Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-1

Prof. Dr. Emre Kongar

Önce Temel Tanımı Anımsayalım: Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra ortaya çıkan Küreselleşme, ya da yabancı terminoloji ile, “Globalleşme” biri siyasal, biri ekonomik, biri de kültürel olarak üç boyutlu bir kavramdır.
Küreselleşme’nin siyasal ayağı, Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal egemenliği ve dünya üzerindeki siyasal jandarmalığıdır.
Küreselleşmenin ekonomik ayağı, uluslararası sermayenin egemenliğidir.
Küreselleşmenin kültürel ayağı, birbirinden farklı hatta, biri ötekine zıt iki ayrı oluşuma işaret eder.
Birinci oluşum, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” biçiminde ortaya çıkmıştır.
Küreselleşmenin kültürel ayağının ikinci sonucu, özellikle tüketici davranışını etkileyerek, dünya çapında kültürel birörnekliğin önünü açmış olmasıdır.
***
Birinci Safha, Sahte Cennet:
1991’de Sovyetler Birliği resmen çöktükten sonra “Tarihin sonu geldi” , “Sınıf çatışmaları ve ulus devletler arası savaşlar bitti, sınırlar kalkacak”, “Silahlara akıtılan fonlar refahı arttıran üretime gidecek” gibi sonradan hepsinin palavra olduğu anlaşılan birçok beklenti dile getirildi.
Oysa bu Sahte Cennet söylemleriyle dolu olan safhada, Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da devlet yapıları yıkıldı ama yerlerine mikromilliyetçilik ve mikrodincilikten etkilenen, yıkılanlardan daha “ulusal devletler” kuruldu.
Üstelik de Huntington’un kuramsal olarak dile getirdiği, Batı-İslam uygarlıkları çatışması evresi, bizzat ABD’nin yarattığı Radikal Siyasal İslam Terörizmi uygulayan örgütlerle tüm dünyaya egemen oldu; böylece 10 yıl süren Birinci Safha bitti.
İkinci Safha, Küresel Terörün Yaygınlaşması ve Eşitsizliklerin Artması:
Başlangıcı 11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırısı ile simgelenen İkinci Safha, Küreselleşme rüyasının hiç de pazarlandığı gibi olmadığını gösterdi.
Düşmanı Sovyetler çökünce hedefsiz kalan askeri olarak örgütlenmiş olan Radikal Siyasal İslam, tüm dünyada ABD’ye ve Batı’ya karşı saldırıya geçti.
Buna karşılık, liderliğini ve egemenliğini, değişen dünya koşullarında Avrupa ve Rusya ile paylaşmak istemeyen ve arkadan hızla gelen Çin’e karşı korumak isteyen ABD, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı “Arap Baharı” denilen bir illüzyonla kana buladı. Yüz binlerce insan hayatını kaybetti ve milyonlarca mülteci, uygar dünyanın sorunu oldu.
Bu arada gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasındaki fark da açılıyor, insanlık daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalıyordu.
Küreselleşmenin, insan ve uyuşturucu ticaretini engelleyemediği, yoksullukla başa çıkamadığı ve uluslararası terörizme dur diyemediği anlaşılmış, yeniden ulus devlet modeline geri dönülmesi gündeme gelmişti.
Bütün bu olumsuzluklar, dünya halklarının Küreselleşmeyi savunan mevcut yönetimlere karşı, mikrodinci ve mikromilliyetçi eksenlerde tepkiler oluşturmasına yol açtı.
Böylece Küreselleşme, kendi içinde, askeri/siyasal ve ekonomik ayağıyla, kültürel/ideolojik/siyasal ayağı arasında çelişkiler yaşamaya başladı ve bu bizi üçüncü safhaya getirdi.
Üçüncü Safha, Mikromilliyetçilik ve Mikrodincilik Küreselleşmeye Karşı;
Brexit ve Trump.

Her yeni toplumsal, kültürel ve siyasal oluşumun tohumları bir önceki dönemde atılır; Üçüncü Safha için de böyle oldu…
Tohumları Soğuk Savaş döneminde atılmış olan ve Birinci ve İkinci Safhalarda güçlendirilen, ABD tarafından pompalanan mikrodinci ve mikromilliyetçi akımlar, Küreselleşmenin olumsuz sonuçlarına karşı tepki duyan halkların bu tepkilerini kanalize eden ideolojiler oldu.
Rusya’da Putin, Macaristan’da Orban, Türkiye’de Erdoğan, Avusturya’da Heider, Fransa’da Le Penn, Avrupa’da yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı süreçleri, bu mikrodinci ve mikromilliyetçi akımların sonuçları olarak dünya sahnesine çıktılar.
Birleşik Krallığın (İngiltere’nin) Avrupa Birliği’nden çıktığı ve ABD’de Trump’ın seçildiği 2016 yılı, bu Üçüncü Safhanın başlangıç tarihi olarak görülebilir.
===================================

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-2

Batı dünyası (yani ABD), Sovyetler Birliği’ne karşı olan Soğuk Savaşta, dinciliği ve milliyetçiliği etkin ideolojik ve siyasal silahlar olarak kullandı.
1991’de Sovyetler resmen dağılınca, bu birikim, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” olarak Küreselleşme sürecine damgasını vurdu, devletleri parçaladı, sınırları değiştirdi
Ortaçağ’daki Din/Tarım toplumunun dinci/mezhepçi ve Yakınçağ’daki Endüstri Devrimi’nin Irkçı/milliyetçi kimlikleri…
“Neoliberal Neoemperyalizmin”, “Küreselleşme” adı altında dayattığı “Yeni Dünya Düzenine” ideolojik/siyasal açıdan egemen oldu…
İnsanlar ve devletler arası ayrışmanın, yabancılaşmanın, düşmanlığın temellerini oluşturdu.
***
Sovyetler’in dağılmasıyla hem zafere ulaşmış görünen hem de düşmansız kalan Radikal Siyasal İslamcı örgütler:
ABD/Suud tarafından kurulmuş olmalarına karşın…
Arap-İsrail savaşından hareketle…
Huntington’un ileri sürdüğü kültürel/ideolojik “Uygarlıklar Çatışması” çizgilerinde…
İnsanların ve devletlerin, din/ mezhep ve ırk/milliyet ayrımlarında düşmanlaştığı bu ortamda… Teröre başladılar.
***
Küreselleşme ise, insanlığa, barış, refah, adalet ve güven yerine…
Savaş, yoksulluk, sömürü ve güvensizliğin egemen olduğu…
Zenginin daha zenginle
ştiği, yoksulun daha yoksullaştığı siyasal/askeri/ekonomik bir düzen getirdi.
Bu düzen, özellikle de, ABD’nin değişen dünyada liderliğini sürdürebilmek amacıyla başlattığı Ortadoğu savaşıyla her yere yayılan terör ve mülteci sorunları, bütün dünyayı tedirgin etti.
Bu durum, dünya halklarının, gözden geçirilmiş yeni liberalizmin ürettiği, gözden geçirilmiş yeni Küresel emperyalizmin, yani “Neoliberal Neoemperyalizmin” savunucuları olan iktidarlara karşı tepkiler oluşturmasına yol açtı:
Ekonomik sorunların, terör, güvenlik, sömürü ve adalet sorunlarıyla bütünleştiği bu tepkilerin kanalize olduğu ideolojiler ise zaten sürekli pompalanmakta olan “mikromilliyetçi” ve “mikrodinci” çizgiler oldu.
***
Önce Ortadoğu’da ve Avrupa’da kendini gösteren bu Anti Küresel tepkiler, sonunda Kıta Avrupası’nı da aşarak Brexit ile Britanya’ya ve en sonunda da Atlantik ötesine, Trump ile ABD’ye ulaştı.
Böylece Küreselleşme kendi yarattığı çelişkiler içinde çırpınan bir süreç haline geldi.
Küreselleşme sürecini başlatan ve bu süreçten en büyük yararı sağlayan ülke olarak ABD’nin, Küreselleşme karşıtı tepkilere hedef olması doğal ve olağandı…
Ama aynı Amerika’nın Trump’ı seçerek, “mikrodinci” ve “mikromilliyetçi” ideolojik çizgilerde “korumacı bir ekonomiye” dönüş işaretleri vermesi…
Sonuç olarak, kendi başlattığı ve en büyük yararı sağladığı bu Küreselleşme sürecinin doğurduğu “karşı tepkilere”, kendi iç politikasında teslim olması tam bir çelişkiyi yansıtmaktadır.
Trump’ın iç ve dış politikada ne yapacağının pek kestirilememesinin önemli nedenlerinden biri, söylemlerindeki aşırılık kadar bu nesnel çelişkidir.
===========================
Dostlar,

KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm ilginç bir tarihsel aşamaya erişti.
Özellikle son çeyrek yüzyılda neredeyse tüm dünyada derin altüst oluşlara neden oldu.
Demokrasi, barış, eşitlik, gönenç vb. değil tam tersine

– savaş ve kan
– ölüm ve gözyaşı
– ülke ve halkların bölünüp parçalanması
– demokrasi değil otoriter-totaliter rejimler
– insan hakları değil eşitsizliklerin derinleşmesi
– ekonomik gönenç değil yoksulluğun küreselleşmesi………

gibi çok ağır tersinir sonuçlar doğurdu.
“Küresel akillerin” tüm bu tersine gelişmeleri öngör(e)mediği söylenebilir mi??
Çeyrek yüzyılı aşan bir “küresel fetret devri” belki de “küresel deney” insanlığa dayatılmıştır. Fatura gerçekten çok ağırdır.
Şimdilerde “Olmadı, pardon..” denebilir mi Erdoğan’ın ülkemize ödettiği bunca ağır faturadan sonra “Milletim ve Allah bizi affetsin..” dayatması kabul edilebilir mi??

Biz kendi adımıza çeyrek yüzyıldır bu sürecin adının

  • “Küreselleşme” değil ama “küçük” bir “TİR” hecesi eklemesi ile “KüreselleşTİRme” olduğunu ısrarla yazıp söyledik.

Çok sayıda makale yazdık, konferans verdik, Tıp Fakültesinde “KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı” dersleri koyduk ve bu konuda tıpta uzmanlık tezleri yaptırdık…

Güzelim Türkçemizin hünerinden yararlanarak o minik “TİR” hecesi ile

  • söz konusu Küreselleşme sürecinin kendiliğinden ortaya çıkan bir süreç olmadığını,
  • tersine, bu süreci dayatan küresel emperyalist odakların kendilerini saklamak için
    kurgu içinde olduklarını,
  • algı yönetimi yaparak bu kuşatma sürecine direnç örgütlenmesini engellemeye çabaladıklarını,
  • retorik tuzakla zihinleri yöneterek utanmaksızın beyin iğfaline yöneldiklerini
  • 500 yılın vahşi kapitalizmi ile biriktirilen, insanlıktan alınan KAN VE CAN VERGİSİ ile yığılan sermaye dağlarının politikleştirilerek dünya hegemonyası için kullanıldığını,
  • gerçekte “Küreselleşme” sözcüğünü yıpranmış “emperyalizmin” imaj yenilemesinin aracı olduğunu,
  • Samuel Huntigton gibi siparişle yazan sefil ajan-yazarların “The Clash of Civilisation” adlı sözde tez ve kitaplarının kınanmasını ve ciddiye alınmaması gerektiğini,
  • “Tarihin sonu geldi” diyerek kendinden geçen kimi öforiklerin (Japon Francis Fukuyama gibi) hezeyan içinde olduklarını..
  • küresel toplumun görülmemiş ölçek ve derinlikte bir küresel şizofreniye sürüklendiğini..
  • ………………..
  • Reddettik pek çok öneriyi, dayatmayı, çıkarı, fonu, bursu, projeyi…. vs.

Ve insanlık tarihinin bu en büyük kumpasının tarihe, insanlığın ve yaşamın doğasına, diyalektiğe, tarihin olağan akışına, konjonktüre ve 21. yy’dan insanlığın beklentilerine….  uymadığını, SÜR-DÜ-RÜ-LE-ME-YE-CE-Ğİ-Nİ… sabır ve ısrarla, gelişmeleri nesnel olarak gözleyip somut verilere dayalı olarak analiz ettik..

Bu “karabasan” bitmiş değil elbette.. Davul çalınacak aşamada değiliz. İnsanlık emperyalistleşen yabanıl (vahşi) kapitalizm ile savaşımını sürdürecek. Post-modern sömürü yöntemlerini tanıyıp deşifre edecek ve mahkum edecek.

Selam olsun AYDIN SORUMLULUĞUNU ateşten gömlek giyerek yerine getirenlere!

Günümüzde “Kumarhane kapitalizmi” batağına saplanan finans-kapital, artık risk alarak yatırım yapmak üretimle, istihdamla reel “kâr” lar elde etmek yerine spekülatif moneter baskıcı araçlara yönelmiş bulunuyor. Bu da sürdürülemiyor doğallıkla ve diyalektik olarak kendi sonunu hazırlıyor..

YENİ DİN – YENİ TANRI yaratma gibi en ağır silahlarını çekse de!

Post-modern sömürü yöntemleri de duvara dayandı..
Ha gayret insanoğlu, post-modern sömürünün/sömürgenlerin
post-modern proleterya ile devrilmesi pek uzak olmasa gerek..

Tarih ya da tarihsel zaman epey hızlandı; Zamanın kanatlarını rüzgarlamanın vaktidir.

İNSANLIK SÖMÜRGECİLİĞE MAHKUM DEĞİL!

“ Sömürgecilik ve yayılmacılık (emperyalizm) yeryüzünden yok olacak ve yerlerine
uluslar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrıcalığı gözetmeyen yeni bir işbirliği ve
uyum çağı
egemen olacaktır.” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Sevgi ve saygı ile.
04 Şubat 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı –
AÜTF Halk Sağlığı AbD – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Yılmaz Özdil: Kut’ül ammare

Kut’ül ammare

portresi_kravatli

 

Yılmaz Özdil
SÖZCÜ,
3 Mayıs 2016

 

Dört yıl önce, 2012. Takunyacı ihlas holding’ten tgrt’yi satın alıp, adını Fox TV  olarak değiştiren dünya medya imparatoru Rupert Murdoch, ATV’yle Sabah’ı da almak için Ankara’ya geldi, asrın liderimizle buluştu, baş başa görüştü,
anı olarak da John Philby’nin kitabını hediye etti.
*
Murdoch, TGRT’yi Ahmet Ertegün aracılığıyla almıştı. Ertegün’ün dedesi
Üsküdar Özbekler Tekkesi’nin şeyhiydi. 
Babası, Washington büyükelçimizdi.
Beyaz Saray’ın pek kıymet verdiği bir aileydi, babası görev başında vefat etmiş, cenazesi Missouri zırhlısıyla gönderilmişti. Murdoch’ın babası ise, 1915’te Melbourne Age gazetesinin muhabiri olarak Çanakkale savaşını takip eden Avustralyalı gazeteciydi. Cephede gözlemler yapmış, sonra da sekiz bin kelimeden oluşan meşhur “Gelibolu mektubu”nu yazarak, gizlice Avustralya başbakanına göndermişti.

“İngiliz istihbaratı Londra’ya yalan raporlar gönderiyor,
Çanakkale geçilemez, boşuna ölüyoruz”
demişti.
*
Murdoch’ın asrın liderimize hediye ettiği “The Empty Quarter” adlı kitabın yazarı John Philby, İngiliz casusuydu. Anadili gibi Arapça biliyordu.
Güya müslüman oldu, Şeyh Abdullah adını aldı. Biz Çanakkale’de İngilizlerle boğuşurken, Osmanlı’ya isyan bayrağı açan Mekke Şerifi Hüseyin’e yardımcı olması için Arabistan’a gönderildi. Bir yandan sırtımızdan hançerleyen Arapları organize etti, bir yandan İngiliz petrol şirketlerine imtiyaz topladı,
bir yandan da tarihsel eserleri araklayıp İngiltere müzelerine sattı, servet yaptı.
*
İngiltere’ye dönünce, siyasete atıldı, seçilemedi, küstü. İkinci Dünya Savaşında saf değiştirdi, kendi ülkesini satmaya başladı, çaktırmadan Hitler’e çalıştı.
Yakalandı, bir süre tutuklandı, sonra ev hapsine alındı, savaş bitince İngiltere’yi terketti, Lübnan’a taşındı. Kalpten öldü.
Beyrut’ta müslüman mezarlığına gömüldü.
*
Bu casus arkadaşın bir oğlu vardı, Kim Philby… O da babası gibi Cambridge’ten mezundu, O da sular seller gibi Arapça biliyordu, O da casustu. 1947’de konsolosluk sekreteri ayağıyla İstanbul’a gönderildi. CIA ve MI6’in irtibat görevi için Washington’a tayin edildi. Soğuk Savaş tarihine “asrın casusu” olarak geçti. Çünkü, çift taraflı çalışıyordu. Köstebekti. Sovyet gizli servisi tarafından devşirilmişti, Moskova’ya bilgi satıyordu. Şüphelenildi, takip edildi, bir türlü suçüstü yapılamadı ama, kovuldu. O da gitti, babası gibi Beyrut’a yerleşti.
Güya gazeteciydi.
*
Gel zaman git zaman, 1961’de Anatoliy Golitsy isimli KGB subayı ABD’ye
iltica etti, bülbül gibi öttü. 
Kim Philby’nin ipliğini pazara çıkardı. Aranan kanıt nihayet bulunmuştu. İngiliz siciminin boynuna dolanmak üzere olduğunu anlayan
Kim Philby, Suriye üzerinden Ermenistan’a, oradan Rusya’ya kaçtı. 
Daha önce bir İngiliz, bir Amerikalı eşinden boşanmıştı, bu kez Polonya kökenli Rus yazar
Rufina Pukhova’yla evlendi. Yaşamı 
roman oldu, Hollywood’ta film oldu.
Alkolik oldu. İki kez intihara kalkıştı, beceremedi. 1988’de babası gibi kalpten gitti. Rusya, O’nun anısına posta pulu bastırdı.
*
Ölümünden sonra ortaya çıktı ki; İstanbul’da çalıştığı sırada, SSCB’nin İstanbul başkonsolosluğunda görevli olan ve İngiltere’ye iltica etmek isteyen Konstantin Volkov isimli KGB subayını, usta manevralarla bizzat kendi elleriyle KGB’ye
teslim etmişti. 
Çünkü, Volkov’un çantasında köstebeklerin listesi vardı ve listenin en başında Kim Philby yazıyordu! Bu casus arkadaşın, kendisi gibi casus olan babasına dönersek…

Suudileri örgütleyen John Philby, Irak’ın örgütlenmesi işini Gertrude Bell
adlı bir kadınla yürütüyordu. 
Gertrude casustu. Oxford mezunuydu.
Türkçe, Arapça, Farsça, Kürtçe dahil, şakır şakır yedi lisan biliyordu. Çok güzeldi.
Kızıl saçlı, yeşil gözlü, narin yapılıydı. Gören çarpılıyordu. Etrafına ışık saçıyordu.
Arkeolog ayaklarıyla Mezopotamya’yı karış karış gezdi, aşiretleri örgütledi.
1919’da Paris Konferansı’na delege olarak katıldı. Haritaladı… Kürt, Arap, Türkmen bölgelerine ayırdı, bugünkü Irak’ın sınırlarını elleriyle çizdi.
1924’te Türkiye’yle İngiltere arasında imzalanan Irak sınırı, O’nun eseriydi.
Bir de kral buldu… John Philby’nin kankası Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ı,
kukla olarak Irak tahtına oturttu.
*
Araplar ona “çöl kraliçesi” diyordu. Hiç evlenmedi. Aşıktı aslında…
Binbaşı Dick Doghty-Willie’ye aşıktı. Talihsizliğe bakın ki, binbaşı evliydi.
Gizli gizli mektuplaşıyorlar, buluşuyorlardı ama, binbaşı eşinden boşanmıyor, Gertrude bunalıma giriyordu. Sorunu biz çözdük… Binbaşıyı Çanakkale’de vurduk, herif öldü, aile faciası yaşanmasına gerek kalmadı! Gertrude’un Türk nefreti böyle başlamıştı. Sevgilisi ölünce kendini Kahire’ye attı, İngiliz gizli servisinin Arap bürosuna katıldı. Yukarda özetlediğim işleri halletmek için Irak’a geçti.
Önce bizim kuyumuzu kazdı, sonra kendi başını yedi. 1926’da, 58 yaşındayken aşırı dozda uyku hapı alarak, intihar etti. Bağdat’a İngiliz mezarlığına gömüldü.
*
Kendini öldürmeden önce, gene arkeolog ayaklarıyla kezlerce Anadolu’ya geldi.
Kadın konusundaki zafiyetimizi biliyordu, gayet iyi kullandı, kapıları ardına kadar açtırdı. Yetmedi, istediği gibi kurcalasın, memlekette cirit atsın diye,
yanına rehber bile verdik iyi mi… 
Hakkını verdi. Memlekette dört döndü.
Ne Diyarbakır bıraktı, ne Adana, ne Konya, ne Kayseri, ne Kapadokya…
Cudi’ye bile tırmandı. Kürt köylerini listeledi, hangi aşiret devletten yanadır, hangi aşiret ihanete müsaittir, şeceresini çıkardı.
Nereler kuytudur, nerelerden nerelere geçilir, haritaladı.

Mesela bir mektubunda “Zaho kampında konakladım” diyordu.
Bilmiyorum bi yerlerden anımsıyor musunuz, Zaho kampını!
*
Antakya’ya gitti. Karkamış’ta kazı yaptı. Bugün ne hale geldiğini gördüğümüz Suriye sınırında kiliseleri geziyorum dümeniyle, ahalinin etnik kökenini, mezheplerini raporladı. Öldüğünde, kendisinden geriye, elyazısıyla 16 günlük,
iki bine yakın mektup, yedi bin fotoğraf kaldı.
*
Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı, Gertrude dört ay sonra Anadolu’ya sızdı, Malatya’ya geldi, Kürt aşiretlerini devşirmeye çalışan
İngiliz casusu binbaşı Noel’le buluştu, Elazığ’a geçmek isterken enselendi, kendisiyle anladığı lisandan konuşuldu. 
Kuvayi milliyecilerin padişahçılara
pek benzemediğini öğrenmiş oldu, Milli Mücadele bitene dek Anadolu’ya
adım atmadı. 
Dedim ya, hiç evlenmemişti. Ama, anne sayılırdı.
Çünkü “manevi oğlum” dediği biri vardı. Yarbay Thomas Edward Lawrence… Namı diğer, Arabistanlı LawrenceEvlat yetiştirir gibi yetiştirdi,
yol gösterdi, akıl hocalığını yaptı, nüfuzlu kişilerle tanıştırdı. 
Arabistanlı Lawrence, kendisinden 20 yaş büyük olan bu kadın için “annemden farksız, bildiğim
her şeyi ondan öğrendim”
diyordu.
*
Tayyip Erdoğan’la Abdullah Gül’ü kaldığı oteline, ayağına getirtip madalya takan Suudi kralı var ya… İşte bu Lawrence’in Cidde’de yaşadığı evi restore ettirdi, kapısına da kocaman harflerle “Bu ev, Türklere karşı savaş vermemize yardımcı olan Lawrence’in karargahıdır.” diye plaket astı!
*
Neyse… 1953’te henüz 46 yaşındayken motosiklet kazasında ölen Arabistanlı Lawrence’ın yaşamı film oldu. 1962’de gösterime girdi, en iyi yönetmen dahil, yedi dalda Oscar kazandı. ABD Kongre Kütüphanesi tarafından, tarihsel değeri nedeniyle, Ulusal Film Arşivi’nde koruma altına alındı.
Ancak… “The End” olmadı. Gertrude Bell’in yaşamı da film oldu.
“Çöl Kraliçesi” adlı filmde, efsane kadın casusu Oscar ödüllü Nicole Kidman canlandırdı. Çekimleri Fas’ta ve Ürdün’de yapıldı. Beş bin figüran kullanıldı.
Bu cuma günü vizyona (AS: gösterime) giriyor. Zamanlaması ne tesadüf di mi? 

Kimbilir, yazarak anlatamıyoruz, belki seyrederek anlarız… Mesela, Mısır doğumlu İslam Teşkilatı sekreteri Ekmeleddin efendinin, neden yeni CHP tarafından
tıpış tıpış cumhurbaşkanı adayı ilan edildiğini, bu arkadaşın neden MHP tarafından TBMM Başkanlığına aday gösterildiğini, İngiltere kraliçesi’nin dindar cumhurbaşkanımıza neden şövalye madalyası taktığını, genelkurmay başkanımızın neden sünnet çocuğu gibi Suudi Kralı’nın yanına oturtulduğunu, asrın liderimizin Suudi kralına madalya takmaya neden doyamadığını,
Suriye’ye neden bulaştığımızı, Rus uçağını neden düşürdüğümüzü,
Kürdistan kuran Barzani’nin AKP kongresinde neden onur konuğu yapıldığını, Katar’a neden nöbetçi askeri üs kurduğumuzu, laiksiz anayasayı, 14 yıldır
iktidarda olmalarına karşın hiç anımsamayıp, 14 yıl sonra aniden Kut’ül ammare’yi hatırlamalarını, 14 yıl sonra aniden başlayan Kut’ül ammare sevdasını filan… 
Belki daha iyi kavrarız.
Popcorn yemeyi ihmal etmeyin, iyi seyirler Türkiye.

================================

Dostlar,

Değerli araştırmacı – gazeteci Yılmaz Özdil tek sözcükle gene “döktürmüş!”
değil mi?? Kalemine ve yüreğine sağlık diyoruz..

Halkımızı artık düşünmeye ve “soru sormaya” çağırıyoruz..

Ne, Neden-niçin, nasıl, nerede-nereye, ne zaman… KİM??
Ünlü 5N – 1K formülü..

Bu sorulara doğru yanıtlar bulmak için çabalamalıdır Ulusumuz..

Beyin iğfalinden kaçınmak için elinden gelen her şey yapmalıdır..

  • Dileriz AKP – RTE, Enerji Bakanı Damat Berat Albayrak’ı “Damt Ferit” örneği sadrazam yapmaz! Türkiye bunu kaldıramaz.. Zinhar aklınızdan çıkarın!

Sevgi ve saygı ile.
05 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Güneş Ecer : “Kemalizm gericilik – vahset ve medeniyetsizlikti” ve yanıtı…

Güneş Ecer :
“Kemalizm gericilik – vahset ve medeniyetsizlikti” ve yanıtı… 


Dostlar
,

Pek yapmadık bu sitede ama, bu sitenin önemli konuklarından – yazarlarından
ADD Bilim Kurulu Başkanı seçkin düşünür ve bilim insanı Sayın Prof. Dr. Ali Ercan
hocamız ile Sayın Güneş Ecer arasındaki bir e-ileti polemiğini paylaşmak istiyoruz.
Sayın Ecer’in yazısı ile başlayalım ve hemen altından da Sn. Prof. Ercan’ın yanıtını verelim..

Sayın Ecer, genel-geçer ancak ağır eleştiri hatta suçlamalar getiriyor Kemalizm‘e :

  • Kemalizm, gericilik, vahset, ve medeniyetsizlikti.diyor örneğin.. Yazısındaki imla hatalarına hiç dokunmadık. Yalnızca yukarı aldığımız tümceyi koyu ve kırmızı yaptık..

    Bu genel-geçer ve sık suçlamalar ve yanlış bilgilenmeler nedeniyle
    Sn. Prof. Ercan’ın bilimsel yanıtları önemli.

    Kanımızca bir insanın – aydının başına gelebilecek en büyük yıkım “beyin iğfali” dir.
    Dez-enformasyon ya da mis-enformasyon ne yazık ki insanlık onurunu ayaklar altına alacak biçimde yaygın olarak çağımızda kullanılmaktadır. Sakınmak kolay değildir ancak
    aydın sorumluluğu, çok yönlü araştırmayı, verileri karşılaştırarak irdelemeyi, tutarsızlık ve çelişkileri yakalayıp ayıklamayı gerektirir.. Somutlamak gerekirse nasıl ki mahkemede yargıç(lar) her yargılamada maddi gerçeği – yalnıca maddi gerçeği ortaya koymak ve
    adaleti sağlamakla yükümlü iseler profesyonel bağlamda; Aydınlar da benzer yüküm altındadır
    kanaat oluştururken, yazarken, konuşurken.. kafa patlatmak zorundadırlar.
    Bu tarihe ve insanlığa karşı ağır ve savsaklanamaz sürekli bir sorumluluktur..

    Nitekim büyük ATATÜRK de bu önemli noktaya vurgu yapmakta ve tarihi yazanın
    yapana sadık kalmaması durumunda tarihsel gerçekliklerin büsbütün başkalaşarak sapacağına dikkat çekmektedir.. Doğru tarih yazımı, dolayısıyla son derece önemlidir.

  • Aydın da beyin iğfalinden kendisini korumak için deyim yerinde ise çırpınmalıdır..
    Beyin iğfali insanı insan olmaktan çıkarmakta, acınacak ve tehlikeli bir düşkünlüğe
    yol açmaktadır.

    Sevgi ve saygı ile.
    31 Ocak 2016, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com=================================

    Ali Ercan Bey:

    Kemalist rejim, Turklerle Turk olmayanlari ayirt eden kanunlar cikardi. Mesela, Iskan Kanunu…bakin isterseniz Internet’te.

    Oyle ki, azinliklar ve Kurtlerin kume kume oturmalari, bir arada çogunluk teskil edecek sekilde yerlesmeleri vs yasaklandi. Istanbul’da, bazi (30 kusur) serbest meslek isleri azinliklara yasaklandi. Bu kanun sonrasi, 1934’te Trakya’da yasayan yahudilere saldirilar oldu; Dersim katliami oldu. Kurtlerin dilleri, kimlikleri, kulturleri yasaklandi.
    (Islamiyet’e karsi cikarilan kanunlari saymiyorum; lakin, onlar da butun Muslumanlara, azinliklar ve Kurtler dahil, buyuk sorunlar getirdi)

    Sadece Turk tarihini arastiran, Anadolu’daki diger unsurlari yok sayan bir devlet politikasi takip  edildi.

    DTC Fakultesi, Etnografik calismalar merkezi (sonra muze oldu), Turk Dili ve Tarihi Kurumu gibi sadece Turk irkini arastiran muesseseler kuruldu. Bu arada diger fakulteleri ihmal ederek, ve tek bir yeni universite dahi acmazken bunlar yapiliyordu. 65 bin mezar acilip kafa taslari olculdu. Orta okuldayken biz ogrencilerin bile kafa taslari olculmustu.

    Acaip teoriler gelistirildi. Gunes Dil teorisi, butun insanlarin Turklerden geldigi gibi.

    Butun bunlara Itiraz edenler olduruldu, katlimlara ugratildi.
    Dersim, Zilyan Vadisi gibi bircok isyanlarda Kurt sivil halki katliamlara tabi tutuldu. Hedef halkti.

    1918’de, Anadolu’da yasayan azinliklarin (Kurtler haric) orani %13.5 iken bu nufus bugun %0.2’ye dustu.
    Zorunlu gocler bunun ancak ufak bir bolumunu izah ediyor.

    University of Hawaii ‘Power Kills’ projesi diye Internet’te arastirirsaniz, katliamlara ugrayanlarin sayilarinin ne kadar buyuk oldugunu gorursunuz.

    Turklestirme ve Turkcelestirme devlet politikasi oldu.
    Bunlarin da kaynagi irkcilikti.

    DTC Fakuktesi ve Turk Tabipler Birligi Turk irkciligi uzerinde calismalar yaptilar. Orta Asya’dan ‘ari’ bir irkin geldigini, Turkiye’nin tibbi yollarla daha ari bir Turk ulkesi olabilecegini (Hitler’in Almanya’sina paralel ollarak), vs anlatan bildirilerin  sunuldugu iki uluslar arasi sempoziyum duzenlendi.

    Bugun, genetik clismalar Turk ari irkinin olmadigini gosteriyor. Anadolu’daki halkin Mogollarla alakalari olmadigini, Turk ana yurt genlerinin %3-5 oldugunu gosteriyor.

    Turk ana yurt genlerinin cogunlukta oldugu, dunyadan tecrit yasayan, sadece birkac ufak kavim var. Bunlardan birisi, Kuzey kutba yakin, Sibirya’da oturan Saka Turkleri (Yakut). Ana yurt gen orani %80.

    Daha da enteresani, Anadolu’da, Ana yurt genleri disinda kalan genlerimizin %99 Ermenilerin gen yapisi ile ortustugunu gosteriyor. Kibris Rumlari ve Yunanlilarla ortak yanimiz %60. Ermenilerin de %60. Demek ki ayni insanlarla evlenmisiz.

    Bahsettiginiz, Turk milleti tarifi de durumu karartmak, yapilanlari ortmek, ogretilenleri yok gostermek icin.

    Bircok, bil fiil irkcilik devlet politikasi olmusken, Turkluk tarifi hic bir sey ifade etmez zaten.

    Etseydi, bugun insanlar sen Ermenisin, Gurcusun, Yahudisin tartismalari yapmazdi; boyle sozde suclamalarla, Turk olmayanlari asagiladiklarini dusunmezlerdi. Onlar da, bunlarin birer hakaret olarak soylendigini, asagilamak icin soylendiklerini dusunerek kendilerini mudafa etmezdi.

    Bugunun Kurt problemini bu politikalar yaratti.
    Bu politikalari cikaranlar ve uygulayanlar da Kemalistlerdi.
    Gunumuzdeki faili mechulleri, 1990’larda Guney-dogu’da islenen insalik suclarini da ‘sapina kadar’ Kemalist yetisen bazi insanlar isledi.

    Kisacasi, Kemalizm, gericilik, vahset, ve medeniyetsizlikti.

    Aksini iddia ediyorsaniz, getirin gorelim neye dayanarak konusuyorsunuz.

    Tamam, Anadolu’da, Turkuz diyen buyuk bir kesim var, ve kulturel yonden bir Turkluk yaratildi. Irkcilik yaparak bu kesimi de asagiliyorsunuz. Bunun bile farkinda degilsiniz.

    Gunes Ecer

    =========================

    Güneş Bey,

    T.C.’nin emekleme dönemlerinde (aynen bir bebeğin altına yapmasını doğal karşıladığımız gibi) bugünün bakış açısıyla kabul edilemeyecek yanlışlar yapıldığı ileri sürülebilir elbette…
    Yeni bir Devlet kuruyorsunuz, onlarca isyan var, yani iç savaş var (American Civil War dönemini anımsayın..). İstenmeyen dramların yaşanmış olması kadar doğal bir şey olamaz.
    Uzun bir savaş sonrası olanaksızlıkların, belirsizliklerin had safhada olduğu karmaşık
    sosyal ortamda elbette bir sürü yanlışlıklar (!) yapılacaktı. Takdir edersiniz ki,
    her sosyal olgu kendi zaman ve mekan koşullarında değerlendirilir…

Bu arada şunu söyleyeyim : Alman geni, Rus geni, Türk geni, Arap geni… diye bir şey yoktur. anlayacağınız, IRK diye bir şey yoktur. Bilimsel olarak. İnsanlar genetik olarak %99,5 oranında benzeşiktir. Sömürgecilik dönemi Avrupalı Milletlerde ‘üstün ırk’ yanılgısını yaratmıştı. Gerçek şu ki; tüm Avrupa’nın saplandığı bu yanlıştan Türkiye de etkilenmişti. Genetik biliminin emeklediği, elektron mikroskopunun bulunmadığı bu dönemde
elbette böyle saçmalıklar olacaktı.

Bugün “Irkçılık yanılgısını” hala sürdüren birtakım aymazlar olabilir, ancak daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, Kemalist öğreti Irkçılığı reddeder; Ulusçuluğu savunur.

  • “Tüm Yurtta ve Dünyada Barış olmalı, Toplumda gerçek yol gösterici Bilim olmalı,
    Kadın-Erkek eşit olmalı, Savaş, eğer Ulusun hayatı tehlikede değilse bir Cinayettir….”

diyen bir öğretiden “Kemalizm, gericilik, vahşet ve medeniyetsizliktir” biçiminde söz eden
bir kişinin akıl sağlığından kuşku duyarım. Böylesine takıntılı ve saldırgan ruh durumunuzla
sağlıklı bir tartışma yapabileceğimizi sanmıyorum.

Bakınız, Bir Fransız bilim adamı Atatürk dönemini nasıl değerlendiriyor:

Maurice_Duverger
Prof. Maurice Duverger (1917-2014)
Emeritus Professor Sorbonne
Hukukçu, Sosyolog

 

“…Kemalist partinin birinci özelliği, demokratik bir ideolojiye sahip bulunmasıydı… Mustafa Kemal‘in siyasal rejimi, çoğulculuğun üstün bir değer olduğunu kabul ediyor
ve çoğulcu bir devlet felsefesi içinde işlevini yerine getiriyordu.
Üstelik, partisinin, yapısal açıdan da
totaliterlikle hiçbir ilgisi yoktu.
Kemalizm demokratik bir deolojidir
Atatürk döneminde niçin demokrasinin tüm kurum ve kuralları yoktu?
Olamazdı da, onun için…

Fransız devriminden 50 yıl sonra bile, Fransız işçisinin oy hakkı var mıydı?
Amerikan devriminden 150 yıl sonra bile, ABD’de ırklar arasında tam bir hukuksal eşitlik sağlanmış mıydı?….

Atatürk bir orta çağ toplumundan yola çıktı. Cumhuriyet’i kurduktan sonra 15 yıl yaşadı ve sınıf-cinsiyet-ırk-din ayrımı olmadan, tüm yurttaşlar arasında hukuksal eşitliği,
o inanılmaz kısa süreye sığdırdı…
Bilim her olguyu kendi koşulları içinde değerlendirir.
Atatürk yönetimi, kendi koşulları içinde, olabilecek en demokratik yönetimdi;
Ve bu açıdan, Türkiye’nin bugünkü yönetiminden daha demokratikti!…”

Hoşça kalın. æ