Etiket arşivi: parlamenter demokrasi

Sedef Kabaş’tan Cumhuriyet’e mektup: ‘Kim suçlu kim haklı?’

Sedef Kabaş’tan Cumhuriyet’e mektup:
‘Kim suçlu kim haklı?’

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili kullandığı ifadeler nedeniyle 22 Ocak 2022’de tutuklanan gazeteci Sedef Kabaş, tutuklu bulunduğu Bakırköy Kapalı Kadın Cezaevi’nden Cumhuriyet’e mektup yolladı.

cumhuriyet.com.tr  06 Şubat 2022

Sedef Kabaş'tan Cumhuriyet’e mektup: 'Kim suçlu kim haklı?'Sedef Kabaş’ın Bakırköy Kapalı Kadın Cezaevi’nden Cumhuriyet’e yolladığı mektup şu şekilde: 

Eğer yargı kişilerin ne yaptıklarından ziyade kim olduklarına ve hatta kimlerden olduklarına bakarak değerlendirme yapıyorsa; 

Eğer yargı kararları siyasi erkin baskısı ya da güç odaklarının talimatları doğrultusunda alınıyorsa; 

Eğer mahkemeler sanıkları “bizden mi, değil mi”, “inançlı mı kâfir mi”, “kadın mı, erkek mi”, sıradan biri mi, popüler mi”, “ iktidara yakın mı, muhalif mi” diye kategorize ediyorsa;

Eğer bir Adalet Bakanı’nın ifadesi ile tutuklama ve hapis “siparişleri” veriliyorsa;

Eğer ifadeye çağrılması gerekenler gece yarısı operasyonları ile gözaltına alınıyorsa;

Eğer bir kişiye dair daha polis tarafından ifadesi dahi alınmamışken bir Adalet Bakanı hüküm veriyor ve bunu milyonlara ilan ediyorsa;

Eğer istisna olan tutuklu yargılama, delil karartma ve kaçma şüphesi olmayanlar için ve hatta hüküm giyse bile hapis cezası almayacaklar için cezalandırma aracı olarak kullanılıyorsa;

Eğer siyasi otorite mahkemelere ihtiyaç duymadan bunun “suçlu”, kimin “hain”, kimin “terörist”, olduğuna peşinen karar verebiliyor ve buna göre yargıya işlem yapılmasını emredebiliyorsa;

Eğer bir suça dair somut delil, belge, kanıt sunmadan yazılan iddianameler ile sırf “sakıncalı” diye birileri “siyasi rehin” olarak demir parmaklıklar arkasında tutuluyorsa;

Eğer nice cana mal olmuş suikast, linç, ağır ihmal, cinayet, katliam, terör saldırıları davaları kasıtlı biçimde örseleniyor, öteleniyor ve engelleniyorsa;

Eğer alt mahkemeler en üst mahkeme olan Anayasa Mahkemesi kararlarını örneği olmayacak şekilde hiçe sayabiliyorsa;

Eğer ülkeyi yönetenler kendilerinin hukukun üstünde görüp “Anayasayı tanımıyoruz”, AİHM’e de kulak asmıyoruz tavrını sergileyebiliyorsa;

Eğer siyasi bir el, bir gecede tek bir imza ile hukuka aykırı şekilde uluslararası sözleşmeleri iptal edebiliyorsa;

Eğer bakanlar “kırın kapıyı girin içeri”, “yıkın” geneline hukuk arkadan gelir yönlendirmelerini pervasızca yapabiliyorsa;

Eğer bir taraf yağma, talan, hırsızlık, dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma, “mala çökme”, rüşvet, yolsuzluk, uluslararası uyuşturucu ticareti, iman ticareti, silah ticareti, hedef gösterme, tehdit, linç, tecavüz, cinayet, teröre destek ve hatta terör suçlarını aleni şekilde işliyor ve bırakın ceza almayı haklarında soruşturma bilraçılmıyorsa;

Eğer bunları görüp de susmayanlar, eleştirenler, itiraz edenler, protesto edenler, ortaya çıkaranlar, haber yapanlar, kamuoyu ile paylaşanlar yine yargı araç yapılarak sindirilmeye, susturulmaya ve cezalandırılmaya çalışılıyorsa;

Orada yargıya güven olur mu?

Orada “Adalet mülkün temelidir” sözü inandırıcı bulunur mu?

Orada demokratik, huzur, barış ve refah dolu bir düzen kurulmuş olur mu?

Buz gibi gerçek, esasen bu sorular verdiğiniz yanıtlarda saklı…

Belki de o yüzden bir an için düşünün; kendilerini haklı gösterenler gerçek suçlu, suçlu ilan edilenler ise sonuna kadar haklı...”
==================================

Sedef Kabaş’tan mesaj:

Bu hukuksuzluğu kimse savunamaz

Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla tutuklanan gazeteci Sedef Kabaş, “Hüküm giysem 1 saat bile infazı olmayan bir suç isnadıyla 11 gündür demir parmaklıklar arkasındayım” dedi.

12 gündür tutuklu bulunan Sedef Kabaş’ın avukatı Uğur Poyraz, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda müvekkilini cezaevinde ziyaret ettiğini duyurdu.

Avukat Poyraz, yaptığı paylaşımda, “Bugün Sedef Kabaş’ı ziyaret ettim.

  • ‘Hüküm giysem 1 saat bile infazı olmayan bir suç isnadıyla 11 gündür demir parmaklıklar arkasındayım. Bu hukuksuzluğu kimse savunamaz’ diyor” ifadelerini kullandı.

Poyraz paylaşımını, yeni Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a “Adalet Bakanı olarak bu konuda siz ne diyorsunuz Bekir Bozdağ?” diye seslenerek sonlandırdı. (Cumhuriyet, 02.02.22)
============================================

Tutuklu Sedef Kabaş’a cezaevinde ziyaret

Bağımsız Türkiye Partisi’nin genel başkan yardımcıları Ahmet Erimhan ve İbrahim Berk, ‘cumhurbaşkanına hakaret’ suçundan tutuklanan gazeteci Sedef Kabaş’ı cezaevinde ziyaret etti

08 Şubat 2022, Cumhuriyet

Tutuklu Sedef Kabaş'a cezaevinde ziyaretBağımsız Türkiye Partisi’nin (BTP) genel başkan yardımcıları Avukat Ahmet Erimhan ve İbrahim Berk, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik sözleri nedeniyle tutuklanan gazeteci Sedef Kabaş’ı İstanbul’daki Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda ziyaret etti.

Erimhan ve Berk, ziyaretinin ardından cezaevinin önünde bir açıklama yaptı.

İbrahim Berk, şunları söyledi:

“Sedef Kabaş Hanımefendi’yi ziyaret ettik. Genel Başkanımız Hüseyin Baş’ın selamlarını ilettik. Sedef Hanım, ‘Ben önce cezalandırıldım, şimdi niçin cezalandırıldığıma dair bir yargılama yapılacak’ diyor. Maalesef, biz de hukukçu olarak son 20 yıldır Türkiye’de hep gözlemliyoruz, tutuklama cezalandırma aracı olarak kullanılıyor. Cumhurbaşkanına hakaretle ilgili açılan davaların üçte biri ancak mahkumiyetle neticeleniyor. Bir mahkumiyet, bir ceza gerektirip gerektirmediğine bakılmaksızın önce tutuklama kararı verilmesi AİHM kararlarına, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne, hukukumuza, ceza yasalarına aykırıdır.

* Bir gözdağı, bir korkutma aracı olarak tutukluluk kararının verilmesi çok ciddi mağduriyetlere sebep oluyor. Sonuçta burada yatan bir gazeteci.”

“15 GÜN SONRA TUTUKLULUĞUNA İTİRAZ İÇİN YENİDEN BİR BAŞVURU YAPILACAK”

Avukat Ahmet Erimhan ise Sedef Kabaş’ın kendisinin siyaseten “esir” gibi tutulduğunu düşündüğünü belirterek, “Sedef Hanım, toplumun da gerçek anlamda hürriyet ortamına kavuşmasının, parlamenter demokrasiyle ve bütün partilerin bir demokrasi bayrağı altında buluşarak ancak mümkün olabileceğini söyledi. 15 gün sonra tutukluluğuna itiraz için yeniden bir başvuru yapılacak. Adaletle özgürlüğüne yeniden kavuşturulmasını diliyoruz” diye konuştu.

Demokrasiden nefret ediyorlar…

Zafer ARAPKİRLİZafer ARAPKİRLİ 

Zafer ARAPKİRLİ – Demokrasiden nefret ediyorlar… (krttv.com.tr)
22 Kasım 2021,

Her ne kadar bizim satılık – kiralık – devre mülklük liboş tayfası mevzuya uyanmasa da, daha iktidara bile gelmeden önce de “Dava’nın önderi” kendi ağzı ile söylemişti:

  • “Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz.”

Bu sözü hatırlattığımızda bile, bu Cumhuriyet’i yıkım ekibinin” payandalığını yapan aymazlardan gelen “Niyet okuyorsunuz” suçlamalarına muhatap oluyorduk. Oysa, çok belirgindi durum. Referansları; çağdaş dünya, çağdaş bilim, hukuk ve demokrasi olmayanların, tam tersine 2000 yıllık dogmalar olanların başka türlü düşünebilmesi mümkün değildi. Biat kültürünü iliklerine kadar sindirmiş ve birilerine itaat ve boyun eğme üzerine kurulu dünya görüşleri gereği, demokrasiye ve çağdaş parlamenter demokrasiye inançlarının “sıfır” olduğunu görmemek için kör olmak gerekiyordu.

Nitekim, daha gelir gelmez kazma ve küreği ellerine alıp, buldozerlerin direksiyonuna geçip Cumhuriyet’in bütün kalelerini, olağanüstü bir nobranlıkla, olağanüstü bir hoyratlıkla ve acımasızlıkla yıkmaya başladılar. Muhalefette iken “Milli irade, milli irade” diye bas bas bağırıp,  “seçilmişlerin atanmışlara karşı üstünlüğünü savunuyoruz” yalanları ile milleti kandırırken, seçilir seçilmez kendi “yandaş bürokrat ordularını” ve hatta “parti teşkilatlarını” Milli İrade’nin üzerine çıkarma çabalarına başladılar.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nin Kurtuluş Savaşı yıllarında bile “Tek Adam”dan ve “Başkomutanlık”tan daha üstün olduğu gerçeğini unutmak ve unutturmak için ellerinden ne gelirse yaptılar.

Aradan geçen 19 yıl içinde de önce Parlamento’nun denetim gücünü kademe kademe ortadan kaldırıp, Anayasa değişikliği sürecinde “küfür kâfir, dayak ve sopa ile kanun maddeleri geçirerek” kanıtladıkları üzere, sonuçta “rejim değişikliği”ni de gerçekleştirip “Anti –  Demokrasi”nin bayrağını, Ankara Kalesi’nin burçlarına mecazen diktiler.

Bu politika ile pratikte Parlamento, artık 600 milletvekilinin sembolik olarak girip çıktığı, sembolik olarak el kaldırıp indirdiği ve bir demokrasinin vazgeçilmez şartı olan “denetim” görevini yapamaz olduğu bir organ haline getirildi.

  • Yasa metinlerinin, biatçı Saray kurullarınca hazırlandığı ve TBMM’ye gönderilerek doğru dürüst tartışmaya bile izin verilmeden onaylatıldığı bir dönem açıldı.

Özellikle bu yılın bütçe sürecinde tanık olduğumuz şekilde, artık “iyice muhalefeti umursamayan” bir iklime büründü yasama süreci.

İçişleri Bakanlığı’nın bütçesi görüşüldüğü sırada bu sabah Komisyon toplantısında yaşananlar, bu anlattıklarımın somut bir kanıtı niteliğindeydi. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile ana muhalefetin grup başkanvekili Engin Özkoç arasında yaşanan sert polemik sırasında, Komisyon başkanı AKP’li Cevdet Yılmaz‘ın aldığı tavır, kelimenin tam anlamıyla ibretlikti.

Oranın Meclis, konuşanların milletvekili, bütçeyi savunması ve hesap vermesi gerekenin (S. Soylu)  de (yeni rejimin statüsü gereği) “Saray’ın bir bürokratı” statüsünde olduğu gerçeğini unutarak, Komisyon başkanı adeta milletvekillerine (bu arada Sayın Özkoç’a) “Amma uzattınız ya. Çok konuşuyorsunuz. Kesin artık tatavayı da, onaylayın. İşimiz gücümüz var” kabilinden ayar vermeye çalışıyordu.

Ana muhalefet sözcüsü Özkoç, iktidarın ve onun İçişleri Bakanı’nın “Suç çeteleriyle içli dışlı ilişkilerinden tutun da, uyuşturucu kaçakçılarının üzerine gitmemesini, ana muhalefet liderine yönelik linç girişimine sessiz kalmasını, terör örgütü üyelerine vatandaşlık verilmesini, mafyadan 10 bin dolar alan bir siyasetçiden ima yoluyla söz ettikten sonra bir türlü adını açıklamamasını, bunları dile getirenleri (mesela sayın Özkoç’u) de soruşturmaya uğratmasını” tek tek hatırlattı ve eleştirdi.

Ama salonun asayişini koruma ve muhalefetin en azından (oy gücü yetmese de) sesini duyurmasını sağlama görevini haiz Komisyon başkanı, usul tartışması açarak “mevcut konuşma sürelerini bile kısıtlama yoluna gitmeyi” yeğliyordu. Bir yandan da, İçişleri Bakanı Soylu’nun salona (nedense) düzinelerle koruması eşliğinde gelip gitmesini ve salonda bunlarla birlikte durmasını eleştirenlere de kulak asmıyordu.

Demokrasi bir kez daha ayaklar altına alınıyor, parlamenter rejimin vazgeçilmezi olan “parlamento zemininde denetim ve hesap sorma” ilkesi, iyice mezara gömülüyordu.

Bütün bunların “gidiyor, gitmekte olan” anlayışındaki bir iktidarın son çırpınışları olduğunu görmemek mümkün değil tabii. Sandığın ortaya koyulduğu günün bu iktidarın “fiilen” son günü olacağını, “ruhen” ise o “son günün” zaten çoktan yaşandığını bilmek – görmek için büyük bir siyaset bilimci, bir dâhî veya bir kâhin olmaya gerek yok.

Ekonomiden sağlığa, dış politikadan eğitime, hukuktan çevre politikalarına kadar her alanda iflas etmiş, miadını doldurmuş olan “AKP rejimi” son günlerini yaşarken, gider ayak iyice hırçınlaşarak “kırmadan dökmeden gitmez bunlar” öngörüsünde bulunanları âdeta mahcup etmemeye, haklı çıkarmaya uğraşıyor.

Son günlerde konuşan rejimin her düzeyde sözcüleri, MKYK üyelerinden eski bakanlara, milletvekillerinden parti kademelerinde her düzeyde emir erine, yandaş ve besleme kalemlerine kadar hemen hepsi bunun fevkalâde farkındalar ve fevkalâde hırçın bir dile başvurmuş durumdalar.

Bu durumda muhalefete olağanüstü soğukkanlı ve vakur biçimde mücadeleyi sandığa kadar sürdürmek kalıyor. Ama en önemli görevlerinin, iktidar el değiştirdiğinde demokrasiye ve Cumhuriyet’e yönelik bu “Yıkım harekatının” hesabını mahkemeler önünde mutlaka sormak olduğunu unutmadan.

Eğer bu dediğim yapılmaz, yani mahkemede hesap sorma görevi yerine getirilmezse, bu virüs (Covid’in varyantları gibi) bu topraklarda yeniden baş gösterir ve yeniden can almaya devam eder. Asırlar boyu da hortlayarak bu işlevini sürdürür. Bunun adı genellikle bu ülkede olumsuz ve sevimsiz bir kavram olarak kullanılan “Devr-i sabık” değil, bunun adı “Demokrasinin gereğinin yerine getirilmesi”dir.

Hukuk en iyi ilacıdır bunun. Sağlam, sağlıklı ve demokrasiyi özümsemiş hukukçuların elinde bir hukuk, tabii ki.

Hayati sorun: Seçim güvenliği ve muhalefetin görevi

Emre KongarEmre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr

Sevgili Ergin Yıldızoğlu “Önümüzdeki seçim üzerine spekülatif düşünceler” başlıklı dünkü makalesine, benim bir yazıma gönderme yaparak başlamıştı:

“Emre Kongar Hocamın saptamasına katılıyorum: ‘…önümüzdeki seçim normal bir seçim değildir… Bu seçim, Demokrasi ile Diktatörlük arasında bir seçimdir.’ Kaygılarına da…”

Erken seçim olasılığını, seçim güvenliği sorunlarını da iktidarın lider-parti-hareket-devlet bütünlüğü açısından tartıştığı yazısında, Parlamenter Demokrasi karşıtı olan iktidarı şöyle tanımlıyordu:

“Bu ‘lider-parti-hareket’ birliğinin ötesinde, Rejimin şekillendirdiği, kadrolaştırdığı:

İç ve dış güvenlik örgütleri…
İdari bürokrasi…
Yargı sistemi var…
Medya var…
SADAT gibi silahlı örgütler var…
Sayısı açıklanmayan bir özel koruma ordusu var.
Mafya var.

Bu ‘Bir’liğin içindekileri birbirine bağlayan derin ideolojik ve ekonomik (vakıfları düşününce) kurumsal örüntünün ötesinde, salt bu ‘Bir’likten nemalanmak için birikmiş ikinci bir çıkarcılar çemberi var.

Diğer bir deyişle karşımızda ‘lider-parti-hareket-devlet’ birliğinden oluşan bir iktidar var.”

Yıldızoğlu’nun bu yargısına katılmamak olanaksız:

Onun bu teşhisi doğru kabul edildiği zaman, ki doğrudur, iki temel sorun ortaya çıkıyor:

1) Seçim adaletinin, şeffaflığının ve güvenliğinin sağlanması.
2) Seçim sırasında ve/veya seçimin kazanıldığı anlaşıldıktan sonra oluşabilecek yasa ve anayasa dışı engellere, müdahalelere karşı önlem alınması. 
***
Bugüne kadar yaşananları, önce 16 Nisan 2017 halkoylaması bağlamında anımsayalım:

1) Propaganda dönemi, bırakın medyanın tümüyle tarafgir olmasını, OHAL koşulları bahanesiyle vali ve kaymakamların denetiminde, “Hayır” açıklamalarına karşı baskı altında geçirildi.
2) Güvenlik gerekçeleriyle belli sandıklar birleştirildi ve taşındı.
3) Oylama sırasında çeşitli baskı öyküleri medyaya yansıdı.
4) İktidarın oylamayı kaybettiği anlaşıldığı zaman, YSK, yasalara aykırı olarak mühürsüz oylara ve zarflara oy sayımında geçerlilik kararı verdi.

Bu konuda eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’un kitabını okuyunuz: Hukuk Dünyasında DOĞMAYAN HALKOYLAMASI, Oylamanın Dürüstlüğü ve Ahlakiliği İlkesinin Çiğnenmesi, İmge Yayınları, Ankara, 2018.

5) Selçuk bu konudaki tek çözümün, bu halkoylamasının yeniden yapılma takviminin ilan edilmesi olduğunu vurgulamaktadır.

6) İktidarın tetikçileri ekranlarda, “Evet çıktı ama savaşa hazır olun” çağrısı yaptı.
7) Parklarda, pompalı tüfekli, tabancalı kişiler havaya ateş ederek halkı korkuttu ve sindirdi.
8) Sonuçlar resmen açıklanmadan, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” denilerek iktidarın kazandığı ilan edildi.
***
Şimdi bir de 2019 yerel seçimlerinde İstanbul ve Büyükçekmece örneğini anımsayalım:

1) Daha birkaç sandık açılmışken iktidarın adayı “Kazandık” açıklaması yaptı.
2) İmamoğlu’nun enerjik medya atağı ile iktidarın “kazandık” söylemi püskürtüldü ve seçim 13 bin küsur oyla kazanıldı.
3) Bunun üzerine YSK, aynı zarfta bulunan iktidarın kazandığı belediye meclisi üyeliklerinin oylarını geçerli saydı ama muhalefetin kazandığı büyükşehir belediye başkanı seçiminin oylarının geçersiz olduğuna hükmetti.
4) İktidar adayı, “Çaldılar” dedi.
5) Polis ve savcılar harekete geçti, sandık kurulu üyeleri, başkanları ve seçmenler üzerinde teker teker haksız ve hukuksuz baskılar kuruldu.

Bu konuda Büyükçekmece Belediye Başkanı Dr. Hasan Akgün’ün kitabını okuyunuz: “SANDIK OYUNLARI, 2019 Yerel Seçimlerinde Neler Oldu? Tekin Yayınevi, İstanbul, 2021.”

6) Akgün, özellikle, ilçe ve il seçim kurulları ile Yüksek Seçim Kurulu kararlarının hukuka uygunluğu üzerinde durmaktadır. Muhalefet bu konuda bu kurulların sorumluluklarını anımsatmalı ve hukuka aykırı kararlarını kamuoyu ile paylaşmalıdır.
7) Sonunda yenilenen seçimlerde İmamoğlu ilk seçimde aldığı oyların 13 bin dolayında olan farkını 8 yüz bine çıkararak seçimi kazandı ama belediye meclisi üyelikleri ve bazı ilçe belediye başkanlıkları ilk seçimde, büyükşehir belediye başkanlığı dışındaki oylar geçerli sayıldığı için iktidarda kaldı.
***

Değerli okurlarım, önümüzdeki seçimler,
Demokratik Rejim için bir ölüm-kalım meselesidir:

Türkiye ya Demokrasiyi istismar eden, yozlaştıran, işlemez hale getiren bu iktidardan kurtulacak ya da çok uzun bir süre için yeniden sömürülen, azarlanan, karanlık bir korku imparatorluğu yapısına kurban edilecektir.

Seçimlerin güvenliği, şeffaflığı ve adaleti için yapılacak her eylem, alınacak her önlem Anayasa ve yasalar çerçevesinde olacağı için muhalefet partilerinin haklarıdır:

Korkmaya, çekinmeye, sinmeye germek yoktur!

Derhal önlem almaya başlamalı ve bu önlemleri kamuoyu ile paylaşmalıdırlar.

Biz vazgeçmeyiz

Zafer Arapkirli

Zaten biliyorduk. Zaten en başından itibaren söylüyorduk.

Zaten “niyet okumayın” diyen pembiş liboşlara, kişiliksiz YetmezAmaEvetçilere, Cumhuriyet düşmanı yobazlara rağmen, bunun bir “niyet” değil bir “plan-rota-yol haritası-dava” olduğunu 19 yıl önce de iddia ile söylemiş ve savunagelmiştik.

Zaten attıkları her adım, yaptıkları her icraat, çıkardıkları her yasa ve hileli bir referandumla halka zorla onaylattıkları anayasa da bunun ilanıydı.

Sonunda “Dava”nın önderi açık ve net biçimde telaffuz etti:

“Parlamenter demokrasi artık mazide kalmıştır.”

Bu lafı salı gecesi TRT ekranında Cumhurbaşkanı’nın (unvan-ı diğer dava önderi) ağzından duyar duymaz, aklıma hemen şu ünlü “Tramvay-Durak” metaforu geliverdi.

“Demokrasi bir tramvaydır. Gideceğimiz yere kadar gider, sonra bir yerde ineriz icabında” mealindeki sözü kastediyorum.

Bu söz, yani “Parlamenter demokrasiden vazgeçme” sözü, asla basit bir güncel söylem diye geçiştirilecek ve gündemin diğer hararetli maddeleri arasında kaynatılmaya layık bir şey değildir. Türkiye’yi şu anda kayıtsız şartsız tek başına yöneten, her şeye kadir, tek bir imza ile bir gece yarısı tepeden tırnağa her şeyi değiştirmeye muktedir, hani şu Batı âleminde ABD, Rusya, Britanya liderleri için kullanılan (Allah muhafaza eylesin) “Gerektiğinde nükleer düğmeye basabilmeye yetkili” bir kişi söylüyor bunu.

Üstelik de şeklen var olan ama fiilen artık bir işlevi olmayan “Parlamentoyu”, hem o hileli referandumla adeta feshetmiş hem de etkisiz hale getirmiş (bu fiili nasıl anlarsanız anlayın-polis bültenlerindeki gibi de anlaşılabilir) birinden duyuyoruz bunu.

Demokrasi de zaten çok öncesinde tedavülden kalktığı için lafın en başında dediğim gibi, “malumun ilamı”dır bu. Ve çok vahim bir “eşik” anlamına gelir.

Çünkü, “Demokrasi”den vazgeçmek, hesap verebilir olmaktan vazgeçmektir.

Demokrasiden vazgeçmek, halkın vergilerini nasıl harcayacağı da dahil olmak üzere, yaptığın hiçbir yanlışın hatta ölümcül hataların bile sorumluluğunu üstlenmemek anlamına gelir.

Demokrasiden vazgeçmek, bugünlerde bir mafya reisinin açıklamaları ile tekrar gündeme gelmiş, “derin-gizli-saklı-kirli-kanlı” işlerin bile muhasebesinin yapılmasını engellemek demektir. Yani, korkunç bir “geriye dönüş”tür, bugüne kadar geçen 100 yıllık süre içinde elde edilen kısmi demokratik kazanımlardan.

Demokrasiden vazgeçmek, zaten olağanüstü derecede bağımlı hale gelmiş yargının, artık iyice “icracı iradenin” denetimine geçmesi ve hak-hukuk-adalet arayışının bütün yollarının tıkanmasıdır.

Bunu, aklı başında, yurttaş olmanın bilincine sahip, özgürlüklerine değer veren, vergi mükellefi, askerlik görevi mükellefi, vatanına, bayrağına ve değerlerine sahip hiç kimsenin kabul edebilmesi mümkün değildir.

Parlamenter demokrasinin temel nüvesi, “yurttaş olarak, özgür seçimlerle sandıkta seçtiği temsilciler vasıtasıyla yönetime katılma” hakkıdır. Bu haktan vazgeçmemizi kimse isteyemez, istemeyi aklından bile geçiremez, geçirmemelidir.

Parlamenter demokrasinin anafikri, yönetenlere ve bürokrasiye “Şunu niye öyle değil de şöyle yaptın?” diye sorabilme hakkıdır. Bu haktan feragat edilemez, edilmemelidir.

Böyle bir idare biçimi ile yönetilmeyi kendine yakıştırmamalıdır bu topraklarda yaşayan hiç kimse. 300 – 500 yıl öncesine dönüştür bu. “Tebaa” olmayı hatta “kul” olmayı kabullenmektir.

Ülkenin tamamen rant ekonomisinin, ballı ihale takipçilerinin, Cumhuriyetin temellerini dinamitlemeye yeminli tarikat-cemaat tayfasının eline ilelebet teslim edilmesine imza atmaktır.

Bırakınız Avrupalı vs. milletler ailesine katılabilme umudunu ya da hayalini, 1923’te temellerini Yüce Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün attığı en başlangıç düzeyinde bile “muasır medeniyet seviyesi”nin 1000 yıl gerisine düşmeyi içine sindirmektir.

Önümüzdeki dönemin ve gelecek sandıkta bize sorulacak sorunun yanıtı “hangi parti hangi lider vs.” değil, yukarıda saydıklarımı kabullenip kabullenmeyeceğimizdir.

Asla!.. Asla!.. Asla!..

Cesetlerimizi çiğnemeden asla!..

23 Nisan’da Egemenlik, Bağımsızlık, Hukuk ve Demokrasi Düşünceleri

23 Nisan’da Egemenlik, Bağımsızlık, Hukuk ve Demokrasi Düşünceleri

Onur Öymen

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümünü kutladığımız bu günlerde Atatürk’ün egemenlik ve bağımsızlıkla ilgili sözlerini, milli irade, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığına ilişkin düşüncelerini anımsamakta yarar var.  

Atatürk şöyle diyordu:

  • “Toplumda en yüksek özgürlüğün, en yüksek eşitlik ve adaletin sürekli biçimde sağlanması ve korunması ancak ve ancak tam ve gerçek manasıyla ulusal egemenliğin kurulmuş olmasına bağlıdır.” 

Şu sözler de Atatürk’e aittir:

  • “… Bütün cihan bilmelidir ki, artık bu milletin başında hiçbir güç yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.” 

Atatürk milli iradeye dayalı parlamenter demokrasiyi kuvvetle savunuyordu. Ülkemizde Amerikan tipi bir rejimin benimsenmesine karşıydı.  

Şu sözler Atatürk’e aittir:

  • “…Hep biliyoruz ki, memleketin başına gelen felaketlerin çoğu kişisel idareden gelmiştir. Bu kadar geri kalmamızın başlıca nedenlerinden biri budur. Biz öteden beri böyle bir idareyi bertaraf etmek için mücadele ettik. Amerikan sistemini memleketimizde tatbik etmeyi hiç hatırıma getirmedim, sistemsiz ve kanunsuz tarzda Reisicumhurluk ile Başvekaleti birleştirmeyi düşünmedim.” 

Atatürk milli iradeye dayalı demokrasiyi ancak çağdaş bir hukuk sistemi içinde gerçekleştirebileceğimizi düşünüyordu. 1925 yılında Ankara Hukuk Fakültesinin açılışında yaptığı konuşma bu konudaki düşüncelerini açık bir dille yansıtıyor.   

Atatürk o konuşmasında şöyle diyor:

  • “…Türklerin 1453 zaferini, yani İstanbul’un fethini gözlerinizin önünde canlandırınız. Bütün bir dünyaya karşı İstanbul’u sonsuzluğa değin Türk topluluğuna kazandıran güç ve kudret, aşağı yukarı aynı yıllarda bulunmuş olan matbaanın Türkiye’ye kabulü için hukukçuların uğursuz direncini kırmayı başaramamıştır. Bunun için üç yüz yıl beklemek gerekmiştir…Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluş anlarında onun bugünkü nitelik ve durumunu hukuk esaslarına ve bilim esaslarına aykırı sayanların başında ünlü hukuk bilginleri geliyordu. Mecliste egemenliğin kayıtsız şartsız ulusta olduğunu belirten kanunu önerdiğim zaman bunun Osmanlı Anayasasına aykırı olduğunu iddia ederek karşı çıkanların başında yine eski hünerleri ile ulusu aldatan tanınmış hukuk bilginleri bulunuyordu….”
  • “Yüksek Uzmanlardan kurulu Baro Kurulu, açıkça Halifeci olduğunu duyuran birisini seçip kendisine başkan yapmıştı.”
  • “Büsbütün yeni kanunlar yaparak eski hukuk esaslarını temelinden ortadan kaldırmak girişimindeyiz…Sizler Cumhuriyet döneminin gerçek hukuk bilginleri, olacaksınız.”  

 Hukuk, yargı, adalet, seçim hukuku gibi konularda önemli gelişmelerin ve tartışmaların yaşandığı bu günlerde bütün siyasetçilerimizin, hukukçularımızın, gazetecilerimizin ve aydınlarımızın  Atatürk’ün Ankara Hukuk Fakültesi’nin açışında yaptığı konuşmanın tümünü okumalarının çok yararlı olacağı düşüncesindeyim. 

Son gelişmeler, başta hukuk olmak üzere, Cumhuriyetimizin kuruluşundaki fabrika ayarlarına dönmemizin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha göstermektedir.  

Saygılar, sevgiler, 25.4.19