LOZAN DELİNMEKTEDİR! KİMMİŞ EKÜMENİK ???

AZİZ VATANIMIZ İÇİN TEHLİKE ÇANLARI ÇALIYOR; TARİH, AYNI OSMANLILARIN SON YÜZYILLARI GİBİ TEKRAR EDİYOR!


Güzide Filiz Tuzcu
Tarih Bilimci

TÜRK MİLLETİNİN KURTULUŞ ZAFER TACI VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TEMEL KURULUŞ BELGESİ LOZAN DELİNMEKTEDİR! KİMMİŞ EKÜMENİK ???

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nde bunca yüksek okullar ve üniversiteler varken, ve bunların “Tarih Bölümleri ve Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüleri” varken ve de bu bilim kurumlarında binlerce öğretim üyesi görev almışken, “Türklerin güvenliği ve vatanlarının toprak bütünlüğünü yakından ilgilendiren LOZAN Andlaşmsı maddelerinin gizlenmesi, hatta “ekümenik” gibi Hıristiyan azınlık lehine yalan ve yanlış haberlerin gündeme getirilerek göz göre göre LOZAN’ın delinmesi karşısında bunların tümünün ölüm sessizliğine bürünmüş olmaları kesinlikle kabul edilemez ve affedilemez bir suçtur! Tarihten günümüze bu vahim durumun bir örneğini, başka bir millette görmek kesinlikle mümkün değildir! Aziz Türk Milleti, söz konusu bu kurumların ve buralarda görev alanların, görev suistimallerini, “bilime ve tarihe olan söz konusu bu ihanetlerini hiçbir zaman unutmayacak ve affetmeyecektir.

Ayrıca ülkeyi yönetmeye istekli olan siyasilerin ve devlette en yüksek makamlara dek gelen devlet adamlarının, tarih bilincinden, vatanın hak ve hukukunu korumaktan yoksun oluşlarını” ve böylece Türk düşmanlarının ekmeğine, halk deyimiyle “yağ, bal ve kaymak sürmelerini” de affetmeyecektir. Ki Osmanlı devrinde de İslâm Hukuku ve Türk Yasaları sürekli delinerek, ruhban sınıfına (AS: Ulema’ya) ve gayrimüslim azınlıklara olağanüstü özgürlükler, imtiyazlar ve ayrıcalıklar verilmiş; azınlıkların kendi dil ve dinlerini yaymalarına, dış güçlerle devlet aleyhine işbirliği yapmalarına, Türkler aleyhine yıkıcı ve bölücü faaliyetlerde bulunmalarına ve Türk topraklarını gasp etmelerine hep göz yumulmuştur. Böylece koskoca Osmanlı İmparatorluğunun temelleri çökertilerek, parçalanmış ve kaçınılmaz bir son – bir yok oluş gerçekleşmiştir.

Büyük Atatürk devrinde (1923 – 38) hiç sesi soluğu çıkmayan, söz verdiği  üzere tümüyle Türk Yasalarına harfiyen uyarak, uslu uslu oturan ve yalnızca Hıristiyan azınlıklara din hizmeti vererek, görev sınırını oldukça iyi bilen İstanbul Grek (Rum) Patrikhanesi ve başındaki zat, günümüzde –aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi– yine meydanı boş ve elverişli bularak, keyfince konuşup, davranmaya başlamıştır! Bir başka deyişle İstanbul (Fener) Grek Patriği Barthelomos, Osmanlı devrinde yaşamış olan meslektaşlarının izinden giderek, Batılı emperyalist devlet liderlerinden ve ülke içinde kimi siyasilerden aldığı destekle fırsatları, Türkler aleyhine oldukça iyi değerlendirmektedir! Şöyle ki; adı geçen Patrik, istediği gibi demeçler vermekte, törenler düzenlemekte ve hiçbir hukuksal – yasal hakkı olmadığı halde kendisini “Ekümenik” ilân etmektedir! Öyle ki; Barthelomos, CBS Kanalının, 17 Aralık 2009 tarihli “60 Minutues” TV programında, ünlü TV habercisi Bob Simon’a özetle şunları söylemiştir:

  • Türkiye’de biz Ortodoks Hıristiyanlar kendimizi 2. sınıf vatandaşlar olarak, ben de kendimi haça çivilerle gerilmiş (crucified) gibi hissetmekteyim. İstediğimiz gibi yaşama zevkinden yoksun bırakılmaktayız..” vs…

Gerçeklerle asla bağdaşmayan, bu inanılmaz sözleri söyleyen zat, aynı bir kral gibi lüks ve saltanat içinde, özgürce yaşayan, ülkemizde dilediklerini yapabilen bir kişidir. Ancak anlaşılıyor ki bu saltanat ve özgürlük O’na yetmemektedir! O, aynı Osmanlıdaki meslektaşları gibi, “Büyük Grek İdeali (Megali İdea) misyonuyla, “Vatikan papalık modeli” İstanbul topraklarında kendine ait bağımsız bir Grek Hıristiyan Ortodoks Din Devleti kurmayı planlamaktadır!

  • Dikkat çekmek isteriz ki; 1938 sonrasından günümüze, planlı ve sistematik olarak Devletimizin temelleri, hem dıştan, hem de içten olmak üzere –çeşitli cephelerden– bir kez daha saldırılar altındadır…

Hatta Patrik Barthelomos, Patrikhanenin resmi internet sitesinin İngilizce sayfasına “Constantinople Ecumenical Patriacrhate yazdırmaya bile cüret edebilmiştir!

Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir millette, ülkesinde kalmasına lütfen izin verdiği Hıristiyan bir din kurumu liderinin “yaşadığı ülke aleyhine bu denli rahat, başına buyruk ve pervasız konuşup, hareket edebildiği” bir başka ülke örneği yoktur. (Çünkü bu sözde din kurumu, yüzyıllarca Türklerin aleyhine çalışmıştır ve her zaman Türk düşmanlarıyla işbirliği içinde olmuştur; Kurtuluş Savaşı sürecinde de Türklere yapmadığı düşmanlık ve zulüm kalmamıştır! Grek din adamları, İstanbul ve Anadolu’da bulunan kiliseleri Grek askerlerinin ve çetelerinin buluşma merkezleri ve onlara silah ve cephane sağlayan depolara çevirerek, tüm Türk düşmanlarını maddi ve manevi olarak, azami ölçüde desteklemiştir… Büyük Atatürk Nutuk’ta bu kurumu “fesat yuvası” diye tanımlamış ve bunu kanıtlayan resmi belgeleri sunmuştur.) Ancak Patrik efendiye hemen anımsatalım ki; burası artık Osmanlı Devleti değildir, Grek azınlıkların diledikleri gibi at koşturdukları, o peri masalı gibi tatlı ve saltanat dolu yıllar bitmiştir; Osmanlı Devleti ve padişahları tarihin çok derinliklerine gömülmüştür.

Bu aziz ve kutsal Anadolu toprakları, yani Türklerin binlerce yıllık Kadim Ana Vatanları, 1923’den başlayarak Büyük Atatürk’ün olağanüstü emeklerle, kanla ve canla kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmuştur. Bunun için Aziz Türk Milleti, LOZAN ANDLAŞMASI maddelerinin, ANAYASA’MIZIN ve TÜRK YASALARIMIZIN delinmesine asla izin vermeyecektir.

BÜYÜK ATATÜRK’ün  BİLİNÇLİ ULUSAL SİYASETİ ve KARARLI DİREKTİFLERİ SAYESİNDE İMZALANAN ULUSLARARASI LOZAN ANDLAŞMAMIZA ve TÜRK ANAYASIMIZA tümüyle aykırı olarak, İstanbul Grek Patrikhanesi’nin İngilizce resmi internet sitesinde: İstanbul’umuza “Konstantinople” diyebilmek ve yalnızca din hizmetleriyle ilgilenmesi gereken sade bir Türk Kurumu olan, azınlık Hıristiyan vatandaşlarımıza din hizmetleri vermesi koşuluyla İstanbul’da kalmasına izin verilen Patrikhaneye  “Ekümenik” diyebilmek, hiç kimsenin ama hiç kimsenin haddi değildir!

AŞAĞIDA GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ PATRİKHANENİN İNGİLİZCE İNTERNET SİTESİNDE “KONSTANTİNOPOLİS EKÜMENİK PATRİKHANESİ” YAZMAKTADIR!!!  BU ASLA KABUL EDİLEMEZ; TÜRK MİLLETİNE HİZMETLE GÖREVLİ – TAM BAĞIMSIZ ve TARAFSIZ T.C. DEVLETİ SAVCILARI, KANIMIZCA DERHAL HAREKETE GEÇMELİDİR.

(Önemli Not: Avrupa Birliği Türkiye İlerleme Raporlarının İngilizce ve Fransızca özgün metinlerinde “Greek Ecumenical Patriarchate” yazmakla birlikte, raporların Türkçe tercümelerinde nedense “Ekümenik” yazmamaktadır!!! Greklerin ve dış güçlerin planı – Osmanlıda olduğu gibi- Türk Milletini uyandırmadan, gerçeklerden haberdar etmeden, derinden  ve gizli gitme taktiğidir… İşin daha da vahim noktası şudur ki; Doktora Tezimde bu raporların orijinalinden bahsetmem yasaklanmıştı!)
****

İSTANBUL (FENER) GREK PATRİKHANESİ’nin KISA TARİHÇESİ

1453’te Osmanlıların, “Ortodoks Grek Kilisesini” baskı altına alacakları beklenirken, Sırp Kralı Bronkoviç’in kızı Mara Despina’dan doğma oğlu 2. Mehmet (Fatih) Hıristiyanları desteklemeyi tercih etmiştir. (Yabancı tarih kaynakları, Orhan’ın üç Grek eşinden biri olan Teodora gibi fanatik bir Hıristiyan olan bu kadının da, adının değiştirilmesine bile izin vermediğini ve hem kocası 2. Murat devrinde ve özellikle de oğlu 2.Mehmet’in saltanat devrinde devlet yönetiminde ve dış ilişkilerde – diplomaside son derece etkili, sözü geçen, her dediğini oğlu 2. Mehmet’e mutlaka yaptırtan, patrikleri bile bizzat seçen ve destekleyen, hatta tıpkı bir kraliçe gibi hüküm süren, güçlü bir Hıristiyan kadın olduğunu vurgulamışlardır… Hatta 2. Mehmet, anasına geniş topraklar ve gelirlerini bağışlamak üzere, kendi el yazısıyla yazmış olduğu bir fermanında anasını, “Hıristiyan kadınların en yücesi benim anam Mara Despina diye onu övmüştür. Konuyla ilgili bilgi almak isteyenler için çeşitli yansız kaynaklar vardır: İlk akla gelen, Alman tarihçi Franz Babinger’in kapsamlı 2. Mehmed araştırmasının ürünü “Mehmed the Conqueror and His Time” adlı tarihi kaynaktır, Princeton Univ. Press, 1992) Gennadius’u Patrik olarak seçen 2. Mehmet, O’na hem dostluğunu, hem de bütün imtiyazları kapsayan geniş bir yetki alanı sunmuştur! Sultanın bahşettiği geniş yetkilerle Patriklik makamı zenginleşmiş ve güçlenmiştir. Böylece Bizans’ta küçük bir alanda sıkışmış kalmış olan Patriklik makamının etkisi, muazzam bir alana yayılarak, öbür Doğu kiliselerinden üstün bir konuma yükselmiştir! Tüm bu ihsanlara ek olarak Sultan 2. Mehmet, Grek Ortodoks Patriğine tüm Hıristiyanlar üzerinde sivil ve yargısal otoriteye sahip olma yetkisi de vermiştir.” [Kaynak; John Binns, An Introduction to Christian Orthodox Churches, Univ. of Cambridge, 2002, s. 173]

  • Mehmet (Fatih), İstanbul (Fener) Grek Patrikhanesini ihya etmesiyle patrikhane, Antakya, İskenderiye ve Kudüs patrikhaneleriyle teokratik olarak eşit düzeydeyken, padişah 2. Mehmet’ ten aldığı güçle Osmanlı yönetiminin ortağı konumuna sahip olmuş ve bu ayrıcalık onu, öbür patrikhanelerden üstün bir konuma getirmiştir. Grek İstanbul Patrikhanesinin yükselişi ve öbür patrikhanelerden üstün konuma gelmesi, doğrudan doğruya 2. Mehmet’in inisiyatifi ve Greklere bahşettiği olanaklarla gerçekleşmiştir.” [Kaynak: Kemal H. Karpat, Studies on Ottoman Social and Poltical History (Selected Articles and Essays), Koninklijke Brill, Leiden, 2002, 587-9]
  • Mehmet, Grek patrik Gennadius’a “benim onayım ve desteğim seninledir, arzu ettiğin tüm yetkiler ve imtiyazlar senindir.” demiştir. Balkanlardaki kiliselerin kontrolü ellerine geçer geçmez İstanbul Grek patrikhanesi ve Grek din adamları, kendilerinden olmayan milletleri “Helenleştirme” yoluna gitmişlerdir. Böylece Grekler, Balkanlarda bulunan tüm kilise okullarında ortak dil olarak “Grekçeyi” hızla yaygınlaştırmışlardır. İstanbul’da yer alan Grek patrikhanesi, yalnızca Greklerin lideri olmaktan çıkmış, tüm Doğu Hıristiyanlarının lideri konumuna yükseltilmiştir. Oysaki Hıristiyanlığın başlangıcından 1453’e dek, hiçbir Grek patrik bu denli kapsamlı ve geniş yetkilere sahip olamamıştır! Böylece büyük ve geniş topraklara da sahip olan Grek Patrikhanesi, kiliseler ve manastırlar, bu toprakları diledikleri gibi kullanmıştır. Ayrıca Osmanlıda Grek din adamları vergiden de bağışık tutulmuştur. 1453’ten – 1464’e (kesintisiz tam on bir yıl) dek patriklik makamında kalan Gennadius, Fenerli zengin Grek Beyleri “Prens – Voyvoda – Beylerbeyi vs..” gibi unvanlarla, Osmanlının Doğu Avrupa ve Balkan topraklarına yönetici olarak tayin etmiştir.” [Kaynak: Charles A. Frazee, The Orthodox Church and Independent Greece 1821-52, Cambridge Univ. Press, Cambridge, 1969, s. 2-7]
  • Grek Patrikhanesi, Osmanlı yönetiminden aldığı özel imtiyazlar sayesinde, her zaman Doğu’nun egemen kilisesi konumunda olmuş ve bu gücünü, hüküm sürdüğü bölgelerdeki insanlar üzerinde eziyet ve baskı aracı olarak kullanmıştır. Türk yönetimi ise (aslında “Türklükten” çıkmış, yabancıların eline geçmiş Osmanlı yönetimi demek daha doğru olur..) bu duruma müdahale etmemiş, bu gidişatı önlemek ve Grek baskısını bertaraf etmek için bir Türk politikası geliştirmemiştir! Grekler, yalnızca Hıristiyanlara değil, Müslümanlara da terör uygulayarak, kendilerine o gücü ve yetkiyi sağlayan Türklere karşı en ağır düzeyde ihanet suçu işlemiştir.” [Kaynak: The Times Newspaper/ October (Ekim) 20, 1821, pg. 2]
  • Osmanlı padişahlarının Grek Ortodoks tebaya tanımış oldukları haklar ve ayrıcalıklar, Grekler tarafından en şiddetli bir biçimde istismar edilmiştir.” [Kaynak: Erik Jan Zürcher, Turkey: A Modern Histoıry, I.B. Tauris and Comp. Ltd., London, 2007, s. 19]
  • Grek patrikhanesinin tümüyle Osmanlılar sayesinde yükselişini ve güçlenmesini gözler önüne seren daha pek çok tarihsel kaynak ve belge vardır, ancak verdiğim örneklerin yeterli olacağı kanısındayım. Burada konumuzu ilgilendiren can alıcı nokta özetle şudur: Gayrimüslim yabancı azınlıkların tümüyle ele geçirdikleri Osmanlı yönetimi, 1. Dünya Savaşı sonrası işgalci ve saldırgan düşman güçlere boyun eğmiş, teslim olmuş ve tümden onların buyruğu altına girmiştir; gerçekte birer idam fermanı niteliğinde olan Mondros Mütarekesi‘nin (30 Ekim 1918) ve Sevres Andlaşmasının (10 Ağustos 1920) imzalanmasıyla Osmanlı İmparatorluğu fiilen son bulmuştur. Ankara TBMM’de Osmanlı padişahlık sistemini ve saltanatını 1 Kasım 1922’de resmen sonlandırmıştır. Böylece Osmanlılar toptan tarihe gömülmüştür.
  • TÜRKLERİN BÜYÜK GURURU ve ŞEREFİ OLAN LOZAN’ı (24 Temmuz 1923) gerçekleştiren Büyük Atatürk, Türk Milleti için yepyeni – tam bağımsız  – parlak ve onurlu bir beyaz sayfa açmıştır; böylece Osmanlıların, kendi keyiflerince yabancılara ve gayrimüslimlere bahşettikleri imtiyazlar, ayrıcalıklar, kapitülasyonlar vs…, ve de tüm asılsız Ermeni ve Grek savları ve ayrıcalıkları bütünüyle sonlandırılmıştır.
  • “LOZAN’da ANKARA, İSTANBUL (FENER) PATRİKHANESİNİN “EKÜMENİK SIFATINI KULLANMAMASI ve ULUSAL NİTELİKTE BİR KURUM OLARAK YALNIZCA HIRİSTİYAN CEMAATİN DİNSEL SORUNLARIYLA İLGİLENMESİ KOŞULUYLA” TÜRKİYE’de KALMASINA İZİN VERMİŞTİR.” [Kaynak: The Times Newspaper/January (Ocak) 11, 1923, “Future Of the Patriarch – Agreement Reached at Lausanne”, pg. 10”]
  • Ünlü İngiliz tarihçi A. J. Toynbee de Grek patriğin “ekümenik” lik savını eleştirerek, İngiliz gazetelerine şu önemli demeci vermiştir; “Ekümenik statüsü (yani tüm kiliseleri içine alan evrensellik iddiası), papalık gibi hem dini, hem de siyasi bir otoriteyi temsil etmektedir. Grek patriğin iddiası olan “ekümeniklik, yani evrensellik niteliği” doğru değildir: İstanbul (Fener) Grek Patrikhanesi hiç bir zaman evrensel olmamıştır. Başlangıçta patriğin “Ortodoksların başkanı olma statüsü” bile yoktu. Eski tarihlerle kıyaslandığında, “İstanbul Kraliyet Başkenti ve İstanbul Patrikhanesi” gibi olgular, geç dönemlerde ortaya çıkmış, tarihsel derinliği olmayan yapay olgulardır.” [Kaynak: The Guardian Newspaper/January (Ocak) 13, 1923, “The Ecunemical Patriarchate – A Historical Sketch by A. J. Arnold Toynbee”, pg. 10.”]
  • Değerli hocamız Halil İnalcık’ın sözleriyle yazımızı bitiriyoruz; “İstanbul (Fener) Grek Patrikhanesinin hukuki temeli, Osmanlı Devleti’nin onun otoritesini tanıması ve tasdik etmesinden gelir. Grek patriğin otoritesi Türk Devletinin verdiği beraat üzerine inşa edilmiştir. Günümüzde patriğin “ekümenik olma iddiası” onun İstanbul’u, Ortodoks dünyasının merkezi olma statüsüne götürmek hedefidir! (Yani Barthelomos, her zaman olduğu gibi dış güçlere güvenerek, çeşitli siyasal baskılarla kendisine İstanbul’dan toprak gasp etmek ve İtalya’daki “Vatikan Modeli” bağımsız bir Grek Ortodoks Devleti kurmayı hedeflemektedir! Bu ekümeniklik hedefi, Osmanlı devrinde Fener patriğinin ve papazların da üye oldukları – gizli Grek terör örgütü Filik-i Eterya’nın (kuruluşu; 1814) 19. yy. başında belirlediği hedeflerden yalnızca biridir: Büyük Atatürk’ten dolayı ele geçiremedikleri öbür hedefleri şunlardır; Batı Anadolu bölgesi, Kuzey Karadeniz (sözde Pontus bölgesi), Kıbrıs’ın tümü ve İstanbul. Büyük devletlerin İstanbul’un tümünü kendilerine vermeyeceklerini oldukça iyi bilen Grekler, hiç değilse İstanbul’un bir bölümünü “ekümenik (evrensel) patrikhane” adı altında gasp etmek istemektedir) Kimi aydınlarımız sorunları bilmeden, insan hakları kahramanı kesiliyor ve Türkiye karşıtlarına destek veriyor Bunların “patrik, neden ekümenik olmasın, bunda ne var?“ sözleri tümüyle bilgisizliktir ve kayıtsızlıktır. HER ŞEYDEN ÖNCE BU LOZAN ANTLAŞMASINA AYKIRIDIR. LOZAN ANTLAŞMASI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN ULUSLARARASI STATÜSÜNÜ BELİRLEYEN TEMEL BELGEDİR. PATRİĞE “EKÜMENİK” DEMEK, BU TEMEL BELGEDE BİR DELİK AÇAR, GREK DEVLETİ VE AVRUPA BİRLİĞİ BAŞKA İDDİALARDA DA BULUNABİLİRLER…” [Kaynak: Emine Çaykara, Tarihçilerin Kutbu – Halil İnalcık Kitabı, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2005, s. 196]

Görüldüğü üzere Fener Grek patrikhanesinin tarihsel varlığı ve gücü tümüyle Osmanlı padişahları ve padişahların yabancı kökenli Hıristiyan Grek, Sırp, Rus vs… cariyeleri, eşleri, anaları, akrabaları, nedimleri ve devşirme yöneticilerinden gelmiştir. Osmanlı Devleti büyük bir gaflet ve israf içinde yönetilerek, Türklükten ve Kuran’ın tebliğ etmiş olduğu İslâm’dan uzaklaşmış, tümüyle yozlaşarak, sürekli içten içe çürümüş ve elbette kaçınılamaz bir biçimde yok oluşa gitmiştir.

Bugün bu kutsal vatan topraklarımızda kurulan devletin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Cumhuriyeti kuran Büyük Devlet adamı – dahi Atatürk, aynı zamanda büyük bir bilim insanı ve tarihçidir de: O patrikhanenin geçmişini, Türkler aleyhine uyguladığı politikaları ve verdiği ölümcül zararları çok iyi bilmekteydi. Onun için kendi deyimiyle bu “fesat yuvasını” Türk topraklarından atmak istiyordu, ancak yine de büyüklük göstererek, yalnızca dinsel konularla ilgilenmesi ve haddini bilmesi koşuluyla İstanbul’da kalmasına izin vermiştir. O halde patrik, bir Türk Kurumu olan patrikhanenin sade bir din görevlisinden başka bir şey değildir. (Bu noktada Atatürk zamanında kurulan, ancak Grek ruhban sınıfının bir türlü kabul etmediği Türk Hıristiyan Ortodoks Patrikhanesi’nden ve onun başı olan ve her zaman Türklüğünü ön plana çıkaran, hatta Büyük Atatürk’ün bile övgüyle sözettiği Papa Eftim’e değinmeden geçemeyiz. 1938 sonrası bu değerli kurum ve yöneticileri de çeşitli saldırılara sunuk (maruz) kalarak, maalesef etkisiz duruma getirilmiştir! Hatta yakın geçmişte Papa Eftim’in torunu Sayın Sevgi Erenerol da tutuklanıp, cezaevine atılmıştır!)

Tarih, bir ulusun BELLEĞİDİR, onun için tarihten mutlaka ders alınması gerekir: Türk Milleti, Osmanlı devrinde olduğu gibi,  yeniden gaflet ve aymazlık içine düşerse, binlerce yıllık Türk Anayurdunu bir kez daha parçalatma ve yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Kutsal vatan topraklarımızda özgürce yaşayan, bu toprağın ekmeğini yiyen – suyunu içen hiçbir Türk, hiçbir Müslüman, hiçbir gerçek bilim insanı, hiçbir vicdanlı – namuslu vatandaş, böylesine ölümcül bir tehlike karşısında duyarsız ve sessiz kalamaz.

24 KASIM “ÖĞRETMENLER GÜNÜ” KUTLU OLSUN

BAŞ ÖĞRETMENİMİZ BÜYÜK ATATÜRK’ÜN VE ONUN BİLİM YOLUNDAN ASLA ŞAŞMAYAN – VATANSEVER ÖĞRETMENLERİNİN 24 KASIM “ÖĞRETMENLER GÜNÜ” KUTLU OLSUN!

Güzide Filiz TUZCU
Milli Bilinç Sahibi Vatansever Dostlar,

Bir çocuğa, anne – baba ve yakın büyükleri  (büyükbabalar – büyükanneler – teyzeler – dayılar – halalar, amcalar vs…)  tarafından verilecek olan ilk eğitim ve terbiyeden hemen sonra, o çocuğun karakterini biçimlendirecek olan; ona en doğru yolu gösterecek yararlı bilgileri, düşünceleri, ilkeleri ve yaşamı boyunca unutamayacağı güzel öğütleri verecek olan kişiler, elbette onun öğretmenleri olacaktır.

Bunun içindir ki, bir ulusun geleceği olan çocukların  ve gençlerin milli ve doğru eğitilmeleri, o millet için yaşamsal derecede büyük önem taşır.

Şöyle ki;  her çocuğa “ulusunu,  vatanını, Türk Büyüklerini  – Atalarını tanıtacak, saydıracak  ve sevdirecek olan; her çocuğun aklını çalıştırması, düşünmesi, araştırması – okuması, sorgulaması, salt gerçekleri öğrenmesi ve bu gerçekleri cesurca dile getirmesi için teşvik edecek olan; her çocuğun dilini, dinini, tarihini ve kültürünü çok iyi bilmesini  ve bunları titizlikle korumasını,  böylece her çocuğun ailesine – çevresine ve vatanına faydalı bireyler olmalarını  sağlayacak olan kişiler elbette öğretmenler olacaktır.

Bu vesileyle Baş Öğretmenimiz Büyük Atatürk’ün “Eğitim ve Öğretim ile ilgili yol gösterici  – son derece değerli sözlerine dikkat çekmek isterim:

  • EĞİTİM, bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüce bir toplum halinde yaşatan veya bir milleti esaret ve sefalete terk eden terbiyedir.” 

(Unutmayalım ki Osmanlı devrinde Türk çocuklarına ve gençlerine dayatılan sözde eğitim, Türk Milletini maalesef tutsaklığa ve sefalete terk etmiştir: Çünkü bu eğitim, Türklere tümüyle yabancı bir dil ezberleriyle – Arapçayla – körpe beyinleri uyuşturan – körelten, düşünmeyi – sorgulamayı yasaklayan, yalnızca padişahlara, devşirme yöneticilere ve ne söylediğini kendi bile anlamayan, çocuklara şiddet ve korku salmayı marifet sayan molla kılıklı hocalara biat etmeyi öğretmekten öteye gidememiştir! Hele Türk kız çocukları,  okumak – aydınlanmak, toplumda yararlı meslekleri yürütmek hakkından tümden yoksun bırakılmışlardır! Kanımca Koskoca Osmanlı İmparatorluğunu zamanla çökmeye götüren en baş sorun da, işte bu Arap diline, yasakçı geleneğine ve biat kültürüne dayanan kara zihniyet olmuştur… )

  • “Bir millet, irfan / bilim ordusuna sahip olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan / bilim ordusuna bağlıdır.”
  • Milli Eğitim Işığının, memleketin en derin – ücra köşelerine kadar ulaşmasına ve yayılmasına özellikle dikkat ediyoruz.”
  • Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak Milli Eğitimle olur ve bu eğitimin sosyal hayatımızın ihtiyaçlarına ve çağın gereklerine uygun olması gerekir.”
  • HÜKÜMETİN EN VERİMLİ VE EN ÖNEMLİ GÖREVİ, MİLLİ EĞİTİMLE İLGİLİ İŞLERİDİR.”
  • “MİLLİ  EĞİTİMİN GAYESİ, YANLIZ HÜKÜMETE MEMUR YETİŞTİRMEK DEĞİLDİR, DAHA ÇOK
  • MEMLEKETE AHLÂKLI, KARAKTERLİ, CUMHURİYETÇİ, DEVRİMCİ, OLUMLU, ATILGAN, BAŞLADIĞI İŞLERİ BAŞARABİLECEK KABİLİYETTE, DÜRÜST, DÜŞÜNCELİ, İRADELİ, HAYATTA KARŞILAŞACAĞI ENGELLERİ AŞMAYA KUDRETLİ, KARAKTER SAHİP GÜÇLÜ GENÇLER YETİŞTİRMEKTİR.  BUNU İÇİN,  ÖĞRETİM PROGRAMLARI VE SİSTEMLERİ BU GAYEYE GÖRE DÜZENLENMELDİR.”  
  • “OKUL GENÇ BEYİNLERE, İNSANLIĞA HÜRMETİ, MİLLETE VE VATANA SEVGİYİ, ŞEREFİ, BAĞIMSIZLIĞI ÖĞRETİR.  BAĞIMSZIK TEHLİKEYE DÜŞTÜĞÜ ZAMAN, ONU KURTARMAK İÇİN TAKİP EDİLMESİ GEREKEN GÜVENLİ YOLU BELLETİR…”
  • “ÖĞRETMENLER, ORDULARIMIZIN KAZANDIĞI ZAFER, SİZLER VE SİZİN EĞİTİM ORDULARINIZ İÇİN YANLIZ ZEMİN HAZIRLADI…  ÖĞRETMENLER, GERÇEK ZAFERİ SİZLER KAZANACAK VE DEVAM ETTİRECEKSİNİZ VE MUTLAKA BAŞARILI OLACAKSINIZ. BEN VE ARKADAŞLARIM DA SARSILMAZ BİR İMANLA, SİZLERİ TAKİP EDECEĞİZ VE SİZİN KARŞILAŞACAĞINIZ ENGELLERİ ORTADAN KALDIRACAĞIZ.” 

    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

(Kaynak: ATATÜRKÇÜLÜK: ATATÜRK’ÜN GÖRÜŞ VE DİREKTİFLERİ, CİLT 1, Milli Eğitim Bakanlığı  Yayınları – Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, s. 291 – 305.)

Çok üzülerek ifade etmek isterim ki, Büyük Atatürk‘ün rehber niteliğinde – bizler için yaşam kurtarıcı – bu değerli sözleri ve vasiyeti 1938 sonrası maalesef dikkate alınmamıştır; hatta daha da vahimi, Milli Eğitimimiz, ABD’nin istemiyle kurulan, başında Amerikan Elçisinin bulunduğu, dört Türk, dört Amerikalı üyeden oluşan “EĞİTİM KOMİSYONU’NUN” ellerine terk edilerek, “MİLLİ olmaktan” çıkarılmıştır! Bir başka deyişle Büyük Atatürk’ün büyük bir duyarlıkla önem verdiği ve öngördüğü, “Türk Milletinin tam bağımsız, aydınlık, refah ve güvenli geleceğinin temel güvencesi” olan Milli  Eğitim Sistemimize son verilmiştir.  

Böylece Binlerce Yıllık Köklü Türk Tarihimiz başta olmak üzere Türk  Milleti için yararlı ve mutlaka gerekli olan tüm dersler ve kitaplar tahribata uğratılmış, üniversiteler özgürlük ve bağımsızlıklarını yitirmeye başlamış, ülke çapında aydınlanma seferberliğinin ışıkları olan Köy Enstitüleri, Halk Evleri ve Halk Odaları bir bir kapatılmışlardır!

Bu öğretmenler gününde, tüm öğretmenlerin bu yaşamsal hususları yeniden anımsamaları, öğrencilerine de anımsatmaları ve

  • “Tek Kurtuluş Reçetemiz  Olan Büyük Atatürk’ün Rehberliğinden – Aydınlık Yolundan 

ayrılmamaları  dileğiyle…

Saygılarımla…
================================
Saygın okurumuz ve sitemiz yazarlarından Güzide Filiz Tuzcu hanımefendinin bu önemli yazısını yayınlamakta geciktiğimiz için özür dileriz.. (A. Saltık)

Türk ekonomisi ileri teknolojinin neresinde?

Türk ekonomisi ileri teknolojinin neresinde?

portresi2

Onur ÖYMEN

 

CHP’nin “Merkez Türkiye” projesi geniş yankı yaptı. Başbakan bu projenin daha önce kendileri tarafından ortaya atıldığını iddia etti. Basın önce ilgiyle karşıladığı bu projenin hedefleri ve ayrıntıları üzerinde çok durmadı. Bu proje hakkında daha fazla bilgi verilmesi kuşkusuz kamuoyunun ilgisini de artıracaktır.

Bütün bu ve benzeri projelerde üzerinde durulması gereken en önemli ögelerden biri,
bence Türkiye’nin ileri teknoloji alanındaki geri kalmışlığını gidermenin yollarını aramak olmalı. Bugün kimilerinin özlemini çektiği Osmanlı İmparatorluğu‘nun son dönemlerindeki çöküşünün en önemli nedenlerinden biri, askeri ve sivil teknoloji alanlarında çağdaş ülkelerin gerisinde kalması olmuştu. Ne yazık ki, bugün de benzeri bir durumla karşı karşıyayız.

Dünya Bankası rakamlarına göre toplam imalat sanayii ihracatı içinde ileri teknoloji ürünlerinin oranında Türkiye pek çok ülkenin gerisinde kalıyor.

2013 rakamlarına göre kimi ülkelerin toplam imalat sanayii ihracatında ileri teknoloji ürünlerinin payı yüzde olarak şöyle:

Arjantin 10
Avusturya 14
Brezilya 10
Bulgaristan 8
Çin 27
Çek Cumhuriyeti 15
Fransa 26
Almanya 16
Yunanistan 8
Macaristan 16
Hindistan 8
İsrail 16
Romanya 6
Tayland 20
Türkiye 2

Türkiye’nin gerisinde kalan kimi ülkeler şunlar:
Arnavutluk, Mısır, Jamaika, Kuveyt, Suudi Arabistan.

İşin ilginç yanıı Türkiye’de bu oranın 2000 yılında %5 ve 2001 yılında % 4 iken
sonraki yıllarda %2’nin üzerine çıkamamış olması.

Eurostat’ ın verilerine göre, Türkiye’de son yıllarda ileri teknoloji (AS: High Tech) alanında çalışanların sayısında yükseliş olmakla birlikte, hala toplam işgücünün salt %0,3’ü ileri teknoloji alanında istihdam ediliyor. Bu Makedonya’yla birlikte  Türkiye’yi Avrupa’nın en alt sıralarında bırakıyor.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, asgari ücretin yükseltilmesi için muhalefet partilerinin yaptıkları vaatlere karşı çıkarken, bunun ihracatımızı olumsuz yönde etkileyeceğini, çünkü bizim
rekabet gücümüzün ucuz işgücünden kaynaklandığını açıklamıştı. Yani ülkemizde çalışanlara ulusal gelirden yeterince pay veremememizin nedenlerinden biri, belki de birincisi teknolojik alanda geri kalmamız ve gelişmiş ülkelerle rekabet edemememiz. Bu alandaki eksikliğimizin bedelini, işçilerimiz düşük ücret alarak ödüyorlar.

Teknolojide ileri ülkelerin düzeyine yükselmeden çağdaş uygarlık düzeyini yakalamamız olanaklı değildir.

Saygılar, sevgiler.

==========================================

Dostlar,

İyi de Sayın Öymen, artık “sürdürülebilir kalkınma” dönemi geride kaldı!
“Sürdürülebilir yaşam” aşamasına geldik..
Dünyayı öyle çok kirletik ki, eskisi gibi hırçın bir üretim temposu ve doğaya yüklenme olanağı kalmadı.

Çooook tasarruflu yaşamak,
nüfus artışını ciddi biçimde frenlemek = HER AİLEYE 1 ÇOCUK
Yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek
Özetle YEŞİL EKONOMİ (Green Economy) dönemindeyiz..

Yazınıza özetle bunları ekleme gereği duyduk..

Sevgi ve saygı ile.
25 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com


Bülent ESİNOĞLU : Ülkemiz bir yol ayırımında!


Ülkemiz bir yol ayırımında!

Dostlar,

Değerli arkadaşımız Sn. Bülent ESİNOĞLU çok acı ve çarpıcı saptamalar ve
köktenci çözüm önerileri içeren bir makalesini paylaştı :

Ülkemiz bir yol ayırımında!

Dikkatle okumak ve artık “gereğini yapmak”…

Umutsuzluğa asla yer vermeden..

Dünya Devrimler tarihi biz çok öğretici dersler vermekte ve
güven sağlayan deneyimler kazandırmakta..

Türkiye’miz, bu karabasanı da Cumhuriyetin devrimci birikimi ile mutlaka aşacak.

Sorumluları da yargı önünde mutlaka hesap verecekler..

Sıkı durmanın zamanıdır..

Teşekkürler Esinoğlu..

Sevgi ve saygı ile.
19 Eylül 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

============================================

portresi


Bülent ESİNOĞLU
bulentesinoglu@gmail.com, 19.9.14

 

Koca Osmanlı İmparatorluğu, küçük yöneticilerin eline kalınca, yönetimler kendilerini yenileyemeyince, Osmanlı gericileşti ve kendini savunamaz konuma geldi.

Yani bir yol ayırımındaydı. Kurtuluş Savaşı‘nın yapılması zorunlu hale geldi. Devrimler zorunlu oldu.

Yol ayırımlarında, büyük devletlerin lokması haline gelmemek için,
ittifaklar zorunlu hale gelir.

Tek başına halledemeyeceğiniz konularda, kimi düşüncelerinizden özveride bulunup, size yakın güçlerle ittifak yapmak durumundasınızdır.

Mustafa Kemal de bunu yaptı.

İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı Sovyetler Birliği’nden destek aldı.

Ancak Atatürk’ün vefatından sonra, bu birliktelik sürdürülmedi. Eski mandacıların çocukları ortaya çıktı. Yönetimleri ele aldı. Tekrar Batının, dolayısıyla
Amerika’nın emrine girildi.

Küçük Amerika süreci Türk halkını çürüttü.
Ülkeyi savunan değerler yıkıldı. Vatansız Müslümanlar türedi.

Ülke yoluna devam edemez hale geldi.

Böyle durumlarda halkımızın önüne, bir seçim yapma zorunluluğu çıkar.

Bu yol ayırımı, öncelikle iktidar konumunda olanlar için zorunluk taşır.
Önderlik olmazsa, zaten halk, başındaki belalarla uğraşmaktan,
ülkeyi savunacak bilince ulaşamaz.

Olayları ve olayların yorumunu, iktidardaki çıkar sahiplerinin gözü ile izler.

Önderler bir şeyler yapabilirse yaparlar.

Şimdiye dek ittifak halinde olduğumuz Batı bloku, bizim çıkarlarımızı hiçe saydı. Dolayısıyla, bu blokla ittifak halinde olmanın bir anlamı kalmadı.
(İttifak demek de ne denli olanaklı, bilemiyorum ama…)

Sistem bizim aleyhimize işledi.

Şimdi Batı, Osmanlının son zamanında olduğu gibi, daha çok şey istiyor.

Yani gene ülkemizi biraz daha küçültmek istiyor.

Açılım, toprak vermenin Batılılar tarafından, halkı ikna etmek için icat edilmiş adıdır.

Zaten PKK’ya doğrudan silah vermeleri de, bunu açıkça göstermektedir.

Aynı Bulgarlara, Yunanlara silah verdiği gibi şimdi de, PKK’ya, Peşmergelere
silah veriyor Batı. Kürt milliyetçiliğini yükseltirken, bizim milli değerlerimiz üzerinde, içerdeki işbirlikçilerini kullanarak savaş yapıyor.

İşbirlikçilerin bugüne dek kullandıkları “bölünmüş Türkiye Batı’nın
işine yaramaz” 
iddiasının da sonuna gelmiş olduk.

TÜSİAD hala diyor ki; “Dünyaya Amerika’nın optiğinden bakmalıyız.”

  • IŞİD, ABD’nin AKP’yi de kullanarak,
    milli devletleri istikrarsızlaştırmak için kurduğu bir operasyon aracıdır.

IŞİD bahane edilerek, Batı yeniden Irak ve Suriye’ye yerleşecek. Zaman zaman IŞİD’ı veya IŞİD’a yeni bir isim bularak, bölge ülkelerini tehdit etmeye devam edecektir.

Zaten bu o denli açıktır ki, Şam’ın güneyinde konuşlanmış El Nusra cephesine, Suriye ordusu tarafından bir harekât oldu mu, İsrail Suriye ordusunu vuruyor.

Öte yandan İngiltere, ABD ve Fransa Suriye’deki muhaliflere (aslında teröristlere) yardım yapacaklarını açıkça ifade ediyorlar.

  • Evet, Türkiye bir yol ayırımındadır!

Önce Ulusal bir iktidar kurarak yönetimimizi modernize edeceğiz,
sonra da ulusal çıkarlarımızı ABD’ye karşı korumak için halkımızı hazırlayacağız.

Mevcut iktidar Batıdan hakkaniyetli bir davranış bekliyor.
Mezhepçilikle işleri yürüteceğini sanıyor.

Osmanlı yıkılırken de, Osmanlı aydını, İngiltere ve Fransa’dan gelecek Hakkaniyetli bir Barış bekleyişindeydi.

Aynı noktaya geri geldik…

Servis Edilen Yeni Osmanlıcılık ve ATATÜRK’ün Osmanlılar Hakkında Görüşleri / Recently Served Neo-Ottomanizm and Atatürk’s Opinions on Ottomans

Neo_Osmanliclilik_ve_Ataturk’un_Gorusleri