Etiket arşivi: Cumhuriyet mitingleri

İslamo faşizmin kitle tabanı/ruhu

AKP ve İslamcı faşist koalisyonun, 14-28 Mayıs 2023 seçimlerini adil ve demokratik bir yarış ve siyasal mücadele sonucu kazanmadıklarını biliyoruz. Dahası, bu ülkede 2007-2008 döneminden sonra dürüst bir seçim yapılmadığı da açık bir gerçektir. Bu dönemden sonra yapılan her seçim sandık güvenliği, hile, oy hırsızlığı, yalan, iftira ve kara propaganda tartışmaları yaşanmadan yapılamadı. Yasaya açıkça aykırı olan mühürsüz zarflardan çıkan 1,5 milyon oy bile geçerli sayıldı.

Bu anlamda, 2007-2008 önemli bir kırılma noktasıdır. Öyle ki; gerici ve faşizan bir rejim kurma girişimine karşı en büyük ve kitlesel sivil direniş olan “Cumhuriyet Mitingleri” ile Türkiye’nin sarsıldığı, ancak liberal ve sol liberallerin desteği ile halkın direniş refleksinin lekelenerek kırıldığı bir dönemdir. Liberal ve dönek solcuların paha biçilmez katkılarıyla Cumhuriyetin kazanımlarını imha etmek için başlatılan Ergenekon soruşturmalarının “demokratikleşme” diye pazarlandığı yıllardır.

İşte bu tarihsel dönemeci, solun ve demokratik güçlerin aklıyla alay ederek aşan siyasal İslamcı hareket, devleti fethetmeye yöneldi. Ünlü “12 Eylül 2010 Referandumu” bu süreçte kritik bir rol oynadı. Artık iktidarın seçim yoluyla değiştirilmesi de neredeyse imkânsız hale getiriliyor, devletteki kadrolaşma ve kurumların ele geçirilmesi ile iktidar garanti altına alınıyordu. Batılı siyaset bilimcilerin “seçimli otoriter rejimler” dediği, siyasal rekabetin serbest, iktidar değişiminin âdeta demokratik yoldan imkânsız olduğu bir düzen kuruldu. Seçimin yapıldığı ama muhalefetin kazanmasının neredeyse yasak olduğu bir tezgâhtı kurulan. Muhalefet edebilir ama iktidar olamazdınız. Her şey, seçim kuralları bile, âdeta iktidarın, yani islamo-faşist hareketin ve koalisyonun kazanmasına göre ayarlanmıştı. Bu tezgâh 2010 yerel seçimlerinde olduğu gibi zaman zaman bozulsa da genel amaç tutturuluyordu. Bu tezgâh ancak siyasal cesaret ve devrimci bir tutum ile bozulabilirdi. Halktan, cumhuriyetin kazanımlarından ve insanlığın ilerici birikiminden yana net bir program ve siyasal cesaret ile… Bu da ana muhalefet partisinin liderliğinde, ona yön veren anlayışta maalesef yoktu.

Neredeyse Cumhuriyeti kurduğu için özür dileyecek bir anlayışla, gericiliğe karşı mücadele etmek mümkün değildir. Nitekim, 14-28 Mayıs 2023 seçimlerinin yarattığı moral yıkımının nedeni de, anlamı da buradadır. Yapılması gereken şey yerel seçimlerde ortaya konulan irade ve siyasal cesareti, ideolojik bakımdan da tahkim ederek ulusal ölçekte yaşama geçirmekti. Olmadı!

Kendi cephesinin entelektüellerini, gazetecilerini ve kitle önderlerini bile koruyamayan, bu konuda tereddüt eden bir muhalefet önderliğinden kimseye hayır gelmez.

Yukarıda söylenenleri akılda tutarak belirtirsek eğer; yani adil ve demokratik olmayan seçim ortamına, hile ve hurdaya karşın AKP’nin kitle desteği ve aldığı oy oranı, yine de toplum bilimsel bakımdan açıklanmaya muhtaç. Çünkü seçimleri gerçekte kaybettiğini varsaysak bile yüzde 30 bandının altına düşmeyen bir toplumsal desteğinin olduğu açık. Bunun nedenlerinin, bu toplum kesimlerinin, niteliğinin, ideolojik motivasyonlarının kültürel dokusu ve ruh halinin incelenmesi şarttır. Bir süredir yapmaya çalıştığım bu işi okuduğunuz yazıda biraz daha derinleştirmeye çalışacağım. Çünkü, bu kitlenin özelliklerini tarihsel-sosyolojik bir perspektiften (açıdan) irdelemeden, sosyo-psikolojik derinliğini çözümlemeden islamo-faşizme karşı esaslı ve sonuç alıcı bir mücadele yürütmek zordur.

MAZLUM-ZALİM DİYALEKTİĞİ

Siyasal İslamcı hareketin kitle desteğinin nitelikleri, AKP’ye verilen desteğin bütün olumsuz şartlarına karşın kararlılık kazanması, liberallerin yaratığı tuhaf bir “suçluluk kompleksi” ve entelektüel ortamın terörize edilmesi dürüst şekilde tartışılmadı. Veballeri büyüktür. Sonuçta yolunu döşedikleri cehennemin ateşi onların bir bölümünü de yaktı. Ama olan memlekete…

Mazlumluk ile zalimlik hiçbir zaman İslam coğrafyasında olduğu kadar geniş toplum kesimlerinin kolayca geçiş yapabildikleri iki tutum, birbirinin yerine geçebilen iki yüz olmadı. Bu nedenle mazlum-zalim diyalektiğini anlamadan islamo-faşizmin toplumsal desteğini, gericiliğin kitle ruhunu kavrayamayız.

  • AKP ve siyasal İslamcı hareket; toplumun en geri, en eğitimsiz, geleneksel kültürün etkisindeki en yoksul, mesleksiz ve sınıf bilincinden uzak kesimlerini toplumun kültürel merkezine, eğitimli kesimlerine, estetik anlayışı gelişmiş seçkinlerine (zengin değil) karşı kışkırttı.

Onların bu kesimlere karşı duyduğu kıskançlık ve öfkeyi ideolojik olarak besledi. Bu kesimlerin kenarda kalmışlık, dışlanmışlık, ülkenin nimetlerinden uzak kalmışlık duygularını istismar ederek, bu durumun asıl sorumlusu olan kapitalizm yerine, aydınlanma ve moderniteye karşı bir düşmanlığa dönüştürdü. Söz konusu kitle de zaten bu tutuma hazır bir çizgide duruyordu. Öyle ki, toplumda “eziklik” duygusu içindeki kesimlerin çağdaş yaşam alanlarına, akılcılığı ve bilimi esas alan çevrelere karşı tepkilerini –ki bu ilkel ve haklı olmayan, sınıf bilincinden uzak tepkilerdi– bir “intikam” ideolojisine dönüştürdü. Oysa toplumun eğitimli, meslek sahibi, Aydınlanma ve çağdaş yaşamdan yana kesimleri onların ne yoksulluklarından ne de ezilmişliklerinden sorumluydu. Kontrgerilla, 6-7 Eylül 1955’te azınlıklara karşı aynı özelliklere sahip kitleye karşı aynı ideolojik-kültürel motifleri kullanmıştı.

AKP ve İslamcı entelijansiya, söz konusu “ezik özne” üzerinden öyle yaygın bir ideolojik ve kültürel kampanya yürüttü ki; bir süre sonra “kutsal mazlum”dan acımasız ve saldırgan bir “zalim” yarattı. Gündelik siyasette “mağdurluk edebiyatı” denilen durum budur.

Kendisinden olmayana düşman gözüyle bakan, kin tutan, bu kini bir türlü dinmeyen ve iktidara gelince “sıra bizde” diyen karanlık ve cehalet içindeki mekanizmaları aracılığıyla bu zihniyet dünyası ve onun taşıyıcısı olan kitle, sürekli beslenerek yeniden üretildi.

Vasatın, niteliksiz olanın, liyakatsizliğin, kayırmacılığın, yağmacılığın ve servet açlığının saldırganlığı ve iktidarı ile karşı karşıya kaldı ülke. İyi ve nitelikli olanın elendiği, kötü ve niteliksiz olanın yükseldiği bir düzen kuruldu. Diplomasızların dönemiydi artık.

  • Ülkenin 200-250 yıllık bir modernleşme, aydınlanma ve rasyonalite (akılcılık) sürecinin ve deneyimin ürünü olan kurumsal yapısı, bir bedevi saldırganlığı ve yağmacılığı ile imha edildi.
  • Ülke geriye savrulmaya ve statü yitirmeye başladı.

Yağma ve talana dayalı bir ilkel sermaye birikimi yöntemiyle İslamcı-muhafazakâr bir sermaye sınıfı oluştu.

Toplumda derin bir eşitsizlik, gelir ve servet adaletsizliği gelişti. İslami bir oligarşi meydana geldi ve ülkenin kaynaklarına el koydu. Din ve “kutsal mazlumluk” söylemi üzerinden bu tablo için rıza üretildi.

Yalana, çarpıtmaya ve ideolojik hileye dayalı yeni bir tarih anlayışı ve okuması geliştirildi. Günümüzün “ezik öznesi” o görkemli tarih ile avutuldu ve o tarih üzerinden sanal ve mistik hedefler konuldu. Kutlu dava hedefe ulaşırsa herkes istediği ve hakkı olan şeyi alacaktı. Ancak henüz “kâfirlerin”, “vesayetçilerin” ve “halka yukarıdan bakan” seçkinlerin kökü kurutulmamıştı.

Oysa sözü edilen kesimlerin neredeyse canı çıkmıştı. Dışlanan, ezilen, hakaret edilen, hapse atılan onlardı. Eziklik kompleksi ve ilkel intikamcılık öyle kışkırtılmıştı ki dinmek bilmiyordu.

Yoksullar, efendilerinin iktidarı için “kutsal kurbana” dönüşmüştü.

Bu arada ülke çöküyor, kendisini çevirecek rezervleri tükeniyordu. Yağma ve talan ekonomisinin sonucu olan derin ve yıkıcı bir ekonomik kriz, ülkeyi kasıp kavuruyordu.

Devrimci ve sosyalist hareketin, gerek 12 Eylül 1980 darbesi gerekse 1990’da dünyada gerçekleşen ve sonuçlarını hâlâ yaşadığımız büyük geriye savrulma sonucu devreden büyük ölçüde çıkmasının sonuçları da çok ağır oldu. İnsanlık, çıkan bu maliyeti hâlâ karşılayabilmiş değil. Sosyalistlerin güç yitirmesiyle, ülkenin yoksulları ve düzenin mazlumları siyasal İslamcıların ajitasyonuna açık ve korumasız hale geldi. Böylece, söz konusu kitle sınıfsal bir perspektif (bakış) kazanamadı. Dolayısıyla özgürlük, demokrasi ve eşitlik mücadelesinin bir parçası ve öznesi de olamadı. İslamo-faşizmin kıyıcı ve hoyrat kitle tabanına dönüştü.

“Kutsal mazlumluk” kutsal zalimliğe evrildi.

Durum sosyolojik bakımdan İspanyol yazar Ortega Gasset’in önemli kitabı “Kitlelerin İsyanı” çalışmasında ortaya attığı “vasatın iktidarı” durumundan daha farklı ve derin bir yıkıcılığa sahiptir. Çünkü, esas olarak İslam’ın ortaçağına ait değerler dünyasına yaslanan ilkel bir saldırı, imha edici bir düşmanlık söz konusudur.

Taliban’ın büyük bir ülkede iktidar olduğu İslam dünyasında, aydınlanma ve modernitenin zamanını dolduran tarihsel ve toplumsal projeler/aşamalar olduğunu savunmak ahmaklıktır.
***
TELE1 İzleyici Hattı
Yazarın Son Yazıları
13 Ağustos 2023 Pazar – İslamo faşizmin kitle tabanı/ruhu
6 Ağustos 2023 Pazar – Yenilginin ve değişimin anatomisi
30 Temmuz 2023 Pazar – Tarihin çağrısı ve cezası
24 Temmuz 2023 Pazartesi – Değişimin yönü ve CHP
23 Temmuz 2023 Pazar – Silivri’de de hayat sürüyor
Yazarın Tüm Yazıları

İslamcıların Batıyla dansı-2: Hukuksuzluğa boyun eğmeyiz

Merdan Yanardağ

Merdan Yanardağ

Savcılık benimle ilgili iddianameyi beklenmedik bir hızla hazırlamış. İşin magazini olan tarafını öne çıkararak “suç” üretmeye çalışmış. Bu kumpası da bozacağız. Hukuksuzluğa ve zorbalığa boyun eğmeyeceğiz.

Siyaset 17.07.2023, BİRGÜN 
İslamcıların batıyla dansı-2: Hukuksuzluğa boyun eğmeyiz

Erdoğan-AKP iktidarının daha önceki Batı karşıtı söyleminin tamamen mizansen (tümüyle kurgu) olduğunu ileri sürmek doğru olmayacaktır. İslamcı hareket, kendisini iktidara getiren ve bölgedeki bütün kirli işlerini gördüren Batılı emperyalist güçlerle itişiyordu; çünkü yeterince güçlendiğine ve devleti ele geçirdiğine inanıyor -özellikle 15-20 Temmuz darbe sürecinden sonra- böylece kendi şeriatçı programını hayata geçirmeye yöneliyordu. Bu amaçla Rusya’ya yaslanarak Batı’dan gelen baskıları karşılamaya ve dengelemeye çalışıyordu.

AKP, iktidara geldiği 2003-2004 yıllarında henüz çok zayıf olduğu için, bu açığı Batı’ya ve AB’ye yaslayarak kapatmaya çalışıyordu. Batı’ya sahte bir “demokratikleşme” retoriğiyle dayanan Erdoğan, böylece içeride iktidar alanını genişletmek istiyordu. Bunda başarılı da oldu.

İktidar kudretindeki açığı Batı’ya dayanarak kapatan Erdoğan, adım adım büyük cumhuriyetçi, laik ve bu anlamda sol muhalefet dalgasını kırdı. Erdoğan, Batı’nın sopasıyla iç siyaset alanını yeniden düzenledi. Anımsanacağı gibi cumhurbaşkanlığında Ahmet Necdet Sezer vardı. Yüksek yargı, üniversiteler ve başta TSK olmak üzere özerk kuruluşlar yerinde duruyordu. Ülke Cumhuriyet Mitingleri ile sarsılıyordu. AKP iktidarı bu yükselen demokratik ve seküler muhalefeti Batı’nın desteğiyle tasfiye etti. Amacına ulaşınca da AB hedefi rafa kaldırıldı. “Laikçi teyzeler” haklı çıkmıştı.

Erdoğan’ın Vilnius Zirvesi’nde İsveç’in NATO üyeliği konusundaki veto yetkisini yine aynı amaçlı kullandığı anlaşılıyor; çünkü AKP iktidarı en zayıf ve kırılgan olduğu dönemlerden birini yaşıyor. Öyle ki ancak radikal İslamcı (hatta terörist olduğu belirtilen) örgütlerin desteğiyle; o da adil olmayan koşullarda hile, iftira ve kara propagandayla alınan bir seçim söz konusu. Üstelik “kıl payıyla” denilebilecek küçük bir farkla alınan bir iktidar söz konusu.

  • Toplumun yarısı ise bu iktidara ve islamo-faşist harekete karşı direniyor.

Her iki kişiden biri O’na “hayır” demiş durumda.

  • Gerici-faşist hareket, aslında yitirdiği bir seçimi deyim uygunsa çaldı.

Muhalefetin değerini bilmediği, yönü ve kapsamı belirsiz bir “değişim” tartışması ile iktidarı bir yana bırakarak değersizleştirdiği %48’lik büyük bir potansiyelin anlamını iktidar görmüştü. Bu nedenle Erdoğan yönetimi, tüccar kurnazlığıyla yeni bir manevra yaparak rotayı tekrar Batıya çevirdi. Yıkıcı bir karakter kazanan ekonomik kriz de böyle bir manevrayı zorluyordu. Bu krizden yalnızca Rusya’ya ve Körfez Emirliklerine yaslanarak çıkılmazdı.

Üstelik bu dönüşü ya da rota değişikliğini ise “yeni bir dönemin başlangıcı” diye nitelendirir. Görece doğru bir nitelendirmedir. Gerçekte Amerikancı ve NATO’cu çizgisinden hiçbir zaman kopmayan Erdoğan yönetimi, siyasal sıkışıklığın ve ekonomik iflasın zorlandığı bu dönüşü yapmak durumundaydı.

Peki, bu dönüş iç siyasette bir yumuşamaya yol açar mı? Esas olarak hayır! Ancak göstermelik kimi adımlar atılabilir. İnfaz yasasında bir değişiklik ile kısmi ve örtülü bir af çıkarmak bunlardan biri olabilir. NATO’yu doğuya doğru genişletmek, Rusya’nın yanı sıra İran ve Çin’i de kıskaca almaya çalışan Batı, yeni dönemde jeopolitik önemi yeniden artan Türkiye’nin İslamcı iktidarını “demokratik” nedenlere fazla sıkıştırmayacaktır. Kimi şımarıklık ve aşırılıklarına ise göz yumacaktır.

SİLİVRİ’NİN HALLERİ

Savcılık benimle ilgili iddianameyi beklenmedik bir hızla hazırlamış. İki ayrı suçlama yönelterek 1 yıl 6 aydan 10,5 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Suçlama ise “terör örgütü propagandası” ve “suç ile suçluyu övmek”, iyi mi! Kanıt olarak da PKK yöneticisi Duran Kalkan’ın yaklaşık bir yıl önceki bir konuşmasını koyup benim sözlerim ile paralellik kurmuşlar. Şaka gibi ama gerçek. Tam bir Nazi hukuku oluşturma denemesi. Bu yöntemle toplumun yarısı yargılanabilir. Kanıta bakar mısınız?

İddianamede, ne benim AKP’nin Kürt politikasının eleştirisi var ne de bu partinin Diyarbakır Milletvekilinin sözleri… Bağlamından koparılan 62 saniyelik montaj video esas alınmış. Üstelik bu montaj videoda da “suç” yok; ama ortaya şöyle bir tablo çıkmış: Bayram öncesinde ben durduk yere “Gündem boş, şöyle Öcalan’ı öven bir program yapayım” demişim! Durduk yere. Gündem de değil, bağlamı yok, öylesine… Tam bir deli saçması!

Oysa gündeme de gelmiş, bağlamı da var. AKP Diyarbakır Milletvekili, 19 Haziran’da yeni bir “çözüm sürecini” ima eden ve Selahattin Demirtaş’ı suçlayan, Öcalan’ı ise öven bir röportaj verince biz de konuyu 20 Haziran’da yani bir gün sonra ele aldık. Ancak iddianamede programın esasını oluşturan bölüm adeta gizlenmiş. O bölüm benim, devletin infaz yasasının herkese adil ve eşit şekilde uygulanmasını istediğim sözlerimden oluşuyor; çünkü Ensarioğlu, Öcalan’ın “anlayışlı” olduğunu da söylediği röportajında, “tecrit” uygulamasının da Kandil ve Demirtaş yüzünden olduğunu öne sürüyordu.

Bunun üzerine ben de “O halde tecriti kaldırın, ailesi ve avukatlarıyla görüşsün, kamuoyunda ne söylendiğini öğrensin. İmralı’yı siyasal bir araç olarak kullanmaktan vazgeçin” dedim. Belli ki iktidarın elinden bir oyuncağı almış oldum. Bu tartışmayı da ilk kez geniş bir kesime yaydım. İktidarıyla, muhalefetiyle kurulan bir mutabakatı (uzlaşıyı) bozdum. Kıyamet buradan koptu. Ancak savcılık, asıl konuyu bir yana bırakarak biraz da ironiyle söylediğim ve deyim uygunsa işin magazini olan tarafını önere çıkararak “suç” üretmeye çalışmış; çünkü bir iktidara “devletin infaz yasasını herkese adil şekilde uygula” demek suç değil ama gürültünün asıl nedeni bu!

Bu kumpası da bozacağız. Hukuksuzluk ve zorbalık karşısında boyun eğmeyeceğiz.

==================================
Dostlar,

Aşağıdaki görseli biz ekledik.. 25 gündür haksız ve hukuksuz, tuzakla tutsak..
AKP iktidarının hukuk ve adalet anlayışı için turnusol kağıdı..
HAK – HUKUK – ADALET  er ya da geç yerini bulacak ve suçlular hesap verecek..

Image

Avrupasızlaşlaştırma

author

İBRAHİM Ö. KABOĞLU
ibrahimkaboglu@yahoo.fr
BİRGÜN, 2022.02.10 ve 2022.02.17 (ardışık 2 hafta)

Avrupasızlaştırma-1

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (AKBK), İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) tarafından “derhal serbest bırakılması’’ için alınan karara rağmen Osman Kavala’nın tutulması üzerine Türkiye aleyhinde “ihlal prosedürü”nü başlatmak için “dosyanın İHAM’a gönderilmesi” kararı verdi (2 Şubat). İHAM’ın, kararın uygulanmadığını resmen bildirmesinin ardından AKBK, “Türkiye hakkında ne tür bir uygulamaya gidileceği” üzerine karar alacak.

AKBK kararına tepki gösteren CB Erdoğan, “Bizim mahkemelerimizi tanımayanları biz tanımayız. Bu konuda AİHM ne demiş, Avrupa Konseyi ne demiş, bu bizi ilgilendirmiyor” dedi. Müttefiki D. Bahçeli, CB’yi destekledi; Dış İşleri Bakanlığı da karara tepki gösterdi.

Demirtaş-Kavala dosyaları ekseninde zirve yapan İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) ihlalleri nasıl okunmalı?

AKP iktidarının ilk on yılına damgasını vuran “hukuksuzlaştırma süreci”, 17-25 Aralık 2013 “müttefikler çatışması” ve genel oyla CB seçimi ardından, “anayasasızlaştırma” eşiğine taşındı. İHAM kararlarını tanımama iradesi ise, “Avrupasızlaştırma süreci” olarak okunabilir.

Bu yazıda çok katmanlı hukuksuzluk, teknik ve değerler olarak Avrupasızlaştırma (dé-européanisation) ise, sonraki yazılarda işlenecek.

HUKUKSUZLAŞTIRMA

AKP-Cemaat örtülü ittifakı uygulamalarına yönelik eleştiriler, darbe ortamına elverişli zemin oluşturmak; toplu özgürlüklerin cadde ve meydanlarda kullanılması ise, darbe girişimi olarak nitelendiriliyordu, Cumhuriyet mitinglerinden Gezi sahiplenmesine kadar.

Hukuksuzlaştırmada, yasa ve/ya Anayasa araç olarak kullanılıyordu: Örneğin, 2004’te, TÜBİTAK yönetim kurulunu yenileme yetkisi, yasa ile bir kez de olsa Başbakan’a verildi. Yargı bütününü ele geçirmek için 2010 Anayasa değişikliği yapıldı. 2011 KHK’leri, rejimin rengini değiştirmeyi amaçlayan “yasasızlaştırma” adımları idi.

Kandırıldık’ ve ‘ne istediler de vermedik?’ sözleri, “hukuk dışılık” tescili.

ANAYASASIZLAŞTIRMA

İşte kilometre taşları:

Parlamenter rejimi bekleme odasına aldık” (CB, Şubat 2015),

“Ben Anayasa Mahkemesi’nin… verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum.” (CB, Şubat 2016)

Parlamenter rejimin temel taşı ve kalbi TBMM bombalandı (FETÖ, 15 Temmuz 2016 ).

“Ülke yönetimi yasa ve Anayasa’ya uygun değildir. Ve de suç işlenmektedir” (D. Bahçeli, Ekim)

Parlamenter rejimi kaldırma girişimi resmen yapıldı (B. Yıldırım, Aralık).

  • Mühürsüz oylar da sayılarak Cumhuriyet tarihine sünger çekilmek istendi (Nisan 2017).

Anayasasızlaştırma (9 Temmuz 2018), kendilerince yazılan Anayasa kuralları döneminde ivme kazandı. Siyasilerce kapatılmakla tehdit edilen Anayasa Mahkemesi kararlarına mahkemeler bile uymaz oldu.

AVRUPASIZLAŞTIRMA

Türkiye’nin kurucusu ve tarafı olduğu Avrupa kurumlarına ve bunların kararlarına meydan okuma da bu dönemin ürünü. İHAM’in 10 Aralık 2019 tarihli kararı, Gezi davasıyla ilgili. Kavala bu davadan aklandı. Aynı olguların hukuki niteliği değiştirilerek başka bir dava açıldı. Beraat kararı tahliyeye dönüşmeden, dosyasında yeni bir delil bulunmadığı halde yeniden tutuklandı…

Uygulanmayan 10 Aralık 2019 kararı, yargılama süreciyle değil tutuklamayla ilgili. O nedenle kararın uygulanmasını öngören Bakanlar Komitesi kararı, davaya müdahale niteliği taşımıyor. Davaya müdahale, Gezi’den aklandığı halde, aynı dosyayı casusluk suçlamasına dönüştüren süreç olup, bunu da Ankara yaptı.

ÇÖKÜŞTEN ÇIKIŞ İÇİN

İHAS, İnsan Hakları Avrupa Anayasası olduğuna göre, Avrupasızlaştırma = anayasasızlaştırma. Bunun anlamı ne?

Yaklaşık 20 yıllık evrimin ürünü olan güncel durum, 200 yıllık tarihimize sırt çevirmek, değerler olarak da, yaklaşık 300 yıllık Aydınlanma çağını yadsımak demek. Demokrasiyi yadsımak kadar, dünyevi hukuk düzeninden de bilinçli ve sistematik uzaklaşma iradesini uygulamaya geçirmenin sonucu, yolsuzluk ve yoksulluk sarmalında çok katmanlı çöküş.

  • Avrupasızlaştırma ise, hukuka, demokrasiye ve insan haklarına karşı kararlı ve süreklilik taşıyan söylem, eylem ve işlemleri Kıta ölçeğine taşımaktan başkası değil.

Bu nedenle, 7354 sayılı Öğretmenlik Meslek Kanunu’na karşı geçen hafta TBMM’de oluşan “anayasal demokrasi bloku” (CHP+HDP+İYİ Parti) genişletilerek, Millet İttifakı ve bileşenlerince İnsan Hakları Avrupa Anayasası’nı da sahiplenme eksenine taşınmalıdır.
*****

AVRUPASIZLAŞTIRMA – 2

Yasasızlaştırma ve anayasasızlaştırma yoluyla Avrupa’dan uzaklaştırma sürecindeki Türkiye, siyasal bakış açıları ve aidiyetler bakımından adeta ikiye bölünmüş durumda. Oysa, Avrupa yanlıları (CHP-HDP-İYİ Parti ve diğer) ve karşıtları (AKP-MHP) olarak ayrışan partiler, evrenselleşme ve uluslararasılaşma yolunda emek ortak paydasında buluşuyor. Ortak payda, partiler ve hükümetleri aşan bir devlet politikasına dönüştü ve farklı toplum katmanlarını kucakladı.

Kısaca, Avrupa Konseyi çerçevesinde biçimlenen kurumlar, kurallar ve değerler üzerinde siyasal düzlemde ve toplumsal zeminde oydaşma (konsensüs) sağlandı. İki yüzyıla yayılan Batılılaşma ve Cumhuriyet tarihi ile örtüşen evrensel değerlerdeki uzlaşma, 100’üncü yıla bir kala, yerini ayrışmaya bıraktı.

OYDAŞMA -1: PARTİLER

Oydaşmada ilk genel ve temel halka, BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB/10 Aralık 1948) oldu.

CHP: İHEB, 27 Mayıs 1949’da RG’de yayımlandı. 1949’da kurulan Avrupa Konseyi (AK) anayasası olan İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS), İHEB esinli. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) ise, “gerçekten demokratik rejim” güvencesi olarak İHAS’a saygıyı sağlayan yargı organı. Türkiye, Konsey’in kuruluş ve İHAS hazırlık sürecinde yer aldı.

DP: İHAS, 1954’te onaylandı.

ANAP: 1987’de Komisyon’a bireysel başvuru hakkı; 1990’da Mahkeme’nin yetkisi tanındı.

DSP-MHP-ANAP: 2001 Anayasa değişikliklerinde İHAM karaları, AK gerekleri ve Kopenhag Kriterleri belirleyici oldu. İdam cezası kaldırıldı.

AKP: 2003’te, İHEB’i somutlaştıran BM ikiz sözleşmeleri onaylandı. 2004 Anayasa değişiklikleri ile, savaş döneminde ölüm cezası kaldırıldı ve İH alanında uluslararasılaşma yolunda somut bir adım atıldı.

OYDAŞMA-2: YURTTAŞLAR

Siyasal iktidarların el değiştirmesi, seçmenlerin özgür iradesi ile sağlandığına göre toplum, Avrupalılaşma yönünde atılan adımlarda belirleyici oldu. İHAM’a başvuruda yelpazesi genişliği, bunun göstergesi.

OYDAŞMA-3: DEVLET

İH birimleri, daire başkanlığı düzeyinde kamu kurumlarının çoğunda kuruldu. DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti döneminde başlatılan geniş kapsamlı İH formasyon programları, AKP iktidarının ilk yıllarında sürdü. İl ve İlçe İH kurulları, kamu kurumlarını ve sivil toplum örgütlerini, İH ilke ve değerlerinde buluşturdu.

100’üncü yıla bir kala, ayrışmalar da üç başlıkta özetlenebilir:

AYRIŞMA-1: SİYASAL

AİHM ne demiş, Avrupa Konseyi ne demiş, bu bizi ilgilendirmiyor” (AKP, Erdoğan, 3 Şubat 2022)

Önemli olan, tüm farklılıklarımızla beraber “biz” düşüncesini, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği normları çerçevesinde temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı, herkesin kendini eşit ve özgür vatandaş olarak gördüğü, düşüncelerini özgürce ifade edebildiği, inandığı gibi yaşayabildiği demokratik bir Türkiye’yi inşa etmektir.”(CHP-İYİ P., SP, DP, Deva P., GP/Ahlatlıbel Bildirisi, 13 Şubat 2022).

Avrupa normlarına bağlı kalacaklarmış. Bu nasıl gayri milliliktir. Bu kadar mı yozlaştınız bu kadar mı başkalaştınız. ” (MHP, Bahçeli, 15 Şubat).

AYRIŞMA-2: MEDYA

Basın ve yayın kuruluşları, demokrasi ve monokrasi ekseninde ayrıştırıldı. Basın İlan Kurumu (BİK), gazeteler; RTÜK ise, radyo ve TV’ler üzerinde baskı ve kollama aygıtlarına dönüştürüldü. İlan kesmeden ekran karartmaya ve yargısız infaza varan uygulamalar demokratik toplumu baskıladığından, Türkiye’nin kazanımları, güncel sorunları ve çözüm yolları üzerinde bilgilenme hakkı ve özgür tartışma ortamı gölgelendi.

AYRIŞMA-3: DEVLET

Kişi+Parti+Devlet birleşmesi, şovenist ve dinsel inançlar vurgulu söylem, işlem ve eylemleri öne çıkardı; Devlet’in insan haklarına ilişkin karar düzeneklerini sönümlendirdi. OHAL düzenlemeleri, bu amaçla kalıcı hale getirildi. Avrupa üzerinden değerler ayrışması, araç-amaç ilişkisi bakımından nasıl açıklanabilir?

AMAÇ: 20 yıllık iktidarın sağladığı nimetleri elden bırakmamak için 2023 seçimlerini ne pahasına olursa olsun kazanmak.

ARAÇ: Demokratik siyaset ve dünyevi hukuk yerine, seçimleri ve hukuku, iktidarın el değiştirmesini önleme ereğinde araçsallaştırmak.

DEĞERLER: “İnsan haklarına dayanan demokratik hukuk devleti”ne içkin kurallar ve değerler yerine, ümmetçi ve şefe itaat eden davranış kalıplarını kabul ettirmek.

Korkut Boratav : 2017’den bir yazı

2017’den bir yazı

sol.org, 22.06.2018
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
16 Nisan 2017 referandumundan önce yayımlanan bir yazımın önemli bölümlerini okurlarımla tekrar paylaşmak istedim. O tarihteki görüşlerimin 24 Haziran 2018 seçimleri arifesinde de büyük ölçüde geçerli olduğunu düşünüyorum. Birkaç güncel gözlemi de yazının sonuna ekliyorum.

Anayasa Referandumunun 2 Sorusu

Referandumda karşımıza çıkacak olan Evet / Hayır  pusulaları bizlere aslında hangi seçenekleri sunmaktadır? 18 maddelik Anayasa Değişiklik Taslağı’nda yer alan ilk 15 maddeyle 1982 Anayasası’nın 68 maddesi değiştirilecektir. Bu operasyonun amacı nedir?

Referandumu Türkiye’nin gündemine getiren iktidar destekçileri ve Cumhurbaşkanı, bu taslağın hukuki çözümlemesine girmiyor. Anayasa değişikliğinin, aslında başka bir şeyleri hedeflediğini ileri sürüyorlar: “Türkiye’yi bölmek, parçalamak isteyen karanlık güçlerin; terörün yenilgisi”; “millî birlik, beraberliğin sağlanması…”

Bu “yüce” amaçların gerçekleşmesi için sözü edilen 18 maddelik metnin niçin gerekli olduğu ise bir türlü açıklanmıyor. Bana göre anayasa referandumunda bizlere aslında iki soru sorulmaktadır.

Birinci olarak İslamcı bir rejime geçişin hızlandırılmasını kabul ediyor muyuz?İkinci olarak, Türkiye’yi yönetecek olan Cumhurbaşkanı’na sınırsız dokunulmazlık sağlanmasını kabul ediyor muyuz? 16 Nisan’da oylanacak olan anayasa değişikliğinin somut hedefleri bunlardır.

“Hayır” kampanyasını sürdüren akımların, örgütlerin hemen hemen tümü, bu iki seçeneğin oylanmakta olduğunun farkındadır; ancak bu tespiti vurgulamaktan kaçınmaktadır. Nedenlerin tartışılması, 2017’nin Türkiye ortamına ışık tutabilecektir.

İslamcı Rejime Geçiş

Referandum, toplumumuzun iki büyük blokunu karşı karşıya getirmektedir. İslamcı ve Cumhuriyetçi bloklar… Bugün AKP tarafından temsil edilen siyasî İslamcılığın nihaî hedefi bellidir: Bir hayli yıpranmış olan Cumhuriyet’in, ana çizgileriyle Müslüman Kardeşler doktrinine uyan İslamcı bir rejime dönüştürülmesidir.

Bu “yeni rejim”in tüm öğeleri kesinleşmemiş olabilir; nihaî yapısı zamanla oluşturulacaktır.  Âcil gündem, “halk Müslümanlığı”nın Siyasî İslam tarafından “fethi”nin hızlandırılmasıdır. “Fetih” tamamlanınca rejim değişikliğinin önü açılır. Yeni rejimin ana çerçevesi hızla oluşturulur; zamanla dönüşüm tamamlanır.

Ne var ki, yıpranmış 1982 Anayasası dahi, Cumhuriyet rejiminin temel ilkelerinden bazılarını korumaktadır. Bu özelliği nedeniyle, sözünü ettiğim “fetih”in tamamlanmasını kösteklemekte; güçleştirmektedir. 16 Nisan referandumunun hedeflediği sınırsız iktidar gücü, bu engeli hızla aşacak kritik bir adım olacaktır. Bu hedef ortadadır; onu, anayasa taslağındaki 18+68 maddeyi deşifre ederek ayrıca “keşfetmek” gereksizdir.

İslamcı blokun karşısında, cumhuriyetçi blok yer alıyor.  Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleri ve (en “gevşek” kapsamda) ortak değerleri ile barışık insanlardan oluşuyor. Çok geniş bir yelpazeden söz ediyorum. İdeoloji ve siyaset açısından farklı akımlara, birbiriyle uzlaşamayan sağ ve sol uçlara uzanır.  “Vatan bölünmez” ilkesini, anti-emperyalist konumlar ve bağımsızlık tutkularıyla birleştiren sert milliyetçi renkleri içerir. Bölgesel, etnik, kültürel  özerkliklere sıcak bakan liberalleri de kapsar. Tüm siyasî meşreplerden katıksız demokratlar, aydınlanmacılar buradadır. Sol uçta sosyalizmle barışık insanlar yer alır. Büyük çoğunluk, Alevîliği de kapsayan bir Müslümanlık kimliği taşımaktadır.

Cumhuriyet değerlerini ve bunların İslamcı karşıtlarını temsil eden sözcükler, olgular, kişiler, kurumlar üzerinde özenli, doğru anketler yapılsa, öyle sanıyorum ki, cumhuriyetçi kalabalığın  bugün dahi İslamcı bloktan daha geniş olduğu ortaya çıkacaktır. Zira, yukarıda sözünü ettiğim “fetih” süreci, henüz  tamamlanmamıştır.

Bu renk ve meşrep kargaşası, cumhuriyetçi kalabalığın birlikte, aynı doğrultuda  hareket etmesini neredeyse olanaksız kılar.  Yalnızca, tümünü birleştiren değerlerin tehdidi ortak tepkileri tetikleyebilir. Anayasa referandumu böyle bir ortam oluşturmuştur ve tepkilerin 16 Nisan’da sandıklara yansıması beklenebilir. Şu koşulla ki, anayasa taslağının Cumhuriyet’in tasfiyesini hedeflediği, cumhuriyetçilerce algılanmış olsun…

Muhalefet Kampanyası

Muhalefet, İslamcı rejim hedefinin farkında olmasına rağmen, referandum kampanyasında bu önceliği vurgulamaktan uzak durdu. “Hayır” kampanyasında bugün birleşenler, AKP’nin stratejik hedeflerini algılamakta geciktiler. Gecikmenin, önceki dağınıklığın bedelini  şimdi ödüyorlar. Kısa kronolojik anımsatmalar yararlı olabilir:

2007’nin “tehlikenin fakında mısınız?” kampanyası ve Cumhuriyet mitingleri ile başlayabiliriz. O tarihteki Cumhurbaşkanı seçimi vesilesiyle laikliği savunma platformu, eksik kaldı: Sosyalistler “ulusalcı” teşhisi nedeniyle uzak durdu. Liberal ve orta-sağ çevreler ise “darbeci” suçlaması ile cephe aldı. Liberallerin, orta-sağın bu tutumu, AKP’nin karşı saldırısına ve Cemaat’in Ergenekon/Balyoz operasyonlarına yeşil ışık yakmış oldu.

Sonraki yıllarda sosyalist sol, Aydınlanmacı çizgiyle kopukluğunu adım adım aştı. 2013 Haziran kalkışması sonrasında laiklik karşıtı uygulamalara en etkili direnmeler, sosyalistlerden gelmektedir; CHP’den değil…

Niçin CHP’den değil? Zira, 2007 sonrasında AKP-Cemaat ittifakının, din ve laiklik konularında sağladığı ideolojik hegemonya, CHP’yi giderek savunmacı bir konuma sürükledi. Laiklik karşıtı İslamcı politikaların eleştirilmesi, liberal aydınların da katkısıyla “din karşıtlığı” olarak teşhir edildi. Bu tür suçlamalar, CHP yönetimini adım adım  tutsak aldı; lider kadrosunda bir “suçluluk psikozu” yarattı; köşeye sıkıştırdı. “AKP, laikliği tasfiye gerekçesiyle eleştirilmeyecektir…”  Bu örtülü direktif, Kılıçdaroğlu tarafından güncel politikalarda bir CHP ilkesi haline getirilmiştir.

Nisan 2017’ye gelindiğinde CHP, sosyalistler, liberaller, orta-sağ, referandumun, “İslamcı rejime geçiş” hedefini içerdiğinin farkındadır. Ne var ki, AKP’nin ideolojik hegemonyasının genişlemiş olması, bu teşhisin kampanya platformuna taşınmasını frenlemektedir.

Referandum süreci başlarken muhalefet iki seçenekle karşı karşıyaydı:

  • Cumhuriyet değerlerini açık-seçik savunmak ve AKP’ye açıkça Cumhuriyeti tasfiye suçlaması ile yüklenmek…
  • Veya, “Hayır” platformunu “tek adam yönetimine karşı parlamenter demokrasiyi savunma” gündemi üzerine yoğunlaştırmak…
    İkinci muhalefet çizgisi yeğlendi…

Cumhurbaşkanına Sınırsız Dokunulmazlık

Cumhurbaşkanına sınırsız dokunulmazlık… Yazının   başında işaret ettiğim gibi, 16 Nisan oylamasının aslında izlediği iki hedeften biri budur.

Meclisi feshetme yetkisi, Cumhurbaşkanı’nın süresini uzatma  olanağı da sağlamaktadır. Süreleri üst üste ekleyebilen herkes farkındadır ki, bu düzenlemeler, bugünkü Cumhurbaşkanı’na (belki de) ömür-boyu sınırsız dokunulmazlık sağlayabilmektedir. (AS: en çok 15 yıl, 3 dönem..) Bir olasılıktan söz ediyorum. Esas olan “geleceği okumak” değil, bu hedefin taslağa yerleştirilmiş olmasıdır.

Gülen’ci “paralel yapılanma”nın 2013 sonunda AKP’nin üst kadrolarına karşı gerçekleştirdiği operasyonun dosyaları, belgeleri fiilen kapatılmamıştır. Bir ucu şu anda ABD yargısına taşınmıştır. Sınırsız dokunulmazlık arayışları, bu bilançoyla ilişkili değil midir?

Anayasa değişikliğinin Cumhurbaşkanı’na tanıdığı dokunulmazlık, referandum kampanyasında muhalefet tarafından da vurgulandı. Ne var ki, “neden” sorusu sorulmadı; bu bağlantı üzerinde durulmadı. 2013 referanslı yolsuzluk iddiaları, parlamento dışı muhalefeti, “FETÖ örgütlenmesi” suçlamasıyla karşı karşıya getirmektedir. Ana muhalefet partisi bile,   bu bağlantıları gündeme getirmede ürkek davranmaktadır.

  • Bu durum da, faşizmin, Türkiye siyasetine fiilen damgasını vurmuş olduğunu göstermektedir.

17 Nisan, İslamcı faşizme sürüklenmeyi frenleyecek önemli bir dönüm noktası olabilir. Her şey, cumhuriyetçi blokun algılama düzeyine ve katılımına bağlı görünüyor.
***

Haziran 2018’de Ek Notlar

Nisan 2017 referandumu arifesinde kaleme alınan yukarıdaki tespitlerin  22 Haziran 2018’de de büyük ölçüde geçerli olduğunu düşünüyorum. Birkaç ek gözlemle yetineceğim.

Birincisi, referandum sonuçları ile ilişkilidir. Yazıda vurgulanan Cumhuriyetçi ve İslamcı bloklararasındaki ayrımın bir paraleli, Kürt nüfusun ağırlık taşıdığı illerde de ortaya çıktı. Bu illerin çoğu ve kıyı şeridi “Hayır” oylarının yoğunlaştığı coğrafya olarak dikkat çekti.

Haziran 2018 seçimine giderken benzer bir durum, Kürt seçmenlerin saflarındaki   HDP / AKP ayrışması içinde temsil edilmektedir.  Ancak, HDP/AKP ilişkileri, Cumhuriyetçi / İslamcı karşıtlığına oturamaz. Burada değinmekle yetinelim.

Cumhurbaşkanlığı adayı belirlenirken Abdullah Gül’ün dışlanması, CHP saflarında Cumhuriyetçi akımın etkisini ortaya koymuştur. Ne var ki, Kılıçdaroğlu, partisini Cumhuriyetçi / İslamcı karşıtlığının dışında tutmaya öncelik vermektedir. Başarılı bir manevra sonunda oluşturulan CHP / İyi Parti /Saadet seçim ittifakı, CHP liderinin bu önceliğine de hizmet etmiştir. Aday listelerinde sosyalistler ve militan aydınlanmacılar tırpanlanırken, Saadet Partisi’ne ayrıcalık verilmiştir.

Buraya Nasıl Geldik?

1991 genel seçim sonuçlarına bakınız: Orta/Sol partiler (SHP+DSP) toplamı %31,5 oyla öndedir. Demirel’in DYP’si %27; Mesut Yılmaz’ın ANAP’ı %24 oy almıştır. Bugünkü Cumhur İttifakı’nın öncülleri (Refah ve Milliyetçi Çalışma partileri) ise seçime ortak listeyle girmiş ve % 9,7’lik  oy toplamıyla marjinal konumda kalmıştır. 1991 yılı, böylece,  Cumhuriyetin temel ilkeleriyle kavgalı olmayan Orta Sol / Orta Sağ partiler bloku, seçmenlerin  %83’ünün desteğini aldığı bir tarih olarak dikkat çekiyor.

On yıl sonra İslamcı bir partinin tek başına iktidar olmasına yol açan ve 2017-2018’de Türkiye Cumhuriyeti’ni tasfiye eşiğine sürükleyen dönüşümlerde, 1991 siyasetine egemen olan düzen partilerinin büyük sorumluluğu vardır. Sicilleri, kadroları ve seçmenleri bakımından Cumhuriyetçi değerlerin ana temsilcisi olarak bilinen SHP, DSP, CHP’nin sorumluluğu  daha da ağırdır. Bu bilançoyu sürekli anımsatmak zorundayız.

Cumhuriyetçi / İslamcı karşıtlığı, CHP geleneğini temsil eden bu partilerin isteğiyle oluşmadı. Ancak, bu ikilemle karşılaştıktan sonra, Cumhuriyetçiliği savunmak bu partilere düşmeliydi; bugünkü koşullarda CHP’ye düşmelidir.

Bu sorumluluktan kaçmak, Aydınlanmacı mirasın reddi demektir. İslamcı faşizme karşı açık ve etkili mücadele de, bu mirası hem özümseyen, hem de sınıf mücadelesi gündemiyle zenginleştiren  sosyalist, komünist, devrimci akımlara düşecektir; düşmektedir.
======================================
Evet dostlar..

Çarmıha Gerilmek İstenen Türkiye;
25 Haziran 2018’in İlk Dakikaları..

Üstad Prof. Boratav hocamızın uzunca – kapsamlı irdelemesi yukarıda.
24 Haziran 2018 seçim sonuçları, 25 Haziran 2018’in ilk dakikalarında henüz kesinleşmedi saat 00:45’te. Ancak Boratav hocanın irdelemesi 25 Haziran 2018 sabahına da açıklama getiriyor.

Son derece özel bir “politik anomali” yaşıyor Türkiye şu dakikalarda..

İktidarın teslim hatta tutsak aldığı AA, seçim sonuçlarını psikolojik savaş düzeyinde yönlendirmekte (manüple etmekte); YSK ise iktidar partisince işgal edilerek sinikleştirilmiş durumdadır. Muhalefete göre oyların yarısı ancak sayılabilmiş iken, yandaş medya sandıkların %95’inin açıldığına dayanarak sonuçları AKP lehine ilan ederek de facto bir durum dayatmıştır. O denli ki, AKP’li CB Erdoğan İstanbul’da Huber köşkü önünce seçmenlerine seslenmiş, kutlamaları kabul etmiştir el öptürerek ve Ankara’ya uçarak Balkon konuşması yapacaktır..

Sayım sonuçları 1-2 saat içinde aksine kesinleştiğinde ne yapılacaktır?

Niçin halk yığınları kesin olmayan bir seçim utkusuna koşullandırılmıştır?

Erken ilan edilen bu gerçekleşmemiş utku YSK kararı ile yalanlanırsa,
sokaklarda coşarak kutlama yapan AKP’liler nasıl yatıştırılacaktır??

Sayılan oyların oranı ne olursa olsun, iktidarca ilan edilen sonucu desteklemekten epey uzak ise, YSK hiç beklemeden kamuoyuna açıklama yapmak zorundadır.

Gelinen yer son derece sancılıdır ve Boratav hocamızın yukarıdaki yazısında isabetle işaret ettiği üzere Erdoğan önderliğindeki İslamcı kanadın “Cumhuriyeti” Erdoğan’a sağlanan
kesin dokunulmazlık kalkanıyla bir an önce “tam” teslim almada acele etmektedir..

AA’nın 18:45’te RTE için verdiği oran %71 dolayında iken, 5 saattir sürekli düşmekte ve %52’lere gerilemiş bulunmaktadır. Bu nasıl bir kazanma varsayımı ya da dayatmasıdır?!

Son dakika öğreniyoruz ki, Erdoğan İstanbul’da kalacaktır ve balkon konuşması sabaha ertelenmiştir. Dileriz halktan saklanan gerçekler AKP=RTE’yi frenlemiş olsun..
Ve dileriz ki bu konuşma yapılamasın; Cumhuriyetçi blok 2. turda kaçınılmaz dayanışma gereğini algılasın.

YSK’nın 11 üyesi yüksek yargıçlardır. Yemin etmişlerdir göreve gelirken ve Türkiye için
14 Mayıs 1950 seçiminden sonra en önemli seçim yaşanmaktadır. Ne yapıp edip,
seçmen istencinin (iradesinin) mutlak sadakatle korunmasını ve ilanını sağlamak zorundadırlar.

Buna hiçbir biçimde güçleri yetmiyor ise durumu açıklayıp İSTİFA ETMELİDİRLER!

Sevgi, saygı, DERİN ENDİŞE ama UMUT  ile.
25 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

MESAJINIZI ALDINIZ MI ??

MESAJINIZI ALDINIZ MI ??

portresi

Prof. Dr. Ayhan FİLAZİ

ADD Genel Başkan Yardımcısı
Ankara Üniv. Veteriner Fak.

 

Kestirimim, tarihçiler ve sosyal bilimciler gelecekte Türkiye’yi 31 Mayıs 2013 öncesi ve sonrası diye iki dönemde anlatmak zorunda kalacaklar.

Mayıs öncesi dönem Kemalist devrimin nimetlerinden yararlanan, bu dönemi
har vurup harman savuran, Kemalist devrimin en önemli olmazlarından Devletçilik, Halkçılık ve Devrimcilik ilkelerini unutan, yalnızca Cumhuriyet, Laiklik ve Ulusalcılığı ön plana çıkaran, geleceği devrimci bir gözle okuyamayan,
halktan kopmuş, bize bir şey olmaz, neme lazımcı bir ulusun yaşadığı bir Türkiye.

Sonrası ise henüz belli değil. Bunu toplumun dinamikleri olan gençler ve uyandırmaya çalıştıkları kişiler hep birlikte belirleyecek. Ya Kemalizmin en önemli bütünleyici ilkesi olan tam bağımsızlığa kavuşacak ya da söylemesi bile kötü ama çağdaş uygarlıktan kopup karanlığa boğulacağız.

Kemalizmde Halkçılık veya Atatürk’ün kendi el yazısıyla yazdığı notlarda Demokrasi olarak tanımladığı ilkesinden anlaşılan; toplumda hiç kimseye, zümreye ya da herhangi bir sınıfa ayrıcalık tanınmamasıdır.

  • Herkes yasalar önünde eşittir.

Hiç kimse başkasına karşı din, dil, ırk, mezhep veya ekonomik açıdan üstünlük sağlayamaz. Bu ilkeden ilk kopuş 2. Dünya Paylaşım Savaşı sonrası biçimlenen
2 kutuplu yenidünyada işçi sınıfının egemenliğine dayanan sosyalizmle, belirli bir üst ekonomik sınıfın egemenliğine dayanan kapitalizm arasında sıkışmamız sonucu, sanki bir tarafı tutmak zorunluluğumuz varmışçasına kapitalist sisteme taraf olmamızdan sonra başladı. Özellikle her mahallede bir milyoner yaratma sevdasına düşüldü (AS: Demokrat parti döneminde.. halkımız 1 milyonerin 1000 yoksul yaratma ile olanaklı olabileceğini anlayamadı!). Önceleri henüz Kemalist Devrimin temel taşları yerinde durduğu için pek anlaşılamadı ama önce 12 Mart 1971 yarı-darbesi ve ardından 12 Eylül 1980 darbesi ile taşlar tümüyle yerinden oynatıldı.

Ardından Atatürk’ün adı da kullanılarak topluma Türk-İslam Sentezi dayatılmaya başlandı. Kimi yörelerde ulusun kullandığı yerel diller yasaklanmaya, İslam adına belli bir mezhep dikte edilmeye başlandı. Buradan, sakın ana dilde eğitimi savunduğum gibi
bir saçmalık kimsenin aklına gelmesin.

  • Bir halkın ulus olabilmesinin vazgeçilmez koşulu dil birliğidir.

Ayrıca “Türk ulusu” derken de bir ırktan söz etmiyoruz.

Atatürk’ün de dediği gibi Ulus;

  • Geçmişte bir arada yaşamış, bir arada yaşayan, gelecekte de bir arada yaşama inancında ve kararında olan, aynı yurda sahip, aralarında dil, kültür
    ve duygu birliği olan insanlar topluluğudur.

– Ancak sosyal ilişkilerinde kimsenin ana dilini konuşması yasaklanamaz.
– Kimse belli bir mezhebe sahip olan köylere, o köylülerin fikirleri sorulmadan istemediği ibadethaneleri zorla dayatamaz.

Ama ne yazık ki bunlar yapıldı.

Atatürk’ün Halkçılık ilkesi ile bağlantılı olarak değerlendirdiği Devletçilik ise
Türk Ulusu’nun ulaşmak istediği çağdaş ve modern bir düzen için gerekli olan ekonominin güçlendirilmesi ve ulusallaştırılmasıdır. Buna göre devlet, ekonomiyle ilgili olarak doğrudan doğruya müdahale yapabilir. Ekonomik girişimler yalnızca Devletçe yapılmayacak, özel girişime izin verilecek ama hiçbir özel girişim devlet denetim ve gözetiminden çıkamayacaktır.

Özellikle Halkçılık ilkesinden uzaklaşmaya başladığımız günlerden başlayarak ve yukarıda sözünü ettiğimiz 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri ile neoliberal politikaların dünyada yükselmeye başladığı dönemde bu ilkeye ne denli bağlı kaldığımızı ve savunduğumuzu tartışmaya bile gerek yok.

Ve gelelim Atatürk’ün yaptığı devrimin korunmasının gereği olan Devrimcilik ilkesine.. Bu ilke, seçkinciliği açıkça dışlayan, halkla bütünleşmeye ve dolayısıyla demokratik yöntemlere büyük önem veren ulusalcı bir devrimcilik anlayışıdır. Eski düzenin geçerliğini yitirmiş kurumlarını yıkıp, yerlerine çağın gereksinimlerini karşılayacak kurumları koymak ve sürekli yeniliklere, değişimlere açık olmak biçiminde iki yanı bulunmakta ve kalıplaşmaya karşı çıkmaktadır. Cumhuriyet döneminin kazandırdıklarının korunması tümüyle bu ilkeye dayanır. Koşullara koşut olarak yalnızca kurumların değil, düşüncelerin de değişmesinin gerekliliğini anlatan bu ilke gereği, en ileri bir devrimin bekçiliği ile yetinenler, günün birinde değişen koşulların gerisinde kalmaktan, tutuculaşmaktan kurtulamazlar. Kemalizm’in “Sürekli Devrimcilik” anlayışının
temel nedeni budur.

Gerçek devrimciler kendilerini değil, savaşımlarını ve savaşım araçlarını öne çıkaran kişilerdir. Her toplantıda, her törende “falanca da aramızda” diye kendilerini öne çıkaranlar veya yalnızca makam ve konumlarıyla seçkinlik yaratmaya çalışanlar
gerçek devrimci olamayacakları gibi; onlara salt bu makamları nedeniyle saygı duyan kişiler de devrimcilik ilkesinden habersizdir. Bunların ileri görüşlülüğü veya uzakları görmesi, gözlerinin keskinliğinden veya devrimcilik bilincinden değildir. Olsa olsa devlerin omuzunda yükselmelerindendir. Ayrıca bu türden kişiler devin omuzundan düştüklerinde ne denli cüce oldukları belli olacağından, bulundukları yere her türlü yolu deneyerek
sıkı sıkı tutunmaya çalışan zavallılardır.

Sözün kısası; örgütlü Cumhuriyet mitingleriyle başlayan, ancak yalnızca belli bir kesimi hedefleyip fabrika ayarlarını isteyen, daha sonra ilk olarak Tekel işçilerinin direnişlerinde gaz yemesiyle süren, 29 Ekim 2012’de gaz yeme ve barikatların yıkılmasıyla doruk noktasına ulaşan eylemler, Kemalist Devrimi tam anladığına inandığım gençlikle yeni bir aşamaya geldi. Doğru olarak her kesimi kapsamaya başladı. Ancak verilen iletiler  salt varolan iktidara değil, yukarıda belirttiğim, devlerin omuzlarında yükseldiği için ileriyi gördüklerini sanan kişilere de verildi.

  • Mesajınızı aldınız mı?

Yeni Türkiye’yi kuracak güç


Yeni Türkiye’yi kuracak güç

 portresi
Merdan Yanardag
Beklediğimiz gibi, Gezi Parkı direnişi karşısında yenilgiye uğrayan AKP Hükümeti
sürek avı başlatarak toplumsal muhalefeti ezmeye çalışıyor. Bütün diktatörlerin yanılgısını tekrarlayarak halkın isyanını polisiye tedbirlerle bastıracağını sanıyor.
Gerici faşizan AKP iktidarı, polis ve adliye üzerinden siyasal şiddet şiddet kullanarak Gezi Direnişi‘nin yarattığı siyasal, toplumsal ve psikolojik iklimi dağıtmaya çalışıyor. Uğradığı yenilginin sonuçlarını ortadan kaldırmak, hatta direnişçileri lekeleyerek durumu lehine çevirmenin yolunu arıyor. Diktatör ve onun hükümeti eğer polis ve adliye zoruyla bu direnişi bir süre için bastırsa, hatta cihatçı ya da siyasal İslamcı militanlarını
sokağa sürerek saldırtsa bile, uğradığı yenilginin siyasal sonuçlarını değiştiremeyecek. Bu durumu sezdiği için olsa gerek, ideolojik ve siyasal inisiyatifi yeniden ele geçirmek için üst üste kışkırtıcı mitingler yapıyor. Toplumun en geri yanlarına sesleniyor.
Ancak, geçmişte sağ ve sol liberallerin paha biçilmez desteği ile sağladığı
ideolojik inisiyatifi bir daha ele geçirmesi mümkün değil.

Çünkü Gezi direnişi, entelektüel ortamı da yeniden belirledi.Bu nedenle AKP Hükümeti toplumu kutuplaştırarak, çoğunluk mezhebi üzerinden yeniden hegemonya oluşturmaya çalışıyor. Erdoğan yeniden o bildik ‘seçkinler mazlum kitleler’ ya da ‘inananlar inanmayanlar’ karşıtlığını kurmaya ve kendi cephesini tahkim etmeye kalkışıyor.Bu amaçla yüz kızartıcı şekilde yalana, demagojiye ve çatışmacı bir kışkırtıcılığa başvuruyor.

***

Gezi Direnişi ne Türkiye’de ne de dünyada sıradan bir ‘tolumsal patlama’ değil.
Üzerinde yıllarca tartışılacak, sosyolojik ve siyasal araştırmalar yapılacak
çok farklı ve önemli bir tarihsel olayla karşı karşıyayız.

Tarihte çok az görülen bu durum gerçekleşti ve bütün toplumsal, siyasal, kültürel
çelişki ve çatışmalar bir parkın içine yığıldı. Tarihsel hesaplaşma da siyasal çatışma da kültürel kapışma da o parkta ve kurulan barikatların önünde gerçekleşti.

Bu nedenle olayı “iki ağaç meselesi” olarak görenler büyük bir şaşkınlık yaşıyor.

Yine tarihte çok az görülen bir durum yaşandı ve toplumun farklı kesimleri ve farklı sınıfları aynı politik ve kültürel talepler çevresinde buluştu.

Onları birleştiren asgari zemin modernite ve aydınlanmanın kazanımlarıydı.

Gazi Mahallesi, Ümraniye, Şişli ve Bağdat Caddesi çevresini aynı alanda,
aynı sokakta ve aynı barikatın arkasında buluşturan olgu budur.

Kimi kendi yaşam tarzını tehdit altında gördü, kimi derinleşen gelir adaletsizliğine
ve ağırlaşan sömürü düzenine isyan etti, kimi laik eğitim düzeninin yıkılmasını ve Cumhuriyetin kazanımlarının tasfiye edilmesini reddetti. Bu kesim ve sınıfların
tamamına yakını AKP’nin iktidar küstahlığına isyan etti.

***

Başta İstanbul ve Taksim olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanında Başbakan’ın emriyle halka, direnişçi gençlere, kadınlara yapılan insanlık dışı, barbar ve hukuksuz saldırı, AKP Hükümeti’nin bütün meşru dayanaklarını yıktı.

Bu nedenle AKP Hükümeti, kendisi için uygun bir zamanda tıpkı
Ergenekon tertiplerinde olduğu gibi, düzmece soruşturma ve davalarla
Gezi Parkı Direnişi’ni lekelemeye, prestijini ve toplamda yarattığı etkiyi kırmaya ve
bir suça çevirmeye çalışacak.

Polis operasyonlarına başladılar. Tutuklu sayısı otuz kişiyi aştı.
Yandaş medyada ve daha önce Ergenekon ve Balyoz tertibini kurduğunu
bildiğimiz malum karargâhlarda çeşitli senaryolar üretilmeye başlandı.

Öyle anlaşılıyor ki, 1 Haziran Direnişi’ni de bir “darbe” girişimi olarak yaftalamaya çalışacaklar.

Tıpkı Cumhuriyet mitinglerinden sonra yaptıkları gibi…
Tek bir camın bile kırılmadığı, kimsenin burnunun kanamadığı,
temel bildirisi “Ne darbe ne şeriat” olan, Türkiye tarihinin en büyük barışçıl
kitle eylemlerinden 2007 Cumhuriyet mitinglerini nasıl “darbeci eylem” diye lekeledilerse, şimdi de aynı şeyi Gezi Direnişi için yapmaya çalışacaklar.

Ancak, bu kez başaramayacaklar. Bu halk aynı derede iki kez yıkanmayacak.
Fiyakası bozulan AKP hızla kendi sonuna doğru koşuyor.
Artık bürokrasiye bile eskisi gibi hâkim olması çok zor görünüyor.

Bu nedenle Erdoğan bütün mitinglerinde Türk bayrağı yakıldığı yalanını tekrarlıyor.

Kürt düşmanı olmadıkları da ortaya çıkan geniş cumhuriyetçi kesimlere
“Siz nasıl ulusalcısınız?” diye sesleniyor.

Böylece sosyalist sol, sosyal demokratlar, cumhuriyetçi kitleler ve Kürt solu arasında sokakta, eylem alanlarında kurulan bağı koparmaya çalışıyor.

***

Daha önce de yazdığım gibi, faşizmin ve gericiliğin elinden alınan bayrak,
yeniden yurtseverlerin, devrimcilerin ve halkın elinde bir direniş sancağına dönüştü. Bütün dünya da olayı böyle algıladı, Brezilya’da büyük toplumsal direnişi gerçekleştirenler, Gezi Parkı direnişi ile dayanışmalarını göstermek için
pankartlarına ay yıldız çizdiler.

  • Direnişe Türkiye genelinde 10-11 milyon insanın katıldığı kestiriliyor.

Bu sayı bütün grup ve partileri aşan çok önemli bir kitlesellik.
Erdoğan bu büyük kitleyi tuzu kuru “seçkinler” diye nitelendiriyor.
Bu genişlikte bir toplumsal eyleme katılanları böyle değerlendirmek için,
basit bir tarih coğrafya bilgisinden dahi yoksun olmak gerekiyor.

Hâlâ devam eden Gezi Parkı ya da 1 Haziran Direnişi sırasında sokaklarda, alanlarda, barikatların arkasında oluşan birlik, o toplumsal çeşitlilik,
eylem içinde kurulan fiili cephe Türkiye’nin geleceğini kuracak güçtür.

Direnişin dinamosu olan gençler, bu toprakların yeni devrimci kuşağıdır.

İnsanlığın ilerici birikimini koruyup daha ileriye taşıyacak ve yeni Türkiye’yi kuracak güç onlardır. (23.6.13)