Hüsnü Maalli : IŞİD 4 yaşındaki çocuğu annesinin kafasını kesmesi için eğitti !

Hüsnü Mahalli IŞİD Gerçeğini Yazıyor..



IŞİD 4 yaşındaki çocuğu annesinin kafasını kesmesi için eğitti !

Irak’ın Dohuk kentinde bir mülteci kampına yerleştirilen 4 yaşındaki çocuğa, IŞİD militanlarının Yezidi olan annesinin kafasını kesmesi için eğitim verdiği ortaya çıktı.

Portresi
Hüsnü MAHALLİ
YURT, 02 Ağustos 2015

 

 

Hamo takma adındaki, zorla Şeriat yasaları ve Arapça öğretilen küçük çocuğun ailesi,
IŞİD’in denetimindeki askeri kampta idrar içirme, cam parçaları katılmış yemeği zorla yedirme gibi çok sayıda işkenceye maruz kalmış. Askeri kampta beyni yıkanan çocuk, Yezidilerin ‘kafir’ olduğuna inandırılarak kendi halkının yok edilmesi gerektiğine ikna edilmiş. IŞİD militanlarının askeri kampta küçük çocuğa bir kılıç vererek kendi annesinin başını
nasıl keseceğini öğrettikleri ortaya çıktı. Dohuk’taki mülteci kampında Daily Mail’e verdiği röportajda Bohar (35) takma ismindeki anne,

“Oğluma Arapça ve bir kılıcı nasıl kullanacağını öğretiyorlardı.
O’na Yezidilerin kafir olduğunu ve öldürülmesi gerektiğini
söylüyorlardı.
Bir keresinde eline büyük bir kılıç verdiler ve ona ‘bu anneni öldürmen’ için dediler.”
dedi.

Sincar Dağları’nda geçen yıl Ağustos ayında IŞİD’e esir düşen annenin büyük kızı (14), ortanca kızı ve ortanca oğlu (12) ise Suriye’nin Rakka kentine götürülmüş. Bohar, çocuklarının hala Rakka’da olduğunu düşünüyor. Bohar’ın kocası ise IŞİD baskını sırasında orada olmadığı için Sincar Dağlarını aşmayı başarıp, güvenli bölgeye ulaşmış.

“İDRAR İÇİRİP
YEMEKLERİNE CAM PARÇASI KATTILAR”

Tala- Afar toplama kampında kaldıkları süre içinde IŞİD militanlarının türlü işkencelerine maruz kalan anne ve oğlu, gazeteye verdikleri röportajda IŞİD militanlarının kendilerine

su yerine idrar içirdiklerini ve yemeklerine cam parçaları kattıklarını söyledi.

Kasım ayında ABD bombardımanından kaçmak için Suriye’nin Rakka şehrindeki kampa götürüldüklerini ifade eden Bohar, orada ortanca oğlunu 250 militanın arasında bir anlığına gördüğünü de anlattı. Musul’daki başka bir kampa götürüldüklerinde burada kızlarının satılığa çıkarıldığını ve bir IŞİD militanlarına köle pazarında satıldığını anlatan anne, çocuklarının yaşamından endişe ediyor. Bohar ve küçük oğlu ise köle pazarında Suriyeli bir adam tarafından satın alınmış. Suriyeli adam kendisine ve oğluna yiyecek vermemiş ve oldukça kötü davranmış. Genç kadın, onu ailesine geri satması için yalvarsa da, Suriyeli adam bunu kabul etmemiş.
İki ay sonra Bohar ve oğlu bu kez Ömer El Najde adında yüksek rütbeli bir IŞİD subayına satılmış. Najde, kadını ve başka iki yezidi genç kızı haremine alırken, küçük çocuğu ise
eğitim kampına göndermiş. Küçük çocuk burada Arapça öğrenmeye, silahla ateş etmeye,
kılıç kullanmaya zorlanmış. Dört ay boyunca burada kalan anne ve oğul sonunda
Türkiye sınırını geçmeyi başarmış ve ardından Irak’taki bir mülteci kampına yerleştirilmiş.

Mezhepçi terörün 70 yıllık hikayesi

http://www.yurtgazetesi.com.tr/dunya/isid-4-yasindaki-cocugu-annesinin-kafasini-kesmesi-icin-egitti-h93440.html


=====================================================

Dostlar,

Sayın Mahalli’nin IŞİD’in içyüzüne ilişkin yazı dizisinin ilki 02.08.2015 günü
YURT Gazetesinde yayımlandı.. Sonraki bölümlerini sitemizde yayımlamıştık..
Bunu da paylaşalım ve ibretle okumayı sürdürüp bir an önce önlem almaya bakalım..

Sevgi ve saygı ile.
6 Ağustos 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) : Necdet Saraç ile dayanışma içindeyiz!


Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) :

  • Necdet Saraç ile dayanışma içindeyiz!

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) yaptığı yazılı bir açıklama ile
gazeteci Necdet Saraç ile dayanışma içinde olduğunu açıkladı.

Açıklamada;

  • “Gazeteci Necdet Saraç’ın düşüncelerini özgürce ifade etmesinden dolayı
    YURT Gazetesi tarafından işine son verilmesini haksız bulduğumuzu ve üzüntü duyduğumuzu, kendisi ile dayanışmamızı her zaman sürdüreceğimizi kamuoyunun bilgisine arz ederiz.” 

denildi.

http://alevifederasyonu.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=1434%3Akamuoyuna-necdet-sarac-ile-dayanma-icindeyiz&catid=1%3Ason-haberler&Itemid=2

============================

Dostlar,

Yukarıdaki açıklamaya biz de atılıyor ve gazeteci Necdet Saraç dostumuz ile dayanışmamızı belirtiyoruz.

YURT Gazetesi Yönetiminin yanlış adımını düzeltmesini diliyoruz.

Bu iletimiz Durdu Özbolat’a ve YURT Gazetesi’ne de gönderilmiştir.

Sevgi ve saygıyla.
19.8.2014, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

KARANLIĞA DAHA ÇOK İNANMAK!

 

 Hulki Cevizoğlu Yazılar

10 Haziran 2014 Salı
Ceviz Kabuğu

 KARANLIĞA DAHA ÇOK İNANMAK!

Ben ağır, anlayışlı, biraz da elle tutulur, olağan şeylerden yanayımdır.
Onun için de, eskilerin “İnsanlar anlamadıklarına daha çok inanırlar” demiş olması bana dokunmaz.

İnsan kafası öyledir ki, kendisine karanlık gelene daha kolay inanır.” (Tucitus)
Şüphe etmemi yasaklıyor, şüphe edersem ağır küfürler savuruyorlar bana. Ve biliyorum kızıyorlar. 

Ama benim inancım kaba kuvvetle değiştirilecek cinsten değildir.
Görüşlerini yanlış olmakla suçlayanlara çatsınlar. Ben sadece anlaşılması zor ve cüretli olmakla suçluyorum.
Karşı görüşü ise, onlar kadar azgınlığa varmadan ben de tutmuyorum.

Olabilir desinler ama olur demesinler.” (Cicero)
Düşüncelerini kafa tutarak, emirler vererek ortaya koyanlar, akıldan yana güçsüz olduklarını
belli ediyorlar.

*
Yukarıdaki satırlar Montaigne’a ait. Yaklaşık 450 yıl önce yazılan bu satırlardan bugüne
ne değişmiş acaba?..
Aşağıdaki satırlar da “Atatürk’ün kalemi” denilen ünlü yazarımız Falih Rıfkı Atay’ın yaklaşık 50 yıl önce yazdıklarından alıntı. (1960’larda, Menderes döneminde, diktatörlük-hilafet-odunu seçtiririm-tahkikat komisyonları gibi sözlerin yoğun olduğu dönemlerde yazılmış.)

Günlük tartışmalara ışık tutmak üzere kimi zaman sizlerle ortak olan
kendi düşüncelerimizi paylaşmak yerine, yıllar öncesine bakmak daha yararlı diye düşünüyorum. Çünkü, o yazılar hem o dönemi hem de bu dönemi anlatıyor ve karşılaştırmalı düşünmemizi sağlıyor.
*

Atatürk’e henüz Mustafa Kemal’ken, padişahlığı ve halifeliği
teklif ettikleri günleri hatırlıyorum. 

Herhangi ileri bir adım atmak için Türkiye’nin şartları
bugünkünden yüz defa elverişsizdi.

“Hayır” dedi ve bütün şanını, şerefini ve canını tehlikeye atarak bin yıllık medreseleri köklerinden söktü, attı. Şimdi on yıllık
hafız okullarına dokunamıyoruz.

Eski yazıyı söktü, attı. (Şimdi) Dükkânlarımızın Arap yazısı ile kaplı duvarlarına ilişemiyoruz.

Üç günde fesli ve sarıklı Türkiye, şapkalı Türkiye’ye değişti.
Bugün Ankara ve İstanbul’un bazı semtleri bile bere ve çarşaf dolu.
Türbeler açık, tekkeler açık.

Çünkü demokrasi var! Çünkü demokrasi ile devrimcilik bağdaşamaz!
Peki ya gençler bu bağdaştırmayı nasıl yapacaklar?
Yürüyen, kaplayan, yayılan, kavrayan devrimcilik değil, gericilik! Gün geçtikçe kuvvetlenen, köklenen o!

***
“GÜNEŞİ BEKLERKEN”

Son olarak, bugün hak, hukuk, adalet konusunda geldiğimiz noktayla ilgili “siyaset dışı” bir örnek vereyim. Siyasetten bağımsız ne kaldıysa artık!

Biliyorsunuz, Kanal D’de “Güneşi Beklerken” adlı bir dizi yayınlanıyor.
Yaklaşık 1-1,5 yıldır ekranda. Oysa benim 5 yıl önce (2009’da) yayınlanmış
bir kitabım var. Adı: “Güneşi Beklerken”

Bu dizi başladığında, isim hakkı nedeniyle TPE’ye (Türkiye Patent Enstitüsü) başvurduk,
bu adı kullanamazlar diye.
İki gün önce TPE’den yanıt geldi. Özetle, “Aynı ya da benzer olmadığı için karıştırılma ihtimali bulunmuyor.” gerekçesiyle başvurumuzu reddetmişler. (Şimdi itiraz edeceğiz.)
Böyle bir şey olabilir mi?
Olursa, yarın da bir başkası “Ceviz Kabuğu” diye komedi ya da okul dizisi çevirsin!
Ya da, ben onlara ait bir adı kullanayım.
İtiraz sahibi ben olduğum için mi böyle bir karar çıktı TPE’den, yoksa ben mi yanılıyorum,
her şey serbest mi, AKP adaleti böyle mi?
Ne dersiniz?
(Yurt Gazetesi, 10.06.2014, Salı)

Merdan Yanardağ : Veda Zamanı


Veda Zamanı

Veda Zamanı

Merdan Yanardağ

merdan.yanardag@yurtgazetesi.com.tr
03 Haziran 2014
Yeni ve daha büyük başlangıçlar yapabilmek için bazen veda etmeyi bilmek gerekiyor. Bugün veda günü… Kurucusu olduğum, genel yayın yönetmenliğini yürüttüğüm, yaklaşık iki yıl her gün başyazı yazdığım, pazar günleri
başyazının yanı sıra kapsamlı analiz ve yorum makaleleri kaleme aldığım
Yurt Gazetesi’ne bugün veda ediyorum.Yurt başarılı bir gazete oldu. Arkadaşlarımızla büyük bir özveri göstererek,
dinci ve faşizan iktidarın bir karabasan gibi ülkenin üzerine çöktüğü koşullarda, Türkiye’de muhalif gazeteciliğin önemli örneklerinden birini oluşturduk.

Medyanın kuşatıldığı, büyük bölümünün teslim alındığı, gazete ve televizyonların sermaye bileşiminin yasa ve ahlak dışı yöntemlerle değiştirildiği, ağır bir sansür ve
oto-sansürün uygulandığı bu karanlık dönemde, Yurt ile bir özgürlük penceresi açtık.

Gerçeğin karartıldığı, bilginin eğilip büküldüğü bir medya ortamında, halkın haber alma hakkını ve özgürlüğü savunduk. Hâlâ devam eden büyük sıkıntılar yaşadık,
ama evrensel gazetecilik ilkelerinin yaşama geçirildiği bir gazete çıkardık.

AKP iktidarının baskılarına da Cemaatin kurduğu tertiplere de direndik.
Ergenekon tertibi kapsamında hakkımda verilen tutuklama kararında,
Yurt gibi muhalif bir gazeteyi çıkarmış olmamın payı büyük.

Yurt, basın tarihinde, ilk sayısında çıkış bildirisi yayınlayarak gazetecilik ilkelerini
ve yayın politikasını ilan eden ender gazetelerden biri oldu.

Gazetenin yayın politikasını bir mühendis titizliğiyle hazırladık. Özgürlükçü, toplumcu, yurtsever, solda duran ve öncü bir halk gazetesi çıkardık. Hedef kitlemiz bütün Türkiye oldu. Geniş bir kesimi kapsamaya çalıştık. Türkiye’nin bağımsızlığından ve birliğinden yana olduk, Kürt düşmanlığı yapmadık, yapılmasına da izin vermedik.
Eşitlikçi ve halkçı bir çizgi izledik.

Gazetenin adından logosuna, sayfa düzeninden yayın politikasına kadar alanına ve
her santimetre karesine kişisel olarak yoğun bir emek verdim. Haftalık ve yıllık izinlerimi kullanmadan çalıştım.

Sonuç olarak; gazete ve televizyon haberlerine diktatörün doğrudan müdahale ettiği, yazarların ve gazetecilerin işlerine hükümet baskısıyla son verildiği bu dönemde, muhalif ve cesur bir gazete çıkardık.

Ancak bilirsiniz; muhalif gazete ve televizyonların ayakta kalması çok zordur.
Reklam ambargolarıyla, mali sorunlarla uğraşmak gerekir. Kâğıt, baskı, dağıtım
ve
taşra örgütlenmesi başlı başına bir sorundur. Yurt’ta bu zoru başardık.
Yurt, son yıllarda bir marka yaratan tek gazete oldu.

Ancak, bir gazetenin çıkış ilkelerini koruması, hedeflerini yakalaması ve onu ileriye taşıması, sadece onu yaratanların ve çalışanların gazetecilik yeteneklerine, entelektüel kapasite ve emeklerine bağlı değildir. Başka şartların da yerine getirilmesi gerekir.

Yurt yoluna devam edecek. Etmelidir. Gazetecilik etiğinin gereklerini yerine getirmeyi sürdürmelidir. Okurlarının desteğiyle, yukarıda genel hatlarıyla çizdiğim bu medya ortamında bir özgürlük penceresi olarak kalmalıdır. Ben bu amaçla elimden gelen desteği vermeyi sürdüreceğim. Kaldı ki, gazetedeki arkadaşlarımın gazeteyi en iyi şekilde çıkarmaya devam edeceklerinden de kuşkum yok.

Bütün okurlarımıza, bize destek veren dostlarıma, her kademedeki çalışma arkadaşıma her şey için çok teşekkür ediyorum.

Yazılarımla, haberlerimle, televizyon programlarımla yazılı, görsel ve elektronik medya üzerinden gazetecilik yapmaya devam edeceğim. Kitap yazmayı sürdüreceğim.
Bu fırsattan yararlanarak, cezaevinde hazırlamaya başladığım “Liberal İhanet”
adlı kitabımı kısa sürede bitirmeyi umuyorum.

Veda etmek zordur…
Yurt Gazetesi’ni basın dünyasına armağan ediyor,
yeni projelerde buluşmak üzere hoşça kalın diyorum.

Sevgiyle, saygıyla.

===================================

Sevgili Merdan Yanardağ,

Keşke devam edebileydi YURT..

Keşke siz de orada yazmayı sürdürebilseydiniz..

Çok üzüldük..

Umarız o önemli birikiminizi ve usta muhakemenizi – çözümlemelerinizi okuma olanağı bulabileceğiz..

Tüm çabalarınız için çok teşekkür ederiz..

Sevgi ve saygı ile.
8 Haziran 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

AKP’nin “maskesi” düştü!

AKP’nin “maskesi” düştü!

AKP’nin “maskesi” düştü!

Ayşenur Arslan

aysenur.arslan@yurtgazetesi.com.tr
YURT Gazetesi, 23 Mayıs 2014
Dün program sonrası haftalık alışveriş için bir markete girerken yolumu bir beyefendi kesti. Zonguldak’ta bir maden ocağından emekliymiş. Soma için ne kadar üzüldüğünü anlattı. Soma için üzülen ve özellikle haber yapan herkese teşekkür etti. Ardından ekledi: “Biz yaralı bir işçiyi hastaneye götürmek için 5 lira alamazdık. Ama müdürün köpeği hastalandığında ocağın arabasıyla veterinere götürüldü. Değerimiz o kadardı yani, anlayın.. “Anlamayacak bir şey yoktu elbette. Söylenecek bir şey de.. Sustum. O da zaten sesini zor toparladı. Nemlenmeye başlamış gözlerini kaçırdı. “Allahaısmarladık” dedi, gitti.

Bazen söz bitiveriyor böyle. Sözün yerini öfke alıyor. Derin bir öfke.

Erdoğan’ın, yaşını yaşamış, torunlarını görüp sevmiş annesi öldüğünde ne kadar ağladığını hatırlıyorum. Yaşı başı ne olursa olsun bir anneyi kaybetmenin acısını yaşıyordu. “Kader” deyip geçmemişti. Annesi için kameraların karşısında gözyaşı dökmüştü. Ve o gözyaşlarıyla “insan” haline bürünmüştü.

Öyle bir “insan”, sonra nasıl olur da böyle bir “siyasetçiye” dönüşür? Soma’da 301 kişinin can verdiği faciaya nasıl olur da kaza / kader der? Üstelik nasıl olur da “Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak kazaya ve kadere iman ederim” diyerek bunu dinsel bir paradigmaya çevirir?

AYIP.. GÜNAH.. SUÇ..

Oysa Soma’da olup biten; yasalar önünde suç, inananlar için günah ve
toplumsal değerler bütünü açısından ayıp.

Gaz maskeleri, aslında, son kullanma tarihleri 10-15 yıl kadar
geçmiş küflenmiş bez parçaları.

Maskelerin sağlam halleriyle 45 dakika kadar idare edileceği söyleniyor. Ama hem ıskartaya çıkmışlar hem de işçilere nasıl kullanılacağı gösterilmemiş. Yeterli eğitim verilmemiş. Zaten sağlam olsalar ve işçiler doğru takmayı başarsalar da 45 dakika, o facia için asla ve asla yetmeyecekmiş. Zira, çıkış imkânlarının sınırlı olması ve yaşam odası bulunmaması bir yana, ocaktaki yangın İTFAİYEYE TAM 57 DAKİKA SONRA HABER VERİLMİŞ.

Medya, Soma faciasında –elbette Yılmaz Özdil ve Yazgülü Aldoğan’ı linç etmekle meşgul AKP medyasını kastetmiyorum- olağanüstü önemli bir işlev gördü. Hemen her gün Soma’daki katliamın gerçek yüzüne dair bir haber okuduk. Örneğin TARAF’tan öğrendik ki, Soma’nın bedeli işçiler için ölüm, TKİ bölge müdürü içinse –ödül niyetine- son model Mercedes makam arabası olmuş.

TKİ, tüm taş kömürü işletmelerinin üretim, yönetim ve denetiminden sorumlu. Yani, görevlerinden biri denetim olan birimin müdürü, şirket kâra geçti diye Mercedes ile ödüllendiriliyorsa, sorulmaz mı? Denetimlerin nasıl yapıldığı belli olmaz mı? O kârın işçilerin hayatı üzerinden sağlandığı apaçık ortada. Müdür bey ise, bakanı Taner Yıldız’ın ardı sıra dolanıp durmakta.

Sonra, Cumhuriyet’in haberi örneğin.. Erdoğan’ın müşaviri tarafından tekmelenen genç 10 yıllık maden işçisiymiş. Ocağı, birkaç işçinin hayatını kaybettiği yangın sonrasında kapatılmış. Ve o genç, işsiz kaldığı gibi “içerideki iki maaşını ve 1,5 yıllık kıdem tazminatını” alamamış. Bunun da öfkesiyle Erdoğan’ın konvoyundaki bir arabaya tekme savurmuş. Sonrasında biz sadece müşavirin tekmelerini gördük. Ama Cumhuriyet’in haberine göre, iş orada kalmamış. O akşam, polisler gencin evini basmış. Gözaltına alıp savcıya götürmüş. “Terörist” bekleyen savcı, gencin 10 yıllık madenci olduğunu anlayınca da şaşırmış.. Mağdur kere mağdur genci serbest bırakmış.

YUH OLSUN SİZE!

Öfke, Erdoğan’a mahsus bu memlekette. O öfkelenir.. Hatta tekme tokat girişir..
Ama “kulları” susmalı.. Onu mazur görmeli ve hatta alkışlamalıdır.

Hadi, diyelim ki AKP medyası bunları görmedi, göremedi, göremeyecek.. Bari sussalar. Bari Aydın Doğan’a, filan yazara çatıp komik duruma düşmeseler. AKİT Gazetesi, Soma faciası için (sonrasındaki protestoyu falan değil doğrudan kazayı kastederek) “darbe teşebbüsü” diye yazdı. Yazar. Çünkü biliyorum, AKİT, şeriat misyonuyla çıkan bir yayın organı. Gözleriyle gördüklerinin tersini yazarlar, yazabilirler. Mazurdur!

Ama örneğin Erdoğan ve kurmaylarının yaptıklarını bir kenara bırakıp “yazarların üslup sorununa” dair kalem sallayan eski sol / liberal / güya demokrat yazarlara ne demeli?

AKİT “inandığı” şeyi yapıyor. Ya onlar? Üç beş kuruş için bu kadar mı alçalır insan? Giderek yalnızlaştıklarını da mı görmezler? Cemaatçiler.. Liberal (sözde) demokratlar.. Merkezin bir köşesine sıkışmışlar BİLE terk etti onları. Akil insanlar, “yetmez ama evetçiler” tek tek tüyüyor Erdoğan’ın yanından.

Kalanların ve utanç verici biçimde savunmaya devam ettikleri Erdoğan’ın MASKESİ Soma’da düştü.

AKP’ye oy versinler diye “yevmiye şantajı” yapanlar.. İşçinin güvenliği için beş kuruşu bile sakınanlar.. Canını zor kurtarıp maaşının derdine düşen genci “isyan etti” diye tekmeleyenler.. İşçisine köpeği kadar değer vermeyenler.. Ve bunları yapanları savunan, bunun için kalem sallayanlar..

Artık sizi gözyaşları bile temizleyemez.

***

ALÇAK MISINIZ PARANOYAK MI?

Bir genç, cenaze için Okmeydanı’ndaki cemevine gitti. O sırada bir grup gösterici
eylem yaptı. Sonrasını biliyorsunuz.. Polisin ORANTISIZ ŞİDDETİ ile başından yaralandı. Hemen ardından.. Yani daha o gencin başından akan kanlar kurumadan,
AKPGİLLER tweet yağdırmaya başladı.

Efendim, Erdoğan yarın Almanya’da bir “kutlamaya” katılıp Çankaya kampanyasını başlatacak ya.. Bu gövde gösterisi öncesinde Aleviler, İstanbul’da “Alman gizli servisinin de yardımıyla” provokasyona kalkışmış. Ve o provokatörler “kendilerini yaralayıp öldürtmeyi başarmış”. İnanması zor ama Okmeydanı şiddetini buna bağlayanlar vardı. En acısı, aralarında “gazeteci” diye nitelenen isimlerin de olmasıydı.

FUAT UĞUR: “Okmeydanı’nda Alevileri kışkırtmak için Alman Gizli Servisi BND,
satın alınmış elemanlarıyla faaliyette. Hedef (Erdoğan’a) Köln Mitingini yaptırmamak..”

CEMİLE BAYRAKTAR: “Alman polisinin zırhlı aracını yakmaya kalkın,
bakalım ne oluyor, hep birlikte görelim!”

FATİH TEZCAN: “Almanya’da Erdoğan’a karşı yürüyecek 50 bin Alevi aranıp bulunamıyorken, Türkiye’de bir Alevi vuruluyor! Manidar diyeceğim de
midem bulanıyor!”

***

HEPİMİZE EMANET BİR EVLAT

Annesi evi terk etmiş.. Babası ona, annelik de yapmış.. Hatta maden ocağına gitmeden önce yemek yapıp dolaba koymuş.. Umudu, geleceği, oğlu yesin diye.. Mehmet Ali Cangül, madenci yetimlerinden sadece biri. Yaşlı babaannesi ve (artık kendisinin babalık yapacağı) kardeşiyle baş başa.

Peki yalnız mı?

Hadi ey memleket!
Ey Türkiye!
Ey patronlar!
Görelim sizi. Mehmet Ali yalnız mı değil mi, gösterin bize!