Doçentlik sınavımız… 27 Yıl Önce Bu gün idi..

Doçentlik sınavımız…
27 Yıl Önce Bu gün idi..


Dostlar
,

Tarih 9 Ekim 1990 idi.. Tam 27 yıl bitti.
8 Nisan 1988’de Edirne’deki Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda Yrd. Doç. olarak göreve başlamıştık.
Anabilim Dalı’nın ilk ve tek öğretim üyesi idik. (Bu Anabilim Dalını kurduk, 16 yıl yönettik..)
Hülyamız olan öğretim üyeliği mesleğine başlamıştık.
1977’de İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, ardından 1 yıl Keban’da çalışmış (SSK ve yeraltı maden işletmesi Simli Kurşun) ve 11 Kasım 1978’de, tıp eğitimine 1971’de başladığımız yuvamız Hacettepe Tıp Fakültesi’ne bu kez “Halk Sağlığı” dalında uzmanlık eğitimi almak üzere yeniden dönmüştük. Prof. Nusret Fişek‘in, öğrencisi olmaya ek, asistanı da olma onurunu yakalamıştık.

Tıp Eğitimimiz gibi uzmanlık eğitimini de Hacettepe’de başlayıp İstanbul Tıp Fakültesi’nde tamamlamıştık (ailesel nedenlerle yatay geçiş yapmıştık..). Temmuz 1981 sonu idi..

Rahmetli Prof. Türkan Saylan ile bir süre çalıştık, Elazığ Cüzzam Hastanesi Başhekimi olarak.. Sonrasında Türkiye’de izlenmesi gereken Lepra (Cüzzam) Savaş Politikalarında anlaşamadık.. Rahmetli ayda 1 kez Elazığ’a gelir, yaklaşık 3 gün kalırdı. Bu süre içinde Cüzzam Hastanesi’ne ayırdığı süre yaklaşık 20 dakikada 70 dolayındaki hastaya bizimle birlikte “jet vizit” olurdu. Başlıca bu nedenle olmak üzere, biz Halk Sağlığı Uzmanlık eğitimi aldığımızdan saha ağırlıklı çalışmak isterken, kendileri klinik – hastane odaklı çalışmamızı istiyorlardı bir klinisyen olarak. Oysa Cüzzam’ın kökleri toplum içinde idi.. Hastanede bekleyerek, geç dönemde gelen hastalara 1. sınıf bile olsa tıbbi bakım vererek sorunun kökü kurutulamazdı (eradikasyon). Bu yüzden, bu politika ile Türkiye’nin Cüzzam sorununun “kendisini emekli olana dek idare edebileceğini” söylemiştik!.. (Kendileri yaşamda olmadığından, başkaca ayrıntılara girmiyoruz..)

Sonra Kocaeli Sağlık Müdür yardımcılığı, Elazığ’da muayenehane hekimliği, işyeri hekimlikleri (çimento ve kağıt..) ve Sağlık Müdürlüğü, Halk Sağlığı Bölge Laboratuvar Müdürlüğü görevlerimiz oldu.. Yaklaşık 7 yıl saha deneyimimiz oluştu. Bu arada üniversiteden ayrılmayarak akademik kariyer yapan kimi sınıf arkadaşlarımız (Hacettepe ve Çapa’da) Doçent oldular!..

Biz Edirne’de 1988’de akademik yaşama döndüğümüzde, 1989’da bir geçici yasa çıktı ve öğretim üyelerinin bulundukları kadroda, ayrıca kadro koşulu aranmadan hak ettikleri akademik unvanın kadrosuna atanmaları olanağı verildi. Doçentlik sınavı için başvurabilirdik ama bilimsel dosyamızı daha da olgunlaştırmak istedik, ertesi yıla bıraktık kendimize saygımız gereği. İzleyen yıl, doçentlik başvuru dosyamızda 42 bilimsel ürün vardı ve oybirliği ile çok başarılı bulunmuştu jüri tarafından

*****
9 Ekim 1990 sabahı Hacettepe Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nın (“Bölüm” derdik) bildik koridorunda idik. Jürinin 3 adayı vardı.. Doçentlik yabancı dil merkezi sınavını başarmıştık, bilimsel dosyalarımız yeterli bulunmuştu, sözlü sınava alınacaktık sırayla.

Dr. Hasan Hüseyin Polat sözlü sınavı başardı, O’nu kutladık (Halen Sivas’ta Profesör).. 2. arkadaşımız sözlüde başarılı bulunmadı.. Ama sonraki çalışma yaşamında çok başarılı uygulamalı Halk Sağlığı hizmetleri verdi.. Biz öğleden sonraya kaldık.. Zaman çoook ağır akıyordu.. Hocalar yemekten de “geç” döndüler üstelik.. Jüride şu sayın hocalarımız vardı :

Prof. Dr. Hilmi Erginöz (Cerrahpaşa Tıp; sonra biz de oğlunun doçentlik jürisinde idik; ilginçtir, emeklilik sonrası bir vakıf üniversitesine profesör olarak atanmasında jüri üyesi olarak biz kendisine rapor düzenledik; 2013’te sonsuzluğa uğurladık..)

Prof. Dr. Yaşar Bilgin (Ankara Tıp, 3.10.12’de rahmetlik oldu; tüm çağrılarına karşın, Afyon Çay’da “çay”ını içemedik, sonsuzluğa uğurladık..)

Prof. Dr. Özdemir Gülesen (Bursa Tıp)

Prof. Dr. Rengin Erdal (Hacettepe Tıp; ilk jüri üyeliği idi)

Prof. Dr. Nazmi Bilir (Hacettepe Tıp; ilk jüri üyeliği idi)

Sınav da sıkıydı.. Yeşil tahtada tebeşirle istenen kimi formülleri yazmıştık..
Çooook yorgunduk.. Olağanüstü yorgunduk.
Edirne’de Anabilim dalımızda tek öğretim üyesi idik.
Ağır, bunaltan bir yönetim ve ders yükü vardı üzerimizde..
Bir de çok sınırlı olanaklarla bilimsel araştırma ve yayın yapma yükümü.
Fakülte Kütüphanemiz çooook cılızdı. Edirne – Ankara otoyolu bitmemişti, 12 saat sürerdi
sigaralı otobüsler“de, boğucu yolculuk enerjimizi tüketiyordu. Sabaha dek otobüste, Cumartesi günü YÖK kütüphanesinde gün boyu bavul dolusu fotokopi çektirir, bir dolu para öderdik. Gece geri dönerdik Edirne’ye, Pazar günü okumak üzere..

Yüksek lisans ve tıpta uzmanlık öğrencilerimiz de olmuştu bu arada. 10 saat derse girdiğimiz günler oluyordu!

Yönetimle de tıp eğitimindeki ciddi açmazlar ve hastanenin su hijyeni bozukluğu yüzünden  ciddi sorunlu, hatta mahkemelik idik.
*****
Jüri bizi sözlü sınavda oybirliği ile başarılı buldu..

Bize akademik biniş giydirdiler..
Nazmi (Bilir) ağabey fotoğraf çektiğinden karede yer alamadı..
******
O akşam hocalarımızla yemek yedikten sonra Fakültemize gene otobüsle döndük..
Onca yorgunluğumuza karşın, heyecanımızdan sabaha dek uyuyamadık..

Ekim 1990’da Tıpta 6 arkadaş doçent olmuştuk. Toplam hoca sayımız da, çoğu yardımcı doçent, 50 dolayında idi.. 1974’te Cerrahpaşa’nın korumasında (himayesinde) kurulmuş fakültemiz 15-16 yaşında idi. Biz 43. hoca olmuştuk Edirne tıpta.. Birkaç ay sonra kadrolar ilan edildi ve 5 arkadaşımız doçent kadrolarına atandı. Biz ise Yrd. Doç. kadrosunda tutulduk..

Bu arada bize verilen KINAMA cezasını (tıp eğitiminin acınacak durumunu sergiliyorduk..) yönetsel yargı kaldırdı, Rektörlüğün temyizini Danıştay reddetti..

8 Nisan 1991’de, 3 yıl sonra, süreli atamamız yenilenmeyerek işten atıldık.
Bölümün tek öğretim üyesi olmamıza karşın!..
Alelacele, yetiştirdiğimiz asistanımız uzman olunca hemen Yrd. Doç. ve Anabilim Dalı başkanı yapıldı.
Yargı süreci başlattık yeniden..
Bu arada YÖK Başkanı Prof. Doğramacı’ya bir telgraf çekerek durumu çok kısa özetledik ve

İŞSİZ ÜNİVERSİTE TIP DOÇENTİ diye imzaladık.

“Hoca bey” (Doğramacı’nın lakabı) bizi yanıtladı :

“.. hakkımda gösterdiğiniz iyi dilek ve duygulara teşekkür ederim..” diyordu yanıt telgrafında!
*****
Yönetsel yargıda açtığımız YD (Yürütmenin Durdurulması) istemli iptal davası sürerken, lojmandan çıkmamız baskısı başladı; elektrik ve suyumuz kesildi..
Aylıksız kaldık..
Arkadaşlarımız koridorun öbür yanına kayıyorlar, selamlaşma bile olamıyordu.
Fakültedeki odamız zorla boşaltıldı.
Doç. Dr. Tülin Yılmaz adlı yiğit bir kadın, kimi eşyalarımızı yüklendi ve odasına taşıdı..
Derken, birkaç ay sonra Edirne İdare Mahkemesi bizi göreve iade etti..
İdare’nin inatla temyizini Danıştay reddetti..
Göreve döndük. Geriye dönük aylıklarımızı faizsiz ödediler ama döner sermaye payı vermediler.
Bu süreçte avukatımız, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Sayın Prof. Dr. Yahya Zabunoğlu idi. Dostluğunu ve yetkin hukuk ustalığını, bilgeliğini unutmak, anmamak olanak dışı.. O’na şükran dolu ve borçluyuz.

Rektör (Ahmet Karadeniz) değişti.. Prof. Dr. Poyraz Ülger seçildi ve atandı, sorunla yakından ilgilendi; doçentlik kadrosu, tıp fakültesinin kasten gereksinim belirtmemesine karşın ilan edildi 2 yıl kadar gecikme ile. (Anabilim dalı başkanlığımızdan “öğretim üyesi gereksinimi yoktur” yazısı gitti Dekanlığa!)

Bu arada, bizim Yrd. Doç. olan asistanımız, Anabilim Dalı Başkanımız idi! Biz, Doçent unvanlı olarak “Yardımcı Doçent kadrosunda” tutuluyorduk, yazışmalarda “Yrd. Doç.” yazılıyordu. Doğramacı’nın has adamı Kerküklü anestezi hocası dekan çook inatçıydı.. (Yemin ederiz ki şimdi adını bile anımsamıyoruz..)
*****
İlişkiler, şaşılacak biçimde ve hızla onarıldı! Demek ki düşenin dostu olmuyordu, güçlü ise selamlanıyordu. Ekim 1995’te, 5 yıl sonra Profesörlük kadrosu ilan edildi, sorun olmadan.. Başvurduk, 17 Ocak 1996’da resmen atandık bu kadroya.. 20 Mayıs 2004’e dek 16 yıl 1 ay 12 gün hizmet ettik Anabilim Dalımıza (görev dışı kaldığımız birkaç ay dışında). Bu Anabilim Dalımızda şimdi, hepsi de bizim yetiştirdiğimiz 4 profesör görevde.. Yetişip ayrılanları, başka yerlerde profesör, doçent vb. olanları.. saymıyoruz..

20 Mayıs 2004’ten bu yana Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi‘ndeyiz.. Bizi aralarına kabul eden şimdiki Anabilim Dalımız hocası arkadaşlarımıza ve dönemin rektörü Sayın Prof. Dr. Nusret Aras‘a şükran doluyuz. Umarız, buradan 14 Kasım 2020’de 67 yaşımızı bitirerek sağlık ve onurla emekli oluruz..

Ama önce Türkiye! Ülkemiz çoook zorda ve biz bu kulvarda da uğraş vermek zorundayız..
Bu web sitemiz o yüzden 2 kulvarlı.. TIP ve AYDINLANMA sitesi..
Bilimsel akılcılık da ana pusulası bu sitenin..
Büyük Atatürk’ün buyrumu (direktifi) ve rotası böyle..
*****
27 yıl önce Doçentlik unvanı kazanmamızın yıl dönümünde bu çağrışımlar klavyemize döküldü.
5 yıl önce 22. yıldönümünde yazdıklarımızı güncelledik, sunuyoruz.. Bize göre yazmak ve paylaşmak gerek. Ama gerçekçilikle.. bu süreçte dengeli duygusal tonları tümüyle feda etmek de gerekmez.. İnsan aklının ve duygularının bütünselliğinin ürünü; iki kanadını da kullanmalı.

Bize emek ve el verenlere, vereceklere şükranımız sonsuz, borcumuzu ödememiz ise olanaksız..

Tıp eğitimi, uzmanlık alanımız HALK SAĞLIĞI / TOPLUM HEKİMLİĞİ ve öğrencilerimiz ise “klasik olmayan” aşklarımız..

NOBEL Kimya ödülü kazanarak ulusal gururumuzu yücelten, özgüvenimizi pekişiren Saygın Prof. Aziz Sancar‘ın vurguladığı gibi, biz CUMHURİYET EĞİTİMİNİN ÜRÜNÜYÜZ.. Sancar hoca Mardin’den, biz Van Atatürk Lisesinden mezunuz. Sancar hoca 1971 İstanbul Tıp Fakültesi mezunu, biz 1977’de aynı saygın ve seçkin Fakülteden mezun olduk. Sancar hoca ile minik ortaklıklar bile keyif verici..

Sevgi ve saygı ile.
09  Ekim 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
AÜTF Halk Sağlığı AbD   
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com


Atatürk siroza alkol nedeniyle yakalanmadı!..


(A. Saltık : Yazının altında bizim önemli katkılarımız var…)
Peki neden yakalandı?

Hemen söyleyeyim; parazitlerden!..
Bu güçlü iddianın sahibi sıradan biri değil. Yaşamını bilime adamış, parazitoloji ve mikrobiyoloji alanında makaleler, kitaplar yazmış, ayrıca katıksız bir Atatürkçü olan
Prof.Dr. Gülendame Saygı

Büyük Önder Atatürk’ün idrar yolları rahatsızlığına ve siroza sebep olan “Şistozoma” türü parazitleri, Osmanlı’nın Ortadoğu’daki sıcak topraklarında görev yaptığı sırada, büyük olasılıkla da Kahire’de kapmış olabileceğini düşünüyor.
Onun kimi zaman at sırtında, hatta bazen yaya olarak yaptığı uzun yolculukların birinde, örneğin Kahire’ye giderken yıkandığı sudan, o coğrafyada çok yaygın olan parazitlerin bulaşmış olduğuna inanıyor.
“Sirozunun nedeni alkol değil, işte bu parazitlerdi.“ diyor.
Ulaştığı bulguları da yayınladığını, ancak bunların geniş toplum yığınlarına ulaşamadığını belirtiyor.
*  *  *
Bilindiği gibi Atatürk, siroza yakalanmadan önce idrar yolları tedavisi görmüş, hatta Avrupa’ya bile gitmişti. Gülendame Hoca, o dönemde Batılı doktorların, daha çok Kahire ve çevresinde görülen parazitlerden kaynaklanan hastalıklara teşhis koyabilecek bir bilgi ve pratiğe sahip bulunmadığını, bu nedenle Atatürk’ün hastalık nedeninin atlanmış olabileceğini söylüyor.

Prof. Saygı, araştırmalarını ilerletip çok sayıda belgeyi okudukça, Atatürk’ün sirozunun teşhis ve tedavisinde dehşet verici ihmaller olduğunu da görüyor. Örneğin karaciğerinde hastalık belirtileri ortaya çıktığında kendisini tedavi eden hekimlerin yaklaşık 6 ay süreyle karın bölgesini elle muayene ederek, karaciğerde büyüme olup olmadığını kontrol etmediklerini öğreniyor. Bunun “Atatürk’ten çekinme” olarak izah edilemeyeceğinin altını çiziyor.
Alman doktorların Atatürk’ün alkol sirozu olamayacağını açıklamalarının bile, tedavi ekibine “Acaba sirozun nedeni karaciğere yerleşen Şistozoma mansoni türü parazitler olabilir mi” sorusunu düşündürmediğini üzülerek fark ediyor.

Gülendame Saygı hocamıza göre; “Atatürk alkolden öldü” diyenler ya çok yanılıyor veya kasten böyle söylüyorlar!.. Böylece kocaman bir yalana alet oluyorlar!..
Oysa Büyük Önderin tüm sağlık sorunlarının altında, vatan topraklarını savunurken içinde yaşadığı kötü koşulların yattığını ve genç yaşta ölümünün de, o berbat ortamlarda kaptığı hastalıklardan kaynaklandığını öne sürüyor. Yani canını vatanına siper ettiğine yürekten inanıyor.

Akılları sıra ayyaş mayyaş diyerek asrın dehasını küçülteceklerini düşünebilen zır cahillere duyurulur!..

Uğur Dündar’ın Notu : İstiklâl Marşımızın büyük şairi Mehmet Akif Ersoy da,
alkol kullanmamasına rağmen Kahire’de siroza yakalanmıştı. Prof. Gülendame Saygı
‘Eğer ömrüm kaldıysa Allah benden alıp Mustafa Kemal’e versin’ diyen dindar Akif’e de hastalığın, büyük ihtimalle parazitlerden geçmiş olabileceğini düşünüyor.

==================================

Dostlar,

Bir başka açıklama da, Mustafa Kemal Paşa’nın cephelerde Sıtmaya yakalandığı ve yetersiz sağaltım (tedavi) nedeniyle birkaç kez nükseden hastalığı için yüksek miktarda Kinin kullanmak zorunda kaldığıdır. Bu ilacın yüksek dozunun Karaciğerde “Banti sendromu” denilen bir yetmezliğe yol açmış olmasıdır.

Ne yazık ki geriye doğru (retrospektif) post-mortem (ölüm sonrası) tıbbi tanı olanağı Atatürk‘ümüz için yok. Sıvı azotta (-195 derece) bedeni dondurulmuş olsaydı, doku örnekleri günümüz tıbbi tanı tekonolojisiyle inecelenebilir ve geriye dönük tıbbi tanı konabilirdi.

Şu kesindir ki; Mustafa Kemal’in Sofrası ülke sorunlarının mesai sonrasında da tartışıldığı, fazla mesai yapılan sosyal ortamlardır. Döneminin Beyin fırtınası masasıdır, hiç kimsenin bırakın 2 dubleyi, tek dubleyi geçmediği bilinmektedir. Herkesin kaşık – çatalının yanında not defteri ve kurşun kalem varlığı, SOFRA‘nın ciddiyetini, amacını ve yöntemini kanıtlamaktadır.

Dahası, Atatürk ülkesi için sabahlara dek çalışırdı. Sofra konukları, aldıkları notlar ertesi sabah ugulamaya kordu. Atatürk’ün sofrası, TÜRK DEVRİMİ’nin İŞLİĞİ (atölyesi-hamamı!) idi
Büyük Atatürk, “Sofra” dağıldıktan sonra aldığı notları değerlendirir, sabahlara dek çalışırdı.
Sigara – kahve – çay ile sabahlayan ve sabaha doğru “Nasılsa İsmet Başbakanlıkta görevinin başına gitmiştir…” diyerek geceler boyu tuttuğu Ülke nöbetini sabahları adeta İsmet Paşa‘ya güvenle devrederek birkaç saat kestiren ve bunca görkemli Devrimler yaparak insanlık tarihinde çok haklı bir yer edinen bir önderin ALKOLİK SİROZ olacak ölçüde çok alkol aldığı savının
en küçük bir inandırıcılığı olamaz..

Her şeyden önce Mustafa Kemal Paşa‘nın ülkesine ve halkına duyuğu sonsuz görev aşkı,
O’nu böylesine sorumsuz bir davranıştan alıkoyar. Epey bir bölümü Fransızca olan 4 bini aşkın kitabı özenle, çizerek, notlar alarak okumak, birkaç kitap yazmak, 15 yıl Cumhurbaşkanlığı yapmak… herhalde bir “alkolik” ile yan yana düşünülemeyecek olgulardır..
Hem Türk Devleti böylesi bir perişanlığa izin verir miydi??

Bu bağlamda web sitemizde daha önce yayımladığımız aşağıdaki 2 yazımıza da bakılmasını öneriririz :

1. ATATÜRK’ün SOFRASI (ATATURK’s night time dining table)
http://ahmetsaltik.net/2012/07/12/ataturkun-sofrasi-ataturks-night-time-dining-table/

2. Atatürk’ün Sofrasında konferans : Yeni Anayasa Tuzağı
http://ahmetsaltik.net/2013/05/17/ataturkun-sofrasinda-konferans-yeni-anayasa-tuzagi-prof-dr-ahmet-saltik/

Ayrıca                             :

Elazığ Cüzzam Hastanesi Başhekimi
olduğumuz 1980 başlarında, Sayın Prof. Gülendame Saygı ile kendileri Sivas’ta hoca iken yürüttüğümüz ortak bir bilimsel çalışma ile merhum
Prof. Türkan Saylan‘ın “ilginç-dramatik” öyküsünü de artık yazmalıyız.. Aradan 32 yıl geçti.. bizimle mezara gitmesin, ayrıca insanların gerçeği bilme hakkına saygı borcumuz da var…
Bizim bilimsel çalışma verilerimizi, Prof. Saylan ve ekibi Marmaris’te 9. Cildiye Kongresinde, kendilerininmiş gibi sunmuşlardı! Bu “aşırmayı” (intihali, bilim hırsızlığını!) görünce Gülendame hoca ve biz verilerimize dayalı bilimsel makalemizi Türkiye Parazitoloji Dergisinde yayımlamış ve bir dip notu düşerek;

  • “Bu çalışma, daha önce gerçek sahipleri olmayan kişilerce Marmaris’te 9. Cildiye Kongresinde sunulmuştur..” diye hazin durumu saptamak zorunda kalmıştık..
    Bu Derginin künyesi aşağıda :

    * Saygı G, Saltık A. Lepralı Hastalarda Bağırsak Asalakları. Türkiye Parazitoloji Dergisi
    7: (1-2); 53-57, 1984

    Sayın Prof. Dr. Gülendame Saygı hanımefendiyi, bir meslek büyüğümüz olarak
    saygı ile anıyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
9 Nisan 2016, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com