MARŞ MARŞ, YERLERİNİZE!

MARŞ MARŞ, YERLERİNİZE!

Mustafa Aydınlı - BiyografyaMustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Ayasofya’daki ilk cuma hutbesinde

  • “Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar” sözleri ile ad vermeden Atatürk’e lanet okudu!

Birlik ve beraberliğe, en çok gereksinimimiz olduğu şu günlerde, dinin sevgi ve hoşgörüye dayalı iletilerini vermesi gerekirken; Vatanın kurtarıcısı ve Cumhuriyetin kurucusu M. Kemal Atatürk’e lanet okumak ülkede infial / isyan yaratmıştır.

İstanbul 4 yıl, 10 ay, 23 gün İngiliz işgalinde kalmış (13 Kasım 1918, 6 Ekim 1923), kentin anahtarını İngilizlere Padişah Vahdettin teslim etmişti. İstanbul’u da, Ayasofya’yı da işgalden kurtaran Mustafa Kemal, Diyaneti kuran da O! Ali Erbaş da oturduğu koltuğu O’na borçlu. Ayrıca Murat Bardakçı’nın açıklamalarına, göre vakfiyede öyle bir metin de yok.

Bir din adamı neden yalan söyler? Neden gerçekleri çarpıtır? Neden kurucusuna ve kurtarıcısına hakaret eder? Çok düşündürücü değil mi? Bu tutum nankörlük değil de nedir? Peki, İslam inancında nankörlüğe yer var mıdır, nankörlük eden “neye uğrar” ??!! Dahası ahlak dışı bir davranış değil midir bu iftira; özünde İslam dini “iyi – güzel ahlak” odaklı değil midir??

Mustafa Kemal’in bir bölüm sözde din adamlarınca saldırıya uğraması ilk değil. Şeyhülislam ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti, İslam Teali Cemiyeti’nin kurucusu Mustafa Sabri, Mustafa kemal Paşa hakkında idam fermanını kaleme alan kişi ve Sevr’in imzalanması için özel çaba harcadı.

  • “Mustafa Kemal ve Ankara hükümeti kahpedir… Kudurmuş haydutlar, caniler…
    Eyy Allah’tan korkmayan, eyy peygamberden haya etmeyen mahluklar… Bunların dinsizlik derecesi tasavvur edilemez, cenabı hakkın gazabı ve laneti bunların üzerine olsun… Yunanlara fazla zayiat verdirmek bizim için hayırlı ve menfaatli olamaz, İngilizleri kızdırırız, İngiliz gibi muazzam devlete karşı katiyen kazanma ihtimali yoktur… Yunan ordusu halifenin ordusudur, asıl kafası koparılacak mahlukat Ankara’dadır..”

Fesli Kadir Mısıroğlu da “Keşke Yunan galip gelse” diyenlerdendi. Belli ki Ali Erbaş da bunlardan el almış.

Yurtsever din bilgileri de var elbette, Ankara Müftüsü Rıfat Börekci ilk Diyanet İşleri başkanı idi. Günümüzün aydın din bilginlerinden Sayın Cemil Kılıç gibi. Kılıç, attığı bir tivitte şöyle diyor :

  • “İnsanlığın dincilere tutsak düşen dinlerden çektiği nedir Allah aşkına?
  • Tıpkı Muaviye’nin cami kürsülerinden Ehlibeyte lanet okutması gibi,
    bu gün de kürsülerden Cumhuriyet’in kurucusuna ad vermeden lanet okunuyor.
  • Unutma! Bu gün minberden isim vermeden Kadir Mısıroğlu’na rahmet,
    Atatürk’e de lanet okundu.
  • Bu gün Atatürk’ün kurduğu devletin bir memuru, Atatürk’e lanet okudu.
  • Susanın kanı kurusun.”
    Can Yücel ; “Bana ‘Şiirlerinde küfretme.’ diyorlar usulsüz. Ulan nasıl anlatayım bu kadar o….. çocuğunu küfürsüz?” demektedir.

Neyzen Tevfik ise bir şiirinde;

Ben sana _ok demem,
_oklar duyar ar eder.
Bir zerren düşse _oka,
Onu da mundar eder..

diye başlayan ancak 2. dörtlüğünü buraya almaktan bizim de “hâyâ” edeceğimiz dizelerle içinden taşan ölçüsüz ve haklı isyanı dile getirir..

Geldiğimiz yer tam da burasıdır ve halkın duyarlığı, sinir uçları ile neden bilerek ve isteyerek, adeta kör kör gözüm parmağına oynanır; anlamak ve anlatmak olanak dışıdır!
Anlaşılan AKP = RTE “gidici” olduğunu kesin ve net olarak görmektedir.. Bu çöküşü geciktirme  derdindedir. Kısa günün kârı yanı sıra, ehh, bir miktar daha kutuplaşma ve tabanını bir arada tutma çırpınışı..
Yalnızca batmıyorlar, insanlık tarihinde utanca da boğuluyorlar..
****
Edebiyat dersinde öğretmen yazılı yoklama yapıyor, öğrenci noktalama işaretlerini nereye koyacağını bilmiyor. Kompozisyon bitince tüm noktalama işaretlerini en sona yazıyor ve “Marş marş yerlerinize” diyor.

Biz de Can Yücel ve Neyzen Tevfik’in sözlerini nereye koyacağımızı bilmiyoruz,
nereye yakışıyorsanız oraya, marş marş yerlerinize diyoruz.
=============================

Dostlar,

Biz de dökelim içimizi                       :

1. Ali Erbaş adlı DİB Devlet Memuru, tüm ulusumuzdan ve Yüce ATATÜRK’ün
aziiiiiiiiiiiiiz anısından açıkça özür dilemelidir.
2. Ali Erbaş adlı DİB Devlet Memuru, derhal görevinden istifa etmelidir.
3. Ali Erbaş adlı DİB Devlet Memuru hakkında derhal, halkı kin ve düşmanlığa teşvikten ve Atatürk Hakkında Yasayı çiğnemekten adli işlem / ceza kovuşturması başlatılmalıdır.
4. Ali Erbaş adlı DİB Devlet Memuru hakkında derhal 657 s. yasa kapsamında disiplin soruşturması başlatılmalı ve hak ettiği en ağız ceza, DEVLET MEMURLUĞUNDAN ÇIKARMA yaptırımı uygulanmalıdır.
5. Ali Erbaş adlı DİB Devlet Memuru, AKP = RTE / Partili Cumhurbaşkanı tarafından görevinden azledilmeli ve Erdoğan da halktan ve Atatürk’ten özür dilemelidir.
6. Ali Erbaş adlı DİB Devlet Memurunun söz konusu konuşması YOK HÜKMÜNDE SAYILMALI, yerine Büyük ATATÜRK’e açık şükran ve minneti de ifade eden yeni bir metin tarih kaydına geçirilmelidir.

Sevgi ve saygı ile. 26 Temmuz 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

 

Ayasofya’nın hukuksal statüsü

Ali D. Ulusoy

Prof. Dr. Ali D. Ulusoy
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

@t24.com.tr03 Haziran 2020

Atatürk’ün Ayasofya kararındaki imzası gerçek mi?

Geçtiğimiz günlerde (29 mayıs) İstanbul’un fetih yıldönümü dolayısıyla Ayasofya’da Cumhurbaşkanı’nın da katılımıyla dinsel bir tören yapılarak Kur’an’dan ayetler okunması ve hükümete yakın basında çıkan tekrar cami statüsüne dönüştürülebileceğine dair haberler ve bu girişimlere Yunanistan ve uluslararası camiadan gelen tepkiler, Ayasofya’nın hukuksal statüsü tartışmalarını tekrar alevlendirdi.

Ayasofya, 530’lu yıllarda Bizans döneminde görkemli bir bazilika (kilise) olarak inşa edilmiş ve yaklaşık 920 yıl boyunca Hristiyanlık/Ortodoks aleminin en önemli birkaç mabedinden biri olarak kullanılmış. 1453 yılında İstanbul Fatih tarafından fethedilince, dönemin hukuku gereği “kılıç hakkı” olarak camiye dönüştürülmüş ve 1934 yılına kadar -yani 481 yıl- cami statüsünde kalmış. 1934 yılında çıkarılan Bakanlar Kurulu kararnamesiyle mabet statüsüne son verilerek “müze” statüsüne alınmış ve halen de hukuken bu statüsü devam ediyor.

1500 yıldır ayakta olan bu mimari şaheserin Türk, İslam ve Hristiyanlık kültür ve tarihindeki önemi yanında, tüm insanlığın en önemli tarihsel ortak kültür miraslarından biri olduğunda kuşku yok. Ne var ki gerek özellikle Yunanistan’daki bağnaz Ortodoks’ların gerek ülkemizdeki bağnaz İslamcıların, dinsel bir milliyetçilik sosuna bulayarak Ayasofya konusunu kendi kampını tahkim etme ve hamaset sömürüsü aracı olarak kullanmaları dikkat çekici. Aynı hamaset sömürüsünü siyasi boyuta havale etmeye ve habire ucuz siyasi sömürü konusu yapmaya çalışan siyasetçiler de cabası.

Ülkemizde sağ-muhafazakar eksende siyaset yapanlar siyaseten ne zaman sıkışsalar ve siyasi boyutta ne zaman barutları bitse, ölmeyen kurtarıcı olarak Ayasofya konusunu gündeme getirirler. “Kendi ülkemizde müstemleke miyiz? Ecdadımızın kılıç gücüyle kazanıp cami yaptığı Ayasofya’yı niçin yine cami olarak kullanmıyoruz?” tarzı hamaset edebiyatı yaparlar. Üstelik bunu yaparken Yunanlı bağnaz Ortodoksların eline de çok güzel kozlar verirler. Onlar da bu gollük pasın üzerine atlarlar ve “bakın görüyor musunuz, tarihe, kültüre, medeniyete saygısı olmayan Türkler, Hristiyanlığın en önemli dinsel sembol ve kültür miraslarından olan Ayasofya’yı zorla camiye dönüştürecekler!” diye dünyayı ayağa kaldırırlar. Özellikle ABD’deki güçlü dindar Evangelist kamuoyunu da etkilerler.

Danıştay’ın yaklaşımı

Bir dernek, 2004 yılında Ayasofya’yı cami statüsünden müze statüsüne dönüştüren 1934 yılındaki Bakanlar Kurulu kararının kaldırılması için Başbakanlığa başvuruda bulunuyor. Olumlu yanıt alamayınca da bu ret işlemine ve anılan 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararına karşı Danıştay’da dava açıyor. Danıştay 10. Dairesi, böyle bir dava için normalde beklenebileceği gibi davayı süre veya özel ehliyet yönünden ya da “hükümet tasarrufu” olarak görmek suretiyle, yani davanın esasına girmeyerek reddetmiyor. Davanın esasına girerek, tüm insanlığın ortak kültür mirası niteliğindeki böyle bir tarihi eserin “müze” statüsünde alınmış olmasında kamu yararına ve hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davayı esastan reddediyor.

Davaya temyiz mercii olarak bakan Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (İDDK) da temyiz istemini oy çokluğu ile reddediyor. Daha sonra davacı dernek bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvuruyor. AYM başvuruyu esasa girmeden (kişi bakımından yetkisizlik nedeniyle) reddediyor. Böylece hukuksal süreç tamamlanmış ve dava kesinleşmiş bulunuyor.

Atatürk’ün Ayasofya kararındaki imzası gerçek mi?

Danıştay İDDK kararında karara muhalif kalan ve aralarında bendenizin de bulunduğu üyelerin muhalefet gerekçesi, davaya konu 1934 Bakanlar Kurulu kararında Atatürk’ün imzasının sahte olduğuna dair dosyada bulunan somut bazı iddiaların gerçekliğinin araştırılması gerektiği hususunda. Yani muhalefet gerekçesi Ayasofya’nın müze haline dönüştürülmesinin uygun görülmemesi değil. Zira eğer bir Bakanlar Kurulu kararında Cumhurbaşkanının geçerli imzası yoksa, o karar idare hukuku açısından yok hükmünde sayılır. Davanın esasına girilmeden işlemin usul yönünden iptalini gerektirir. Teknik hukuk bunu gerektirir.

Bu konudaki somut iddia ise Atatürk’ün bu tarihten önce ve sonra attığı diğer tüm imzalar ile bu kararda attığı imzanın birbirini tutmaması. Çünkü diğer imzalarında Atatürk’ün “K. Atatürk” şeklindeki imzasında “A”yı hep küçük yazmasına karşın, Ayasofya kararında bu “A”nın anlaşılmaz biçimde büyük yazılması. Ayrıca imzalardaki her iki “K”nın da birbirini bariz biçimde tutmaması (Her iki imza arasındaki fark için Bkz).

Yusuf Halaçoğlu gibi bazı uzmanlar, Ayasofya kararındaki Atatürk’ün imzasının gerçek olmadığını ve bu kararın Atatürk’ün bilgisi ve onayı dışında alındığını ileri sürüyorlar. Murat Bardakçı gibi diğer bazı uzmanlar ise, imza Atatürk’e ait olmasa da bu kararın Atatürk’ün bilgisi ve onayı ile alındığı görüşündeler. Başka bir görüş ise Atatürk’ün bu karardaki imzasının gerçek olduğunu, zira o tarihte kendisine TBMM tarafından verilen “Atatürk” soyadının henüz çok yeni olması nedeniyle Atatürk’ün imzasının henüz tam netleşmemiş ve kesinleşmemiş olduğunu; nitekim bu karardan kısa süre önce Atatürk’ün başka bir yerde attığı bir imzanın da tıpkı Ayasofya kararındaki gibi “A” büyük şeklinde olduğunu; küçük “a” şeklindeki sonraki bilinen imzasının bu karardan sonra kesinleştiğini savunuyor (Bkz.). Mahkeme tarafından tatmin edici bir teknik bilirkişi incelemesi yaptırılmadığından, gerçeğin ne olduğunu kimse tam olarak bilmiyor.

Hukuksal açıdan bakarsak, sözü edilen davanın kesinleşmiş olması, 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının artık ilelebet değiştirilemeyeceği anlamına gelmez. Şu andaki mevzuata göre yetkili idari makam (Cumhurbaşkanı), bu Bakanlar Kurulu kararını kaldırıp müze statüsünü değiştirebilir. Gerçi kişisel görüşüm, siyasi iktidarın -her ne kadar Ayasofya’yı tekrar cami olarak görmek istese de- şu andaki ABD yönetiminde etkin olan Evangelistler ve diğer uluslararası kamuoyu tepkisini göze alamayacağı.

İnsanlığın kültürel mirasları herkesindir

Her şeye rağmen tekrar cami statüsüne alınırsa da, böyle bir karar bence yerinde olmaz; yanlış bir karar olur. Çünkü Ayasofya sadece İslam veya Hristiyanlık alemine ait değil, tüm insanlığın ortak kültürel mirasıdır. Bu niteliği için en doğru statü ise müze statüsüdür.

Ayasofya’yı inşa edenin Bizans Ortodoksları olması ve 900 yıl kilise olarak kullanılması halen burayı Hristiyanlara ait kılmayacağı gibi; Fetih ile yani 500 yıl önce savaş ganimeti olarak camiye dönüştürülmüş ve 480 yıl cami olarak kullanılmış olması da burayı sadece biz Türklere ve Müslümanlara ait yapmaz.

Kaldı ki tarihte yapılanları o zamanki geçerli anlayışa göre değerlendirmek ve günümüzün anlayışına göre yargılamamak gerekir. Bu nedenle zamanında Fatih’in niçin burayı camiye dönüştürdüğünü sorgulamak ve eleştirmek anlamlı değil. Fakat günümüzde hâlâ, “biz burayı 500 yıl önce kılıç gücüyle kazanıp camiye çevirmiştik; burası hâlâ sadece bize ait; şimdi hala cami olarak kullanmamıza engel olunması İslam ve cami düşmanlığıdır” diye diretmek Talibanvari bir yobazlıktır.

Eğer dinimizi bu tür müstesna mimari eserlerle yüceltmek istiyorsak, yapmamız ve odaklanmamız gereken, en az Ayasofya kadar hatta onu aşacak derecede yeni kültürel eserleri kendimiz yapmak. Hem de rakip olarak gördüğün, başka bir dinin yaptığı mabedi zorla kendi mabedine dönüştürmek marifet değil. Yüzyıllar önce Büyük Sinan’ın yaptığı camileri aynen kopyalamak ise hiç değil.

12 Adalar’ı Lozan’da verdik ama hangi Lozan’da?

12 Adalar’ı Lozan’da verdik ama hangi Lozan’da?

Murat BARDAKÇI
HABERTÜRK Gazetesi, 24.7.17

(AS : Bizim katkımız tazının altındadır..)

BİLMEDEN, öğrenmeden, tek satır okumadan ve meselelerin aslına vâkıf olmadan kahvehane muhabbeti misâli kulaktan kulağa nakledilenlere dayanarak fikir yürütüp yorum yapmak ve ahkâm kesmek aslında kolay ve kâr getirici bir iştir. Millet zaten yazılı bilgiye değil kulaktan dolma ifadelere önem verdiği ve dedikoduyu da ciddî mâlûmat zannettiği için böyle palavraları ortaya atanlar bir kesimin gözünde “üstad” ve “âlim” oluverirler!

Ne güzel değil mi? Okuyup araştırmak için mübarek mâbâdınızı kımıldatma zahmetine bile katlanmadan oturduğunuz yerden uydurup duracaksınız, belge-melge hakgetirecek, hiçbir zaman mevcut olmamış hâdiseleri gerçekmiş gibi ortaya atacak, yalanlarınızı şişirip şişirip tekrarlayacak ve neticede “büyük üstad” olacaksınız! Türkiye’de bu şekilde yalanlara ve utanmazca palavralara sermaye edilen konuların başında bugün 94. yıldönümünü idrak ettiğimiz Lozan Anlaşması gelir.

BİR ÇATLAĞIN HEZEYANLARI…

Daha önce de yazmıştım, şimdi tekrar edeyim: Bir kesimin yerden yere vurduğu Lozan; Türk Tarihi’nin en şerefli anlaşmalarındandır! Senelerce süren savaşlardan bitkin ve yorgun ama zaferle çıkabilmiş bir devlet, yani Türkiye, anlaşma masasında o şartlarda alabileceği her şeyi almıştır ve Musul, Batı Trakya yahut 12 Ada gibi yerleri de elde etmek maksadıyla askerî harekâta girişmeye ise artık tâkati yoktur.

Lozan’ı yerden yere vuranların senelerden buyana sakız gibi çiğnedikleri iddialarının kaynağı, anlaşmayı Türkiye adına imzalayan üç delegeden biri olan ama sonradan deliren ve “Hayatım ve Hâtırâtım” adını verdiği akla-hayâle gelmeyen yalanlarla dolu tuğla kadar bir kitap yazan Dr. Rıza Nur’un hezeyanlarıdır. Hadiseleri belgelerle mukayese işinde henüz emekleme çağında bile olmadığımız için, arşivlerimizde her türlü kaynağın mevcut bulunmasına rağmen bu çatlak doktorun iddialarına şimdiye kadar ilmî bir cevap verilemedi. Üstelik, Lozan’ın bütün zabıtları defalarca yayınlanmış olduğu halde, inkılâp tarihçiliğinde “Atatürk’ün mavi gözlerinin verdiği ilham” çizgisini bir türlü aşamayan ulemâ da bu konuda çalışmaya tenezzül buyurmadı!

İLK LOZAN’I İŞİTTİNİZ Mİ?

Lozan bahsinde ortaya atılan ve milletin kafasını karıştıran yalanlar o kadar çoktur ki, bunlara tek tek tek cevap vermek için cildler dolusu kitap yazmak gerekir… Meselâ, 12 Adalar bahsi…

12 Adayı “Lozan’da verdiğimiz” söylenir. Doğrudur, Lozan’da verdik ama 24 Temmuz 1923’teki Lozan Anlaşması ile değil, İtalya ile 1912’de imzalamak zorunda kaldığımız “ilk” Lozan Anlaşması ile… Lozan’ın sahil semti Ouchy’de, 15 Ekim 1912’de imzaladığımız bu metin tarihlerimizde “Uşi Anlaşması” diye geçer ise de resmî adı “Lozan Anlaşması”dır, hattâ 1930’lu senelere kadar “Birinci Lozan” denmiştir. Üstelik bu ilk “Lozan”ın aslı, Osmanlı Arşivleri’nin “Muahedeler” tasnifindeki 418 ve 419 numaralı dosyalarda muhafaza edilmektedir ama kimse gidip bakmaz ve esip gürlemeye meraklı nefret tarihçilerimiz de bir değil, iki Lozan Anlaşması olduğundan bîhaber kaldıkları için uydurur da uydururlar!

…….
Türkiye’nin en önemli vâroluş evrakı olan ve bugün 94. yıldönümünü idrak ettiğimiz Lozan Anlaşması’nda Türk delegelerin, İsmet Paşa’nın, Dr. Rıza Nur’un ve Hasan Bey’in, yani Hasan Saka’nın imzalarının bulunduğu sayfadır…

Lozan’ın 143. maddesine göre anlaşmanın Fransızca olan aslı Paris’te, Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde muhafaza edilmektedir ve metnin tamamının görüntüleri Türkiye’ye ilk defa imzalanmasından 90 küsur sene sonra, tıpkıbasımının yayınlanması maksadıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından getirtilmiştir.

  • Lozan’a hakaretten vazgeçin beyler; ayıptır ve günahtır!
  • O günlerin şartlarında bu kadar sene yürürlükte kalabilmiş güçlü bir anlaşma yapabilmiş olanların hayırla yâdedilmeleri gerekir!

==================================
Dostlar,

Tarihçi sayın Murat Bardakçı‘ya, Türkiye’nin uluslararası hukukta bir tür tapusu olan Lozan Andlaşması hakkında dürüst ve nesnel tarih yazımı için teşekkür ederiz. Biz de dün aynen böyle yazdık Sn. Dr. Mehmet Balyemez’in Lozan – Kıbrıs makalesinde :

  • “Dolayısıyla Kıbrıs Lozan Andlaşmasıyla verilmiş değildir (12 Ada da!). Osmanlı döneminde Balkan Savaşı yenilgisi nedeniyle 12 Ada vd. zaten elden çıkarılmıştı Osmanlı Devletince. Lozan’da bu “de facto” (fiili, olmuş bitmiş) durumun bir kez daha onaylanması (tescili) Lozan’da Türk Kurulu’na dayatılmış oldu.” (http://ahmetsaltik.net/2017/07/24/dr-mehmet-balyemez-lozan-baris-antlasmasi-ve-kibris/)

Gerçekleri çarpıtmak, ister bilerek ister bilmeden, sonuçları bakımından aynı yere çıkıyor..
Ciddi bir etik, ahlak, bilim namusu, insan olma / olmama sorunu.. Utanmak gerekir!

Sevgi ve saygı ile. 25 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

“Devletin Resmi Dili Türkçedir” demek yanıltıcıdır!

“Devletin Resmi Dili Türkçedir” demek yanıltıcıdır!

?????????????

Mahiye Morgül /19 Eylül 2016

Prof. Birgül Ayman Güler Anayasa madde 3’den “Devletin dili Türkçedir” ifadesinin  “Devletin resmi dili Türkçedir” şeklinde değiştirilmesi önerisine karşı bizi uyarıyor. Aşağıdaki bağlantıda bu yazısını okuyacaksınız.

“DİLİ TÜRKÇEDİR”: BU İFADEDE 3 SIFAT VAR

Sevgili Birgül Hanım çok önemli bir noktaya dikkati çekiyor.

Anayasamızın yapıldığı dönemde kullanılan bu kavramların hangi “milli ihtiyaçlara” cevap verdiğini gözden uzak tutmak isteyenler bugün “küreselleşmenin ihtiyacı” olan kavramları alavere dalavere önümüze getiriyorlar. Sinsice soktukları yeni kavramlarla algı sistemimizle oynuyorlar, böylece kendileri gibi düşünmemizi sağlıyorlar. Onların isteklerini kendi isteklerimizmiş gibi talep etmemizi böylelikle sağlıyorlar.

Devlet Dili kavramına tarihçi gözlüğümle de bakmak istiyorum.

İmparatorlukların bir devlet dili olurdu, bu dil en başta BİLİM DİLİ olarak bilimevlerinde kullanılırdı.  Bilim dili devlet dili ile aynı olunca buna uygarlık deniyordu, alfabeleri vardı. Devletin bilim, hitabet, yazışma ve sanat dili tekti. Yönetici sınıfın sanatsal eğlencesi de bu dille olurdu; saray edebiyatı ile halk edebiyatı ayrışması buydu.

Yönetici sınıf-zümre bir başka devletin emrine geçtiğinde devlet dili o zaman değişirdi. Örneğin, uzun yıllar Farsça olan Anadolu Selçuklu devlet dili, Yavuz Sultan’dan itibaren Arapça olmaya başladı, alfabesi aynı olduğu için geçiş pek yumuşak oldu, tepki görmedi, fark edilmedi. Ama kadim Anadolu Oğuz(lu)larının kullandığı (Milet Uygarlığının alfabesi, Kril alfabesi gibi)  LAT harflerine geçtiğimizde sorun edildi.

Devlet diliyle halk dili arasında belirginlik Osmanlı İmparatorluğunda sarayda Türk Sanat Musikisi çalgılarının, halk arasında ise Türk Halk Müziği çalgılarının kullanılmasını örnek veririm. Aynı ikili sanat kültürü İran’da da var.

Antik dönemde bilim dili olarak Farsça, Arapça, Yunanca, Latince var. Latince, Karadeniz çevresinden giden inanışı Şamani (Lat/Kibele) olan Etrüsklerin  bilim dilidir, İtalyanca değildir.

İmparatorluklarda halkın kullandığı yerel diller ve lehçeler doğal sürecinde yaşardı, halk kendi kültürünü onunla devam ettirirdi. Bizde, halkın diliyle devletin dilinin aynı dil olması ilk kez
Türkiye Cumhuriyet ile mümkün olabildi. Bu sonuç halkçılık ilkesiyle de örtüşen bir durumdur. Zaten tarihsel ve sosyolojik olarak ortadan kalkan bir zümrenin  devlet dili, “egemenlik milletindir” dediğimizde kendiliğinden düşer.

1860’larda Osmanlı’da İngiliz – Fransız egemenliğine karşı devlet dilini savunmak yerine halkın dilini savunmak bir tür safını-sınıfını belli etmek oldu. 1876 Anayasasına “Devletin dili Türkçedir” yazıldığında gayrimüslim tasallutuna karşı verilen mücadeleydi öne çıkan, bu ihtiyaçtan doğmuştu. Osmanlı Bankasında 1926’ya dek Türkçe konuşulmuyor, Türkler çalışamıyordu.

Mülkiye Mektebi‘nin kuruluş amacı da buydu; “Osmanlı bürokrasisini gayri Müslim tasallutundan kurtarmak için” Hüseyin Avni Paşa tarafından kuruldu. O Hüseyin Avni Paşa’dır ki 1876 Anayasasının 1. imzası O’na aittir ve o gece hunharca öldürülmüştür, ki O’nu İngilizler saf dışı etmeden Osmanlı’yı Sevr’e götüremeyeceklerini söylemişlerdir, Sırpları yendiği Karadağ savaşında İngiliz komutanı meydana sokmayarak o savaşı kendisi yönetip kazandığı için İngilizler O’ndan nefret ediyordu. Silivri yargılamaları sırasında “150 yıllık Ergenekon’un başı” diye O’nu tarif ettiklerini biliyorum. O’na hakaret eden Murat Bardakçı‘yla davalı oldum, 14 bin TL tazminat ödedim… (1876 Anayasasına “Devletin dili Türkçedir” maddesini koyan büyük devrimci Hüseyin Avni Paşa‘nın anısını korumak için yaptığım zorunlu harcamadır. )

Eğitim dilimiz Türkçe oluncaya kadar ne badirelerden geçtiğimizi maalesef halkımız bilmiyor.

Şimdi…. Küreselleşmenin devlet dili İngilizcedir, bilim dili de, postmodern sanat dili de, uluslararası iletişim ve hitabet dili de  İngilizce… Artık diliyle de bir Küresel imparatorluk oluşmakta. Bizim devlet dilimiz Türkçe onların önünde engel iken, yerel dillerin ve lehçelerin onlar için bir sakıncası yok, çünkü eğitim-bilim vb. devlet dili artık İngilizce olacak. Zorunlu İngilizce 8 yaşına indirildi bile, ancak onu bile bilim dili olarak öğretmiyorlar.

Küresel tekelci elitlerin egemenliğinde bir dünya sistemine doğru sürükleniyoruz ve önümüze “bunu kabullenin, altını imzalayın” dedikleri bir senet koydular. Yeni anayasa “Venedik Taciri”nin senedi gibi oldu. Üç ay içinde borcunu ödemezsen kalbinin üzerinden yüz dirhem et (öldürülmeyi kabul) alınmasına evet demek… İngiliz kraliyet ailesi o Venedik Dükalığının devamıdır. Biz Çanakkale dahil bütün Haçlı seferlerinde karşımızda hep onları görmüştük!

Son olarak; aşağıdaki cümlede eğer nokta yerine VE konulsaydı da olurdu. Birgül Hanımın dediği de budur.

“Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir”

Türkiye devletinin dili Türkçedir.

Birgül Hanım, farkı çok iyi yakaladı, “devletin resmi dili” söylemiyle aynı şey değildir. “Resmi dil” söylemi bana  maraba Kürt köylüsünün kaçamak cevaplarını hatırlattı. Devlet memuruna “resmi görüşüm şudur” der. Başbaşa kaldığınızda “özel görüşüm budur” der. Resmi görüş devletin söylemi demek oluyor. Devletin resmi söylemi der gibi, ikiyüzlüce, netlik ayarı olmayan bir ifade. Bulanık suda balık avlamayı pek sever emperyalistler. Zihinsel kaos (AS: karmaşa) yaratmakta pek mahirdirler. Şu sıralar cemaatçiler evlerde kadınlara KUANTUM seminerleri veriyorlar. Bilimsel sohbet görüntüsü vererek yapıyorlar, inanır mısınız?

“Evrende her şey tekildir” diye anlatacakları bir şey var. İnsanı yalnızlaştırma, her çocuk ayrı bireydir diyerek eğitimi getirdikleri bireysel öğrenmeyi okul dışına çekme işine aile içinde hazırlık yapıyorlar. Sorun Eğitim Piyasasına çekme sorunu. Salonlara çekip kafalarını işleyemediklerinin evlerine gidiyorlar. Oralarda kullandıkları parçalama kültürünün içinde “yerel yönetimler, yerel diller, sonra özerk cumhuriyetler…” vb. yeni malum kavramlarla kendileri gibi düşünmemizi hazırlıyorlar. Çok da yerli misyonerleri var.

Birgül Ayman Güler’e saygılarımla…

===========================================

Dostlar,

Sayın Mahiye Morgül öğretmenimizin bu nefis yazısına bir şey eklemeye gerek duymuyoruz..
Birikimine ve kişiliğine, yazı ustalığına saygılarımızla…

Sevgi ve saygı ile.
19 Eylül 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Dil Derneği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Servis Edilen Yeni Osmanlıcılık ve ATATÜRK’ün Osmanlılar Hakkında Görüşleri / Recently Served Neo-Ottomanizm and Atatürk’s Opinions on Ottomans

Neo_Osmanliclilik_ve_Ataturk’un_Gorusleri