sorunun yanıtı tabii ki “hayır”dır. Zira bilindiği üzere Ermenistan, Sovyetler Birliği’nden ayrılma sürecinde, 1990’da yayınladığı Bağımsızlık Bildirgesi’nde
“Batı Ermenistan” olarak adlandırdığı Doğu Anadolu toprakları üzerinde
emelleri olduğunu açıklamış ve bu bildirgede yer alan esasları daha sonra Anayasa hükmü haline getirmiştir. Bağımsızlık Bildirgesi’nde, ayrıca, soykırım iddiaları da
yer almaktadır.

Dolayısıyla 10 Ekim 2009 tarihli protokollerin yürürlüğe girmesini engelleyen Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararı Türkiye açısından bir sürpriz değildir;

  • kaldı ki Türkiye, protokolleri Doğu Anadolu’yu topraklarıa katma hedefini Anayasası’nda koruyan bir Ermenistan ile imzalamıştır.

İkinci sorunun yanıtı ise “evet”tir. Şöyle ki; 2009 tarihli protokoller, Ermenistan ile diplomatik ilişkilerin kurulması konusunda Türkiye’nin 2000’li yıllara dek ileri sürdüğü koşullara aykırı imzalanmıştır.

Geleneksel Türk diplomasisinin koşulları şunlardı:

1. Ermenistan soykırım iddialarından vazgeçmeli ve uluslararası platformda
    gündeme getirmekten kaçınmalı,
2. Ermenistan Anayasası’ndan “Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesi”ne yapılan
    atıf çıkarılmalı,
3. Ermenistan Karabağ işgalini sona erdirmeli.

Ne var ki Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan iki protokolde, özellikle AB ve ABD’nin Türkiye’ye yaptığı baskılardan ve Rusya’nın desteğinden yararlanan Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarından çekileceğine ilişkin hiçbir açıklama bulunmuyordu. Öte yandan Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan, Türkiye ile varılan uzlaşmayı değerlendirirken “soykırım konusunda ödün vermediklerini” açıklamıştı.

  • Doğu Anadolu’yu topraklarına katma hedefini Anayasası’ndan çıkartmak konusunda ise Ermenistan Hükümeti herhangi bir girişimde bulunmamıştı.

Görüldüğü üzere, Türkiye’nin 2000’li yıllara dek ileri sürdüğü koşulların hiçbirini
yerine getirmeyen bir Ermenistan ile “ilişkilerin normalleştirilmesi ve diplomatik ilişkilerin kurulması” amacıyla iki protokol imzalanmıştır. Gerek Azerbaycan’ın yakınlaşma konusundaki tepkisi ve Türk-Ermeni ilişkilerinin düzelmesi durumunda Ermenilerin işgal ettikleri Azeri topraklarından hiç çekilmeyecekleri kaygısı (Azeri topraklarının yaklaşık %20’si Ermenilerin işgali altında!) gerekse Ermenistan Anayasa Mahkemesi’ nin kararı bu protokollerin uygulanmasını engelleyen temel etkenlerdendi .

Davutoğlu henüz Ermenistan’a gitmeden önce Türk, Rus, Ermeni ve Azerbaycan basınında ziyaretin gerçek amacıyla ilgili haberler yer aldı. Bu haberlere göre Türk Dışişleri Bakanı Erivan’a “Dağlık Karabağ etrafındaki işgal olunmuş yedi bölgenin en az ikisinde işgali kaldırın, biz de sınırları açalım.” önerisinde bulunmak amacıyla gidiyordu. Ancak Davutoğlu bu haberleri yalanladı ve hedeflerinin öncelikle Ermenistan sınırının açılması değil, Kafkasya’da kapsamlı barışın önünü açacak bir konjonktürün oluşması olduğunu belirtti. Dışişleri Bakanı’nın bu açıklamalarının dışında,
Türk yayın organlarında Erivan ziyaretinin amacının yalnızca Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleşmesi ve Karabağ sorununun çözümüne ivme kazandırmak değil;
sözde Ermeni soykırımının 100.yılı öncesi, yani 2015’ten önce Ermeni diasporasının girişeceği soykırım kampanyasının zararlarını en aza indirmek olduğu yönünde yorumlar yer aldı

12 Aralık 2013 tarihli Davutoğlu-Nalbandyan görüşmesini yerinde izleyen
Agos Gazetesi ise, ziyaretin anlamını aynı zamanda Ermenistan açısından irdeledi. Gazeteye göre, 2009’da imzalanan protokollerin uğradığı akıbetten sonra,
o gün Türkiye’deki muhataplarından daha büyük bir siyasal risk aldığını düşünen Ermenistan iktidarı, bu yeni girişim karşısında yoğurdu üfleyerek yemeyi tercih ediyordu. Gazeteye göre, iki bakanın görüşmeden sonra ortak basın açıklaması yapmaması, içeride konuşulan konularda uzlaşmadan uzak olunduğunu gösteriyordu. Dolayısıyla Davutoğlu’nun Erivan ziyareti, dört yıldan beri görüşmeyen iki bakanın birbirlerine pozisyonlarını aktarması anlamını taşıyordu ve önümüzdeki dönemde bu tip pek çok görüşmeye tanık olunacağı açıktı.

Davutoğlu’nun ziyarete ilişkin değerlendirmesine gelince; Türk Dışişleri Bakanı,
bir seferde tüm sorunların çözülmesini beklemenin doğru olmadığını vurgulayarak, Erivan ziyaretini “psikolojik eşiğin aşılması” olarak nitelendirdi. Bununla birlikte
bu ziyaret Erivan’da tepkilere neden oldu. Daha Davutoğlu Erivan’a gitmeden önce,
9 Aralık’ta, Ermenistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Şavarş Koçaryan “eğer Türkiye ülkelerimiz arasında medeni ilişkiler kurulmasını arzu ediyorsa Osmanlı İmparatorluğu’ nun işlediği Ermeni soykırımını kabul etmeli ve kapattığı sınırı açmalı” yönünde bir açıklama yaptı. 12 Aralık’ta ise, Erivan’da toplantının yapıldığı otelin önünde bir grup eylemci, “Türkiye’nin Ermeni soykırımını kabul etmesi” gerektiğine ilişkin pankartlar taşıyıp, sloganlar atarak Davutoğlu’nu protesto ettiler. Türkiye’de ise, özellikle Dışişleri Bakanı’nın Erivan’a giderken uçakta gazetecilere söylediği “tehciri benimsemiyoruz, gayri insani bir uygulama. ‘Adil hafıza’ ile taraflardaki dirençli kolektif bilinci yıkabiliriz. Buzu çözeyim derken altında kalabilirsiniz.” sözleri muhalefet tarafından tepkiyle karşılandı.

Türkiye ile Ermenistan arasında yaşanan tüm bu gelişmelere karşın Ahmet Davutoğlu “komşularla sıfır sorun” politikasının yanlış olmadığını, yalnızca “kimi komşuların yanlışlarından kaynaklanan olumsuzluklardan söz edilebileceğini” ileri sürmektedir.

Sonuç      :

Her ne denli protokoller onaylanmamış olsa da, Türk Hükümeti’nin Ermenistan’la ilişkilerin normalleşmesi konusundaki tavrında değişiklik yapmadığı Türk kamuoyunun dikkatinden kaçmamaktadır. Öbür yandan bu normalleşmeyi bölgesel barış sürecinin bütününden soyutlayarak gerçekleştirmenin siyaseten doğru olmadığını,
dolayısıyla Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki sorunların çözülmesini arzuladığını söyleyen bir Ankara vardır. Dolayısıyla Ankara, Güney Kafkasya’daki sorunların çözümü için bölge üzerindeki yadsınamaz etkileri nedeniyle ABD, Rusya,
AB gibi küresel aktörlerle de temasların kesintisiz sürdürülmesinden yanadır.

Ne var ki bu süreçte Türkiye tarafından göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek vardır:

AB ve Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik için başvurduğu tarih olan 1987’den başlayarak Ermeni davasının ısrarlı savunucuları olmuşlar ve Türkiye’den

  • “sözde Ermeni soykırımının Türkiye tarafından resmen tanınmasını,
    Ermenistan Cumhuriyeti ile diplomatik ilişki kurulmasını ve
    Türkiye-Ermenistan sınırının açılmasını” 

talep etmişlerdi. Türkiye ise, bu doğrultuda Ermenistan’la 2009’da iki protokol imzalamıştı. Ne var ki bu protokoller, Türk Kurtuluş Savaşı döneminde TBMM Hükümeti ile imzaladığı Gümrü, Moskova ve Kars Antlaşmaları’nda Sevr’i geçersiz sayan,
ancak günümüzde

– Sevr emellerinden vazgeçmeyen,
– Ermeni soykırım iddialarını sürdüren ve
– Karabağ işgalini sona erdirmeyen bir Ermenistan

ile imzalanmıştır.

Öte yandan Türkiye ile Ermenistan arasında protokoller imzalanırken çekilen fotoğrafta arkada duranlar, Ermeni Sorunu’nun ortaya çıkmasında ve gelişmesinde rol oynayan Rusya, Fransa ve ABD’nin Dışişleri Bakanları idi; bir başka deyişle 1992’de Karabağ Sorunu’nu çözmek üzere kurulmuş olan AGİT Minsk Grubu’nun eş başkanlarıydı. Dolayısıyla Ermeni Sorunu’nu uluslararası bir sorun durumuna getirerek Türkiye’nin başına bela eden bu ülkeler mi Karabağ Sorunu’nu çözecekler ve Güney Kafkasya’ya barış getirecekler?

Kaldı ki, Minsk Grubu’nun kurulduğu tarihten bu yana Karabağ Sorunu’nun çözümünde hiçbir ilerleme sağlanamamış olması da unutulmamalıdır.

Davutoğlu’nun Erivan ziyareti, yukarıda gözler önüne serilen tüm olumsuzluklara, özellikle Ermenistan’ın ödünsüz politikalarına karşın, Türk Hükümeti’nin rafa kaldırılan protokollerin uygulanmasını sağlamak amacıyla Ermeni Açılımı olarak adlandırdığı
dış politika vizyonu çerçevesinde başlattığı yeni bir girişim olarak değerlendirilebilir. Esasen protokoller, 19. yüzyılın başlarında Doğu Sorunu” olarak adlandırılan Türk topraklarının parçalanması ve paylaşılması projesinin bir parçası olan Ermeni Sorunu çerçevesinde ele alınmalıdır. Bu nedenle Türkiye’nin 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak karşı karşıya kaldığı Ermeni Sorunu karşısında izlemesi gereken
dış politikanın bir “hükümet politikası” değil, bir “devlet politikası” olması gerekir.

Dolayısıyla Türk diplomasisinin Ermenistan ile diplomatik ilişkilerin kurulması konusunda 2000’li yıllara dek sürdürdüğü geleneksel tavır korunmalı ve Türkiye tarafından ileri sürülen koşulların Ermenistan tarafından yerine getirilmesi konusunda ısrarcı ve kararlı davranılmalıdır. Çünkü Ermenistan, başta Karabağ işgalinin sona erdirilmesi ve
Ermeni soykırım iddiaları olmak üzere, günümüze dek Türkiye’nin ileri sürdüğü koşulların hiçbirini yerine getirmemiştir.

Esasında Türkiye, Ermenistan’ın 1992’den bu yana Azerbaycan’ın Yukarı Karabağ bölgesini ve yedi Azerbaycan ilini işgal etmesi nedeniyle 1993’te ortak sınırını kapatmış, ancak bu neden (işgal) ortadan kalkmadan Türk-Ermeni sınırının açılmasını öngören protokolleri imzalayarak uluslararası arenada saygınlık (prestij) yitiğine uğramıştır.
Bu çerçevede düşünüldüğünde, Protokollerin onaylanmamış olması Türkiye açısından diplomatik bir fırsat olarak değerlendirilebilir.

Şöyle ki; Türkiye’nin ulusal çıkarları gereği geleneksel Türk dış politikasına geri dönülerek ödünsüz bir tavır sergilenebilir ve bunun için hâlâ geç kalınmış değildir. Unutulmamalıdır ki Ermenistan, şimdiye dek Türkiye’ye yönelik geleneksel
dış politikasından hiçbir ödün vermemiştir.

Prof. Dr. Bige SÜKAN
ADD Bilim ve Danışma Kurulu Üyesi
Ankara, 20.01.2014

YARARLANILAN KAYNAKLAR

– dunya.milliyet.com.tr/davutoglu-erivan-da-psikolojik/…/default.htm‎
– http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=davutoglu…ermenistan
– http://www.medyagunlugu.com/…/674-davutoglu-ermeniler.
– http://www.mfa.gov.tr/data/DISPOLITIKA/türkiye-ermenistan-turkce.pdf
– ‎http://www.1news.com.tr/yazarlar/20131216063347942.html
‎- http://www.trtturk.com.tr/haber/davutoglu-erivan.html
– SOYSAL, İsmail, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, C.I, 3.B, Ank., TTK, 2000