Erdoğan seçimi kaybedecek çünkü

‘Erdoğan seçimi kaybedecek çünkü…’


AKP’nin kurucu üyelerinden eski milletvekili Abdüllatif Şener 24 Haziran seçimlerine giden süreci, ekonomideki gidişatı ve cumhurbaşkanı adaylarını değerlendirdi.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/977799/_Erdogan_secimi_kaybedecek_cunku…_.html 17.5.2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Türkiye ekonomisinin çok kötü durumda olduğunu ifade eden eski milletvekili Abdüllatif Şener, milli paranın değer kaybetmesinin ekonominin barometresi olduğunu söyleyerek;

  • Milli paranın değer kaybetmesi demek uluslararası ticarette, ekonomik ilişkilerde rekabet edemiyorsunuz, ihracattan çok daha fazlasını ithal ediyorsunuz, bunun neticesinde milli geliriniz gerekli düzeye çıkamıyor ve diğer ekonomik göstergeleriniz de bozuluyor demektir.” dedi.

Ekonomideki bu durumun 24 Haziran seçimlerine yansıyacağının altını çizen Şener, Politikyol’dan Pelin Teymur’a verdiği röpotajında; ekonomideki sıkışıklığın bütün vatandaşlara yansıyacağını bu durumun da Erdoğan’ın seçimi kaybetmesine neden olacağını söyledi.

Doların yükselişiyle beraber ekonomide ciddi bir kriz söz konusu.
Sizce ekonominin gidişatı ne yönde olacak ve bu durumun seçime etkisi nasıl olacak?

Açıkça görüyoruz ekonomi uzunca bir süredir Türkiye’de kötü yönetiliyor. Ekonomiyi kurallara göre yönetmesini bilmeyen, gerekli önlemleri almasını bilmeyen, Türk ekonomisinin dinamiklerini harekete geçiremeyen bir iktidardan söz ediyoruz. Düşünebiliyor musunuz sürekli milli para değer kaybediyor. Bu durum ekonominin barometresi gibidir, ekonominin nereye gittiğini gösterir. Küresel rekabet gücünü kaybettiğini gösterir ekonominin. Milli paranın değer kaybetmesi demek uluslararası ticarette, ekonomik ilişkilerde rekabet edemiyorsunuz, ihracattan çok daha fazlasını ithal ediyorsunuz, bunun neticesinde milli geliriniz gerekli düzeye çıkamıyor ve diğer ekonomik göstergeleriniz de bozuluyor demektir. Gerçekten Türkiye ekonomisi böyle bir noktada. Son dönemlerde de bildiğiniz gibi bir taraftan cari açığın artması, bir taraftan dış borçların artması nedeniyle dış açıkta büyük problemler ortaya çıktı.

  • 1 yıl içinde 220 milyar dolar bulmak zorunda Türkiye. Bunu bulamadığı takdirde bu krizdir ve bütün sektörleri derinden etkileyen sonuçlar ortaya çıkaracaktır.

Şu anda sıcak para bulma sıkıntısı var mı?

Zaten Türkiye’de cari açık döviz sıkıntısına yol açıyor ve bu nedenle de dolar sürekli yükseliyor. Yabancı parayı bir mal gibi düşünebilirsiniz. Bir mal piyasada kıt hale gelirse, yani talep arzdan fazla hale gelirse, o malın fiyatı yükselir. Döviz de öyledir.

Dövize çok ihtiyacınız var. Neden?
Dış borcunuz çok, dış borç ödemeniz var. Ayrıca ithalat fazlanız var. İthalatı karşılayabilmeniz için de dövize ihtiyacınız var. Türkiye’nin döviz talebi o kadar yüksek ki bunu karşılamakta
zorluk çektiği için dövizin değeri sürekli artıyor
. Bu dış dengeden kaynaklanan bir hadisedir ve sürdürülemez bir şeydir. Belli bir noktaya geldiği zaman bütün göstergeleri topyekun bozacak şekilde patlar.

  • Yani ülke krize doğru gidiyor. Bana kalırsa zaten krize giden ekonomiyi gördüler onun için hemen 24 Haziran gibi çok erken tarihte seçim kararı aldılar. Seçimi kazandıktan sonra kriz çıkarsa “Önümüzde 4-5 yıl var, toparlarız, millet batırdığı parayı, işyerini, çektiği acıyı unutur.” diye düşündüler. Bütün taktik bundan ibaret.

Soru : AKP seçimi kazansa bile yönetilemez bir tablo olduğu söyleniyor.
Bu nedenle tekrar bir seçimin gündeme gelebileceği konuşuluyor.

AŞ : Seçim sonrası biliyorsunuz Türkiye’de rejim değişmiş oluyor. 16 Nisan referandumunun
bazı maddeleri yürürlüğe girmişti, seçim sonrası diğerleri de girecek. Başbakanlık kalkacak, cumhurbaşkanı hükümetini kuracak. Cumhurbaşkanının kuracağı hükümet, eski parlamenter sistemdeki hükümete benzemeyecek. O hükümette yetkili tek bir kişi olacak o da cumhurbaşkanı. Bakan denilen kişiler parlamenter demokrasideki bakanlar kadar etkili ve güçlü olamayacak. Onlar sadece cumhurbaşkanının hükümetinde, cumhurbaşkanının değişik konulara bakan sekreterleri gibi olacaklar. Böyle bir ortamda hükümet üzerindeki parlamento denetimi de ortadan kalkacak. Parlamenter demokraside hükümet kurulduğu zaman Meclis’ten güven oyu alamazsa hükümet kurulamaz. Ancak cumhurbaşkanının kuracağı hükümetin güven oyuna ihtiyacı yoktur. Hükümeti kurdum bitti diyecek. Parlamenter demokraside Meclis bir bakana gensoru verdiği zaman, düşürdüğü zaman o bakan artık bakanlık yapamazdı. Şimdi Meclis’in bir bakanı düşürme yetkisi olmayacak. Meclis, hükümete güvensizlik oyu verdiği zaman hükümet değişirdi şimdi Meclis’in o yetkisi de olmayacak. Hatta bir milletvekilinin Meclis kürsüsünden bir bakana soru sorma hakkı da olmayacak. Dolayısıyla 24 Haziran’dan sonra kazanan cumhurbaşkanının hükümeti Türkiye’yi yanlış idare ettiğinde,

  • Türkiye’yi kuzeyiyle, güneyiyle, doğusuyla, batısıyla ülkeyi savaşa soksa, her gün her mahalleye bin tane cenaze gelse bu hükümeti değiştirecek bir mekanizma sistemin içinde yoktur.

İstikrar diyorlar ya bunların istikrarı böyle bir istikrar. Dolayısıyla ben ekonomi çok kötü duruma gelecek, hükümet düşecek diye bir şey beklemiyorum.

  • Ne pahasına olursa olsun Tayyip Erdoğan, Türkiye ekonomik krizden dolayı mahvı perişan olsa bile, işsizlik ayyuka çıksa, iş adamları batsa, çiftçi açlık sınırının altına düşse bile
    iktidarı bırakmaz.
    Onun için önemli olan iktidarda kalmaktadır.
  • Böyle kötü bir ekonomik tablo ortaya çıkarsa zamana oynayacaktır. Seçimi bir kere aldım, cumhurbaşkanı oldum, Meclis benimle uğraşamaz diye zamana yayacaktır. Ekonomi bir kere
    dip yaptıktan sonra, vatandaş da bu ekonomiye alıştıktan sonra yavaş yavaş toparlanmaya başlayacaktır. Üç-dört sene içinde belli bir noktaya gelecektir. Ondan sonra da yeni nokta yeni seçim olacaktır.
  • O yüzden bu seçimler ölüm kalım meselesi. Ülke ya var olacak ya yok olacak.
    Türkiye’nin normalleşmeye ihtiyacı var. Normalleşmenin bir tek yolu vardır;
    kendini çok yetkili görüp hiç sorumlu görmeyen bu iktidar yapısının değişmesi

Ekonomideki bu durum seçimden önce etkisini gösterir mi?

Şu anda etkisini göstermeye başladı zaten. Önümüzde 40 güne yakın bir süre var. Ve bu süre çok zor geçeceğe benziyor. Mesela Dolar 4 TL iken 4,50 TL oldu. Neresinden bakarsanız bakın korkunç bir artış var. İthalat yapan tüccar dışarıdan yüksek dövizle getirdiği malı içeride kaça satacak? Zaten kâr marjları düşmüşken bu kez iç piyasada bu ürünleri satma zorluğuna düşecek.
Bütün sektörler can çekişecektir. Fabrikalar pahalı maliyetler yüzünden ürün satamayacaktır,
bu fabrikalar iflas edecektir, kapanacaktır. Artık insanlar ticaret yapmayacaktır. Esnaf dükkanının kirasını ödeyemeyecektir. Bütün gelir grupları sıkışacaktır. Bu sıkışıklık elbette iktidarda olanların algısını vatandaş gözünde sürekli bozacaktır. Bu durum da oya yansıyacaktır.

  • Öyle zannediyorum ki neticede Sayın Erdoğan seçimi kaybedecektir.

Erdoğan’ın “Milletimiz tamam derse kenara çekiliriz” sözlerini
nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yaptığı açıklamaya ben çok önem vermiyorum. Kaybederse ne olur? Ben birçoklarının zannettiği gibi köşesine çekileceğini ya da yurt dışına gideceğini sanmıyorum. O, elinde tuttuklarıyla mücadeleye devam eder. Yani Meclis’te partisi var ve onun genel başkanı.
Onu bir güç olarak elinde tutacaktır ve mücadelesine devam edecektir.

Meclis çoğunluğu muhalefete geçecek mi sizce?

Evet bence geçecek. Cumhurbaşkanlığı seçimleri henüz ortada olsa bile, şu anki siyasi tablodan görünen şey, muhalefetin seçimlerde Meclis’te çoğunluğu sağlayacağı yönündedir.

HDP barajı geçecek mi?

HDP’nin barajı çok rahat geçeceğini düşünüyorum.
Ama HDP’nin herhangi bir kazaya uğramamak için çok çalışması gerektiğini de düşünüyorum.

Muhalefetin cumhurbaşkanı adaylarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Adayların hepsine baktığımızda hepsinin kendi seçmen kitlesi olduğunu görüyoruz.
İlk turda herkesin kendi seçmen kitlesine hitap edecektir. Cumhurbaşkanı seçiminde belirleyici olan ikinci turdur. Erdoğan 2. tura kalacaktır onun dışında ya Meral Akşener ya da Muharrem İnce ikinci tura kalabilir diye bakıyorum. Ancak çok sürpriz yaparsa Demirtaş da ikinci tura kalabilir. Olmaz olmaz diye bir şey söyleyemeyelim. Bu takdirde 2. tur önemli hale gelecektir.
Genel olarak Türkiye’ye hitap eden, her kesimden oy olan, hatta AKP’deki Tayyip Erdoğan’ın arkasındaki mutsuz seçmenden de oy alabilecek bir adayın 2. turda olması önemliydi. Bu açıdan analiz edildiğinde ben sorunlar olduğunu görüyorum.

Yani öyle bir aday profiline ulaşılamadı mı sizce?

Evet, bence ulaşılamadı ama her şeye rağmen içinde yaşadığımız koşullar
Erdoğan’ın kaybedeceği bir seçime gireceğimiz umudunu canlı tutuyor.

Son olarak gündemdeki İsrail sorununu nasıl değerlendiriyorsunuz?
AKP dışarıda ve içeride farklı tavır mı sergiliyor?

Sayın Erdoğan, ABD ile stratejik ortak olduğunu defalarca söylemiştir. Bu çok önemli bir hadise. Ortadoğu’daki politikalarda ABD ile stratejik ortak iseniz siz aynı zamanda İsrail ile de stratejik ortaksınız demektir. Bakın daha önce PYD’nin sınır güvenlik birimi oluşturması ile ilgili ABD tarafından yapılan bir açıklama üzerine, ABD’ye yönelik olarak çok yüksek tonda eleştiriler yaptı Sayın Erdoğan ve hükümeti. ABD’ye dünya kadar söz söyledi sonra Afrin’e girdik. Sonra arkasından Trump’ın o dönemki Dışişleri Bakanı Tillerson geldi, onunla 3,5 saat baş başa görüşme yapıldı. İçeri tercüman bile alınmadı. (AS: Dışişleri Baknı Mevlit Çavuşoğlu çeviri yaptı..) Ne konuştular kimse bilmiyor. Arkasından yine Amerika’ya kızdığı bir dönemde ABD ile stratejik ortak olduğunu teyit etti.

İsrail ile anlaşmaların iptal edilmemesi, gerçek anlamda İsrail’i rahatsız edecek hiçbir politikanın ortaya konulmaması, Mavi Marmara anlaşmasında İsrail’in bütün tezlerinin kabul edilmesi ve Suriye politikasında İsrail stratejilerine uygun bir politika izlenmesine bakıldığında Sayın Erdoğan’ın ABD ve İsrail ile stratejik ortaklığını sürdürdüğü görülmektedir.
==============================================
Dostlar,

Çok öğretici bir söyleşi. Cumhuriyet‘e teşekkür ederiz.
Sayın Abdüllatif Şener, AKP’nin kurucu ilk çekirdek kadrosundaki birkaç kişiden biridir. Uzun yıllar siyasette kalmış ve Erdoğan’dan önce Bakanlık yapmıştır. SBF mezunudur ve Maliye Doçentidir. Alanında bilimsel birikimi yeterlidir. AKP’nin usulsüzlüklere yönelmesi nedeniyle Başbakan Yardımcılığı görevini bırakabilmiştir! Gerekçesini böylece kamuoyuna açıklamış ve sonraki yıllarda da doğrultu tutarlığını sürdürmüştür.

Bize göre, CHP tarafından Cumhurbaşkanı adayı gösterilebileceklerden biriydi. Dileriz şimdi CHP’de vekil adayı olabilsin. Yarın, 20 Mayıs 2018 günü belli olacak liste.

Sayın Şener, TV programlarında açıkladığı üzere, AKP=RTE tarafından engellenerek herhangi bir üniversitede akademik göreve dönmesi, Maliye hocası olması ve bu süreçte profesörlük derecesi kazanması yolu kapatılmıştır. Türkiye’deki 200’e yakın üniversiteden hiçbiri, AKP= RTE’nin “korkunç” (!?) olabilecek gazabını göze alamamakta ve Şener ağır biçimde, fiilen ve giderilmesi (telafisi) olanaksız biçimde cezalandırılmaktadır. 

Erdoğan’a geçen hafta Londra ziyareti sırasında da Şener hk. soru sorulmuş ve çok değersizleştirici, hiç adam yerine koymayan bir yanıt vermişti. Sn. Şener, RTE’nin bu tutumunu son derece “vefasız” olarak nitelemiş, “..üzerinde çok emeğim var, Başbakan olmasını ben sağladım, siyaseti bilmiyordu… oysa O’nun benim üzerimde hiç emeği yok..” demişti.

Sn. Şener’in değerlendirmeleri önemlidir, çünkü, deyim uygunsa, RTE’nin ciğerini bilmektedir.
****
Öte yandan, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eski basın danışmanı Ahmet Sever, “Kapalı Kapılar Ardındaki Siyasi Sırlar – İçimde Kalmasın – Tanıklığımdır” kitabında Cengiz Çandar’la yaptığı söyleşiye de yer verdi ki bir zamanlar en ateşli/azılı AKP=RTE yandaşıydı. AKP=RTE gemisi batarken, gemiyi terk eden tayfalardan –haydi “farelerden” demeyelim– fer-yatlar, çığlıklar, itiraflar yükselmekte. Bunlardan biri Bay Çandar’dı ve hazin hazin döktürüyor:

  • “Zalim olma kapasitelerini fark etmedim. Akıl almaz derecede yalancı olabileceklerini aklıma getirmedim… Müslümanlığın asgari ahlak ölçülerine sahip olmak gerektiğini varsaydığım için akıl almaz derecede yalancı olabileceklerini aklıma getirmedim. (…) 
  • Bugün Türkiye’nin başında bulunan bazı insanlara ve en başta ‘Tek Adam’ olarak ortaya çıkan şahsa dair yanılgılar yaşamış olduğum da bir gerçek. Mevcut iktidar mensuplarının, ‘derin devlet’ denilen ve ömrüm boyunca karşısında mücadele etmeye çalıştığım yapıya bu kadar kolay teslim olabileceğini, onun bir parçası haline geleceğini, açıkçası, düşünemedim.. O başörtülülerin bir bölümünün bugün ne kadar insafsız, vicdansız, benim gibilerin karakter katlinde ne kadar ön aldıklarını görerek

    Kendine bir akıl hocası tutmaya ne buyurursun Bay Çandar!?? Ayrıca; farelerin batan gemiyi terk etme zamanı geldi galiba.. sizi gidi uyanıklar! Günah çıkarma zamanı değil mi, yaşamın sonbaharında İsveç diyarlarından. Sizin gibileri ne tarih, ne insanlık vicdanı… bağışlayacak!

Öte yandan, 15,5 yıldır kesintisiz – tek başına ülkemizi yöneten ve günümüzdeki ağır bunalıma sürükleyen AKP=RTE kadrolarını artık bu halk “bir güzel” tanıdı. Takke düştü ve kel göründü!

Bu acı veren tablonun sorumlularına bir daha yetki vermek değil HESAP SORMA zamanıdır.

Sevgi ve saygı ile. 19 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Bilderberg, CHP, AB, Devlet Bahçeli ve MHP

 

Bilderberg, CHP, AB,
Devlet Bahçeli ve MHP

portresi

 

Amiral Soner Polat

 

 

ulusalkanal.com.tr
spolat102@outlook.com
AYDINLIK, 14 Haziran 2015

 

Gizli dünya hükümeti olarak da adlandırılabilecek bu oluşum,
kimi zaman hükümetlerin içinde, kimi zaman yanında, kimi zaman ensesinde, kimi zaman da üzerindedir. Bu yapılanmanın ayrıntıları bu yazının konusu olmamakla birlikte, Bilderberg’in bu oluşumun en alt basamağı olduğunu söyleyebiliriz.

Adını 1954’te ilk kez düzenlenen toplantıya ev sahipliği yapan Hollanda’daki Bilderberg otelinden alır. Avrupa ile Kuzey Amerika arasındaki bağları güçlendirmek için yola çıktığını ilan etmiştir. Ancak Avrupa’daki ulusçuluk fikirlerini kademe kademe aşındırarak, kendi denetiminde birleşik bir Avrupa yaratmak için çaba götermiştir. İngiliz ulusçuluğunun kalesi kabul edilen Lordlar Kamarası 1988 yılında bunlar tarafından dağıtılmıştır.

Ulus devletlerin yıkılması, küresel düzeyde sermaye ve mal dolaşımı için
tüm engellerin ortadan kaldırılması temel hedefleri arasındadır.

Bilderberg grubu yılda bir kez toplanır. Finans kapital ve silah sanayisinin çıkarları doğrultusunda dünyanın nasıl yönlendirilebileceğine ilişkin politikalar saptanır. Toplantı görüşmeleri ve çıkarılan sonuçlar gizlidir ve asla kamuoyu ile paylaşılmaz. Hiçbir katılımcı görüşme içeriğini açıklayamaz; aksi halde özel cezalandırma mekanizmalarının muhatabı olur!

Türkiye gibi ülkelerden,işlerine yarayacak siyasal partilerin ve oligarşik yapıların temsilcileri davet edilir. Geçmişte AKP’li ya da AKP’ye yakın
Ali Babacan, Cengiz Çandar, Fehmi Koru gibi mümtaz şahsiyetler (!)
davet ediliyordu. Bu yıl ise CHP’den Genel Başkan Yardımcısı
Selin Sayek Böke ile milletvekili İlhan Kesici davet edildi.

Peki, bu ne anlama geliyor? Emperyalist merkezler ve küresel çeteler Türkiye ile ilgili sinsi emellerini gerçekleştirmek için artık yeni CHP’yi
bir vasıta olarak görüyor! Yıkıcı ve bölücü projeler bundan böyle
yeni CHP üzerinden yürütülecek! Bu nedenle, tüm yurtseverler,
oylarını CHP’ye verenler bile projektörlerini bir an olsun yeni CHP üzerinden ayırmamalı! Bu parti Türkiye’ye her an bir gol atabilir!

Bilindiği gibi Avrupa Parlamentosu son dönemlerin en sert belgesi olan
2014 Türkiye İlerleme Raporu’nu 94’e karşı 432 oyla kabul etti.
Ermeni soykırım yalanını savunan, Kıbrıs’ta Türk askerini geri çekilmeye davet eden rapor, AKP hükümeti tarafından bile “kabul edilemez” bulundu!

AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi ve Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Federica Magherini, seçim sonrasında Türkiye’deki liderlerden
Ahmet Davutoğlu, Kemal Kılıçdaroğlu ve Selahattin Demirtaş’ı arayarak tebrik etti. Bayan Magherini, MHP lideri Devlet Bahçeli’yi ise aramadı!

Devlet Bahçeli, seçim sonrasında en tutarlı ve en sorumlu demeçleri vererek kendisini TBMM’deki öbür liderlerden farklı bir konuma koydu. Kırmızı çizgilerini net bir biçimde belirledi:

– “Bir ihanet süreci olan açılıma son!”
– “Tayyip Erdoğan’ın Anayasal çizgiye çekilmesi!”
– “17-25 Aralık dosyasının yeniden açılması!”

AB emperyalizmi ise küstah, kibirli ve saygısız tavırlarına bir yenisini ekleyerek, milli birlik ve beraberlik yönündeki tavrı nedeniyle Bahçeli’yi hedefe koydu!Açılım ve bölünme projelerine destek veren liderleri bağrına basan bağnaz Avrupalı, ülke bütünlüğünü savunan liderlere aklınca gözdağı veriyor. Aslında Avrupa’nın bu hareketi Devlet Bahçeli’nin ülke içindeki saygınlığını artıran bir girişim olmuştur.

AB, ülkedeki bölücülük (HDP/PKK desteği) ve gericiliğin (cemaat ve
ılımlı İslam desteği) en büyük hamisi olduğunu her vesile ile gösteriyor.

Türkiye ve Türk düşmanlığını bir alışkanlık haline getiren, Ermeni yalanında kendi hukukunu bile çöpe atan çirkin Avrupalı, maalesef hâlâ bazı
çıkar odakları tarafından medeniyet projesi (!) olarak pazarlanıyor!

TBMM içindeki partilerden sadece MHP ve lideri Devlet Bahçeli açılım ve bölünme politikalarına karşı çıkıyor.

Bu konuda en radikal parti, sırtını emperyalist merkezler ve Bilderberg gibi küresel gizli örgütlere dayayan yeni CHP!

HDP’yi (PKK) arkasına alarak açılım bayrağını dalgalandırmak,
Güneydoğu’ya en geniş anlamda özerklik getirmek istiyor.
Bu konuda AKP’den bile bir adım önde!

Ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü ağır koşullarda en öncelikli sorun, sanıldığı gibi ayakları yere basmayan bir hükümet kurmak değil; emperyalizmin dayattığı bölünme sürecini en az kayıpla savuşturmaktır. Sistem aslında,“ülke hükümetsiz kalmamalı!” söyleminin arkasına gizlenerek, bir bölünme hükümeti dayatmak istiyor! Ülkemizde onlarca hükümet kuruldu; yine kurulur.
Ama ülke bölünürse, kurulacak hükümetlerin bir anlamı kalmaz!

Seçim sonucunda bir husus gözden kaçırıldı. PKK (HDP) her ne kadar hükümet kurmak için anahtar konumdaysa, MHP de bölücülük politikalarını engelleme konusunda kilit konumdadır.

AKP’yi ve özellikle CHP’yi frenleme görevi MHP’nin üzerindedir. Bölücü bir rota için geriye tek bir olasılık kalıyor:

“AKP-CHP Koalisyonu!”

Böyle bir girişim ülkenin tüm milli güçleri devreye sokularak
mutlaka engellenmelidir. Böylece emperyalist merkezler ve
küresel çetelerin hevesleri bir başka bahara kalır!

TBMM dışında Vatan Partisi vatan nöbetindedir.

TBMM içinde vatan nöbetini MHP, kararlı bir şekilde, ABD ve AB’ye
hiçbir ödün vermeden sürdürdüğü takdirde, AKP ve CHP’nin
yurtsever seçmenlerinin ve parlamento dışı güçlerin de koşulsuz desteğini alacaktır. Çünkü AKP ve CHP’li seçmenler ülkenin bölünmesi için
oy vermediler! Ve ilk seçimde bu büyük Millet MHP’ye, vatan nöbetinin karşılığını KDV’si ile birlikte fazlasıyla ödeyecektir.

MHP ve Devlet Bahçeli, tarihin kendilerine yüklediği bu ağır görevi,
yüksek bir sorumluluk bilinci ile başarı ile yerine getirmek zorundadır.
Aksi halde, bunun vebali ağır olur!

MİLLETİN HUKUKUNU ULUSLARARASI HUKUKA FEDA EDENLER ve İdris Üsteğmen’den Osman General’e Sessizliği Yırtanlar

Dostlar,

İbretlerle dolu bir yazı..

Özenle okunmalı ve gereği yapılmalı..

Sevgi ve saygı ile.
9 Mart 2014, Yozgat

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

======================================

MİLLETİN HUKUKUNU ULUSLARARASI HUKUKA FEDA EDENLER 
ve İdris Üsteğmen’den Osman General’e Sessizliği Yırtanlar 

http://www.acikistihbarat.com/Jeo-Kritik/jeokritik160204.html, 24.2.14

Baykal’ın bir sözü; bizim aylardır somut örnekleri ile desteklediğimiz ve ayrıntılı olarak analizimizi yaptığımız, “ABD-NATO ekseninde AKP-TSK İşbirliği” tezini bir kez daha ortaya koydu.

AKP’ye karşı ara sıra kükrüyor görüntüsü veren TSK’nın aslında; NATO-ABD’nin orkestrasyonunda ülkenin küresel plana göre yeniden dizayn edilmesi konusunda tam bir işbirlikçi tutuma girdiğini Jeo-Kritikler ve özel raporlarımız bünyesinde ortaya koyduk. Baykal’ın ; “Özellikle Doğu ve Güneydoğu`da komutanlar da
AK Parti`nin adaylarını destekliyor. Bizim çok çalışmamız lazım“
(Kaynak : http://www.pressturk.com/ic.php?id=4207&g=2) sözleri, bazılarının bazen “susarak”, bazen “konuşarak” veya “gibi yaparak” söz konusu dönüşümde geldikleri işbirlikçi noktanın boyutunu ortaya koymaktadır.  

NELER UNUTTURULMAK İSTENİYOR ? 

Son günlerin en gözde kitaplarından “Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey YOk”‘un yazarı emekli General Osman Pamukoğlu; Star’da Hulki Cevizoğlu’nun Ceviz Kabuğu programında, “susmak yalanın bir çeşididir” şeklinde konuştu. Pamukoğlu; “siz bütün bunlar yaşanırken görevdeydiniz, o zaman neden sustunuz?” biçiminde sorulara yanıt verirken, “biz komuta kademesi içinde söylenmesi gerekenleri söyledik” diyordu ama beden dili içindeki sancıyı fazlası ile ortaya koyuyordu. Ve “Susmak yalanın bir çeşididir” sözü, Türkiye’nin getirilmek istendiği nokta karşısında artık canı acımaya başlayan Türk subayının en derin çığlıklarından biri olarak tarihe geçti.

Yazgının cilvesi olsa gerek; bu konuşmadan bir kaç gün sonra, Tayyip Erdoğan’ın yükselişindeki para dinamiklerini ortaya koyan operasyonları yapan ve Erdoğan’ın başbakanlığı sonrasında “işkenceci” suçlaması ile görevden alınan Adil Serdar Saçan, Objektif programında çarpıcı savlarda bulundu ve Tayyip Erdoğan’ın belediye döneminde 1 milyar doları nasıl kendi hesaplarına geçirdiğinin belgelerinin bulunduğunu vurguladı.

Bu iki alakasız olay; Türkiye’de en susmaması gerekenlerin suskunluklarının; Türkiye’yi batağa sürüklemekte olan tarihsel bir yalanın zeminini nasıl hazırladığının ipuçlarını bünyesinde barındırıyor. Önce biraz tarihe geri dönelim.

TARİHTEN BİR ÜSTEĞMEN ÖYKÜSÜ

Öykümüz 1878 yılında geçiyor. Osmanlı-Rus savaşı sırasında donanmamıza atılan bir torpido patlamayıp sahile saplanınca, paketlenerek İstanbul’a getiriliyor ve tersanede koruma altına alınarak, başına bir nöbetçi dikiliyor.

O zamanların subaylarının “acaba uluslararası hukuka aykırı davranır, büyük güçleri kızdırır mıyım” şeklinde günümüzün moda düşünce yapısına sahip değiller.

Zamanın çalışkan ve vatanperver subaylarından Hilmi İdris Üsteğmen, koruma altındaki depoya sızarak, torpido üzerinde çalışmayı başarıyor ve torpidonun “beyni”ni deşifre ederek, teknik mekanizmayı çözmeyi başarıyor. Elinde teknik çizimlerle birlikte zamanın Donanma Komutanlığı’nın kapısını çalan İdris Üsteğmen, torpido yapabileceğini bildiriyor. Bu haber Donanmayı harekete geçiriyor ama torpidoyu yapma yönünde değil, torpidoyu keşfeden İngiliz Whitehead’i harekete geçirme yönünde. Haberdar edilen İngilizler anında Türkiye’ye geliyorlar ve Tophane’de üsteğmenimizi bir kahvede otururken buluyorlar. İngiliz Whitehead, İdris Üsteğmen’in torpidonun teknik mekanizmasını nasıl keşfettiğini kendisinden dinledikten sonra; kendisinin bunu yapamayacağını ve patentle ilgili kanunları gündeme getiriyor.

İdris Üsteğmen’in ise İngiliz’e yanıtı, torpidonun bir savaş ganimeti olduğu ve üstünde her türlü işlemi yapabileceği yönünde oluyor. Bunun üzerine İngilizler uluslararası hukuka güvenerek dava açıyor ama mahkeme üsteğmenimizi haklı buluyor. Bu gelişme karşısında İngilizlere tek bir çözüm kalıyor :

Özel izinle üsteğmenimizi İngiltere’ye götürüyorlar ve Türkiye ilk torpidosunu bu olaydan 7 yıl sonra 1885 yılında İngilizlerden alıyor.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nı ilgilendiren bu olaydan 126 yıl sonra Deniz Kuvvetleri’nde bir olay daha meydana geldi. Deniz Kuvvetleri, gemi devir teslimlerinde kaptanların ettiği yemine ilk bakışta önemsiz bir ayrıntı gibi gözüken bir ekleme gerçekleştirdi.

“Uluslararası hukuk kurallarına uyacağıma”

Önümüzdeki süreçte; Türk Silahlı Kuvvetleri tarihin kendisine verdiği misyona gittikçe yabancılaşıp, Türk milletinin vicdanı ile birebir ters düşecek ve çizmeye çalıştığı “Cumhuriyetin bekçisi” imajının içini boşaltacak bir dönüşümün sancılarını daha derinden yaşamaya başlarken, bu dönüşümün kılıfı hazırlanmıştır : “Uluslararası hukuk”

“Uluslararası hukuk” başlığı altında gerçekleşecek dönüşümün kurumsal kılıfı ise “NATO” olacaktır. “Uluslararası hukuka saygı” yemini eden bir Deniz Kuvvetleri’ne sahip olan Türkiye’nin; Ege’deki Kıta Sahanlığı konusundan, Kıbrıs’a kadar ne Yunanistan, ne de küresel güçler için bir tehdit oluşturmayacağı ortadadır.

Bu çerçeveden bakıldığında, TSK’nın Türkiye’nin bekaasına yönelik temel konularda (kamu yönetimi reformu, Kıbrıs vs.) derin bir suskunluğa ve hatta aktif desteğe bürünürken; göstermelik konularda (Hüsrev Kutlu krizi, vs.) “kükreyen aslan” görüntüsü vermesi karşısında şaşkına dönen Türk milletinin, aslında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin söz konusu dönüşüm çerçevesinde hayli tutarlı bir çizgi üzerinde hareket ettiğini görmeleri gerekmektedir.

Bir partinin milletvekili Atatürk’ün asker üniformalı resmine laf etti diye ortalığı ayağa kaldırıp, Cumhuriyet havarisi kesilen bir kurumun, aynı partinin en üst düzey kadroların Kıbrıs’tan, kamu yönetimine Türkiye’nin üniter ve bağımsız yapısına dinamit koyan hamleleri karşısında bu kadar uysal ve işbirlikçi durması görünüşte çelişki gibi gözükse de; bu kurumun referansının NATO ve “uluslararası hukuk” durumuna geldiğini gördüğünüz noktada ortada ne denli tutarlı bir tablo olduğunu göreceklerdir. 

Geçen Jeo-Kritik’te; AKP’ye karşı “kaygılı” görüntüsü veren TSK’nın aslında “NATO çerçevesi içinde Türkiye’ye çizilen rol” ışığında AKP ile ne denli uyumlu hareket ettiğini analiz etmiş ve bunu somut bir örnekle pekiştirmiştik. Bu sayıda; sizlere yeni bir örnek sunuyoruz.

ERDOĞAN’A EN BÜYÜK DESTEKKONUŞANLARDAN DEĞİL SUSANLARDAN 

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı döneminde hakkında ortaya atılan iddialar ve bu iddiaların ayrıntıları fazlası ile ortaya çıkmıştır. Fakat bu iddiaların kanıtları ve davaları, Tayyip Erdoğan’ın başbakan olması ile gündemden düşürülmüş ve zamanında Tayyip Erdoğan’a neredeyse küfür eden Fatih Altaylı gibi isimlerin yeni Başbakan’a iman etmeye başlaması ile birlikte psikolojik tablo tamamlanmıştır. Bu suskunluk o denli vahim boyutlara ulaşmıştır ki; bir İtalyan gazetesinde Aycell’in Aria’ya ihalesiz peş keş çekilmesi
(bu operasyonda tahkime gitmekle tehdit eden Aria’ya karşı uluslararası hukuka saygılı olmak bahanesi ile yapıldı) ile ilgili olarak Berlusconi’nin 79 milyon $ rüşvet aldığı ve bunu Tayyip Erdoğan ile paylaştığı yolundaki iddialar karşısında ülkede tek bir yaprak kımıldamamıştır.

Tayyip Erdoğan‘ı iktidara taşıyan servet birikiminin arkasındaki süreci ortaya koymada yaptığı operasyonlarla gündeme gelen ve en son Erdoğan’ın arkasındaki en büyük sermaye gruplarından Albayraklara karşı yaptığı operasyonun kurbanı olan İstanbul Organize Suçlar Şube Müdürü
Adil Serdar Saçan’ın Star’da Objektif programında iddiaları yeniden gündeme getirmesinin ardından Star’a “Uzan Holding Operasyonu” çerçevesinde el konulmuştur.

  • Bu röportajı sırasında Saçan; Tayyip Erdoğan’ın 1 milyar doları belediye kaynaklarından nasıl kendi hesaplarına geçirdiğine
    dair belgeli kanıtlardan söz etmiştir.

Kritik soru şudur                          :

Saçan’ın söz ettiği ve Türkiye’nin Başbakan’ın hangi süreçlerden buralara geldiğini ortaya çıkaracak belgeler nerededir? Bu belgelerin asılları Saçan’ın elinden alınmış ve bir kopyası savcılık bünyesinde bulunmaktadır. Bu belgelerin öbür kopyası ise Genelkurmay’a iletilmiştir. 

Kısacası; kullanılmak istense Tayyip Erdoğan’ı, bu kadar “AK Günlerinde” oldukça karanlıkta bırakacak binlerce sayfalık somut belge vardır. Bu belgeler arasında; Tayyip Erdoğan’ın bugün örtülü ödeneğin başına getirdiği zamanın Vakıfbank şube müdürünün gerçekleştirdiği para operasyonlarını ayrıntıları ile ortaya koyan kanıtlar da vardır.

Buna karşın; zamanında Demirel’in “itidalli bir NATO paşasıdır, kırıp dökmez” diye övdüğü, bugünlerde ise Cengiz Çandar‘ın Annan Planı’na desteğinden dolayı “vizyoner bir paşa” olarak göklere çıkardığı Özkök liderliğindeki Genelkurmay kadroları bu belgeleri değerlendirmeme konusunda büyük başarı göstermektedir. Bu başarı; medyanın tükürdüğünü yalama konusundaki omurgasızlığı ile birleşince, Tayyip Erdoğan’a en büyük desteği taraftarlarının seslerinin değil, karşıt görünenlerin suskunluğunun verdiği gün gibi ortaya çıkmaktadır.

EMEKLİ GENERALLERİN YIRTILAN SUSKUNLUĞU

Böyle bir ortamda; emekli generaller en az muvazzaf generaller kadar önemli bir dinamiğin ortasında kendilerini bulmaktadır. “Kol kırılır, yen içinde kalır” felsefesi ile yetiştikleri kurum bu denli kritik bir dönüşüm sürecinden geçerken, kendilerini huzursuz bir toplum bünyesinde bulan bu isimlerin içlerindeki sancıyı dile getirme konusunda başlatacakları dinamik toplumdan çok, içinden çıktıkları kurumu suskunluğundan kurtarma açısından önem taşımaktadır.

Burada en önemli tehlike; Osman Pamukoğlu gibi isimlerin toplumsal ve kurumsal şuur altına hitap eden ve bu yolla Türkiye’nin içine düştüğü girdaba karşı kontra bir dinamik yaratmayı hedefleyen bu girişimlerin; reel bir çaba olmaktan çıkarılıp, toplumun gazını alma düzeyinde tutulmasıdır.

Bu noktada; susmaktan vazgeçenlerin en önemli zaafı, içlerindeki birikmiş enerjiyi dışa boca etmenin reel bir sonuç üreteceği yolundaki yanlış kanıdır. Aksine; bu toplumun kendi suçluluk hissini bu tür kahramanlar üzerinden tatmin etmesini sağlayarak ve toplumun eylemsizliğini (ataletini) daha da uzatarak ters yönde sonuçlar doğurabilir.

Susmaktan vazgeçenler; Türk toplumunun içine alındığı psikolojik savaş cenderesinin karmaşıklığı ve derinliğini çok iyi tahlil ederek; enerjilerini çok kapsamlı dinamikler yaratmak yönünde kullanmalıdırlar. Aksi takdirde; içlerinde yetiştikleri kurum, kendi milletinin hukukunu, NATO gibi “fundamentalist-şeriatçı” (Ayrıntılar NATO’nun simgesinde ve NATO bünyesinde görev yapan misyoner subaylarda gizlidir) yapıların dayattığı küresel güvenlik anlayışlarına ve bunların kılıfını oluşturan uluslararası hukuka kurban eden süreçlere en anlamlı desteği suskunluğu ile verirken; kendi çığlıkları Türk milletinin vicdanında hoş bir sedadan öteye geçmeyecektir. Bu noktada tarihi;

1) Bir milletvekili Atatürk’ün fotoğrafı ile ilgili bir demeç verdi diye ortalığı ayağa kaldırdıktan birkaç ay sonra; Kıbrıs gezisini “siyasi mesaj” olur kaygısı ile ertelediğini beyan ederek, Türk milletinin zekası ile dalga geçenlerin mi?

2) Türkiye Kıbrıs, Ege Kıta Sahanlığı gibi kritik gündemlerle karşı karşıya iken Türk deniz kuvvetlerinin subayına, “uluslararası hukuka saygı duyacağım” yemini ettirecek ölçüde küresel bürokrata dönüşenlerin mi ?

3) “Eğer Süveyş Kanalı‘nı işgal etmeyi düşünmüyorsak, Kıbrıs’ın stratejik bir önemi yoktur.” diyecek denli üzerindeki üniformanın ağırlığı altında ezilenlerin mi?

4) ABD’nin PKK’ya destek verdiğini bile bile, Türk milletinden bu gerçeği gizleme suçu ile yetinmeyip, bir de hala ABD ile stratejik ortaklık/müttefiklik masallarını anlatmaya devam edecek kadar omurgasızlaşanların mı ?

5) Ülkesi için İngilizlerin torpidosunu gizli gizli deşifre eden ve uluslararası hukuk karşısında kendi hukukuna sığınan İdris Üsteğmenlerin mi ?

6) İçlerinde biriken çığlığı kitaplarla ortaya koymaya çalışan emekli generallerin mi biçimlendireceğini hep birlikte göreceğiz.

Önümüzdeki süreçte; egemen güçlerle girdikleri işbirliği çerçevesinde susanların üzerinde, susmayı reddedenlerin baskısı arttıkça; bu baskıyı azaltmak için göstermelik hamleler artarken, bu göstermelik adımların perdelediği bir ortamda arka plandaki satış süreci daha da derinleşecektir. Susmayı reddedenlerin bu makro tuzağa karşı çok dikkatli ve akıllı olması gerekmektedir.

BÜYÜK İSRAİL’i “BÜYÜK ORTADOĞU”‘YA SARIP PAZARLAMAK

Son günlerde web sitemizde başlattığımız Irak Günceli bölümü hayli ilgi görüyor.
Sahadaki kaynaklarımızdan topladığımız bilgilerle oluşturduğumuz bu bölümü izleyenler, Irak’taki durumun medyaya yansıyanın çok ötesinde karışık ve içinden çıkılmaz bir hal aldığının farkındalar.

SESAR okuyucuları; bir yandan MOSSAD’ın Irak’ta nasıl bir bilim adamı katliamına giriştiğinden, dinsel ve etnik kümeler arasındaki etkileşimlerin ayrıntılarına, hatta İsrail ve ABD’nin özel birimlerinin nerelerde konuşlandıklarına dek birçok ilginç bilgiyi yakalama şansına sahipler.

Denetimli Kaos” projesi her boyutu ile belli bir olgunluğa erişmiş iken, medyadaki yorumcuların hala kamuoyunu salak yerine koyup, sanki “ABD düzen getirmek istiyor da, getiremiyor; demokrasi ve düzen için çabalıyorlar” tarzı bir hava yaratmaları SESAR’ın sunduğu haber ve analizlerin değerini bir kez daha artırıyor. Bu noktada olaya stratejik bir derinlik katması açısından herkesin diline pelesenk olan “Büyük Ortadoğu” kavramının neyin paravanı olabileceğinin sorulması gerektiğini düşünüyoruz.

Ana akbabanın ağızlarına verdiği her çiğnenmiş lokmaya saldıran aç akbaba yavruları gibi, küresel odaklar tarafından ortaya atılan her kavramı ve projeyi sakız gibi çiğneyenlerin prim yaptığı bir ortamda SESAR; “Büyük Ortadoğu” projesinin, “Büyük İsrail” projesinin bir kılıfı olduğunu öne sürüyor. 

Her makro projenin belli başarı eşiklerini geçebilmesi için, bir sualtı, bir de su üstü motivasyon kaynaklarının olması gerekir. Bölgede bir “Büyük İsrail” projesi olduğu artık bütün kaynakları ile deşifre edilmişken, bu proje için su üstünde bir toplu kamuoyu dinamiği yaratmanız mümkün değildir.

Daha somut konuşmak gerekirse; ilgili ülkelerde beslediğiniz kalemşör ve yorumcularınızı, medya ve sosyal kanallarınızı toplumu şekillendirmek için “Büyük İsrail” sloganı ile ortaya salamazsınız. Fakat bu satılık kalem ve kanallar “Büyük Ortadoğu” projesini belli meşruiyet kılıfları içinde çok rahat dile getirebilir. 

İşte bu nedenledir ki; gaipten bir yerden birilerinin “Büyük Ortadoğu” masalını kulaklara fısıldamasının üzerinden bir hafta geçmeden; Türkiye’nin besleme yorumcuları, besleme kanallarda, “Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki yerinden” söz etmeye başlamış ve Erdoğan’ın Diyarbakır’ın Ortadoğu projesinde yıldız olacağı yönündeki tarihi incisi (Bir önceki tarihi inci için Mesut Yılmaz‘a bakınız) açılan yeni kulvarı bütün çıplaklığı ile ortaya çıkarmıştır.

Bu noktada; çok derin ve kapsamlı bir vizyonmuş havasında sunulan ama aslında coğrafyayı ve tarihi ancak bir ABD’linin anlayabileceği kapasitede anlayabilen bir kaç beynin masa başı hayal ürünü olan bu konsepti, kamuoyuna bir “vizyon”muş gibi sunanlara sormak gerekir :

Söz konusu kendi devletinizin toplumsal projeleri olduğunda, “derin devlet baskısı”ndan, “psikolojik savaşla beynimiz yıkanıyora” dek ortalıkta kül bırakmayan sizler; söz konusu “toplumsal” ve hatta “tarihsel/coğrafi mühendislik” projeleri başkasının devletinden çıkınca bunları neden “vizyoner”, “kaçınılmaz”, “tarihi” gibi sıfatlarla toplumun önüne kaçınılmaz fırsatlar sunuyorsunuz?

Bu devletin hatası sizin gibileri ABD devleti kadar beslememiş olması mıdır;
yoksa bu tarz projeleri üretememiş olması mı? Belki de ikisi birden.

“Büyük küresel odakların himayesinde”, “Büyük İsrail” projesine hizmet etmek için
gerekli meşruiyet zemini “Büyük Ortadoğu” kavramı ile masaya servis edilmiştir.

Bunu Türkiye’dekinin kursağından “Osmanlı”, Lübnan’dakinin kursağından
“Arap Birliği”, Türkmen’in kursağından “Türk Birliği” diye geçirmeye çalışacaklardır. Bu noktada; Diyarbakır’ı “Büyük Ortadoğu”‘nun yıldızı yapan da, “Büyük Ortadoğu vizyonundan” söz eden de, masaya konulan yemeği servis eden garsondan başka bir şey değildir.

 

Alevi örgütleri niçin sessiz?


Alevi örgütleri niçin sessiz?

necdet_sarac_portresi

Necdet Saraç

necdet.sarac@yurtgazetesi.com.tr
22 Temmuz 2013


Kürt meselesi
ndeki müzakere sürecini rölantiye alan ve yerel seçim sonuna kadar da çözüm üretme yerine, bu rölanti halini devam ettirme niyetinde olan AKP, kendisi için Kürt meselesinden daha kolay bir alan olan Aleviler üzerinden başka bir gündem yaratmaya çalışıyor. Bu nedenle geçen haftanın en önemli gündem maddelerinden biri “tencere tava çalan komşunuzu ihbar edin” olurken, diğeri de Alevilikti.
İki hafta önce “ikinci Alevi açılımını” yeniden gündeme sokan Erdoğan, geçen hafta da bu açılımı “yeni gibi gözüken eski” sözleriyle sürdürdü…

Başbakan Erdoğan’ın “Eğer Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse, ben dört dörtlük bir Aleviyim. Çünkü Hz. Ali efendimizi çok seviyorum” sözleri aslında yeni sözler değildi. 2011 yılında da benzer bir konuşma yapan Erdoğan, konuşmasına bu kez yalnızca
“dört dörtlük Alevi” vurgusunu eklemişti. Tek fark buydu. Erdoğan iki yıl önce olduğu gibi bu kez de gönlünde yatan Sünnileştirilmiş bir Aleviliği” yeniden bütün Alevilere dayatıyordu!

Erdoğan bunları söylerken, bir başka kulvarda Sabah Gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı “15 Ağustos tarihinde şiddet de içeren büyük bir Alevi ayaklanması tasarlandığını” yazıyordu. Kütahyalı’nın yazdığı da aslında “çok yeni bir senaryo” değildi ama önemliydi. Kütahyalı, “objektif bir gerçeklik” diye TESEV raporuna yansıyan, arkasından da Cengiz Çandar’ın, Yalçın Akdoğan’ın, Mümtazer Türköne’nin ve Güneri Civaoğlu’nun yazılarına konu olan ve “barışın, birliğin, bütünlüğün” önünde engel olarak gösterilen “solcu Aleviler“ söylemini “ayaklanma” fikriyle bütünleştiriyor ve “Aleviler kışkırtılıyor” diye sunuyordu.

Bu son derece tehlikeli söylemler ne Alevi kamuoyunda ne de Türkiye kamuoyunda Erdoğan’ın “dört dörtlük Aleviyim” sözleri kadar yer buldu. Alevi hareketinin birçok kurum başkanı Erdoğan’ın sözleri ile ilgili olarak kendilerine tutulan mikrofonlara bu sözleri eleştirerek ve Aleviliğin ne olduğunu bir kez daha bir savunma refleksi içinde anlatmaya çalışarak cevap verdiler. Alevi kurum başkanlarının söylemleri genel olarak doğru olsa da işin doğrusu, durumu idare etmeden öteye geçemiyordu. Çünkü Alevi hareketi
ne Erdoğan tarafından Alevilere dayatılan “İslami yaşam biçimi” tartışmasını,
ne de “solcu-devrimci Alevilerin barış sürecinin önünde engel olduğu” yaklaşımını bir savunma psikolojisi ile aşamaz. Savunma psikolojisi ile bütünleşen mağdur edebiyatı Alevileri hem siyasi hem de toplumsal gündemden hızla düşürdüğü gibi “güçsüz bir Alevi algısını” da beraberinde getiriyor. Alevi dünyasının neredeyse kabak tadı veren ve yer yer dalkavukluğa dönüşen “hoşgörü edebiyatı” da bu süreci fazlasıyla besliyor.

* * *

Bir yandan “yeni Alevi açılımı” diyen bir AKP, diğer yandan AKP’nin doğrudan kontrolünde olan TOKİ’nin aynı hafta içinde “Cemevi için yerimiz yok cevabı”.
Bir yanda “dört dörtlük Alevi söylemi, diğer yanda Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliğinden hareketle meydanlarda yuhalatılan Alevilik. Bir yanda kardeş edebiyatı, diğer yanda köprüye konan Yavuz Selim ismi. Bir yanda eşitlik edebiyatı, diğer yanda “bu solcu Aleviler var ya, onlar barışın da demokrasinin de önünde engeller. Gezi direnişlerinde bu Alevilerin bu kadar öne çıkması tesadüf değil, aman dikkat. Bunlar yeni bir ayaklanmaya hazırlanıyor” söylemleri…

Bu söylemleri AKP ve “akıl hocaları” adım adım besliyor, büyütüyor. Bu durum karşısında Alevi hareketi son derece etkisiz. Yüz binlerce insanı sokağa döken, 2008’de başlattığı “Eşit Yurttaşlık Hakkı” mitingleriyle yeni bir dönem başlatan
Alevi hareketi, yarattığı bu etkinin sonucu sokağa çıkan “sıradan” Alevi vatandaşların bile gerisine düşmüş durumda. Ayda 2,5 milyon kişinin ziyarete ettiği Alevi kurumları (cemevleri) sanki gündemin tümüyle dışına düşmüş gibiler. Ciddiye alınmadıkları,
adam yerine konulmadıkları TV tartışmalarına katılan taraflarda bile gözüküyor.
İktidar ne kadar manüple ederse etsin, tercihte bulunursa bulunsun, eğer ortada
derli toplu ciddi ve ortak davranma yeteneği olan bir Alevi hareketi olsa televizyonlardaki “Alevi tartışmalarında” meydan ne yalnızca AKP’nin kurdurduğu ve kağıt üzerinde olan Alevi derneklerine kalır, ne de Alevilik konusunda Sünni ulema bu kadar ahkâm kesebilir! Alevi hareketi artık sıradanlaşmış demeçler dışında bu “sessizliğini” bozmak için kendi içinde acilen yeniden yapılanmalıdır. Düşünsel olarak da tıkanan bir görüntü veren Alevi hareketi son bir-kaç yıldır patinaj yapıyor. Bu patinajdan kurtulmak için Alevi hareketinin bir bütün olarak yeniden yapılanması kaçınılmazdır.

NOT   : Geçen hafta Bağımsız Dergisi’nde yayınlanan “Alevileri kim temsil ediyor?” başlıklı yazımı www.yurtgazetesi.com.tr” den okuyabilirsiniz.

Merdan Yanardağ : Mısır ve yeni gerici ideolojik hegemonya

Mısır ve yeni gerici ideolojik hegemonya

portresi

Merdan Yanardağ
YURT
Gazetesi, 18.7.13

Mısır’da olan biteni yalnız Türkiye’nin muhafazakârları ve liberalleri “darbe” diye değerlendirmiyor. Entelektüel ve siyasal ortamın liberalizmle lekelendiği bu dönemde, sanki genel bir doğruyu tekrarlar gibi, solun bir kesiminin de içinde bulunduğu önemli bir çevre “demokratik” gerekçelerle aynı tutumu alıyor. Bu çevrelere göre, haftalardır sokaklara çıkan, başta Tahrir olmak üzere meydanları dolduran milyonlarca Mısırlı’nın olan bitene hiç katkısı yok.

Bu anlayışa göre, 25 Ocak 2011’de Hüsnü Mübarek’in devrilmesine katkıda bulunan Ordu nedense o zamanlar “darbeci” değildi! Ama siyasal İslamcı Mursi devrilince aynı Ordu birden bire “darbeci” oluverdi. Ortada tam bir siyasal ikiyüzlülük var.

Tahrir isyanına damgasını vuran kitleler her şeye karşın Mursi yönetimine bir şans vermişti, hem de büyük bir şans! Ancak Mursi bu şansı kendi dar “ideolojik” programını topluma dayatmak ve % 19’luk bir toplumsal destekle dinci dikta rejimi kurmak için harcadı. Bu olgu görülmeden Mısır’da olanları anlamak mümkün değil.

***

Türkiye’de AKP iktidarının liberallerin desteğiyle kurduğu gerici / muhafazakâr
ideolojik hegemonya nedeniyle, Mursi’nin devrilmesini “darbe” diye nitelendirenler, olması gerektiğinden hayli fazla. Ülkede öyle bir hava oluştu ki, dinci rejimlere karşı olan bazı gazeteci, aydın ve politikacılar bile Mursi’nin devrilmesine “darbe” demez ve iktidarın yeniden Müslüman Kardeşler’e devredilmesi görüşünü savunmazsa, kendilerine “darbeci” denilmesinden fena halde korkuyor.

Sanırım bu nedenle olacak AKP, CHP, MHP ve BDP Meclis’te ilk kez ortak bir bildiri yayınladılar. Bu bildiri ile Mısır’da “darbe” yapıldığını belirterek, Mursi’nin devrilmesini kınadılar. Dahası, bu dört parti iktidarın yeniden Mursi’ye iade edilmesini istedi.
Böyle bir bildirinin dünyada başka bir örneği bulunmuyor.

Bir siyasal eylemin nedenlerine, niteliğine, içeriğine, hedeflerine ve sonuçlarına bakmadan sadece biçimsel özelliklerinden dolayı değerlendirilmesi bilim ve akıl dışı
bir tutumdur. Bu düşünce yöntemi bırakın ahlaki, bilimsel ve ilkeli bir yaklaşımı ifade etmeyi, formel (düz) mantığa bile uygun değildir.

Gelin isterseniz çok uç bir örnek üzerinden soruna bakalım:

Hitler ve Naziler seçimle iktidara geldiler ve katıldıkları her seçimde de oylarını yükselttiler. Başka bir anlatımla “milli iradeyi temsil” eden Naziler, çok demokratik yoldan faşist bir diktatörlük kurup, soykırım yaptılar. 2. Dünya Savaşı’nda yaklaşık 60 milyon insanın öldürülmesine neden oldular.

Peki, eğer bir grup asker çıkıp Hitler’i devirseydi, pek demokrat ve çok liberal arkadaşlar bunu “darbe” diye kınayacak ve iktidarın yeniden Nazilere devredilmesini mi savunacaklardı? Üstelik bu arkadaşlar, “Biz Hitler’in görüşlerine hiç katılmıyoruz ama seçimle geldiler” mi diyecekti? Tartışmak bile saçma bir durum.

CHP İzmir Milletvekili Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, önceki gün gazetemizde yayımlanan yazısında yukarıda değindiğim 4 partinin Meclis’te yayımladığı ortak bildiriyi çok doğru bir yerden eleştirerek, şunları söylüyor:

“Mursi sorunu ve bu soruna ilişkin zihinsel harita, ülkemizde hem akademik hem siyasal sol düşüncenin nasıl ‘ideolojik hegemonya’ altında ezildiğini gösteren açık bir örnek olmuştur. (…) ‘Darbeci’ yaftası yapıştırılmasından duyulan korku, muhalefeti AKP’nin zihin haritası içinde eritmektedir.”

Güler’in de işaret ettiği gibi,

  • Türkiye’nin acil ihtiyacı; AKP’nin ideolojik hegemonyasına son vermektir. 

“Algı her şeydir düsturunun yaydığı zehri atmalıyız. Biz, egemenliklerini algı ve yalan üzerine yükseltenlerin yöntemlerini kullanarak onlarla mücadele edemeyiz.
‘Gerçek her şeydir’ deyip, herkesi gerçeğe davet etmeliyiz.”
(Yurt Gazetesi, 12 Temmuz 2013)

***

Türkiye’nin önde gelen Amerikancı ve liberal kamuoyu yapıcılarından biri olan gazeteci Cengiz Çandar, bir yazısında Müslüman Kardeşler’in Mısır serüveninden hareketle siyasal İslamcıların demokrasi deneyiminin başarısızlıkla sonuçlandığını belirtince, yoğun bir saldırıya uğradı. Çandar’a bile “darbeci” dediler. Çandar makalesinde şunları söylüyordu:

“Soru, 30 Haziran 2011’de ‘sandıktan çıktığı’ halde, Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Mursi’nin nasıl olup da tam bir yıl sonra, kendisinin çekilmesini isteyen tarihin büyük kitle gösterilerinin hedefi haline gelmiş olmasıdır.”

Çandar şöyle devam ediyor:

“30 Haziran 2013 gününde, Kahire, dünya tarihinin en büyük kitle gösterisine sahne oldu. O muazzam kalabalığın, o insan selinin içinde, Hüsnü Mübarek rejimini yıkan Ocak-Şubat 2011’in Tahrir kalabalıkları vardı; yetmemiş gibi ikiye katlanmıştı. Dolayısıyla ‘askeri darbe’ ya da ‘eski rejim yandaşları’ndan, ‘karşı-devrimciler’den
söz etmenin münasebeti yok. ”

“Evet… Seçimle gelen seçimle gitmeli. Bununla birlikte, tarihin büyük altüst oluşları,
çok kez kitabi doğrulara riayet etmiyor. Seçilmesinden bir yıl sonra halk Mursi’ye ve Müslüman Kardeşler iktidarına başkaldırmışsa, bu başlı başına bir tarihi olaydır.
Askeri darbeye şiddetle karşı olmanız, Mısır 2013’ün sunduğu ve etkisini uzun yıllara yayacak olan ‘siyaset dersi’ni ortadan kaldırmıyor: Mısır’da Müslüman Kardeşler tecrübesi başarısızlıkla sonuçlanmıştır!” (Radikal Gazetesi, 4 Temmuz 2013)

Çandar’ın bu yazısı sadece dünyada ve bölgede değil, Türkiye’de de bir dönemin kapandığına işaret ediyordu.

AVRUPA SOLU DA DARBE DEMİYOR

Dünyada, Avrupa solu dahil Mursi’nin devrilmesini “darbe” diye niteleyen ve kategorik olarak karşı çıkanlara pek rastlanmıyor. Mursi’ye ve Müslüman Kardeşler yönetimine “demokratik” gerekçelerle destek verenler ise hayli küçük bir çevre oluşturuyor.

ÖDP’nin eski genel başkanlarından iktisatçı Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu, geçen hafta Birgün Gazetesi’nde, Mısır’da gelişen büyük halk hareketi ve Muhammed Mursi’nin devrilmesine ilişkin Avrupa solunun yaklaşımını ortaya koyan çok önemli bir yazı yayımladı.

Kozanoğlu yazısında, Avrupa Sol Partisi’nin (ASP) 6-7 Temmuz tarihlerinde Portekiz’in Porto kentinde yapılan toplantısına katıldığını belirterek, izlenimlerini aktarıyordu. Toplantının Gezi Direnişi dahil “küresel bir ufuk turu şeklinde” geçtiğini belirten Kozanoğlu, iki günlük yoğun çalışmanın ardından Mısır’daki gelişmelere ilişkin
ortak bir bildiri yayımlandığını duyurdu

***

Türkiye’den ÖDP’nin üye olduğu ASP’de Fransız Komünist Partisi, Alman Sol Partisi, Yunanistan Syriza Koalisyonu gibi kitle partileri bulunuyor. Diğer bir ifadeyle ASP, Avrupa’da sosyal demokrasinin solundaki kitle partilerinin bir araya geldiği bir çatı örgütü niteliğinde. Kozanoğlu’nun da belirttiği gibi ASP’nin “Devletten de sermayeden de emperyalizmden de bağımsız olan, sicili temiz partileri” arasında askeri müdahalelere sıcak bakan tek bir örgüt bulmak olanaksız.

İşte bu Avrupa Sol Partisi Mısır’da Mursi yönetiminin devrilmesine ilişkin yayınladığı bildiride şunları söylüyor:

“Devrimin amaçlarına zıt düşen Başkan Mursi’nin tepkici kararlarına karşı, son haftalarda müthiş bir halk hareketi gerçekleşti. Bu güçlü halk hareketi, silahlı kuvvetleri, ilerici güçlerin son haftalarda kampanya yürüttüğü yol haritasını benimsemeye zorladı.
Onlar yeni bir kurucu meclis ve yenilenecek seçimleri talep ediyorlar.

“Bu durumda önemli olan halk hareketinin sürmesi ve devrimci ve demokratik süreci güçlendirmesidir. Bu, devrimde yeni bir sayfa açabilir. Biz Mısırlı ilerici insanları ve güçleri cesaretleri ve kararlılıkları için kutluyor ve onlara demokratik süreçlerin devamı yolunda başarılar diliyoruz.” (Birgün Gazetesi, 11 Temmuz 2013)

Kozanoğlu’nun aktardığı, benim ilgili bölümünü yukarıya aldığım bu önemli bildiri,
önyargısız bir yaklaşımla Mısır’da yaşanan süreci değerlendiriyor.

  • Mursi’nin devrilmesindeki ana dinamiğin halkın büyük başkaldırısı
    ve 
    devrimine sahip çıkma bilinci olduğunu

açık bir biçimde ortaya koyuyor. Genellikle kendilerini “özgürlükçü sol” çizgide partiler olarak tanımlayan ASP üyesi örgütlerin bu tutumu dünya solu bakımından çok anlamlı.

Çünkü Mısır’daki büyük halk isyanını gözmezden gelmeyen ASP, “Bu güçlü halk hareketi silahlı kuvvetleri, ilerici güçlerin yol haritasını benimsemeye zorladı” diye
altını çizerek, konuya ilişkin gerici ve liberal yaklaşımlara prim vermiyor. Daha önemlisi milyonlarca Mısırlı’nın eylemini yok sayarak, muhafazakâr-liberal bir ezberle Mursi’nin devrilmesini kestirmeden “darbe” diye mahkûm etme tuzağına da düşmüyor.

MISIRLI DİRENİŞÇİLER NE DİYOR?

Mısır’da Mursi’nin devrilmesiyle sonuçlanan başkaldırı eylemini başlatan Tamarrud (İsyan) hareketinin 28 yaşındaki lideri Mahmut Badr ile Doğu Eroğlu’nun yaptığı söyleşi, bu ülke direnişçilerinin olan bitene nasıl baktığını anlamamız için zengin veriler sunuyor.

  • Tamarrud Hareketi Mursi’nin istifa etmesi için hazırladığı bildiriye
    tam 22 milyon imza topluyor.

Tamarrud’un lideri Mahmut Badr, Eroğlu’nun soruları üzerine, yaşamın içinden gelen gerçek yanıtlar veriyor. Biraz uzun da olsa bu söyleşinin özünü oluşturacak bir bölümü, büyük önemi nedeniyle buraya almakta yarar görüyorum.

Birgün Gazetesi’nde yayımlanan söyleşide Mahmut Badr şunları söylüyor:

Müslüman Kardeşler, İslam’ı kullanarak toplumu ikiye böldüler.
Ne Müslüman Kardeşler’in, ne de Mursi’nin ülkeyi yönetebilme yetisinde olmadığı anlaşıldı. Özellikle Mursi her alanda başarısız oldu. Mursi, FJP dışındaki tüm siyasi partileri etkisizleştirdi; partilerin meşru siyaset yapma yollarını teker teker kapattı. Kendisini, Mısır’da binlerce yıldır beklenen, toplumu ve İslamı dönüştürecek kişi olarak görmeye ve böyle tanıtmaya başladı.”

“Bizi 30 Haziran’a götüren süreçte en çok birleştiren, Mısır halkının demokrasi talebi oldu. Mursi seçimle işbaşına gelmiş olmanın, kendisine her şeyi yapabilecek bir meşruiyet sağladığını düşünüyordu. Ancak bu yanılgısı O’na pahalıya mal oldu; demokratik bir siyasal yaşam umuduyla oy veren kitleler karşılarında gücünü seçim sandığından alan yeni bir tiran bulunca tekrar sokaklara indiler. İmza kampanyasının bu denli desteklenmesinin sebebi buydu.”

“Asker, meşru demokratik aktörleri deviren bir darbe gerçekleştirmedi. Bu anlamda
halk hareketinin meşruiyeti de azalmış olmadı. (…) Seçimle işbaşına gelmiş olmaları durumu değiştirmez. Asker yalnızca halkın isteğini yerine getirmiş oldu.”

“Mursi’nin indirildiği gün bir telefon aldık ve askeri yönetimin toplantısına davet edildik. Toplantıda Abdülfettah El-Sisi, Mursi’nin görevde kalıp kalmamasına ilişkin bir referandum yapılabileceğini teklif etti ama bu öneriyi doğru bulmadığımı kendisine söyledim. Kendisine, ‘Siz Mısır Ordusu’nun komutanı olabilirsiniz ama Mısır halkı
sizin üzerinizdedir ve size kendi yanlarında olmanızı ve taleplerini dikkate alarak
erken başkanlık seçimlerine gidilmesini emrediyorlar’ dedim.”
(Birgün Gazetesi, 11 Temmuz 2013)

Sanırım bu söyleşi, Mısır’ı Türkiye’deki ideolojik hegemonyanın belirlediği koordinatlar üzerinden okumaya çalışan ve bu nedenle AKP İktidarı’nın yedeğine düşen kimi aydınların, solcuların, gazetecilerin ve politikacıların sorunu yeniden düşünmelerine yol açacaktır. Tıpkı, Türkiye’ye en özgürlükçü ve demokratik anayasayı kazandıran
27 Mayıs 1961 hareketi ve Portekiz’de faşist diktatörlüğü yıkan 1974 Karanfil Devrimi gibi, Mısır’da olup bitenin de başka bir gözle irdelenmesi gerekiyor.

Mısır’da kurulu düzenin temel taşlarından biri ve geleneksel iktidar blokunun çok önemli bir bileşeni olan Amerikancı ordunun; kendi imtiyazlarını korumak ve halk hareketinin gerçek bir devrime dönüşmesini önlemek için isyancıların taleplerini benimsemiş olması, asıl durumu değiştirmiyor.